Yazarlar

Buz Dağlarını Eriten Şefkat | İSMET MACİT

Granit kayalıkların huşunetli sakinleri kurdukları menfaat şebekesi yıkılmasın diye hak olanı yıkma adına Dar-ün Nedve’de plan üzerine plan yapmışlar, Müslümanlara her türlü işkence etmişlerdi. Zulmün zirve yaptığı günlerde Efendimiz (sav) Medine’ye hicret etmiş ve dinin yeni merkezi Medine olmuştu.

O (sav) azim ve kararlılıkla davasını anlatmış Mekke’de doğan din Medine’de dal budak salmış ve İslam güneşi o coğrafyada birçok gönle girmiş ve karanlık dehlizleri aydınlatmıştı.

Daha hicret esnasında inen şu ayetle Mekke’ye tekrar döneceği müjdesi verilmişti: Kur’an’ı sana farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir. De ki: “Rabbim hidayetle geleni ve apaçık bir sapıklık içinde olanı daha iyi bilir.”  (Kasas-85)

Bu müjde hicretten sekiz yıl sonra tahakkuk edecek ve arkasına baka baka ayrıldıkları beldeye bu sefer sevinç gözyaşları ile tekrar kavuşacaklardı.

Esasen Mekke fethedilmeden zaten gönüller fethedilmiş Efendimiz (sav) savaşmadan kan dökmeden Emin Belde’ye girmişti. Müşrikler tedirgin halde bekliyorlardı zira zulmün her türlüsünü Müslümanlara reva görmüşlerdi.

Efendimiz ne yapacaktı? Başına işkembeler koyup alaya alan, işkence yıllarında vahşice davranan, boykotlar uygulayıp yokluğa mahkum edilen, doğduğu yeri terk etmek durumunda bırakan, ordular teşkil edip hicret beldesine saldıran, yetinmeyip her türlü şer ittifakları kurup İslam’ı yok etmeyi arzulayan… zihniyetin temsilcilerine ne yapacaklardı..

Biz Efendimizin (sav) siyerini okuduğumuzda O’nun yıllarca ‘intikam planları’ değil ‘sulh ve af’ planları yaptığının farkına varıyoruz. O’nun (sav) gönül ilhamlarına ve o azim şefkatine Mekke fethinde müşrikler bir kere daha şahit olmuşlardı. O (sav) şefkat güneşi buzdan dağları eritmiş ve akarsulara dönüştürüp imansızlık çöllerine salmıştır.

Mekke fethinde Ebu Süfyan ki Efendimizle (sav) mücadeleye girişen müşriklerin lideri ve Uhud ve Hendek’te komutanları idi. Mekke’nin ulusu bu muhalif insan, ilerleyen yaşına rağmen merhamet nuruna fazla direnmemiş ve kabını doldurmak üzere Allah Rasülü’nün (sav) huzuruna gelmişti.

Hz. Ömer onu görünce geçmişi hatırlatarak biraz sert davranınca Ebu Süfyan şunları söylemişti:
“Senin baban sert ve kaba sözlü idi, sen de sert ve kaba sözlüsün!
Ey Hattab in oğlu! Ben sana gelmedim! Ben amcamın oğluna geldim. Onunla konuşuyorum!
Beni bırak da ben amcamın oğlu ile konuşayım!”
dedi.
Sonra da, Peygamberimiz Aleyhisselama:
“Babam, anam sana feda olsun! Usluluk ve yumuşak huylulukta, şereflilikte, akrabalık hakkını gözetirken de… senden daha üstünü yoktur!
Vallahi, sanırım ki, Allah’tan başka ilah olmasa gerek!
Çünkü, Allah ile birlikte başka ilah bulunmuş olsaydı, elbette, beni zararlardan korur, yararlardan yararlandırırdı.”

Ebu Süfyan’ın eşi Hind binti Utbe ise, Mekke’nin soylu kadınlarından idi. Mekke yönetiminde söz sahibiydi ve neredeyse ömrünün tamamınında Efendimiz (sav) ile mücadele etmişti.

Babası Utbe, amcası Şeybe ve evlatlığı Hanzala’nın öldürülmesinden sonra intikam yenimi etmiş ve Hz. Hamza’yı Hz Vahşi’ye şehit ettirmiş ve cenazesine dahi işkence etmişti.

Ebu Süfyan’ın eşi, küfür döneminde Efendimiz (sav) ile mücadelede en ön safta olan Hind Mekke’nin Fethi’nden sonra müslüman oldu. Biat esnasında sorduğu bir soruya Efendimiz (sav) gülümsedi, yanına çağırdı ve;

“…demek, sen Hind binti Utbe’sin hâ?! buyurdu.
Hind ise:
“Evet! Allah’a şükürler olsun ki O (cc) kendisi için seçip beğendiği dinini üstün kılmıştır. Ey Muhammed! Muhakkak ki bana rahmetin dokunacaktır! Ben şimdi Allah’a inanmış bir kadınım!” dedi ve yüzünden peçesini açtı.

Çöle düşen hıçkırıklı bir melodi gibi şöyle devam etti:

“Evet ben Hind binti Utbe’yim! Allah geçmişleri bağışlar. Sen de benim geçmişlerimi bağışla ki, Allah da seni bağışlasın!” dedi.

Efendimiz (sav) Hind’e: “Hoşgeldin!” diyerek iltifat etti. Ve hiçbir kusurunu yüzüne vurmadı.

Hind ise: “Vallahi yâ Rasûlallah! Dün, yeryüzünde senin çadırındakiler kadar zillete ve hakarete uğramasını özlediğim bir çadır halkı yoktu! Bugün, sabaha çıkınca, senin çadırındakiler kadar izzet ve şerefe, ermesini özlediğim bir çadır halkı yoktur!” dedi

Dünün azılı müşrik kadını bir güneşi gören aysberg gibi eriyor ve Rabbe kavuşmanın sevinci, mümine olmanın inşirahı ile huzurdan ayrılıyordu.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu