Yazarlar

İstanbul hatırası kalemler | Ensar Nuralp

Eminönü Meydanı’ndaydım. Yeni Cami’nin, bir kalem gibi gökyüzüne uzanan minarelerinden sanki Ezan-ı Muhammedi’yi arşa yazıyormuşçasına yayılan kutsî ses, civardaki kalabalığı bir mıknatıs tesiriyle camiye doğru çekiyordu. Cami etrafındaki kumrular dahi bu huzurlu çekimin güvenine kendilerini kaptırmış, cami önünü doldurmuştu.

Camiye yönelenler arasındaki altmış yaşlarında, düşünceli, yüzünde gizemli bir sır taşıdığı izlenimi uyandıran bir adam…

Adam, caminin avlusuna girince şöyle bir soluklandı. Sanki sıkıntılı durumdan huzura kavuşmuş gibiydi. Etrafı bir müddet süzdükten sonra camiye yöneldi. Namaza duruşu ve namaz kılışı çok mehabetli ve etkileyiciydi. Derin bir gönül adamı olduğu belliydi. Namaz sonrası, cıvıl cıvıl kumruların arasından itinayla çıkarak Mahmutpaşa’ya yöneldi. Sanki başka yerlere yolculuk yapacakmış gibi hediyelik birkaç eşya aldı.

Alışverişin ardından Eminönü’nden Üsküdar’a giden bir vapura bindi. Vapurun açık üst bölümünde eski İstanbul manzaralı bir yere oturdu, yüzünü püfür püfür esen Boğaz’ın rüzgârına tuttu. Elindeki hediye poşetlerini yanına koydu. Çok derin bakışları vardı. Aslında kederli desem kederli değil, sevinçli desem sevinçli değildi. Hâli merak konusuydu. Galata Kulesi ve Topkapı Sarayı arasını seyre koyuldu.

Bu şehrin, içinde tarifini bulamadığım müthiş bir gizemi ve çekiciliği vardı. Bu şehrin gizemi, mabetlerinde edilen dualardan, mabetlerinden şehrin atmosferine yansıyan manevî atmosferinden geliyordu belki de. Yok, yok belki de değil öyleydi. Camilerin ihtişamlı kubbelerinin etrafından, dua eden avuçların parmakları gibi gökyüzüne uzanan minareler bunu doğruluyordu. Şu mabetler, İstanbul’dan çıkarılsa İstanbul’un ihtişamı ve gizeminin bozulacağı kesindi. Günde beş vakit Muhammed nidası yankılanıyordu bu minarelerden.

Bir işportacının, elindeki kalemleri havaya kaldırarak kelimeleri makineli tüfek gibi bağırarak ardı ardına sıralamasıyla herkes ona odaklandı.

İşportacı, bir kalem fiyatına bir düzine kalem satıyordu. İşportacı, adama kalemleri uzattı. Adamın, hâlim selim biri olduğunu anlamış olacak ki sitemle seslendi:

— Ya Bey amca! Allah, Muhammed aşkına, bir satış yapamadım. Siftah senden olsun.

Adam, “Allah, Muhammed aşkına’’ sözünü duyunca elektriğe tutulmuş gibi birden irkildi.

—Allah, Muhammed aşkına olur da bir şey alınmaz mı hiç? Ver oradan birkaç düzine kalem, dedi usulca.

Satıcının keyfi yerine gelmişti. Kalemleri çantasına koyduktan sonra yeniden şehri seyre koyuldu. Adamın bir Peygamber sevdalısı olduğu belliydi. Satıcı, “Muhammed aşkına’’ diye devam etse elindeki bütün kalemleri satın alacak bir hâli vardı.

Üsküdar’a geçince genç birisi karşıladı onu. Altunizade’ye doğru yönelerek bir binaya girdiler. Eve geldiklerinde karşılıklı neler yaptıklarından bahsettiler. Çin’e okul açmaya gideceklerdi. Yaşlı adamın adı Mehmet Ali idi. Yanındaki de genç bir öğretmen adayıydı. Ne var ki Çin’de irtibat kuracakları kimse olmadığından, önce Kazakistan’ın başkenti Almatı’ya geçip oradaki dostlarından Çin’de irtibat kuracakları bir adres almayı plânlıyorlardı.

Bir gün sonra uçakla yola çıktılar. Uzun bir uçak yolculuğunun ardından, Almatı’ya vardılar. Almatı’daki Türk koleji yetkilileri onları sıcak bir gülüşle karşıladı. Kolejdeki bir öğrenci velisinin, Çin’in Doğu Türkistan bölgesinin Kaşgar şehrinde yaşayan bir akrabasının adresini aldılar. Ne var ki bu kişinin onlara ne kadar yardım edebileceği belli değildi. Daha bavullarını bile açmadan bir gün sonra küçük bir uçakla Kaşgar’a uçtular.

Kazakistan, bağımsızlığını yeni kazandığı için henüz toparlanma devresindeydi. Bu yüzden uçakları oldukça bakımsızdı. Uçakta, tavuk horoz gibi hayvanlar olduğu gibi ayakta yolcu dahi alınmıştı. Hemen yanlarında ayakta bir yolcu duruyordu. Adam; sağa sola yalpalayıp duruyor, zaman zaman da üzerlerine yıkılıyordu.

Mehmet Ali Hoca, başucunda duran adama aldırmadan, yanındaki delikanlıyla durum değerlendirmesi yaptı. Kaşgar’a vardıklarında neler yapmaları gerektiğini bir türlü kestiremiyorlardı. Başlarında duran sarhoş olduğunu düşündükleri adam, bazen onları anlıyormuş gibi sözlerine dikkat kesiliyordu.

Kaşgar Havaalanı’na vardıklarında bütün yolcular eşyalarıyla birlikte sıraya dizildi. Mehmet Ali Hoca, gördüğü manzara karşısında telaşlanmaya başladı. Zira bütün yolcular neredeyse bütün kıyafetleri çıkarılıp aranıyor, valizleri didik didik ediliyordu. Yanındaki gence telaşla:

—Bizim valizlerimizde dinî kitaplar var. Acaba bunu sıkıntı yaparlar mı? Böyle bir şey olursa derdimizi de anlatamayız bu adamlara, dedi Mehmet Ali Hoca.

Delikanlı da onun kadar şaşkındı. “Bilemiyorum ki…’’ gibilerinden omuzlarını başına doğru çaresizce kaldırdı. Mehmet Ali Hoca’nın eli ayağına dolaşmıştı. Doğru ya tanımadıkları, dilini bilmedikleri bu ülkede hapse atılsalar kimsenin haberi bile olmayacaktı. O anda dua etmeye başladı Mehmet Ali Hoca. “Rabbim, diyordu, Sen de biliyorsun ki buralara nefsimiz için gelmedik. Maksadımız, sadece Senin rızanı kazanmak. Şüphesiz Senin ettiklerinde bir hikmet vardır. Kaderimizde zindana atılmak varsa ona da boyun eğeriz. Hakkımızda hayırlısı neyse ona razıyız. Sen bizi darda koymazsın.’’

Mehmet Ali Hoca, bir yandan mırıldanarak dua ediyor, bir yandan da yolcuların valizlerini işaretleyen adama bakıyordu. Adam, hızla aranacak valizleri kalemle işaretliyor, görevlilerden bazıları valizleri denetlerken bazıları da yolcuları iç çamaşırları kalana kadar soyuyor arama yapıyordu. Sıra onların valizlerine geldiğinde valizlerin üzerine kalemiyle işaret koyan adamın kalemi yazmaz oldu. Mehmet Ali Hoca hızla cebindeki kaleme davrandı. Adamın gözlerinin içine bakarak, kalemi nezaketle ona uzattı. Adam, geride kalan birkaç valizi de işaretledikten sonra kalemi geri uzattı. Mehmet Ali Hoca, elini ‘dur’ işareti durumuna getirerek tebessüm etti.

—İstanbul hatırası, dedi.

Görevli, heyecanlanmıştı.

—İstanbul? … Adın?

—Mehmet Ali!

—Mehmet!

Görevli, bir an durakladıktan sonra kalemi cebine koyarak uzaklaştı. Arama sırası onlara gelmek üzereydi. Biraz sonra, kalem hediye ettiği adam çıkageldi. Onların valizlerinin üzerine başka işaretler koydu. Valizleri alıp gitmelerini söyledi. Önce inanamadılar, afallamışlardı. Görevli, valizlerden birisini alarak peşlerinden gelmelerini söyledi.

Havaalanını terk ederken kendilerine kolaylık sağlayan adamın, Uygur Türk’ü olduğunu öğrendiler. Ona bir düzine İstanbul Hatırası kalem hediye ettiler. Mehmet Ali Hoca’nın yanındaki genç öğretmen sevincini gizleyemedi:

— Hocam bu mucize!

Mehmet Ali Hoca, derin derin uzaklara baktı, hafif tebessüm etti:

— Yok, hocam, bütün bunlar Muhammed aşkına alınan kalemlerin kerameti olsa gerek, dedi.

Havaalanından çıkınca, Haydarpaşa tren garının önünde İstanbul’a yeni gelmiş Anadolu köylüleri gibi şaşkın şaşkın etrafa bakınmaya durdular. Hemen önlerinde bir taksi durdu. Taksinin içinde uçaktaki sarhoş zannettikleri adam vardı. Binmeleri için işaret etti. Taksiye binmekte tereddüt ettiler. Adam, yarı anlaşılır bir Türkçeyle Türk olduğunu ve yardımcı olmak istediğini belirtiyordu. Konuşmalarından sarhoş olmadığı anlaşılıyordu. Ajan dahi olabilirdi. Ne ki denize düşen yılana sarılırdı. Bir an tereddüt yaşasalar da başka çareleri yoktu, hemen taksiye atladılar. Adam adresi alıp taksiciye uzattı.

Taksi, havaalanından Kaşgar’ın ara sokaklarına doğru hızla uzaklaştı. Kenar bir mahallede, tek katlı bir evin önünde durdular. Taksiyi süren adam adresteki evin kapısını vurdu. Kapıya çıkan adama bir şeyler anlattı ve hızla gözden kayboldu.

Tuhaftı. Tıpkı gizemli ajan filmlerindeki gibi. Ev sahibi oldukça tedirgindi. Etrafa endişeli gözlerle bakarak onları içeri aldı. Misafir kaldıkları iki gün boyunca o evden dışarıya çıkmadılar. Edindikleri bilgiler sonucunda mevzuat gereği Kaşgar’da okul açamayacaklarını anladılar. Kaşgarlı adam, onlara, Şangay’a gitmelerini tavsiye etti. Orada öğretim görevlisi olan bir akrabasının kendilerine yardımcı olabileceğini belirtti. Ellerindeki kitapları, İstanbul hatırası olarak adama hediye ettiler ve Şangay’a uçtular.

Şangay, dev bir metropoldü. Bunu havaalanından da anlamak mümkündü. Aynı anda birkaç uçak birden iniyor kalkıyordu. Havaalanının içi âdeta mahşer yeri gibi kalabalıktı. Havaalanında Kaşgar’daki gibi sıkı bir uygulama yoktu. Dünyanın her tarafından insan görmek mümkündü. Havaalanının kapalı salonuna girdiklerinde birden bir insan seline kapıldılar. Bir anda bir hareketlenme, bir dalgalanma oldu. Giden yolcularla, gelen yolcuların birbirine karıştığı geniş bir alandı burası. Pek çok insan sağa sola koşuşturuyordu.

Bu sırada Mehmet Ali Hoca, olduğu yerde öylece kalakalmıştı. Yanındaki genç öğretmen gözlerden kaybolmuştu. Paralar, pasaportlar, her şey delikanlının elindeki çantadaydı. Geri çekilerek sırtını bir yere dayadı. İçini garip bir ürperti sarmış gibiydi. Çaresizliği her hâlinden belli oluyordu. Kaşlarının iki ortasını büzdü. “Allah’ım!’’ diye ağlamaklı bir iç geçirdi. “Ben şimdi ne yaparım. Dil bilmem. Şimdi buralarda kalsam kalamam, dönsem dönemem. Ne para var yanımda, ne pasaportum. Bir görevli bulsam, ben falanım desem kim inanır.’’

Hakikaten de çaresizliği içler acısıydı. Çaresizliğine öylesine içlenmiş olacak ki birden çocuklar gibi mahzunlaştı, ağlamaya başladı. Sonra ellerini açıp Rabbine yöneldi. Kendisini kollayıp gözeten birisinin olduğunu düşündü. Kendini toparlayarak, “Rabbim bana yardım et, bir çıkış yolu göster.’’ diye duaya durdu. Ağlamak sızlanmak çözüm değildi. Acizlik göstermiş olmayı kendisine yakıştıramadı birden. “Böyle büyük bir davaya soyunan adam, böyle aciz davranmamalı.’’ diye söylendi kendi kendine. Ne var ki yine de çok çaresizdi.

Etrafı süzmeye başladı. İnsanlar, kuyruklara girmiş bekleşiyorlardı. Ortalıkta çaresiz gözükmemek, daha sağlıklı düşünmek için gördüğü ilk kuyruğa girdi. Ne yapacağı konusunda bir çıkış aramaya başladı. “Bir görevli bulup delikanlının ismini anons ettirsem.” dedi önce. Ama sonra “Dil bilmiyorum ki!’’ diye söylendi. Pasaportu yoktu. Derdini anlatana kadar hapishaneyi boylayabilirdi. O kadar gerilmişti ki sesli mi sessiz mi düşündüğünün farkında bile değildi. Aklına Kaşgar havaalanındaki İstanbul hatırası kalem verdiği adam geldi. “Keşke burada da Muhammed Aleyhisselâm’ın aşkına aldığım İstanbul hatırası kalemlerden verecek birini bulabilsem.’’ diye geçirdi içinden.

Etrafındaki kişilere dikkat kesildi. Önündeki esmer tenli genç, elindeki ajandasına bir şeyler karalıyordu. Çinli olmadığı kesindi. Birden kalemi yazmaz oldu. Mehmet Ali Hoca, hemen cebindeki kaleme davrandı ve gence uzattı. Esmer genç, kalemi alırken tebessüm etti. Ajandasına notunu aldıktan sonra kalemi geri uzattı. Mehmet Ali Hoca, elini “Dur” işaretine benzer şekilde kaldırarak kalemin kendisinde kalmasını belirtti. Genç, kalemi vermekte ısrar edince aynı işareti yaparak:

— Kalsın İstanbul hatırası olsun, dedi.

Birden önündeki esmer tenli genç, ona bütün vücuduyla döndü. Türkçe olarak:

— İstanbullu musunuz?

Mehmet Ali Hoca bir an sendeledi düşecekmiş gibi oldu. Yutkundu ve kendini toparladı. Genç adamın gözlerine umutla baktı.

— Yahu kardeşim, dedi, seni bana Allah gönderdi. Yoksa Türk müsün, adın ne ola ki?

— Yok, dedi esmer tenli genç, ben Suriyeliyim. Üniversiteyi İstanbul’da okudum. Türkçe’yi orada öğrendim. Burada doktora yapıyorum. Adım da Muhammed.

Bu son kelime, Mehmet Ali Hoca’nın bam teline dokunmuştu. Yoğunlaşmasını tamamlamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya durdu:

—Ya Resûlullah, isminle, ruhaniyetinle sanki hep yanımdasın, diye inlemeye başladı.

Suriyeli genç şaşırmıştı. Mehmet Ali Hoca, başından geçenleri bir çırpıda anlattı gence. Genç, hemen anons ettirip delikanlıyı buldu. O kadar çok minnettar kalmıştı ki gence Mehmet Ali Hoca, ona dönerek:

— Allah senden razı olsun. Sana her zaman dua edeceğim kardeşim, dedi.

— Önemi yok, dedi genç, biz din kardeşiyiz. Hem ben İstanbul’da Türklerden çok iyilikler gördüm.

—Senden son bir isteğimiz olsun. Bu adrese nasıl gideceğimizi de tarif edersen memnun oluruz.

Esmer genç gülümsedi:

—Burası benim doktora yaptığım üniversite. Bekleyin işlerimi bitireyim sonra beraber gideriz.

Mehmet Ali Hoca, yanındaki delikanlıya bakıp tebessüm etti. Bir, yarım saat önceki içinde bulunduğu durumu düşündü, bir şu anki durumunu. İçinden duaya yöneldi yine: “Ey her şeyi koruyan gözeten Rabbim, Sana şükürler olsun.’’

Bir taksiye binip üniversiteye doğru yola koyuldular.

—Suriye’den tatilden mi geliyordunuz, dedi Mehmet Ali Hoca esmer gence.

—Evet, ya siz?

—Bildiğin gibi. İstanbul’dan geliyoruz. Buraya okul açma niyetindeyiz. Üniversitedeki bu öğretim görevlisinin adresini aldık bir yerlerden.

Esmer genç bir an duraksadı:

—İstanbul’dayken bir yurtta kalmıştım. Zor durumda idim, bana imkân sağlamışlardı. Orada Türk arkadaşlarım vardı. Onlardan da çeşitli ülkelerdeki Türk okullarında öğretmenlik yapanlar var. Hâlâ görüşüyorum pek çoğuyla.

Suriyeli genç yurtta kaldığı dönemki idarecilerinden bahsetmeye başlamıştı ki        Mehmet Ali Hoca’nın gözleri parladı birden. Gencin saydığı kişilerin çoğunu tanıyordu. Çok samimi bir arkadaşının da bir dönem görev yaptığı ve sık sık girip çıktığı bir yerdi burası. Mehmet Ali Hoca:

—Tevafuk işte, deyip ortak tanıdıkları kişilerden söz etmeye başlamıştı ki genç:

—Bugün benim misafirimsiniz. Detayları evde görüşürüz, deyiverdi.

Esmer genç, Mehmet Ali Hoca’yı ve yanındaki öğretmeni misafir etti. Uzun uzun İstanbul’dan ve Çamlıca’dan bahsettiler. Suriyeli genç, nasıl zor durumda kaldığını ve nasıl kendisine el uzatıldığını anlattı. Başka ortak dostları da çıktı:

—Ben, dedi Suriyeli genç, burada aynı zamanda çalışıyorum. Ortadoğulu firmalara danışmanlık yapıyorum. Bana bir hesap numarası verirseniz, İstanbul’daki bana yardım eden insanlara ulaştırmanız için para göndermeyi düşünüyorum.

Suriyeli genç, onları üniversiteden daha kariyerli ve kendilerine daha fazla yardım edecek olan başka öğretim görevlileriyle tanıştırdı. Onlar da Doğu Türkistanlıydı.

O gece üniversitedeki profesörün evinde misafir kalıyorlardı. Profesör, İstanbul’dan misafirler geldi diye ne kadar dostu varsa çağırmıştı. Mehmet Ali Hoca’ya uzun uzun İstanbul’u anlattırdılar. Profesörler, İstanbul Türkçesi’ni kısmen anlıyorlardı.

Mehmet Ali Hoca, bir müddet sonra çantasından çıkardığı İstanbul hatırası kalemlerden hepsine birer tane hediye etti. Çantanın içinde videokasetleri vardı. Kasetlerin birisinin kenarında “İstanbul Üsküdar Vaazı’’ yazıyordu. Kaseti gören ev sahibi, kasetin üzerindeki İstanbul resminden gözlerini ayırmıyordu. Bu kaseti mümkünse seyretmek isteğini belirtti. Mehmet Ali Hoca, bunun İstanbul’u anlatmadığını, bir vaaz kaseti olduğunu belirttiyse de yine de kaseti görmek istediler.

Mehmet Ali Hoca, bu ısrarlı isteği kıramadı ve kaset videoya takıldı. Herkes kaseti seyrederken onlar yan odada istirahata çekildiler. Kaset, İstanbul’daki bir caminin görüntüleriyle başlıyordu. Sonra bir vaiz, kürsüye çıkıyor, bir şeyler anlatıyor, “Muhammed Aleyhisselâm” diyor, gözyaşı döküyordu. Vaiz, her Muhammed, dediğinde yerinden kalkıyor saygı duygusunu beden diliyle de ifade ediyordu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde Mehmet Ali Hoca, açık olan kapının aralığından olanları seyretti. Bütün herkes ağlıyor, kaseti çevirip çevirip tekrar seyrediyorlardı.

Sabah olduğunda Mehmet Ali Hoca ve yanındaki genç, namaz için kalktılar. Mehmet Ali Hoca, gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. İçerdekiler hâlâ aynı kaseti seyrediyorlardı. Ev sahibinden izin isteyip namazlarını kıldılar. Namaz sonrası ev sahibi profesör yanlarına yaklaştı:

— İstanbul’un büyüsüne kapılıp İstanbullu Hoca’nın anlattıklarıyla büyülendik. Siz, okul açma isteğinizden bahsettiğinizde doğrusu ben sizi pek fazla anlayamamıştım. Bu kasetteki hocayı dinledikten sonra biz anladık ki siz, Peygamber elçilerisiniz. Sizin için elimden ne geliyorsa yapacağım.

Mehmet Ali Hoca odasına geçti. “Ya Resûlullah! Ya Resûlullah!’’ diye ağlıyordu.

Hizmetten | Ensar Nuralp

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu