Yazarlar

“Konuşamayanların dili olmak istedim” | Recep Atici

Ailelerin, fert fert insanların, şehirlerin hatta ülkelerin kaderlerinde derin izler bırakan tarihler
vardır. Mutluluk sebebidir bazıları, bazıları ise bir fay hattı gibi kırıp geçmiştir insanların
hayatlarını, ailelerin birlikteliğini, ümitlerini, hatıralarını, ülkelerin geleceğini… Maestro
Productions, böyle bir tarihin yıl dönümünde “40 Yıllık Hatırayı Silerek Geçtim Meriç’ten”
adlı bir belgesel çekerek tarihe not düştü. Bu belgeselde Meriç’ten geçerken geriye dönüp
‘vatanına veda eden’ her bir insanın ayrı bir hikâyesi var.
Yazıya başlık olarak seçtiğimiz ‘Konuşamayanların Dili Olmak İstedim’ cümlesi ise Dr. Halil
Dinç Bey’in eşi Nihal Dinç hanıma ait. Kimdir Halil Dinç? Eski Samanyolu okullarında
müdürlük yapmış Hizmet Hareketi’nin yaşadığı tenkil sürecinin sembol isimlerinden biri.
Meriç’ten geçerek hicret eden Halil Dinç, 45 yaşında Yunanistan’da geçirdiği kalp krizinin
ardından birçokları gibi hakka yürüdü. 15 Temmuz sonrası başlayan cadı avından dolayı
Türkiye’de nefessiz kalanlar kurtuluş çaresini zor da olsa Meriç nehrinden geçmekte buldu. İşte
bu belgesel hicret yolunda çekilen meşakkatlerin destansı hikayesinden oluşuyor.
“40 Yıllık Hatırayı Silerek Geçtim Meriç’ten” belgeseli 15 Temmuz 2021’de yayınlandı. O güne
gelmeden 11 Temmuz tarihinde Hocaefendi’nin tabiriyle “vefat edeceği ana kadar dik duruş,
kararlı duruş…” sergileyen Mehmet Ali Şengül hocamız vefat etti. Onun vefatı sebebiyle bu
belgesel biraz sanki gölgede kalır gibi oldu. Oysa yapımcısı Mevlüt Hilmi Çınar’ın ifadesiyle
yaklaşık olarak 25 saatlik çekimlerden ortaya çıkan 1 saat 55 dakikalık belgesel çuvallarla para
harcanarak sahte darbe girişimini tekrar gündemde tutma gayretiyle çekilen “Şafak Vakti”
filmiyle kıyaslandığında gene de çok ciddi mana da seyredildi.
Bu belgeselin kahramanları, darbe girişimini fırsat bilen siyasetçiler, her şeye bir yorumu olan
gazeteciler, ekran kompleksi bulunan profesörler, sözüm ona bilim satan akıl daneler ve ne
idüğü belirsiz uzmanlar değil. Bu belgesele ruh verenler, bir avuç gönül eri, bir düzine meçhûl
kutsilerden ibaret. Evet, “Onlar, her dâim ah edip inleyen, sînesini yakıp sızlayan, gönül verdiği
yüce hakikatlardan ötürü dövülüp kovulan; her gün yığın yığın gailelerle burun buruna gelen;
her dem ayrı bir ölümle tehdit edilen, heran horlanıp hakîr görülen garipler.“1

Onların derdi mağduriyetten ve mazlumiyetten bir destan çıkarmak değil. Dolayısıyla
belgeselde yer alanlar da bizim bildiğimiz manada birer kahraman değiller. Sıradan, sizden,
bizden, içimizden birileri. Hepimizin hikâyesinden bir parça var anlattıklarında, hepimizin
yolunun kesiştiği bir kavşak onların gözyaşlarıyla anlattıkları duygular. Hani Mevlâna’ın bir
sözü vardır. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır.” İşte onlarla bizi
aynı ortak duyguda buluşturan ortak hikâyelerimiz var. Çünkü onlarla bizim hikâyelerimiz, ya
Meriç’te ya Medrese-i Yusufi’yede, ya gurbette ya da işsiz, aç-susuz kalıp aylarca, yıllarca
güneş yüzü görmeden, şafağın sökmesini beklediğimiz kimsenin bilmediği gaybubetlerde.
Bir soru ile başlıyor belgesel. “Bir gecede her şeyini kaybedeceğini bilsen, yine de girer miydin
o yola?” Bu soruya cevap verenlerden biri olan Göz doktoru Duygu Hanım, Afrika’daki fakir
insanların göz ameliyatını yaparken yüzleşmiş o geceyle. Basit nedenlerle gecenin karanlığını
gündüzün aydınlığından ayıramayan insanların karanlık dünyalarını aydınlatmak için gittiği
kara kıtanın bir ülkesinde o günü yaşamak. İşte onu sadece yaşayan bilir. Ve o karanlık geceden
beş yıl sonra her şeyini kaybetmiş biri olarak söz alıyor Duygu Hanım. Ödediği bedelleri,
yaşadığı özlemleri, kayıplarını ve ömrünün yarısında ayrılmak zorunda kaldığı vatanından
geride kalanları anlatıyor.
Belgeselin bir başka hikâyesi ise Samanyolu okullarında müdürlük yapan ve belgesele isim olan
“Kırk beş yıllık hâtırâyı Silerek geçtim Meriç’ten” mısralarının sahibi Halil Dinç beyin eşi
öğretmen Nihayet Hanım’a ait. Meriç’ten geçerken geriye dönüp “Vatana yaslı bir bakışla”
veda edişin hikâyesi onunkisi. Dr. Halil Bey’in acı hikâyesini onun yerine bizlerin yazması
kolay olsa da Dr. Halil Bey’in eşi olarak onun ortak hikâyeyi anlatmak hiçte kolay olmasa
gerek.
Daha yeni evlenmişken aynı zamanda tutuklanıp hapse giren Said ile Cansu, bebekleriyle
birlikte hapse atılan Birgül ile Bünyamin çifti, son olarak da son 5 yılın bir bölümünü
gaybubette, sonrasını da ailesinden ayrı gurbette geçirmek zorunda kalan Bülent Bey’in
hikâyelerini gözyaşlarıyla seyrettik Kırk yıllık hâtırâyı Silerek geçtim Meriç’ten belgeselinde.
Belgeseli izlemeyenler mutlaka oturup izlemeli. En azından izleme zahmetinde bulunarak
Nihayet Hanım’ın deyimiyle ‘hiç olmazsa bu işte bir tuzumuz olsun’ demeliyiz. Gene onun
deyimiyle ‘anlatanların anlatırken aynı acıları tekrar yaşamalarına’ rağmen bizler onların o
acılarını paylaşarak onlara acı veren ızdırapları azaltmalıyız. Zira acılar paylaşıldıkça azalır. M.
Âkif’in; “Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım, Elemim bir yüreğin kârı değil, paylaşalım”
dediği gibi bu elemi paylaşmalı ve yaşanan bu yürek yangınlarının her yerde dili olmalıyız.
Sonra da birilerine tavsiye ederek veya teknolojinin imkânlarını kullanarak bu belgeseli
duymayanlara duyurmalı ‘konuşamayanların dili’ olmalıyız.
Maalesef bugün birileri sırf kendi çıkarlarını koruma adına şeytana bile rahmet okutturacak
şeyler yaptılar. Bir taraftan hukuku alt üst ettiler, diğer taraftan herkesi halayıkları hâline
getirdiler. Yozlaştırabileceklerini yozlaştırdılar, şayet istediklerini evet demediyseniz
ezebileceklerini de ezdiler, sömürebilecekleri bütün değerleri -buna din de dâhil- sömürdüler.
Dolayısıyla bizler olup biten bunca fezayi ve fecayii görmezden gelemeyiz. Bu güne kadar
yaşananlar karşısında sâmit bir infialin (sessiz bir reaksiyon) olduğunu söylemek oldukça zor.
Nerdeyse top yekûn öyle bir umursamazlık ve aldırmazlık söz konusu ki yangın kendi evimize
girmediği sürece tepki vermiyoruz. “Ateş düştüğü yeri yakar.” şeklindeki bencilce ifade sanki
hayat tarzımız hâline gelmiş. Oysaki Hocaefendi’nin “Ateş nereye düşerse düşsün önce beni
yakar” vecizesi bizim rehberimiz olmalı değil mi?
Evet, “Ateş düştüğü yeri yakar” sözü dar düşünceli insanlara ait nesepsiz bir düşüncedir. Niye
nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mana köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor,
onlara dayanmıyor. Oysa mü’min öyle insandır ki, ateş nereye düşerse düşsün, onu da yakar.
Özellikle bir Müslümanın inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa, onun sessiz ve tepkisiz
kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle
buyurur: “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’levsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)
Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde yaşanan da maalesef
biraz bu. Çoğu zaman ufuklu insan bulmak için Diyojen’in deyimiyle gündüz vakti fener yakıp
aramak gerekiyor. Kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı günümüz
itibariyle bir hayli az. Bu belgeseli akledenler, düşünenler bir nebze olsun hala ufuklu insanlar
da var dedirtiyor insana. Çok kıt ve amatör imkânlarla neredeyse kendi alanında oskar ödülü
alacak kadar muhteşem bir şey olmuş. Bu işte emeği, semeği olan herkesi kutluyor ve bunun
devamını da kendilerinden bekliyoruz. Vur Ferhat kazmayı çoğu gitti azı kaldı.

1.Fethullah Gülen, “Sızıntı” Ekim 1982, Cilt 4. Sayı 45.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu