Yazarlar

Ömrünü İnsanlığa Adayan Bir Abide | Recep Atici

Acı haber tez duyulur derler. 11 Temmuz 2021, saat 19:00 sularında beklemekle beraber
vakitsiz, yürek yakan bir haber aldık; Mehmet Ali Şengül hocamız hakkın rahmetine
kavuşmuştu. Hemen haber sitelerine baktım. Samanyolu haber sitesinde ölüm haberi verilirken
onun için şu ifade yazılmış. “Ömrünü İnsanlığa Adayan Bir Abide” El hâk doğrudur. O ömrünü
insanlığa adayan birisiydi. TR724 sitesinde ise verdiği son röportajlardan alınan şu cümle vardı.
“İnsanlığa hizmet etmekten başka bir derdimiz yok ki…”

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim için “tek başına bir ümmet” ifadesi geçer. (Nahl:16/120) M. Ali
hocamız için de aynı ifadeyi kullansak mübalağa olmaz sanırım. Evet, onun himmeti herkesi
kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Dolayısıyla himmeti böyle yüksek olan bir insanı tek bir fert
olarak görmek doğru değildir. Nasıl ki Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı
kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. M. Ali hocamız da himmeti o derece ali idi ki onun
o engin sinesine kim müracaat etse, hiçbir zaman ayakta kalma endişesine kapılmazdı.
Hz. Bediüzzaman’ın, “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir” sözü de onu tarif
etmektedir. İlk paragrafta verdiğimiz “İnsanlığa hizmet etmekten başka bir derdimiz yok ki…”
ifadesi onun derdinin bütün insanlık olduğunu göstermektedir. Zira himmeti milleti olan bir
insan, kendi için yaşamıyor demektir ki o, dünyevî her türlü zevk u sefayı bir kenara itmişti.
Onun evliya veya asfiyadan olma gibi manevî makamlar elde etme derdi de hiçbir zaman
olmadı. Ama bununla beraber o, tabiinin efendisi Hasan Basri’nin, asırları fıkhıyla aydınlatan
Ebu Hanife’nin, Aşk Sultanı Hazreti Mevlânâ’nın ve on üçüncü asrın minaresinin başından
avazı çıktığı kadar milletine “zaman imanı kurtarmak zamanı” diyen Bediüzzaman’ın
görüldüğü rüyadaki bir mecliste ismi sorulacak kadar evliya dostuydu. Bu rüya sırasında
elindeki defterden bazı isimleri soran bir zat onun için “Samsunlu Hoca nerede?” diyordu. O
günden sonra Hizmet hareketi içinde “Samsunlu Hoca” olarak bilinir olsa da o bunu hiçbir
zaman bir vasıf olarak kendi üzerine almadı. Zaten onu büyük yapan da buydu.
Bununla beraber M. Ali hocam her daim insanlardan bir insan olmayı en büyük bir paye
bilmişti. Zira onun asıl derdi ve yegâne maksadı, insanlığın salah ve kurtuluşu idi.

Dolayısıyla bu derece insanlığı ve hususiyle millet-i İslâmiye’yi düşünen bir insan tek başına bir millettir.
M. Ali hocam ile ilgili bunun çok örneği var. Ancak özellikle kendisinden dinlediğim şu misali
sizinle paylaşmak istiyorum. Tarihi çok iyi hatırlamıyorum ama Almanya’ya geldiğimizin
ikinci yılı bir bahar mevsimiydi. Hamburg’ta onun bir sohbeti olmuş ve akşam da evi müsait
olan bir kardeşimizin evinde beraber misafir olmuştuk. Bizimle beraber Hamburg’ta hizmete
destek olan 8-10 güzel insan da vardı. O aralar Hamburg’daki hizmet hareketine ait okul
kapatılsa nasıl olur gibi bir fikir cimnastiği yapılıyordu. Çaylar içilirken ben bu mevzuyu
kendisine sormuştum. O benim soruma cevap verme yerine Hamburg’ta hizmetin nasıl
başlatıldığını anlatmıştı. Söze şöyle başladı: Tarihi tam hatırlamamakla beraber Hamburg’a
gelip bir konferans vereceğimi gazete ve afiş ilanlarıyla duyururdum. Beklenen gün Hamburg’a
gelip konferans vereceğim salona gittim. Salonda bir Allah’ın kulu olmadığı gibi beni istikbal
edecek birileri de yoktu. Çünkü öncesinde Hizmetimiz adına buraya hiç gelen olmamıştı. (Daha
öncesinde gidilen yerlere ‘Samsun, Uzak doğu ve Avustralya’ ilk giden kendisi olduğu gibi
buraya da tek başına bir millet olarak kendisi gelir.) Salonda epey bir zaman oturdum. Ancak
gelen giden olmayınca ayrılmaya karar verdim. Salondan çıkıp yüz metre kadar ilerleyince orta
yaşın üzerinde birisiyle karşılaştım. O zat bana; “Buralarda bir yerde konferans varmış nerede
biliyormusunuz” diye sordu. Ben de buyrun beraber gidelim dedim ve tekrar konferans
salonuna girdik. Ben ona durumu anlattım ve ne yapalım dedim. O şahısta bana, “Bilmem hoca,
ama ben burada konferans var diye geldim” dedi. Ben de “Peki o zaman buyrun siz oturun ben
de anlatacaklarımı anlatayım dedim ve konferansa başladım. Daha işin besmelesi ve  hamdelesindeyken üç beş kişi daha geldi.

Derken salon yavaş yavaş dolmaya başladı. Ben de dilimin döndüğünce “Nesle sahip çıkılması gerektiğini anlayacakları bir lisan ile anlatmayaçalıştım. Konferans bittikten sonra herkes beni evine davet etti. Ancak ben Efendimiz (sav)’inMedine’ye hicretinde kendisini evlerine davet eden Ensar’ı incitmeden “Devemi salıverin o
gideceği yeri bilir” dediği gibi ben de “İçinizden en yaşlı olanınız kimse onun evine gideyim”
dedim ve oradaki hazirunun gönlünü de kırmadan o teklifi çözdüm.” Sözün sonunda
Hamburg’ta bulunan güzel insanlar, anlatılan bu kıssadan hisselerini almış olmalılar ki
sonrasında okulu elden çıkarmaktan vazgeçtiler. Her zaman olduğu gibi M. Ali hocam
gönüllerde makes bulacak o güzel sohbetiyle meseleyi çözmüştü.

İmam-ı Gazzali’ye “Hüccetü’l İslam” yani islâm’ın delili denildiği gibi M. Ali hocam da bu
Hizmet hareketinde “hüccet” bir insandı. Yani Hizmet’in hücceti gibiydi. Hizmetle alakalı bir
kuşkunuz varsa onun saffetine bakıp şüphenizi giderebilirdiniz. “Eğer bu insan bu işin içindeyse
bu iş doğrudur” derdiniz, derlerdi, derdik. Almanya’da Koronavirüs tedavisi gördüğü günlerde
bir heyette hazır bulunan Abdullah Aymaz hocamıza onun durumunu sormuştum. O, onun
durumuyla ilgili biraz bilgi verdikten sonra sözü şöyle bağladı. “Mehmet Ali Hocam denge
insanıdır. Bu hizmetin dengesidir o. Ben bazen fevri davranabilirim. Ancak o hilmiyle,
hoşgörüsüyle ve hizmetteki ağırlığıyla meseleyi hiç üzmeden halleder. Onu için onun yaşaması
lazım.”
Evet, M. Ali hocam, öfke ve kızgınlığa sevk eden durumlar karşısında hemen feverana
kapılmadan ve engin bir hazım sistemiyle, maruz kalınan olumsuzlukları hazmedebilen bir
insandı. Zira o bilirdi ki, sahibine muvakkat bir cinnet hâli yaşatan öfke ve hiddet, hilm ile
dengelenmez ve yumuşatılmazsa, altından kalkılamayacak korkunç nedametlere sebep olabilir.
İnsan, bazen hazmı çok zor bir kısım problemlerle karşılaşabilir. Ancak nâseza nâbeca
davranışlar karşısında mukabele-i bi’l-misil ile muamelede bulunmama, dişini sıkıp
sabredebilme ve olumsuzlukları hazmetmeye çalışma kolay bir mesele değildir. Onun için denir
ki, “İyiliğe iyilik her kişinin kârıdır. Fakat kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Bu sürecin en şok
edici hadiselerinin yaşandığı günlerde bunu M. Ali Hocam bizatihi yaşamıştı. Şöyle ki: Yaşanan
amansız hadiseler karşısında insanımız hem bunalmış hem de yorulmuştu. Biraz havayı
yumuşatalım düşüncesiyle M. Ali hocam davet edildi. Onun gönülleri yumuşatan o içli sesine
rağmen hazirundan biri çıkıp “Sen de kimsin, bizim ne yaşadığımızı biliyor musun?” gibi laflar
etmişti. Ama o, Hz Mevlana gibi “Buyur söyleyeceklerini söyle” demiş ve o şahsı sabırla
dinlemişti. Sonrasında “Bitti mi?” demiş ve hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam
etmişti.
Sanırım işte bu yüzden olsa gerek Mehmet Ali Hocamızın vefatı üzerine Hocaefendi; “Allah’ın
takdir buyurduğu bir miad var, oraya gelince dökülüyor insanlar.. Cenab-ı Hak rahmet ve
mağfiret buyursun, livaü’l-hamd sancağı altında haşretsin, rıza ve rıdvanına nail eylesin”
dedikten sonra sözü şöyle devam ettiriyor. “Onun boşluğunu doldurmak çok zor olacak… Vefat
haberini alınca kalbime etki etti, kalbimin ritmi bozuldu.. 5-10 gün önce rüyamda ruhunun
ağzından çıktığını görmüştüm. Fakat belki ölüm dirilişe delalet eder diye ümidimi koruyor ve
sürekli dua ediyordum. Demek ki Cenab-ı Hak beni yavaş yavaş onun yokluğuna alıştırmış.
Hizmetin temel esprisini kavramış arkadaşlardan biriydi. 50 yıldır işin içinde evrile çevrile,
kavrula kavrula ciddi bir kıvam tavrı sergiliyordu. Onlar çok güzel arkadaşlardı. Hiç vefasızlık
yapmadılar. Tanıştığımızdan bugüne tırnak ucu kadar inhiraflarını hatırlamıyorum. Allah
geride kalanlara sağlık sıhhat, afiyet ve hizmet neşvesi versin. İnşaAllah burada da (heryerde)
gıyabi cenaze namazı kılar ve bir şeyler okuruz.”

1945 yılında Burdur’un Yeşilova ilçesi, Elden köyünde doğan, M. Ali Hocam Denizli’de hıfzını
tamamlayarak Kestane Pazarı Kur’an Kursu’nda eğitimini devam ettirdiği 1960’ların başında
ilk defa Hocaefendi ile tanışır. O tarihten bu yana Yaşar Tunagür hocamızın İzmir’e tayin ettiği

Hocaefendi ile beraber olup aynı zamanda en son ifa ettiği hac vazifesini de Hocaefendi adına
yapar. Burada Yaşar Tunagür hocamızın adını özellikle şunun için zikrettim. Çünkü Yaşar
hocamız rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığında M. Ali Hocam gideceği yoldan geri döner ve
hastaneye onun ziyaretine gider. Orada geçmiş olsun dileklerinde bulunduktan sonra Yaşar
Hocamız, belli ki yolculuk vakti diyerek M. Ali Hocamızı şahit tutmak niyetiyle olsa gerek
şöyle der: “İnsanı hangi ameli kurtaracaktır, bunu ancak Cenab-ı Hak bilir. Fakat ben kendi
namıma şöyle düşünüyorum: ‘Ahirette beni kurtarmaya vesile olacak hiçbir amelde
bulunmadım. Sadece bir işe vesile oldum ki bütün ümidim ondadır. O da Fethullah Efendiyi
İzmir’e tayin etmiş olmamdır. Evet, beş senelik Diyanet İşleri Reis Muavinliği döneminde
yaptığım en hayırlı iş odur.” Sanırım ne demek istediğimi anladınız.
Evet, Hizmet Hareket’inin önde gelen isimlerinden olan Mehmet Ali Hocam, zorunlu
sebeplerle uzun yıllardır Almanya’da yaşıyordu. Öncelikle 50 yıllık yol arkadaşı ve enisi
Muhterem Hocaefendi’ye; Haticevî bir sadakatle hayat arkadaşlığı yapan azize refikası Hatice
Hanımefendi’ye, Aziz kardeşi Hüseyin Bey’e, Değerli kızları Fatma, Ayşe ve Rana hanıma,
Kıymetli oğulları Said ve Mus’ab Beye ve saffı evveldeki emektâr yol arkadaşlarına Cenab-ı
Allah’tan sabrı cemil niyaz ediyorum. Rabbi Kerim’imiz, onu mağfiretiyle istikbal buyursun,
makamını âli eylesin. Âmin.

Hizmetten | Recep Atici

 

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu