0:47 Bir zamanlar insanlık tarihini kurtarmıştınız
0:52 Bizi kurtarmaya ne zaman geleceksiniz?
1:52 durmadan o büyük inayete davetiyeler çıkarın
2:22 Allah zalime mehil verir, kendisine gelsin diye. Bir kere de yakaladı mı artık iflah etmez onu!
0:47 Bir zamanlar insanlık tarihini kurtarmıştınız
0:52 Bizi kurtarmaya ne zaman geleceksiniz?
1:52 durmadan o büyük inayete davetiyeler çıkarın
2:22 Allah zalime mehil verir, kendisine gelsin diye. Bir kere de yakaladı mı artık iflah etmez onu!
DERLEYEN: AKADEMİ DUISBURG
فَلَوْلَا إِذْ جَاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Bâri, kendilerine şiddetimiz geldiği vakit yalvarsaydılar, tövbe etseydiler! (En’âm Suresi – 43)
قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «حَصِّنُوا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ، وَدَاوُوا مَرْضَاكُمْ بِالصَّدَقَةَ، وَاسْتَقْبِلُوا أَمْوَاجَ الْبَلَاءِ بِالدُّعَاءِ وَالتَّضَرُّعِ»
Mallarınızı zekâtla emniyet altına alınız. Sadaka vermekle hastalarınızı tedavi ediniz. Belânın gelmemesi için duâ ediniz.[1]
اَللَّهُمَّ احْفَظْنِي مِنْ بَيْنِ يَدَيَّ، وَمِنْ خَلْفِي، وَعَنْ يَمِينِي، وَعَنْ شِمَالِي، وَمِنْ فَوْقِي، وَأَعُوذُ بِعَظَمَتِكَ أَنْ أُغْتَالَ مِنْ تَحْتِي»
“Allah’ım beni önümden, arkamdan, sağımdan, solumdan, üzerimden gelecek tehlikelere karşı koru. Allah’ım! Altımdan (yerin göçmesiyle) helak olmaktan Senin Yüceliğine sığınırım.”[2]
Şimdi bütün kalbimizle Allaha yönelme ve yardım zamanı
Afetler ve musibetler bize sebepler dairesinde her türlü tedbiri almanın yanında, birlik ve beraberlik içinde yardımlaşmayı, muhtaçlara el uzatmayı ve Cenab-1 Hakk’ a el açıp, tüm insanlığı her türlü felaketten muhafaza buyurması için dua etmeyi de hatırlatmaktadır.
İnsanlarımızın başına gelen bu musibete karşı öncelikle her türlü yardım eli uzatılmalı, üzerimize düşen maddî-mânevî fedakârlığı elimizden geldiği kadar yapmalıyız. Karda-kışta evsiz barksız kalan, yardıma muhtaç depremzedelere bir seferberlik ruhuyla sahip çıkmalıyız.
En büyüğünden en küçüğüne her şey, Allah’ın emir ve meşieti dahilinde cereyan eder. Başa gelen büyük-küçük her musibeti ikaz kabûl etmek gerekir. Kimseyi suçlamaya gitmeden, herkes kendisine yönelmeli ve ikazı kendi üzerine almalıdır. Uğursuzluk mülâhazasına girmeden, her ters hareketten ders çıkarmasını bilmeli, ikazı görüp, dua etmeli, sadaka verilmeli, kazâsına karşı çıkacak atâsına yönelmeli ve atâsını harekete geçirecek davranışlarda bulunulmalıdır.
Umûmî gelen musibetler, umumun günahı ve ihmali üzerine gelir. Bu ihmal ve günah, dinde olabileceği gibi, şeriat-ı tekviniye dediğimiz, hayat kanunlarında da olur.
Takvanın diğer bir yönünü ise tekvinî emirlere yani Allah’ın kainatta koymuş olduğu yer çekimi kuvveti, suyun kaldırma kuvveti gibi fiziki kanunlara riayet teşkil eder.
Herkes, Hz. Ömer tavrıyla, “Bu, benim hatalarımdan dolayı oldu” demeli ve kimseyi suçlama cihetine gitmeden, tevbeye yönelmeli ve davranışlarımız bir ıslah gayesi taşımalıdır. Hem dînî sahada, hem de şeriat-ı tekviniye sahasında ıslah hareketine girişmek, ferd ferd muhasebede bulunarak, hatalarımızı tamir etmek, bu türden musibetlerin önünü alabileceği gibi, onları istismar etmek isteyenlere de fırsat vermeyecek ve toplumumuzda daha başka yaralar ve ayrılıklar açmak yerine, açılmış bulunan yaraların ve ayrılıkların kapanmasına hizmet edecektir.
Felâkete uğramış bir insana, o anda, “Bu, günahlarından dolayı oldu” demek, çok defa onu tamamen küfre itmekle aynı manâya gelebilir. Efendimiz (s.a.s.), birinde bir hata gördüğünde, onu, onun yüzüne söylemek yerine, umuma konuşurlardı.
Hz. Musa (a.s.), bir kuraklık zamanında, kavmiyle yağmur duasına çıkar, fakat yağmur gelmez. Bunun üzerine, Allah’a yönelir ve bunun sebebini sorar. Cenab-ı Allah (c.c.), “Ya Musa, içinizde bir günahkâr var, o yüzden yağmur vermedim” der.
Hz. Musa, onun kim olduğunu sorunca da, “Ben Settâr’ım, günahları örter, günahkârı açığa vurmam. Hepiniz tevbe edin böylelikle O da tevbe edecek ve yağmur yağacaktır” buyurur. Hukukun alanına giren meselelerse bunun dışındadır.
Allah dostlarından bazıları da belâ ve musibetlerin, aynı zamanda daha büyük musibetlere karşı bir paratoner olduğunu söylemektedirler. Yani Allah (celle celâluhu) bir musibetle, başka gelecek musibetleri savar ve dolaylı yoldan insanlığa merhamet eder.
Ayrıca, musibetler ile ilgili şu husus üzerinde de durmakta fayda var: Umumi musibetlerden herkes zarar görebilir. Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadiste “Bir ordunun savaş için Kâbe’ye doğru çıkacağı; Beydâ denilen bir yerde bütünüyle helâk olacağı” ifade buyrulur. Hazreti Âişe Validemiz: “Yâ Resûlallah, nasıl olur da hepsi helâk edilir. Oysaki içlerinde onlardan olmayıp ticaret için çıkanlar da olabilir.” der. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: “Bütünüyle helâk edilir ama niyetlerine göre diriltilirler.” diye cevap verir. Yani bir zararları, kayıpları olmayacak; iyiliklerinin ve iyi niyetlerinin karşılığını göreceklerdir. Hatta bunların zayi olan malları sadaka olarak kabul edilecek, vefat eden masumlar manevî şehit hükmünde olacaklardır.
Hutbemizi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) in duası ile bitirelim: “Allahım! Enkaz altında kalmaktan Sana sığınırız. Yüksekten düşmekten Sana sığınırız. Suda boğulmaktan ve yangından Sana sığınırız. Ölüm anında şeytanın bizi aldatmasından Sana sığınırız. Senin yolunda savaşırken düşmandan kaçarken ölmekten ve zehirli hayvanların sokarak öldürmelerinden Sana sığınırız. “[3]
يَا حَافِظُ، يَا حَفِيظُ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ Ey en güzel şekilde koruyup muhafaza eden Hâfiz u Hafîz! Ey Merhametliler Merhametlisi! Lutfedip dualarımıza icabet buyur.
Bu elim hadisede hayatını kaybedenlere Cenâb-i Erhamü’r-Râhimîn’ den rahmet ve mağfiret, yakınlarını kaybetmiş olanlara sabır ve metanet, yaralı vatandaşlarımıza acil şifalar, enkaz altında kurtarılmayı bekleyenlerin de sağ salim kurtulmalarını niyaz ediyoruz. Hayatlarını kaybedenlerin yakınları basta olmak üzere, milletimize başsağlığı diliyoruz. Memleketimizin, milletimizin başı sağ olsun. Cenabi Hak sabır ve metanet lütfetsin.
Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız
CUMA HUTBESİ DUA VE YARDIM ZAMANI
[1] ( Ebû Dâvûd: El-Merâsîl, H.No: 105, Camiussağir – 3728)
[2] (Ebu Davud Şamile H No: 4785.)
[3] Mücteba: 8/283; Tuhfe: 11124
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi deprem sonrası yardım ve kurtarma çalışmalarına çok önem verilmesi gerektiği yönünde sürekli teşvikte bulunuyor. Bir insanın bile kurtarılmasının çok önemli olduğunu söyleyen Hocaefendi ”bu konuda canımızı bile veririz, hiçbir zaman kendimiz için yaşamadık ki” dedi.
Hocaefendi yeni yayınlanan kısa sohbetinde kendi çocukluğunda Erzurum’da yaşanan depremlerden örnek de verdi.
Fethullah Gülen Hocaefendi depremin yaşandığı ilk andan itibaren depremzedelerin durumuyla ilgili büyük ızdırap hissediyor. Hocaefendi günümüzün teknolojisiyle yapılmış binaların yıkıldığını hatırlatarak ihmallere dikkat çekti.
Mahlukata özellikle insana duyduğumuz “sevgi” ölçüsünde Allah’ın sevgili bir kulu oluruz.
Fudayl ibn-i İyaz’ın yanında şu adam çok takva yaşıyor denilince, “bırakın bunları” dedi. “Çaresizlerin, yalnızların, yetimlerin yanında mı? Onlara bakın” diye sordu.
Deprem bölgesinden yürekleri yakan haberler geliyor. Enkaz altında sağ kalanların çığlıkları yakınlarını kaybetmiş olanları ağıtlarına karışıyor. Şu günler insanı ve insanlığı yaşatma adına gayret edilen günler. Kâinatın İftihar Tablosu ihtiyaç sahibi kim olursa olsun derhal imdadına koşar ve dakika fevt etmeden o derdi gidermeden rahat etmezdi.
Cerîr bin Abdullah (ra) anlatıyor:
“Bir gün erken vakitlerde Efendimiz’in (sav) huzûrunda idik. O esnâda Mudar Kabîlesi’nden, kılıçlarını kuşanmış, perişan bir topluluk çıkageldi. Gelenlerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili, basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Fakat yoksulluktan, neredeyse çıplak vaziyetteydiler.Onları bu derece fakir görünce Allah Rasûlü’nün üzüntüden yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi. Sonra da çıkıp Bilâl’e ezan okumasını emretti, o da okudu. Sonra Bilâl kāmet getirdi ve Efendimiz namaz kıldırdı. Akabinde bir hutbe îrâd ederek önce şu âyet-i kerîmeyi okudu:
«Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten sakının!.. Şüphesiz ki Allah, hepinizi görüp gözetmektedir.» (en-Nisâ, 1)
Sonra da şu âyet-i kerîmeyi okudu:
«Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!..» (el-Haşr, 18)
Daha sonra:
«–Her bir fert, altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hattâ yarım hurma bile olsa sadaka versin!» buyurdu.
Rasûlullâh’ın üzüntüden yüzünün sararması, ashâba o kadar tesir etti ki Ensâr’dan bir adam, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı, hattâ kaldıramadığı bir torba getirdi. Ahâlî birbiri peşine sökün edip, sadaka vermek için sıraya girmişti. Sonunda yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)
Allah Resulü (sav) nasıl ki muhtaç Mudarlılar’ı görünce üzüldü; yardım edilince yüzü güldü…
Siyer kitapları Mekke’de hicretin 7. Senesinde semavi bir musibet olan kuraklık ve kıtlıktan bahsederler. Bu yokluk ve sıkıntı günlerinde Mekke o kadar sıkıntı içinde kalmıştı ki açlıktan yokluktan insanlar ölüyordu. Haber Efendimiz’e (sav) ulaşınca adeta çırpınıyor ne yapabiliriz diye. Ve Mekke’ye yardım gönderilesine karar veriliyor. Düşmanlıklar unutuluyor. Savaş baltaları gömülüyor, çeken de çektiren de insanlık ortak paydasında buluşup insanlığa değer katıyorlar.
Efendimiz (sav), Mekke halkına dağıtması için hazırlanan erzakı Ebû Süfyân’a teslim etmiş, onun vasıtasıyla bu yardımların dağıtılmasını sağlamıştır. Ebû Süfyân bile bu durum karşısında hayretini gizleyemeyip “Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın. Çünkü o, akrabalık hakkını gözetti.” demekten kendini alamamıştır.
Rahmet taşıyıcısı Nebi’nin (sav) şefkat mayası ile mayalanan medeniyetin temsilcileri yüzyıllardır insanlığı ayakta tutmuşlardır.
Konya Ovası’ndaki ücra bir kasabada bir eve misafir olan Saffet Solak hocanın anlattıkları vicdan medeniyetinin temel taşlarıdır adeta.
Hoca eski bir evde misafirdir, yorgundur, uykusuzdur.
Göz kapakları ikide bir kapanınca sorar:
” Hacı anne sizin buralarda kaçta yatılır?”
” Oğlum! Biz tren geçince yatarız”
“İyi de bir yakınınız mı gelecek?”
” Hayır”
” O vakit niye trenin gelişini bekliyorsunuz?”
Yıllar geçse de Hoca, o nur yüzlü Anadolu anasının cevabını hiç unutamaz.
“Oğlum, sen de görüyorsun ki evimiz kasabanın biraz dışındadır, hava soğuk gece trenden inen yolculardan yolunu şaşıran biri olursa yanan bir ışığa ihtiyacı olur. Onun için biz her gece tren geçinceye kadar evimizin ışığını açık tutalım ki kapımızı çalmaya cesareti olsun!
Evet bu günler gönül ışıklarımızı açacağımız, yaralarımızı birlikte saracağımız günler. Şimdi hep birlikte gayret ederek, iyiliği organize ederek mazlum ve mağdura sahip çıkıp Efendimiz’in (sav) yüzünü güldüreceğimiz günler…
Türkiye bir defa daha depremle sarsıldı. Binlerce insanımız vefat etti, ondan çok daha fazlası yaralandı. Son durumu henüz bilmiyoruz. Memleketimizin başı sağ olsun. Büyük geçmiş olsun. Allah hayatta olanlara acil şifalar versin, göçük altında kalanları kurtarsın, hepimizin yardımcısı olsun.
İşin ihmal yanı elbette önemlidir. Cenab-ı Hak, sebeplerle icraatını yapar. Onlara riayet etmemek, o sebepleri yaratan Allah’a saygısızlık olduğu gibi aynı zamanda dünya hayatı adına birçok problemin de ortaya çıkmasına vesile olur. Sebeplere uymayan ise vebale girer. Halk nazarında da Hak katında da sorumlu hale gelir. Deprem olur, ama sebeplere tam uyulmadığından ötürü yıkılan binayı yapan mesul olur. Ona burada da ötelerde de yaptığı ihmal sorulur, sorulmalıdır. Bu, işin bir yönü.
Biz müminler, böyle durumlarda vefat edenlerin şehit olduklarına, maddi kayıplarının da sadaka hükmüne geçtiğine inanırız. Bununla birlikte, böyle durumlarda insanın Allah ile olan irtibatıyla alakalı bir derinlik söz konusudur ki biz işin bu yönüne özellikle dikkatleri çekmek istiyoruz.
Yani, zahiren çok zor durumda olan, hayatlarının en sıkışmış ve muhtaç dönemini yaşayan kardeşlerimiz, Hak katında belki de şimdiye kadarki en kerim ve yüksek seviyelerini idrak ediyor olabilirler. Şöyle ki:
Hz. Bediüzzaman ibadetleri anlatırken bir defasında şu tespitte bulunur:
“İbadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malumdur. Menfi kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp halis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, halistir.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)
Üstadın bu tespitine göre iki kısım olan ibadetlerin bir kısmını namaz, oruç, Kur’an okuma, evrad-u ezkar gibi malum ibadetler teşkil etmektedir ki görüldüğü üzere Hz. Bediüzzaman bunları “müsbet” kelimesiyle tanımlıyor.
İbadetlerin diğer kısmı ise hastalıklar ve musibetler olup yine onun tanımlamasına göre bunlar “menfi” ibadetlerdir. İnsan hasta olunca veya başına bir musibet gelince zaafını düşünür, aczini hisseder. Sesi kısılır örneğin. Her zaman çıkan ses, çıkmaz olur. Aynı gırtlak, ses telleri, aynı ağız olmasına rağmen o ses, çıkmaz bir türlü. Azıcık hadiseleri okuyabilen bir mümin hemen idrak eder ki kendi yaptığını zannettiği konuşma gibi en basit görünen bir işi bile yapan aslında kendisi değildir. O sesi çıkaran, çıkması için ağzı, dili, dudağı yerli yerince yaratan birisi vardır. İşte tam bu an, o her şeyi yaratan Yüce Allah’a teveccüh, O’na yöneliş, O’nu derinden idrak vaktidir ve çok değerlidir. Belki de Cenab-ı Hak, kuluna bu rahatsızlığı, bu şuura uyansın ve Kendisine yönelsin diye vermiştir. Kul bu bilince uyanıp Hakk’ka yönelince de maksat hasıl olmuş, şer gözüken hastalık, kulun düzgün duruşuyla hayra dönüşmüştür.
Hz. Bediüzzaman, işte böylesi bir durumda Hakk’a yönelen bir müminin bu yönelişini “ubudiyet” olarak değerlendiriyor ve bu tür kulluğun halis olduğundan hareketle, riyanın da giremeyeceğini ifade ediyor. Yani hastalık ve musibet vesilesiyle Hakk’ka teveccüh eden, O’nu düşünüp O’na yalvaran bir mümin, çok ihlaslı bir şekilde namaz kılıyor, Kur’an okuyor gibidir. Yüce Allah’ın rızasına uygun işler yapıyor, yaratılış gayesini gerçekleştirme adına çok önemli adımlar atıyor demektir.
Zira Rabbimizin bizlerden istediği şey, hayatımızı yaşarken hep O merkezli olmaktır; O’nu hatırda tutarak, O’na müteveccih, O’nunla beraber, O’nun huzurunda olduğumuz bilinciyle yaşayabilmemizdir. Bu da en başta ibadetlerle ve ibadetlerin bir kısmını teşkil eden hastalıklarla, farklı farklı sıkıntı ve musibetlerle olur. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, hastalık ve musibetler, Cenab-ı Hak tarafından, bizi kendimize getirme, çeki düzen verme, günahlarımıza keffaret, gafletimizden uyarma, Rahmani bir ihtar, Hak katındaki değerimizin artması gibi hep bizim lehimize olarak gerçekleşmektedir. Hadiseleri bu şuurla karşılayan mümin, şer gibi gözüken şartları hayra çevirmiş, kaybetme kulvarında Allah’ın izniyle kazanmıştır.
Böyle bir durumda şeytan ise elbette hiç boş durmaz. Kendisi Hakk’a teveccüh edemediği için hiç kimsenin bunu yapmasını istemez ve hemen harekete geçer. Vesvese vererek insanın bu duruşunu bozmak, Yüce Allah hakkında birçok şey aklına getirmek ister.
Bizler ise Rabbimize hüsnü zan besleyen, her zaman O’nun yanında, O’nun tarafında olan inananlarız. Şeytan ise bizi kendi safına çekmek için her türlü argümanı kullanan büyük bir düşmandır. Onun vesveselerine kulak vermemek, safımızı sağlamlaştırmak, bu gibi musibet vakitlerinde çok daha önem arz etmektedir. Bu da işin bir diğer yönüdür.
Hayatımızı sürekli şükür ve sabır yörüngeli, hep huzurda, dolayısıyla hep kazanma kuşağında geçirebilmemiz niyazıyla…
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kitap teliflerinden depremzedeler için bağışta bulundu ve imkânı olan herkesi bu yardım seferberliğine katkıda bulunmaya davet etti.
Herkulnağme Youtube kanalında yayınlanan görüntülerde Hocaefendi, Hizmet Hareketi gönüllülerini depremzedelere yardım etmeye çağırırken kendisi de kitap teliflerinden depremzedeler için bağışta bulundu.
Hocaefendi, yardım konusunda başta iş insanları olmak üzere herkesi harekete geçirmek lazım bu mevzuda elimizden geleni yapıp başkalarına örnek olmalıyız ifadelerini kullandı.
Bu depremin, Gölcük depreminden daha vahim olduğunun konuşulduğu aktarılınca:
Hocaefendi; “Adapazarı’ndaki deprem dar alandaydı. Bu deprem ise on vilayeti kapsayan geniş alanlı bir deprem. Burada televizyonda o yıkılan binalara filan bakınca bana çok dokundu; bakmaya devam edemedim ve televizyonu kapattım. İnsanın içi parçalanıyor. Elimizden gelen her şeyi yapalım inşallah. Bize düşen sorumluluk bu’’ dedi.
Değerli dostlar, ülkemiz dün sabah saat 04.17’de 7.7’lik depremle sarsıldı; yıkım büyük, ölü sayısı henüz bilinmemekle beraber en son açıklanan rakam 2 bin 921 şeklindeydi.
Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi merkezli meydana gelen deprem, aralarında Gaziantep, Adıyaman, Malatya, Adana ve Diyarbakır’ın da bulunduğu 10 ilde yoğun şekilde hissedilmiş. Ayrıca sınırların dışındaki Suriye ve Ürdün gibi ülkelerde de depremin yıkımlarından bahsediliyor. Yetkililer, yedi bin civarında binanın yıkıldığını söylerken, ölü ve yaralı sayısının nereye varacağına dair net bir şey söyleyemiyorlar.
Bu, Adapazarı ve Düzce depremlerinden sonra en ağır hasar veren deprem oldu. Bölgede artçılar da hala devam ediyor. Rabbim muhafaza buyursun. Almanya merkezli uluslararası yardım kuruluşu Time To Help, her zaman olduğu gibi depremin ardından yardım kampanyası başlattı. Arzu edenler o kanalla yardım kampanyasına katılabilir.
Evet, ülkemiz başta olmak üzere bölgedeki diğer ülkelerde meydana gelen bu depremle maalesef çok acı bir güne uyandık. Binlerce vatandaşımız yaralandı, on binlerce insanımız da kış ortasında evsiz kaldı. Depremle birlikte yaşanan acılar işin merkezinde olmasak da hepimizi kedere boğdu.
Peki, ülkemizin, milletimizin yaşadığı bu hazin hadise ve hep birlikte hissettiğimiz derin acıyı bir nebze olsun dindirebilmek için biz ne yapabiliriz? Aynı zamanda yapmamız gerekenlerin yanında nelere dikkat etmeliyiz? En az yapmamız gerekenler kadar önemli olan, neler yapmamalıyız?
Yapmamamız gerekenlere aslında çok da tahşidat yapmaya gerek yok. Zira, Hizmet’e gönül veren insanlar böyle bir günde acıyı sarmakla mükellef olduğunun bilincinde insanlardır. Bu yüzden en hafifinden “Bu işin sonunun buraya varacağı belliydi” gibi menfilik ifade eden sözlere bile hiç yer vermemeliyiz.
Bu yüzden, özellikle sosyal medya paylaşımlarımızda ‘kötü söz sahibine aittir’ dedirtecek menfi ifadelere yer vermemeliyiz. Zira bu tür ifadeler ülkemizde ve diğer ülkelerde acı çeken herkesi üzecektir. Bizler, Hizmet insanları olarak elbette çok acılar yaşadık ve hala da yaşıyoruz. Ancak bugün, Hocaefendi’nin deyimiyle ‘nâ-sezâ, nâ-becâ sözler’ söyleyerek gönülleri incitmeye gerek yok.
Şimdi depremin sarstığı acılı insanlarımızın yaralarını sarma, tüm imkanlarımızı seferber edip onların yardımına koşma zamanıdır. Orası bizim ülkemiz, bizi emzirip büyüten ve bugüne getiren insan da bizim insanımızdır. Hepimiz bulunduğumuz ülkelerde düzenlenecek yardım kampanyalarına katılabiliriz. Büyük küçük demeden, ne kadarına gücümüz yetiyorsa, nakdi ve ayni yardımlarımızın deprem bölgelerine ulaştırılması için resmi kuruluşlara müracaat edebiliriz. Yukarıda bahsettiğim Time To Help’in başlattığı yardım kampanyasına herkes katılabilir. Sanırım ülkemizde KHK Platformu da bu konuda öncü görev alarak elinden geleni yapacaktır. Zira zorda kalmanın ve yardımın ehemmiyetini en iyi o mazlum kardeşlerimiz bilir. Bir şekilde onlara da ulaşılıp yardıma el uzatılabilir.
Deprem bölgesinde yaşayan akrabalarımız, dostlarımız, tanıdıklarımız varsa, onlara bir şekilde ulaşıp gücümüz yettiği nispette para yardımı gönderebiliriz. Hiç olmazsa acılarını paylaştığımızı, taziye dileklerimizi ve dualarımızı iletebiliriz.
Hasılı, her nerede ve hangi şartlar altında olursak olalım, bir yolunu bulalım, başka hiçbir mülahazaya girmeden, depremde zarar gören insanımızın yardımına koşalım. Tıpkı Adapazarı ve Düzce depremlerinde, “Kimse yok mu?” dendiği zaman “Biz varız” dediğimiz gibi yardıma koşmalıyız.
Yazıya müsaadenizle tefsir âlimlerinin yorumladığı Enfâl suresi 25’ci ayetin izahıyla açıklık getireyim. O âyeti kerimede Cenâb-ı Hâk; “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfâl; 8/25) buyurmaktadır. Bediüzzaman ve diğer bazı âlimler bu âyeti şu şekilde yorumlamışlar: “Beşer, bir derece külliyet kesbeden zulümleri vasıtasıyla işledikleri haksızlıkların bir sonucu olarak, kâinat ve onun içindeki gözle görülemeyecek kadar küçük olan külli unsurları kızdırırlar. Arz ve Semâvâtın Rabbi ve Hâkimi olan Allah, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinatın tamamında Rubûbiyetini harekete geçirir ve bütün insanlığı bu yolla hem uyarır hem de dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ister. Ayrıca bu yolla, tanımak istemedikleri Kâinatın Sultanını tanıttırmak için emsalsiz, kesilmeyen umumî ve dehşetli âfâtı insan nev’inin yüzüne çarparak hikmetini, kudretini, adaletini, iradesini ve hâkimiyetini gösterir.” (On Dördüncü Söz’ün Zeyli)
Evet şimdi bu yoruma baktığımızda “Falanlar” denmediğini tam aksine “Beşer” ifadesi kullanılarak tüm insanlığın kastedildiğini görüyoruz. O açıdan deprem olur olmaz aklımıza gelen şeyleri bir kenara bırakıp “Acaba bir beşer olarak bu işte, benim de bir vebalim var mı” şeklinde kendimizi sorgulamalıyız.
Sanırım benim yaşımdaki herkes hatırlayacaktır. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 10 Haziran 1990 tarihinde İstanbul Sarıyer mevkinde (açık alanda) “Kurban Himmeti Konuşması”[1] yapmıştı. Sohbetin 51:21’ci dakikasında hafif şiddette bir deprem olmuştu. Bu depremin olduğu anda Hocaefendi, ani bir refleksle “Allah ülkemizi muhafaza buyursun. Allah’ım mü’minleri muhafaza buyur. Gereği gibi hizmet edemedik. Paratoner olamadık. Hakkıyla hizmet etseydik belaları savan paratoner olabilirdik” şeklinde ifadeler kullanmıştı.
İşte, Hizmet insanları olarak bizim bu depreme ve deprem vasıtasıyla yaşanan musibete bakışımız bu şekilde olmalıdır. Diğer bir ifadeyle ‘ateş nereye düşerse düşsün, bizi de yakar” diyerek afetzedelerin yaralarına derman olmaya çalışmalıyız.
[1] https://www.youtube.com/watch?v=rp7McyRXqMQ&ab_channel=Maneviyatimcom
Boğazında yumruk gibi bir şey hissedersin de ne aşağıya ne de yukarıya hareket ettiremezsin. İşte öyle bir şey çaresizlik, acizlik. Elini kolunu bağlar. Düşünemezsin, konuşamazsın ve hareket edemezsin. Bir bakıma canlı cenaze durumuna düşersin.
Acının tarifi zordur.
Kelimelere sığmaz, kelimelerle anlatılmaz. Yer yarılmış yutacak gibi, gök parçalanmış üzerine çökecek gibi bir hal yaşarsın. Yaşadığın sıkıntının binbir tonuyla, rengiyle, deseniyle…
Acının tarifi zordur.
Kendine mi yanacaksın milletine mi? kalbin parça parça oluşuna mı? Ruhun kâbus görmüş dağlanışına mı? Yurdum insanının lâl kesilmiş melül melül bakışına mı?
Acının tarifi zordur.
Depremin tabiatında zorluk vardır. Dayanışma ile aşılır ancak bu zorluklar. Acının olduğu yerde yönler yoktur. (doğu batı kuzey güney) Hepsi tek yöne yönelir. Acıların olduğu yere, acıları dindirmek için. Yaraları sarmak üzere. Kim olursa olsun hal hatır sormak ve mağdurun yanında bulunmak…
Acının tarifi zordur.
Yarının hesabını yapanlar, kendisine acıların uğramayacağını zanneden talihsizlerdir. Namsız, nişansız, reklamsız koşturabiliyorsan, ellerini açıp isimsizlere dua edebiliyorsan, kalben ve ruhen bütün mağdurların, mazlumların yanında durabiliyorsan, acının ne olduğunu biliyorsun demektir. Tarif edemesen de hissediyorsun demektir…
Acının tarifi zordur.
Zorluklar birlikte aşılır. Yükler güçlü omuzlarla ancak taşınır. Gönül insanları sadece hayırda yarışır. İnsan olana da zaten bu yaraşır.
Acının tarifi zordur.
Merak etme seni duyan, seni gören biri var. O’na teveccüh et. Rahim ismi ile tecelli eder ummadığın bir anda. Gecenin karanlığında.
Biri gelir yaralı evladını tedavi eder. Gönlü kırık eşinin kalbini onarır. Ummadığın bir yerden susuz dudaklarına kevser misali, gümüş kaselerle zemzem takdim edilir. Beklemediğin bir zaman diliminde kapı çalınır. Gönlün alınır. Nice zorluklar çıkmıştır karşımıza da el ele vererek, gönülden gele gele dua ederek atlatmışızdır aşılmaz gibi görünen nice engelleri…
Acının tarifi zordur.
Eller yukarıda, diller duada, alınlar secdede, gönüller sadece ve sadece mağdurlarda. Dünyanın neresinde olursak olalım şimdi kalplerin ibresi Güneydoğu’da.
Acının tarifi zordur.
Göçük altında inim inim inleyen ama iniltisini bir türlü duyuramayan, kimse yok mu diye çığlık atan ama sesini ulaştıramayan kim bilir kimler var. Hem de gecenin bu karanlığında.
Acının tarifi zordur.
Uzanacak nurlu elleri bekleyen, göçük altında annem, babam, evladım, eşim ve kardeşim diyenleri duyarsan, onlara anne, baba, evlat ve kardeş olma zamanıdır şu an.
Acının tarifi zordur.
Olumsuzlukları nefsinden bil. Sakın başkalarını suçlama. Öyle bir gaflete düşme. Kendini sorgula. Olumsuzluklarda benim payım var mıdır? Veya ne kadardır de kendini ırgala. Sakın suçu başkalarına atmak suretiyle kolaycılığa kaçma.
Milletçe sağlam düşünceler, sağlam fertler ve sağlam binalar inşa etmeye bak. Sarsılmayan yıkılmayan pörsümeyen yapıların izinde ol…
Ol ki Onun da inayeti sana yâr olsun…
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kahramanmaraş başta olmak üzere Malatya, Adıyaman, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Adana gibi çevre illerde de yoğun olarak hissedilen depremle ilgili ‘yardımlaşma’ çağrısında bulundu.
Hocaefendi, Herkulnağme YouTube kanalında yayınlanan görüntülerde dünyanın dört bir tarafındaki hizmet gönüllülerinin harekete geçerek ellerinden gelen her şeyi yapacaklarına inandığını söyledi.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi