<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Turna arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/ali-turna/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/ali-turna/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:25:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.1</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Ali Turna arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/ali-turna/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Silivri&#8217;de Bayram Sabahı</title>
		<link>https://hizmetten.com/silivride-bayram-sabahi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Dec 2019 09:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<category><![CDATA[silivri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=6191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabah namazına uyandım. Her günden farklı bir gündü. Çocukluğum aklıma geldi. Bayramdan bayrama alınan özel kıyafetlerimizi dolaptan alır, giyer ve sokağa fırlardık. Büyüklerimizin elini öpüp harçlık alır ve topladığımız paralarla&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/silivride-bayram-sabahi/">Silivri&#8217;de Bayram Sabahı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Sabah namazına uyandım. Her günden farklı bir gündü. Çocukluğum aklıma geldi. Bayramdan bayrama alınan özel kıyafetlerimizi dolaptan alır, giyer ve sokağa fırlardık. Büyüklerimizin elini öpüp harçlık alır ve topladığımız paralarla bakkal amcadan istediklerimizi alırdık. Aldığımız çatapatlar, çikolatalar ve  gazozlar günü daha da bir özel kılardı bizim için&#8230; Ama şimdi büyümüştüm ve bayramlar eskisi gibi çocukça mutluluk vermiyor hatta daha da büyümüştüm bir önceki bayramı bile arar olmuştum.</div>
<div></div>
<div>Abdest alıp sabah namazını kıldık. Ve dolabımı açıp, sıradan ama diğerlerine göre en güzel olan kıyafetlerimi giydim. Bugün bayramdı ve diğer günlerden özel olmalıydı..</div>
<div></div>
<div>Ve ezan&#8230;</div>
<div></div>
<div>Her beş vakitte okunandan daha farklı bir ezandı bu.</div>
<div></div>
<div>Duygu ve özlem yüklüydü bir kere. Bayram namazına çağırıyordu hepimizi. Ciğerlerini bildiğim arkadaşlarımla omuz omuza saf durduk. Bayram mutluluk verirdi ama bütün arkadaşlarımın gözünde yaş vardı. Oldukça hüzünlü bir bayram namazıydı kıldığımız&#8230;</div>
<div>Fatih, beyaz bir gömlek giymişti kotunun üstüne. Üçüzlerin babası Remzi, her zamanki özel kazağını giymiş, köşede boynu bükük hutbeyi dinliyordu. Her gün muzipliğiyle şen şakrak olan Özkan’ın yüzü, yıllardır dolabında sakladığı ciddiyetiyle farklı bir çehredeydi.</div>
<div></div>
<div>Namaz kılındı, hutbe bitti ve dualar yapıldı. Bitkin ayaklarla ittirilircesine indiğimiz merdivenlerden, salonda hizaya geçmiş bir şekilde bayramlaşmaya başladık. Acemiydim, yeni dâhil olmuştum bu gruba ve çok farklı bir bayram yaşanıyordu. O yüzden acemice ben de yerimi aldım halkada. Halkanın en başındaki yanındakinden başlayarak sırayla bayramlaşıyordu. Bayramlaşırken sarılıyor, ağlıyor ve bir daha sarılıyorduk. Sıra bana gelince anladım ki bu duyguyu taşıyabilecek ne takatim vardı ne de gücüm&#8230;</div>
<div>Geleli iki hafta olmuştu ve her geçen gün sıkı sıkı tuttuğum, bastırdığım, zamanı değil dediğim, sonra dediğim duygularıma artık mani olamıyordum. Barajın önündeki setin kaldırılması gibi karmakarışık yoğun sevgi, özlem, nefret, acı dolu duyguları karıştırıp salıvermiştim her sarıldığım omuzda. Selami abide babamı, Fatih’te abimi ve İmran’da oğlumu görüp sarılmıştım.Sevdiklerim, canım ciğerim dediklerim, eşim, çocuklarım, babam, abim, dostlarım çok uzaklarda olsa da yanı başımdaydı sanki o an. Kırk ayrı omuzda, kırk farklı yakınımla ve kırk farklı duyguyla sarıldık birbirimize. Ben de sarıldım, sarıldım ve ağladım.</div>
<div>Salgın bir hastalık gibi gözyaşı da bulaşıcıydı burada. Omuza düşen gözyaşı, karşı tarafı da ağlatıyor ve duyguların birleşimiyle demir parmaklıkları eritip, özgür bırakıyorduk sanki ruhumuzu. Bayramlar mutluluk verirdi ama bizimkisi daha çok hüzün veriyordu. Tarifi olmayan bir tutsak bayramıydı yaşadığımız bu hapishane koğuşunda&#8230;</div>
<div></div>
<div>Kurban Bayramı 4 gündür diye söylenir ve yaşardık ama koğuşta yaşadığımız bayram bitmişti bile daha ilk gününde. Gözyaşları tükenmiş kimi köşesinde, gözler tek noktaya mıhlı, hareketsiz bir şekilde zihnen çıktığı yolculukta, kim bilir nerede, nasıl yaşıyordu bayramı. Kimisi ise yanındakine yaşanılası geçmiş veya özlemini duyduğu bayramını anlatıyordu ve kimi de bu anı hiç yaşamamış gibi yapıp içine bastırıyordu.  Gelecekte böyle bir bayram anısını hatırlamamak için hafızasından siliyordu sanki&#8230;</div>
<div></div>
<div>Bu bayram, bizim yaşadığımız ve hiç kimsenin de böyle bir bayram yaşamaması için dua ettiğimiz, hüzünlü ve yalnız bir bayramdı. Acı veriyordu, hüzün veriyordu  ve özlemin kara kökünü alarak çoğaltıp ciğerimize saplıyordu. En acısı da boynu bükük bir şekilde, üstünde bayramlığı ile gülümsemeyen somurtmuş bir şekilde bir köşede duran çocuklarımızın siluetiydi. Bu bizi derinden yaralıyordu.</div>
<div></div>
<div>Şair Süleymaniye’de bayram sabahını yaşarken, biz Silivri’de bayramın acısını yaşıyorduk. Bayramın acısını biz, mutluluğunu ise şair yaşıyordu. Ama şair bilmiyordu, acısını biz yaşadığımız için mutluluğunu onların yaşadığını. Ve biz özgür mahkûmlardık, sizin tutsak özgürlüğünüze inat&#8230;</div>
<div></div>
<div>Dedim ya şair Süleymaniye’de bayram sabahını yazmış şiirinde. Ben inanıyorum ki Silivri’deki bayram sabahını yaşasaydı şiirini değil destanını yazardı&#8230;</div>
<div></div>
<div>Silivri’de bayram bir gün yaşanır fakat o bir gün de dört güne bedeldir. Samimiyet kokar insanlar. Çilelidir, dertlidir, hüzün doludur. Biri düştü mü, diğerleri onu sırtında taşır. Her birinin hüzün kokan hikâyeleri vardır, kimsenin bilmediği. Anlatmazlar dertlerini, keder üstüne keder eklememek için. Sabah namazıyla başlar bayram günü. Açık görüş kıyafetleri giyilir ve koğuşun ortasında, melekleri kıskandıracak türden bir bayram namazı kılınır. Şair Süleymaniye’ de alamaz bu hazzı.</div>
<div></div>
<div>Şair bilmiyordu dedim ya Silivri’deki bayram sabahını. Ve toplanır alana 38 hüzünlü insan. Bayramın hatrına yüzlere takınır,  en  gerçekçi gülümsemeler bayram ya. Mutluluk saçmaya çalışırlar ama ne mümkün&#8230; 38 dertli, çileli, hüzünlü insandır. İlk sarılmada gözyaşlarını salıverirler ve gözyaşları sel olur, hüzün olur, umut olur, bayram olur diğerlerinin yüreğine. Uzun sürer bayramlaşma. Çünkü ayrılmaz sarılanlar. 38 omuzda ayrı gözyaşı dökülür.</div>
<div>Sonra&#8230;</div>
<div>Sonrası olmaz, zaman durur. İşlemez hale gelir saatler, günler. Yıllar yaşanır o bir günün içinde&#8230; Bütün duygular, yaşanmış anılar ve yaşanılacak zamanlar sığdırılmaya çalışılır bugüne. Her bir sarılma bir destandır, bir ömürdür. Kucakladığımız bir nevi dosttur, babadır, anadır, eştir, çocuktur&#8230; Dertler, kederler, hasretler, umutlar ve en içten hıçkırıklar aktarılır omuzdan omuza.</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Dedim ya şairin suçu yok. Şair görmemişti Silivri’deki bayram sabahını. Bayramlaşma biter son sarılma ile ve asıl bayramlaşma başlar iç dünyalarında. Çekilirler köşelerine 38 güzel insan. Kapatırlar gözlerini başlarlar bayramlaşmaya o kadar uzaktakiler yanı başında beliriverir, en sevdikleri dostları, aileleri. Uzun uzun konuşur iç dünyasında sarılır, döker içinde söylemek isteyip de söyleyemediklerini.</div>
<div></div>
<div>Şair bunları da bilmez. Ama 38 adam yaşar bu destanı. Tel  örgülü gökyüzünde güneş farklı doğar Silivri’nin üstüne, bulutlar sabit  kalır seyredebilmek için bu anı. Sayıma gelen gardiyanlar kıskanırlar aslında gizli gizli. Silivri’de bayram sabahı gizli yaşanır. Canlı yayın araçları olmaz. Dış dünyaya kapalıdır Silivri. Yalnız Allah’a açıktır&#8230; Bu yüzden görmez şair bu sabahı ve şair bu yüzden Süleymaniye’deki sabahı yazar, herkesin bildiği. Ve&#8230; Ve herkes birbirine hediye olarak en güzel temennilerini sunar.</div>
<div>-Son bayramımız olur inşallah bu bayram tel örgüler içinde.</div>
<div>Aslında gizliden bilirler, buradaki gibi duygu yüklü bir bayramı başka yerde yaşayamayacaklarını. Çok da dertleri değildir bayram. Hepsinin idealleri vardır gelecek adına. Yapacak çok işleri ve sırtlayacak çok dertleri vardır. Dokunacakları yığınla yürekler de vardır daha&#8230;</div>
<div></div>
<div>Bayramlardan da vazgeçerler, her şeyden vazgeçtikleri gibi. Değil mi ki yardan, babadan, anadan, çocuktan vazgeçmiş 38 adam; bir bayramdan mı vazgeçemeyecek. Çok da bayram görmüş de değillerdir zaten. Pişmanlık görülmez mesela bu adamların simalarında. Çünkü çok iyi bilirler, her şeyi apaçık gören görmektedir Silivri’deki bayram sabahını.</div>
<div></div>
<div>Dedim ya şair görmemiştir bu sabahı ve bilmez yazamaz şiirini Silivri üzerine. Her koğuştan dualar yükselir basamak basamak gökyüzüne. Sessiz çığlıklar bıçak olur gökyüzünün bağrına. Gökyüzü ağlar, duvarlar ağlar, 38 adam ağlar. Günün adı bayramdır ya tebessüme zorlanan çehreler aslında gözyaşını içine doğru akıtır, derin derin boğazlarda bir yumru tıkanır, yutkunamaz, konuşamaz.</div>
<div>Sonra&#8230;</div>
<div>Sonrası olmaz bu bayramın. Korkarlar birbirlerine dokunmaya. İçlerine akıttıkları gözyaşı barajının patlayacağından korkarlar. Bakışlar sabittir bir noktada. Delici keskin bakışlar. Silivri’de kurban kesilmez. Bu bayram da ne koyun ne dana ne de İbrahim’in İsmail’i kurban edilir&#8230; Bu bayram kendilerini kurban ederler Allah’a.</div>
<div></div>
<div>Kurban 38 adamdır. Kan yerine gözyaşı akar bıçak vurulan yüreklerinden. Ve teslim olurlar kaderin sahibine. Bu bayramı okuyamazsınız o büyük şairin şiirinde&#8230;</div>
<div></div>
<div>Sonra akşam olur hüzün dolar hiç terk etmediği bu mekâna. Silivri’de bayram sabahı&#8230;  Kimsenin bilmediği ama herkese gönderilen duaların mekânıdır burası. Siz bilmezsiniz bu koğuşu, hayatınızda bir virgül bile değildir belki de ama bu koğuş sizi bilir. Yamalı duvarlar suçluluk duyarlar bu 38 adamın önünde set oldukları için. Demir parmaklıkların arasından süzülür salavatlar ve yol bulur gökyüzüne.</div>
<div></div>
<div>Bugün bayram&#8230; Bu 38 adamı hapsettikleri gibi tel örgüler içinde, bayramımıza da pranga vurmaya çalıştılar. Ey hâkim bey, tel örgülerle, duvarlarla hapsettiğiniz bu duygular özgürdür aslında&#8230; Hayallerimizi de tutuklayamazsınız ya&#8230; Duygular ayrılır bedenden ve kanatlanırlar uzak diyarlara. Belki hüzünlü, belki ağlamaklı, belki dertli bir bayramdır yaşadığımız. Ama yine de bayramdır Silivri’de yaşadığımız. Koğuş araması yapar gardiyanlar. Ama bayramımıza, rüyalarımıza, duygularımıza ulaşamazlar&#8230;</div>
<div></div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/yazarlar/ali-turna/silivride-bayram-sabahi/1340864/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak: Ali Turna | Samanyoluhaber</strong></a></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/silivride-bayram-sabahi/">Silivri&#8217;de Bayram Sabahı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dükkân açacağımız gün GBT&#8217;de yakalandım</title>
		<link>https://hizmetten.com/dukkan-acacagimiz-gun-gbtde-yakalandim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Dec 2019 15:00:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[dukkan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=6170</guid>

					<description><![CDATA[<p>TURAN VAROL İLE RÖPORTAJ   Kendinizden bahseder misiniz?   39 yaşındayım, evliyim, 2 çocuk babasıyım, bir aslan parçası ve bir de kuzucuğum var. İstanbul’da yaşıyorum. İş geliştirme uzmanıyım. Malatyalıyım. Gözaltına&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dukkan-acacagimiz-gun-gbtde-yakalandim/">Dükkân açacağımız gün GBT&#8217;de yakalandım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>TURAN VAROL İLE RÖPORTAJ</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Kendinizden bahseder misiniz?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>39 yaşındayım, evliyim, 2 çocuk babasıyım, bir aslan parçası ve bir de kuzucuğum var. İstanbul’da yaşıyorum. İş geliştirme uzmanıyım. Malatyalıyım.</div>
<div></div>
<div><b>Gözaltına alınma süreciniz nasıl geçti?</b></div>
<div></div>
<div>Nedenini bilmediğim bir sebepten iş yerinden atıldım. 9 ay işsiz kaldım. Hukuk sistemi maalesef siyasi kararlar aldığından benim tutuklanma ihtimalim çok yüksekti, benim de ailemi geçindirmek için çalışmam gerekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu durumdan dolayı da kaçmak zorunda kaldım. Bir işe girdim oradan da darbe olduktan sonra işten çıkarıldım. Beni işe alanlar tanıyorlardı ve beni severek, güvenerek işe aldılar. Çalışmamdan son derece memnun olsalar da korkularından dolayı işten çıkarmışlardı.</div>
<div></div>
<div>Anlayacağınız yaşam hakkı verilmiyordu bize ama iki yavruma bakmak zorundaydım. Benimkisi sadece yaşam mücadelesiydi başka hiçbir gündemim olmadı. Kariyer olarak iyi bir çalışma hayatım olduğundan başarıyı yakalamam kolay olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Birkaç arkadaşımla birleşip küçük bir işletme kurduk. Plan ve projede doğru kararla kısa sürede işletme kâr etmeye başladı. Ancak ortak sayımız az olduğundan sermaye yetmedi ve yeni ortaklar aldık firmamıza. Bir ofis bulduk ve almaya karar verdik. Bu bizim için büyük bir riskti, 9 aydır işsizdim ve elimdeki bütün sermayeyi buraya  yatırmıştım.</div>
<div></div>
<div>İlk birkaç  aydan  sonra  katlanarak işimiz büyüdü. Polis sürekli beni arıyordu. Hem polisten kaçmam  hem  de  işimi  devam  ettirmem  gerekiyordu. Bu  durum  beni  baya  yıprattı,  nerede  bir  polis  görsem kaçıyordum.  İlk  dükkânı  tespit  ettiler,  ikinci  dükkâna taşındık olmadı,  3.’ye geçtik.  Bir iş yeri  için zırt pırt yer değiştirmek  işlerimiz  açısından  çok  olumsuz  oluyordu. Hiçbir suça bulaşmışlığımız yoktu ama sanki uyuşturucu kaçakçısı gibi yaşıyorduk.</div>
<div></div>
<div>Nihayetinde iş yerimizi kapatmak  zorunda  kaldık.  Bir  süre  saklandıktan  sonra elimde  avucumda  bir  şey  kalmayınca  tekrar  çalışmam gerektiğini  anladım. İş  başvurusu  yapamıyordum,  bu yüzden kendi iş yerimi açmam gerekiyordu yeniden.</div>
<div></div>
<div>Bir dönerci dükkânı tuttum. Dekorasyonunu bizzat kendim yaptım. O  gün  açılış  günümüzdü, arkadaşla buluştuk, kahvaltı yaptık ve dükkâna tam geçecektik ki yolda polis GBT yapıyordu ve yakalandım. Meğer kaçak hayatım buraya kadarmış.</div>
<div></div>
<div>Nezarette tek kişiydim, yarım saat sonra başka suçlu getirdiler. Konuşunca çocuk pornocusu olduğunu öğrendim ve iğrendim. Bir süre sonra başka bir suçlu getirildi, fuhuş baronuymuş. Adeta şok olmuştum. Benim bu mide bulandırıcı tiplerle aynı odada ne işim vardı.</div>
<div></div>
<div>Ben bilgisayar programcılığı okumuş, mühendis, iş geliştirme uzmanı, başarılı, millete faydalı, kendi halinde bir aile babası iken bu yüzüne bile bakmayacağım adamlarla nasıl bir ortak paydam vardı ki aynı odaya konulmuştum? Bu bana verilebilecek en büyük eziyetti.</div>
<div></div>
<div>Daha sonra genç bir öğrenci getirdiler. Birkaç gün sonra o mide bulandırıcı tipler salınmıştı bu da ayrı bir başlık konusu aslında. Gelen suçlular polisi, polisler gelen suçluları tanıyordu. Bazen polislerden gene mi geldin sen, diye takıldıkları suçlulardan çoğu topluma tekrar salınıvermişlerdi ama biz kalıcı gibiydik.</div>
<div></div>
<div>Nezarette 7 gün kaldım, 2 yıldır da hapis yatmaktayım. İnanın o yedi gün 2 yıllık hapis hayatıma denktir. Küçücük bir oda, hayatımda yüzüne bile bakmayacağım suçlularla beraber gecen gündüzün belli değil, tuvalete bile gidemediğin pis bir yer. O dönemde eşim ve babam çok geldi gitti. Görüşemesek de onların gelmiş olması beni rahatlatmıştı. Avukatımdan alıyordum haberlerini.</div>
<div></div>
<div>Yedi gün sonrası beni Bayrampaşa’ ya götürdüler. Hastaneye götürüldüğümü öğrenen eşim hasta olan babamı, annemi alıp hastaneye gelmişler. Giriş kattaki odaya beni yatırdılar. Ailemi içeri almıyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Annem bahçe tarafından cama sanki başımı okşar gibi dokunuyordu. Şimdi soruyorum nasıl bir suç işlemiştim ki genellikle linç edilen çocuk pornocusu, fuhuşçusu salınmıştı da bana bu durumu reva görüyorlar, bir anneyi soğuk cam ötesinden evladını sevmesine, hasret gidermesine sebep oluyorlardı?</div>
<div></div>
<div>Hastane koridorunda götürülürken annem düşmanmış gibi arkamdan gelmesine müsaade etmiyorlardı. Annem peşimden, “İyi misin evladım?” diye bağırsa da cevap vermeme fırsat vermediler. Hoş ne diyecektim ki? Sevdiklerimden çocuklarımdan uzak, ucunun nereye gittiğini bilmediğim bir süreç, kelepçeli nahoş ortamlar. Adeta ülkemde cani muamelesi görüyordum.</div>
<div></div>
<div>Polis sorguda devamlı yapmadığım şeyleri kabul etmem için sürekli baskı yapıyordu. Ve bir sürü fotoğraf gösterip bunları tanıdığımı kabul etmemi istiyordu. Gerçekten tanımıyordum ve bu itham edilen şeylerin benimle yakından uzaktan alakası yoktu.</div>
<div></div>
<div>Genellikle bize sorulan sorular standart. Fethullah Gülen’i tanıyor musun? Hiç sohbetlerinde bulundun mu? Derneklerine üye misin? Yardımda bulundun mu? Gazete, dergilerine abone misin? Türevlerinde sorular.</div>
<div></div>
<div>Farz edelim ki hepsini yaptım, bunların hangisi suç? Ama ne yalan söyleyeyim yüz yüze hiç görmedim, basından herkesin bildiği kadar bilirim. Dernek, gazete, bilmem ne üyeliği bakın sisteminize bana neden soruyorsunuz?</div>
<div></div>
<div>Ertesi gün sulh ceza hakimine gönderildim. Hâkim önceden verdiği kararı savunmamı dinlemeden yüzüme okudu. Tutukluluğunun devamına. Kapıda polis müsaade etti, vefakâr eşime sarıldım vedalaştım. Sanki gemi yolculuğuna çıkacağım ve hiç dönmeyecekmişim gibi bir sarılmaydı.</div>
<div></div>
<div>Yalan da değildi, sürecin nereye gideceği, ne kadar süreceği belli değildi. Evet, suçluyduk şimdi itiraf ediyorum. Hayatımızı manevi yönden dolu dolu geçirdiğimiz için suçluyduk. Namazında, niyazında hak yemeyen, kimseye bir zararı olmayan bir hayatı kabul ettiğimiz için suçluyduk.</div>
<div></div>
<div>İnsanlara faydalı olmayı, bencil değil paylaşımcı olmayı, komşuna, akrabana el uzatmayı hayat şekli olarak kabul ettiğimiz için suçluyduk, hem de azılısından. Benim ellerim kelepçeliyken adalet sarayında uyuşturucu satıcıları, fuhuşçular sokaklara geri salınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Adaleti mi soruyorsunuz? Buyurun buradan yakın. Hukuku mu soruyorsunuz? Kör topal ortalıklarda dolaşıyor işte. Eşimi Allah’a emanet ettim ve beni götürdüler.</div>
<div></div>
<div><b>Metris’te neler yaşadınız?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Koğuşumuzda 18 kişi vardı. Hepsi  hoş  geldin  deyip sıcak  bir şekilde  karşıladılar.  Biraz olsun rahatlamıştım ama içinde bulunduğum durum, eşim, çocuklarım, annem, babam&#8230; Kafam dumanlıydı. Üzüntü, düşünceler, acabalar,  yaşadıklarım,  olacaklar,  karma  karışık  bir  ruh hali işte.</div>
<div></div>
<div>Annemin beni özlediği zaman kullandığı bir ifade vardı, “Oğlum özlemden burnumun kemiği sızladı.” derdi. Tanıştığımız arkadaşlar çocuklarımı sorunca işte o zaman benim de burnumun direği sızladı ve konuşamadım. Hıçkırıkların kollarına atmıştım kendimi.</div>
<div></div>
<div><b>Silivri süreci nasıl geçti?</b></div>
<div></div>
<div>Rutin aramalardan geçip sağır bir müdürün beni anlamasına çalıştım. Elime kalacağım koğuş yazılmıştı. Eşyaların bir kısmı ve kirli bir yatakla koğuşa gönderildim. Güler yüzle karşıladılar arkadaşlar, sağ olsunlar yardımcı oldular. Ben çocuklarım konusunda çok hassasım, ne zaman çocuklarım mevzu bahis olsa ağlamaya başlıyordum.</div>
<div></div>
<div>Namazlarda sürekli gözyaşı döküyordum, zira çaresizdim ve şikâyetimi en yetkili mercie ulaştırıyordum. Yatak odamdaki demir parmaklıklı pencereden ne zaman baksam sokak, ağaç yerine avlu duvarını görünce kabullendim, evet hapisteydim. Bir hafta böyle geçti.</div>
<div></div>
<div>İlk görüşümüz kapalı görüşü. Oğluma, eşim baban askere gitti demiş. Oğlum kapalı görüşte telefonu eline alıp baba neden aramızda cam var, neden o taraftasın, diye sorunca burası çok özel bir askeriye diye yalan söylemek zorunda kaldım.</div>
<div></div>
<div>Aslında çocuklar kanmıyordu, ilerki süreçte daha iyi anlamıştık. Eşimden Allah razı olsun, beni mutlu edebilmek için elinden geleni yapıyordu. Hiç yalnız bırakmadı bu süreçte. Hem iki çocuğa bakıyor hem hasta olan anne babamla ilgileniyor, aynı zamanda Silivri yollarında çocuklarla gidip geliyordu.</div>
<div></div>
<div>Bir gün açık görüşe giderken gardiyanın biri, “Bu kadar kalabalık gelinir mi?” diye küfür etti ve ben neden küfrediyorsunuz deyince üstüme yürüdü. Ben de ittirince bir ay ailemle görüşmeme cezası aldım. Burada bile adalet yoktu.</div>
<div></div>
<div>Kızım okuldan çıktığı bir gün, anne babamı istiyorum, deyince eşim oğluma kardeşini teselli et ricasında bulunmuş. Oğlum, “Kardeşim haklı anne, herkesin babası geliyor, benim babam neden yok?” demiş ve üçü de ağlamış.</div>
<div></div>
<div>Kızım bir gün hasretlik yaşarken eşime, “Anne koridorda babam kokuyor.” demiş. Eşim, “ Kızım baban askerde.” deyince kızım eşofmanımı bulmuş giymiş ve onunla yatmış.</div>
<div></div>
<div>İlk Ramazan Bayramı’nı yaşadım, hasret içinde maneviyatın verdiği huzuru hissederek. Gözlerimden düşen her damlayla özlem gönderdim tüm sevdiklerime. Burada aynı acıyı paylaştığımız insanlarla hüzünle sarıldık, hasrettik ama huzurluyduk, vicdanımız temizdi ve kötü hiçbir şey yapmamıştık.</div>
<div></div>
<div>Suçsuz bir şekilde kalmak bizi biraz olsun rahatlatıyordu. Biliyorduk ki bu bir kader ve belki de Allah günahlarımızı temizliyordu. Çünkü hak ederek kalmıyorduk, isnat edilen hiçbir suçu işlememiştik. Bu yüzden huzurluyduk, acı verse de.</div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/dukkn-acacagimiz-gun-gbtde-yakalandim-haberi-1340657.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak :Ali TURNA | samanyoluhaber</strong></a></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/dukkan-acacagimiz-gun-gbtde-yakalandim/">Dükkân açacağımız gün GBT&#8217;de yakalandım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koğuş kanunları ve kurallar: Düzen ancak böyle sağlanıyordu</title>
		<link>https://hizmetten.com/kogus-kanunlari-ve-kurallar-duzen-ancak-boyle-saglaniyordu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Dec 2019 12:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=6158</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ben geldiğimde bir sistem vardı zaten. Her koğuşun kendine göre kuralları vardı. Kırk farklı yaşa, farklı meslekte, farklı duyguları yaşayan kırk farklı fıtratta insanın bir koğuşta yaşaması gerçekten zor ama&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kogus-kanunlari-ve-kurallar-duzen-ancak-boyle-saglaniyordu/">Koğuş kanunları ve kurallar: Düzen ancak böyle sağlanıyordu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Ben geldiğimde bir sistem vardı zaten. Her koğuşun kendine göre kuralları vardı. Kırk farklı yaşa, farklı meslekte, farklı duyguları yaşayan kırk farklı fıtratta insanın bir koğuşta yaşaması gerçekten zor ama kaldığım 6 ay boyunca bir kavgaya şahit olmadım.</div>
<div></div>
<div>Empati yapabilen toleranslı ve anlayışlı bir grup olması önemli bir faktör. Uç duyguları yaşayan, arızalı bir tipi o gün anlayışla karşılayıp duygularının yatışmasını beklerdik. Zeytini niye elinle yedin tartışması yapan arkadaşa hiç ses çıkartmaz içindeki kopan  fırtınanın dinmesini beklerdik. Hiç TV seyretmeyen ama TV yüzünden bağırıp çağırıp, TV’yi kıran öfkeli arkadaşa hiç dokunmaz, akşama kadar onu meşgul edip kafasını dağıtmasını sağlamaya çalışırdık. Kurallarımız vardı ve uyardık. Gece 12 öğlen 11 arası sessizlik saati. TV’nin sesi en kısıkta ve ufak harflerle konuşur, ses çıkarmazdık. Yirmi günde bir nöbet günümüzde bulaşıkları  yıkar, yemekleri ısıtır, dağıtır ortalığı temizlerdik. İçeride sigara içmez, yere çöp atmaz, her pazar koğuşu yıkardık. Namaz saatlerinde sıfır sessizlik, banyoda eşya bırakmaz, bulaşıkları tezgâha bırakır, her akşam WC’yi yıkardık. Çamaşır günümüzde çamaşırları yıkar, diğer günler arkadaşların hakkına girmez, ortak maldan hakka girer diye bir şey almaz, küfürlü asla konuşulmazdı. Gıybet edilmez, moral bozucu şeyler konuşmazdık. Başkasının eşyasına el sürmez, yanlış bir şeyi düzeltir, saygıyı asla bırakmazdık. Her ay toplantı yapar, problem olan bir hususu toplu kararla çözerdik. Sahiplenme olmasın diye her ay masa düzenini değiştirir, yatakhaneleri kurayla belirlerdik. İçeride bir kural üzerine yaşar, tartışmaya fırsat vermezdik. Haberler harici TV çoğunluğa göre açılırdı. Kurt-köylü çarşamba günü oynanır, hafta sonları maç seyrederdik ama asla bağırmazdık.</div>
<div></div>
<div>Anlayacağınız içeride kurallara göre yaşardık. İlk geldiğimde kurallara isyan etmiş, hapis içinde hapis yaşatmayın diye serzenişte bulunmuştum. Daha sonra kuralların ne kadar isabetli olduğunu anladım. Kural, kanun, yasa yoksa kaos vardır, kargaşa vardır, kavga vardır.</div>
<div></div>
<div>Fakat kuralların değişmesinin de ne kadar zor olduğunu gördüm. Bazı kuralları değiştirelim dediğimde uzun süre kalan arkadaşlar itiraz etmiş, daha önce denediklerini veya konuştuklarını anlatırdı.</div>
<div></div>
<div>Şartlar değişebilir, insanlar değişebilir, akıl akıldan üstündür anlayışıyla kendi fikrimizi anlatır, çoğunluğun desteğini alır, bazı kuralları daha iyisiyle değiştirdiğimiz de olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Tuvaletteki yedek suları merdivene dizerek hayat alanımızı genişletmek gibi, TV’nin yanındaki semaveri tezgâha alarak insanların çaya daha kolay ulaşması gibi, saatlerin değişimi gibi bazı kuralları değiştirmiştik kaldığımız sürede.</div>
<div></div>
<div>Kısacası her anımız, her hareketimizi başkasını rahatsız etmeyecek şekilde kurallarla belirlemiştik.</div>
<div></div>
<div>Koğuş genel temizliği, tuvalet temizliği, nöbet çizelgesi, sabah namazına uyandırma işini, tıraş etme işini, kitap listesi tutan arkadaşı, revirciyi, kantinciyi belirlemiş ve zamanımızı full dolduracak şekilde programlar yapmıştık. Düzenli bir hayat çizmiştik kendimize kavga, kalp kırma yoktu hayatımızda.</div>
<div></div>
<div>Basit bir hapishane koğuşunu iki katlı bir pansiyon, bir kamp alanına çevirmiştik. Bu açıdan bakıldığında kurallar insanî ve yaşanabilir bir mekân sunmuştu bize. Kitap okuyanlar özet çıkarıp paylaşır, kendi mesleğinde uzman olanlar bize mesleğini, bilgisini anlatır ve dini konularda özellikle dersler yapardık. İlim konusunda ne bulsak okur, okuduklarımızı mutlaka paylaşırdık.</div>
<div></div>
<div>Kimisine sigarayı bıraktırdılar, kimisine şekeri. İçeride mecburi kalacağımız bu süreyi en iyi şekilde nasıl faydalı ve dolu dolu geçirebileceksek öyle yapmaya çalışırdık. Kimi fazladan bir dil öğrendi, kimisi ilmine ilim kattı.</div>
<div></div>
<div>Kurallarımızla birlikte saygı sevgi ile hiç kavga etmeden bir aile gibi geçiyordu zamanlar. Kaosa, kavgaya yer yoktu hayatımızda. Gerçekten şimdi düşününce kaliteli insanlardı. Hepsi kendi dalında uzman arkadaşlardı.</div>
<div></div>
<div><a href="http://www.samanyoluhaber.com/kogus-kanunlari-ve-kurallar-duzen-ancak-boyle-saglaniyordu-haberi/1340735/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><b>Kaynak : Ali TURNA | Samanyoluhaber.com</b></a></div>
<div></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/kogus-kanunlari-ve-kurallar-duzen-ancak-boyle-saglaniyordu/">Koğuş kanunları ve kurallar: Düzen ancak böyle sağlanıyordu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Bunlar geldiğinden beri burda namaz kılıyor, polis camilerden adam mı topluyor?&#8221;</title>
		<link>https://hizmetten.com/bunlar-geldiginden-beri-burda-namaz-kiliyor-polis-camilerden-adam-mi-topluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2019 19:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5903</guid>

					<description><![CDATA[<p>ŞERİF KOCA İLE RÖPORTAJ -Kendinizden bahseder misiniz?   -36 yaşındayım, yüksek mimarım Kayseriliyim, İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim ve iki oğlum var, biri 9 diğeri de 4 yaşında. Türkiye çapındaki ulusal büyük&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bunlar-geldiginden-beri-burda-namaz-kiliyor-polis-camilerden-adam-mi-topluyor/">&#8221;Bunlar geldiğinden beri burda namaz kılıyor, polis camilerden adam mı topluyor?&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>ŞERİF KOCA İLE RÖPORTAJ</b></div>
<div></div>
<div><b>-Kendinizden bahseder misiniz?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>-36 yaşındayım, yüksek mimarım Kayseriliyim, İstanbul’da yaşıyorum. Evliyim ve iki oğlum var, biri 9 diğeri de 4 yaşında. Türkiye çapındaki ulusal büyük markalara mimarlık ve uygulama yaptım. Birçok marka elimden geçti. Florya’da ve Kayseri’de yaşıyorum, yoğun bir çalışma tempom vardı. Büyük markalara hizmet verirken aynı zamanda kendi inşaatlarımla da ilgileniyordum. Sanırım Allah biraz dinlenmemi istedi ama çocuklarımdan uzak, bu üç sene bana artık ağır gelmeye başladı.</div>
<div>Birçok hobim vardı, iyi gezerdim, her hafta sonu ailemle geçirirdim. Bu yüzden hapis hayatı bana daha acı verdi. Özgür ruhlu bir tarafım vardı. Çevremdeki arkadaşlarım bu gezmeli, tozmalı hayatımı görünce hayatı sen yaşıyorsun derlerdi. Çıkar çıkmaz soracağım, “Hayatımın bu bölümünde yaşamak ister misiniz?” diye.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>-Gözaltı sürecinizi anlatır mısınız?</b></div>
<div></div>
<div>-Hangisini?</div>
<div></div>
<div><b>-Nasıl yani, kaç defa alındınız?</b></div>
<div></div>
<div>-2 defa.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>-Nasıl oldu?</b></div>
<div></div>
<div>-2015’te iş adamlarıyla beraber dernekte maç izliyorduk, polis ansızın bastı baya kalabalıklardı. Uzun bir arama sonrası hepimizi alıp Vatan’a götürdüler. Uzun nezaret sürecinden sonra çıkarıldığımız mahkemece serbest bırakıldım. Nezarette 10 kişiden fazla  kaldık. Kapıya en yakın yere yattım. Bir yanlışlık olduğunu, hemen bırakacaklarını düşündüm. Bırakın devlete karşı suç işlemeyi, trafik cezam bile yoktu. Hayat boşluk kabul etmiyor, bir gece önce ünlü iş adamlarıyla İzlanda-Türkiye maçını seyrederken, bir gün sonra azılı suçlularla beraber nezarette kalıyordum. Nezarette enteresan bir suçlu vardı. Magic voice lakaplı bilgisayar korsanı. Dolandırıcıymış. Sesten tanı sistemiyle bankalardan milyonlarca para çalmışlar. Diğer bir suçlu torbacıların başı bir adam.  Adapazarı’nda helikopterle basmışlar bu suçluyu. Kumarhane işleten herif çok daha enteresandı. Kahvehanelerde, özel yerlerde  kumar organizasyonları yapıyormuş. Kalabalık bir grupta Sarallar çetesiymiş, bir de biz her şeyden bihaber çaylaklar. Devamlı  dua edip vakitlerde namazımızı kılıyorduk. Hatta kaza namazları da kılmaya başladık. Bir ikindi vakti biz cemaatle namaz kılarken torbacıların başı olan adam bağırdı:</div>
<div>
<div>-Lan memur aloo baksana bir buraya.</div>
<div>Polis,</div>
<div>&#8211; Ne var ne oluyor? diye sorduğunda bu adam bizi göstererek.</div>
<div>-La bunlar geldiklerinden beri namaz kılıyor. Devlet ne zamandır camiden adam toplamaya başladı? Diye sordu. Doğruydu aslında tespitti ama herkes güldü.</div>
<div></div>
<div>Ertesi gün bilgisayar korsanını sorguya götürdüler. Geri geldiğinde üstü başı dağılmış ama gülüyordu ne oldu diye sorduk,</div>
<div>-Aslında ben bilgisayar mühendisiyim. Bir suça karıştım sabıkalı oldum. Sonra iş başvurularımın hiçbirisi kabul edilmedi. Okul birincisi, başarılı bir programcıydım. Bankalara size danışmanlık yapayım, güvenlik açıklarınızı kapatayım dedim kabul etmediler. Ben de o gün artık karanlık tarafa geçmeye karar verdim. Parrod denen kopyalama cihazıyla kart kopyalama ve ses kopyalama  işlerine başladım. İşler baya büyüdü en son Ethem Sancak’ın beş yıldır bankada hareketsiz duran 750 bin lirasını indirdim. Sonra bunlar peşime düştü. Telefon kullanmazdım. O yüzden hiçbir delilleri yoktu. Polisler sorguda son zamanlarda kullandığım iPhone 5’imi getirip şifreyi gir biz de sana yardımcı olalım dediler. Hakkımda delil olacak tek şey de önümde duruyordu. 6 defa yanlış şifre girince telefon kendini formatlıyordu. 3 defa onlar yanlış verdiğim şifreyi tuşladı, verin ben gireyim deyip 3 defa da ben yanlış şifre girince telefon kendini formatladı, delil melil kalmadı. Polisler o sinirle biraz hırpaladılar ama olsun 1 -2 sene yatar çıkarım ben. Dedi meğer bu yüzden gülüyormuş. Böyle enteresan anılar sonrası mahkemede denetimli serbestlikle bırakıldım.</div>
<div></div>
<div>Yaklaşık bir yıl sonra sözde darbeden hemen sonrası beni almaya gelen polisler yanlışlıkla başka adresteki teyzeyi basmışlar. Daha sonra telefonla bana ulaştılar, ben de avukatımı alıp emniyete gittim. Neden kaçtığımı sordular, kendim geldim dedim. “Adresi yanlış yazmanız benim suçum mu? Ben evdeydim.” dedim. Daha önce aşina olduğum süreç gene başladı.</div>
<div></div>
<div>Nezarete attılar, bu sefer küçük hücredeydim. Hücre arkadaşlarım ise kadere bak ki daha önce bizi sorgulayan polisler benimle beraber nezaretteydi, suçlular ise dışarıda. Mali şubenin yeni komiseri beni çağırdı, o gün gerçekten futbol mu seyrettiğimizi sordu. O gün bizi basan polisin nezarette olduğunu ona sorabileceğini söyledim. Futbol seyretmenin neresi suçtu? O gece Türkiye maçını seyreden milyonlarca insan neden bizimle nezarette değildi suç ise? Mr. savcıyı dahi göremedin, tutuklanmak üzere sulh ceza hakimine gönderildik. Hâkim çok kısa bir zaman diliminde bizi dinlemeden tutuklanmamıza hükmetti ve gitti. Ellerimize kelepçe vuruldu ve direkt Silivri’ye götürüldük. Uzun süren kayıt sürecinden sonra terör örgütüne üye vasıflı kimlik kartımı elime verdiler ve koğuşuma gönderildim.</div>
<div></div>
<div><b>-Silivri günleriniz nasıl geçti? Az değil üç seneye yakındır buradasınız.</b></div>
<div></div>
<div>-Evet, koğuşun en eskisi benim. Şimdiye göre ilk zamanlar daha kötüydü OHAL dönemiydi, görüşmeler bu kadar kolay değildi mesela. Birçok şey daha kısıtlıydı OHAL’in kalkmasıyla bazı haklarımız verilmeye başlandı. Siz gene şanslısınız iyi zamanda geldiniz. İlk geldiğim zaman koğuşta 2-3 masa ve 3-5 sandalye vardı nöbetleşe kullanıyorduk. Buzdolabı, TV yoktu, zamanla imece usulü aldık. Yaklaşık 6 gün sonra kapalı görüş yapabildim. Kalın cam, elimde telefon ahizesi, bir elim camda dokunabilme ümidi ile görüşmemizi yaptık. O dönemde açık görüş 2 ayda bir, telefon hakkımız 2 haftada birdi. 2 ay gibi bir zamanın ne kadar uzun bir zaman olduğunu açık görüşü beklerken öğrendim.  Şaşalı yaşantımdan sonra aksi  istikametteki bu cezaevi hayatı tabii ki de daha  fazla acıtıyordu. Kelimelerimi bile tehlikeli gören sistem mektup hakkımızı bile elimizden almıştı OHAL döneminde. Garip olan şu ki bize bu kısıtlamaları yapan yönetim adli suçlulara her hafta görüş, diledikleri gibi mektup haklarını veriyorlardı. Mahkemelerde yazan adalet  kavramının sadece sözlükte kullanılan bir terim olduğunu öğrendim. “Adalet mülkün temelidir.”  yazısı bana temelsiz bir gökdeleni anımsatıyordu artık.</div>
<div>Cezaevinde adli suçlular her türlü sosyal haklarını tam kullanabilirken biz ise sadece nefes alabileceğimiz bir mekânda yaşamaya çalışıyorduk. Diğerleri katil, tecavüzcü, uyuşturucu satıcısı iken biz iş adamı, doktor, mühendistik. Bize bu yapılanları inanın hiç anlayamıyorum. Anlayan biri varsa da lütfen anlatsın.</div>
<div></div>
<div>İnsan haklarının çoktan çürüyüp gömülmüş olduğu yerde kalıyoruz biz. Tabiri caizse delirmemiz, yok olmamız için koyulduğumuz  bu cezaevinde inancım gereği vaktimizi boş geçirmiyor, kitap, Kur’an okuyarak bilgimizi artırıyor ve ideallerimiz, hayallerimiz için  spor yaparak bedenimizi diri tutmaya çalışıyoruz. Daha önce yoğun iş tempomdan dolayı çok vakit ayırmadığım, ki kendime bu konuda çok kızıyorum, şu an Kur’an okumayı öğrendim. Tefsir, meal, ilmihal gibi derslerle dini inancımı adeta yeniden inşa ediyorum. Bir ara çok bunalmıştım, artık kaldıramıyordum bu cezaevi hayatını. Avluda Kur’an okurken dalmışım, rüyamda salonda bir telefon ve ince bir erkek sesi fisebilillah diye 3 defa tekrarladı. Ama ben ne anlama geldiğini bilmiyordum. Etrafımdakilere sorunca Akşemseddin olduğunu söylediler. Daha sonra bu sihirli kelimenin ne anlama geldiğini öğrenince hapis hayatım daha da  kolaylaştı benim için, yalnız değildim bunun farkındaydım. Fisebilillah, Allah rızası demekmiş. O günden sonra neden buradayım sorusunu kendime hiç sormadım. Çünkü biliyordum ki Rabbimin rızasını kazanmak için buradaydım. Sınırsız bir hayat için sınırlı bir zaman dilimini burada geçirmiş olmam aslında çok da büyütülecek bir mevzu değildi.</div>
<div></div>
<div>Cennet ucuz değil lakin cehennem de lüzumsuz değil. Diğer bir arkadaşın rüyası beni çok daha fazla etkilemişti. Sabah ağlayarak kalktı, uzun bir süre konuşamadı, şoktaydı. Sonra kendisine gelince anlattı. Efendimiz(as) imam, kabenin önünde cemaat yapmışız, Efendimiz dönüp, “Herkes burada mı?” diye soruyordu. Baktım tüm koğuş “burada” dedi ve namaza durduk. Bu tarz rüyalar bize umut veriyordu. Çok zamanlar rüyalara inanmazdık ama birisi bizzat ben gördüm, derse ciddiye alırdık. O kadar manevi rüyalar görüldü ki koğuşumuzda tek tek anlatsam zaman yetmez. Diğer bir arkadaş Efendimizle Hz. Ali’yi görmüş, koğuşları gezip teftiş ediyorlarmış. Bu tarz manevi rüyalar çok doğaldı, hiçbir günahın olmadığı ve 24 saat zikir, ibadetle geçen koğuşta rüyalarımızda başka ne görebilirdik ki? Ya ailemizi ya da mübarek zatları görmemiz çok doğal.</div>
<div></div>
<div>
<div>Bayramlar çok hüzünlü geçiyor. Burada 6 bayram geçirdim ve umarım bir sonraki bayramımı ailemle geçiririm. Ramazanda hayatımda ilk kez hiçbir gece uyumadan iftar, namaz, Kur’an, teravih, sahur, gece namazı, zikir sayım yapıldıktan sonra sabahları  az  bir uyku  ile  manevi  dünyam  için  harikulade  bir  Ramazan yaşadım. Son 10 gününde Efendimizin sünneti olan itikaf yaparak zaten dünyadan soyutlanmışken TV, gazete gibi dünyevi şeyleri de kaldırıp tamamen soyutlanarak manevi olarak dolu dolu geçirdik. Bayram çok farklıydı. Güzel bir kahvaltı hazırladık. Sabah bütün koğuşlardan bayram ezanı duyuluyordu. Bayram namazımızı kıldık ve sarılarak bayramlaştık.  Kahvaltımızı yaptıktan sonra ilahiler, şiirler, hapishane türküleri ve tabii ki de bayram gözyaşları… Avlu 5 metre uzunluğunda duvarlarla kaplı bir çukuru andırıyordu. O çukurda 3 yıl boyunca çok anılarım oldu. O son bayramım olsun derken 6 bayram geçirdim. Bayramdan 4 gün sonra açık görüş yaptık. Ailemin hepsi gelmişti. Bir nevi ailemizle  bayramlaşmak gibi oldu. Küçük oğlum beklemekten yorulmuş kucağımda uyudu kaldı. Görüş bitti, ben uyandırmaya kıyamadım.  Farklı bir ruh hali o görüşler. Gerçekten ifade edemem. Allah mutlak adildir ve her şeyi görendir.</div>
<div></div>
<div>Bu 3 sene zarfında çok kitap okudum. 22 ay sonra halı saha hakkımızı verdiler. İlk defa gökyüzünü tel örgüsüz görüyordum. Çok mutlu olmuştuk o an. Zaman gelip geçiyor işte. Projeler yapıyorum, zamanımı değerlendirmeye çalışıyorum. Çok arkadaşı uğurladım, çok arkadaşa hoş geldin dedim bu üç sene zarfında. Sanırım bir 300 kişi gelip gitmiştir koğuşumuzdan. Ben de hancı gibi burada kaldım. Bazı arkadaşlar şakalaşıyor en son sen çıkacaksın gibi, çıkarken anahtarı paspas altına koymayı unutma diyorlar. Hayırlısı diyorum. Bir gün evet mutlaka bir gün çıkacağız. Ama unutacak mısın, diye sorarsanız kesinlikle unutamayacağım. Çok şey yaşadım, çok şey gördüm bu yaşımda. Ama Rabbime şükürler olsun gene de. Veren o, alan o, neyin hesabını sorabiliriz ki?.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>-Teşekkür ederiz. Geçmiş olsun.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Yazar notu: </b>En eskimiz olduğu için saygı duyardık. Çok bilgili kültürlü bir arkadaşımızdı. Çok kitap okurdu. Sabahları uyumaz belgesel kanalında araba, ev programlarına bakardı sadece. Gazete okumayı severdi. Hiç sinirlendiğini görmedim, hep güler yüzlü olurdu. Çok eski ve çok mahkeme gördüğü için savunmamıza yardımcı olurdu. Avukattan daha iyi savunma hazırlardı bize. Biz de karşılığında kavurma hediye ederdik almasa da. Ayak topunu, voleybolu çok severdi. Yenilgiye tahammülü yoktu. Ama kendisini gerçekten çok severdik. Bu kitabın basılacağı bugünlerde tahliye olduğunu öğrendim nihayet. Mahkemesi devam ediyor.</div>
<div></div>
</div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/bunlar-geldiginden-beri-burda-namaz-kiliyor-polis-camilerden-adam-mi-topluyor-haberi-1340443.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak: Samanyoluhaber | Ali Turna </strong></a></div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/bunlar-geldiginden-beri-burda-namaz-kiliyor-polis-camilerden-adam-mi-topluyor/">&#8221;Bunlar geldiğinden beri burda namaz kılıyor, polis camilerden adam mı topluyor?&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir vefalı eşin yaşadıkları</title>
		<link>https://hizmetten.com/bir-vefali-esin-yasadiklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Dec 2019 13:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5990</guid>

					<description><![CDATA[<p>Benim hikâyem 15 Temmuz 2016 gecesi başladı. O gece bilemezdim beni nasıl bir hayatın beklediğini ve benim gibi binlerce kadının. Eşimin senelik izni nedeniyle İzmir’e, babaannesini ve halasını ziyarete gitmiştik.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-vefali-esin-yasadiklari/">Bir vefalı eşin yaşadıkları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Benim hikâyem 15 Temmuz 2016 gecesi başladı. O gece bilemezdim beni nasıl bir hayatın beklediğini ve benim gibi binlerce kadının.</div>
<div></div>
<div>Eşimin senelik izni nedeniyle İzmir’e, babaannesini ve halasını ziyarete gitmiştik. Nereden bilebilirdim ki ailecek güle oynaya geçireceğimiz son tatilimizin olduğunu. İzmir dönüşü akşamı kızım ateşlenmişti, onunla ilgileniyordum. Sürekli uyuyup uyanıyordu. Uyuduğu bir an, eşimin yanına odaya geçtiğimde telefonuma haber sitesinden mesaj geldi. Asker köprüye çıktı diye.</div>
<div></div>
<div>İşte o gece ve ilerleyen saatlerde darbe olduğunu anlamıştık. Çok uzun bitmek bilmeyen bir geceydi. Ne uzun bitmek bilmeyen geceler yaşayacaktık daha. Sonrasında olaylar çok hızlı ilerledi. Eşim açığa alındı. Öğleden sonraydı zil çaldı. Kapıyı açtığımda eşimi gördüm. İçeri geçti, oturdu, ne oldu hayırdır diye sordum. Eşim açığa alındığını söyledi. Hâlbuki başarılı ve ödül almış bir çalışandı. Devamlı takdir teşekkürlerle eve dönerdi.</div>
<div></div>
<div>Eşimin o anki&#8230; Eşimin o anki yüz ifadesini ömrüm boyunca unutamam. Ne yapmıştı ki? Vatanına, milletine hizmet etmekten başka suçu neydi? Ben bu suçun nedenini bir türlü anlayamadım. O anki üzüntümü kelimelerle anlatamam. Bir ümit işine geri döner diye beklerken gecenin bir yarısı KHK ile işten çıkarıldığını öğrendik.</div>
<div></div>
<div>İşte o an bizim için yeni bir hayat başlıyordu. Sabah beşe kadar oturmuştum. Ağlamaktan gözlerim şişmişti. Eşim o kadar büyük bir olgunlukla karşıladı ki ne yapalım Allah büyük bir kapıyı kapatır bir kapıyı açar. Hadi kalk uyu diye beni teselli etmeye çalışıyordu. Lojmanda oturduğumuz için bir gecede hem evsiz hem de eşim işsiz kalmıştı. Bizim kenarda ne bir evimiz ne de birikmiş paramız vardı.</div>
<div></div>
<div>Sadece eski bir arabamız vardı. Çok hızlı bir şekilde evi boşalttık. 6 yıldır oturduğum evden komşularımdan 1 gecede aniden ayrılmak zorunda kalmıştık. Kurban Bayramı’na çok az bir zaman vardı onun için apartmandaki samimi komşularım yoktu, memleketlerine gitmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Bana çok yakın olan akrabalarım, her gün konuştuğum kuzenlerim telefon açıp da bir ihtiyacın var mı, diye sormadılar. Sanki anlaşmışlar gibi hepsi irtibatı kesivermişlerdi. Tek başıma iki yaşındaki kızımla evi toparladım. Hemen f.. damgası yemiştik. Eşim de yeni evin boya badanasıyla uğraşıyordu. Bundan sonraki zamanda etrafımdaki insanların nasıl değiştiğini daha iyi görecektim.</div>
<div></div>
<div>Eşimin arkadaşlarının yardımıyla evimizi taşımış ve eşim kısa sürede iş bulmuştu. Eşim için de kolay değildi tabiki o kadar emek verdiği çalıştığı işten hiçbir neden gösterilmeden hem de damgalanarak atılması. Eşimin üniversite yıllarını, kpss’ ye nasıl çalıştığını çok iyi biliyorum. Onca emeği bir gecede silip atmışlardı.</div>
<div></div>
<div>Yavaş yavaş yeni hayatımıza alışmaya başlamıştık. Bu benim için ve kızım için hiç de kolay olmadı. Kızım iki yaşını yeni bitirmişti. Yeni taşındığımız evi hiç benimseyememişti. Yarım yamalak konuşmasıyla  burası  bizim  evimiz değil, biz evimizi kaybettik derdi.</div>
<div></div>
<div>Kızımın eve alışması neredeyse 8 ayı buldu. Yaz ayının gelmesiyle sürekli parka çıkartmaya başladım. Yavaş yavaş ben de  kızım  da yeni mahallemize alışmaya başlamıştık. Kızımı parka götürdüğümde Fatma ve Kısmet Hanımlarla tanışmıştım. Ama kendimden çok bahsetmedim, açıkçası ürküyordum insanların tepkisinden.</div>
<div></div>
<div>Bir gün parkta oturuyoruz, Kısmet Fatma’yı kahve içmeye çağırdı. Baktım çevreme bir acı kahve içecek bile kimsem kalmamıştı. Eşim ise bulduğu işte çok çalışıyor ama damgalı olduğu için maaşını yarım yamalak veriyorlar, sigorta yapmıyorlardı. Markete gittiğimde Fatma’yı gördüm, ayaküstü konuşurken onun da eşinin KHK ile atıldığını öğrendim. Bu ortak noktamız bizi yakınlaştırmıştı.</div>
<div></div>
<div>Fatma’nın gözleri doldu, “Bana gel görüşelim etrafımda kimsem kalmadı. Kaç yıllık komşularım benimle konuşmaz oldu.” dedi. Demek ki dedim tek ben değilmiş bu durumu yaşayan. Benim gibi yalnızlığa itilmiş çok bayan var. Beni anlayan bir bayanla tanışmak beni çok mutlu etmişti. O dönem çok dertleştik Fatma Hanımla.</div>
<div></div>
<div>Zaman bir şekilde akıp gidiyordu. İyisiyle kötüsüyle bu hayatı yaşamak zorundaydık. Neyse ki sağlığımız yerindeydi. Eşim yanımdaydı. Çünkü her gün onlarca kişiyi F&#8230;’den alıyorlardı. Artık ben bu haberlerden bıkmıştım. Yavaş yavaş beni de bir korku sarmıştı. Polisler bizim kapımızı da çalacak mı, diye en ufak tıkırtıda kapıya dikkat kesilirdim, kurbanlık koyun gibi.</div>
<div></div>
<div>Hiçbir suçumuz yoktu, kendimizden emindik ama eşimin birkaç güzide arkadaşı tutuklanmıştı, bizim de o insanlardan bir farkımız yoktu. Kapı her çalışında eşimle birbirimize bakar tedirgin bir şekilde hayırdır inşallahlarla kapıyı açardık, ya apartman görevlisi ya da eşimin samimi arkadaşlarından bazıları olurdu.</div>
<div></div>
<div>Bir akşamüstü gene zil çaldı. Tedirgin bir şekilde açınca kapıda kocaman bir kutu ve eşimin eski işyerinde çalışan arkadaşlarını gördük. Bir kısmı yabancı uyruklu olan arkadaşları bize yılbaşı sürprizi yapmak istemişler. Onların bu ziyareti bizi o kadar mutlu etmişti ki akrabaların bile sırt döndüğü şu zamanda.</div>
<div></div>
<div>İki yılımız endişe içinde geçti. Sabah uyandığımda saate bakardım. Saat 5’i geçmiş bu sabah da gelen olmadı diye elhamdülillah  derdim. Meğer tek ben değilmişim, Silivri’de görüş sırasında konuştuğum bayanlar da uzun süre bu korkuyu yaşamışlar.</div>
<div></div>
<div>Bu olumsuzluklara rağmen mutluyduk, ayakta durmamız için en önemli nedenimiz kızımızdı. Kızımın doğum günü yaklaşıyordu. Kızım gün sayıyordu doğum günü için. İlla evi süslememi istiyordu. İstediği gibi elimden geldiğince süsledim. Çok sevdiği karakter olan Elsa&#8217;lı pasta yapmıştım. Eşim, ben ve kızım kızımın pastasını kesip doğum gününü kutladık o gece.</div>
<div></div>
<div>Nereden bilebilirdim ki o gecenin son ailece mutluluk gecemiz olduğunu. Aradan 2-3 gün geçti ki korktuğumuz başımıza geldi. Sabah 5 suları namaza kalkmıştık, kapımız büyük bir gürültüyle çaldı. 4-5 polis gelmişti, sabah sabah evimizi basmışlardı resmen. 1 saate yakın evi arayıp birkaç form doldurduktan sonra eşimi aldılar.</div>
<div></div>
<div>Eşim çıkmadan önce bir dakika kızımı öpeyim demişti. Kızına çok düşkündü. Uyuyan kızımızı öptü vedalaştık ve çıkarken abime söylersin demişti. (Ama o çok sevdiği abisi 14 aydır cezaevinde yatan kardeşini bir kere bile ziyaret etmedi.) Ben hiç ağlamamıştım, şoka girmiştim resmen. Polis memuru da bana bakıp şoka girmiş demişti. Acaba kendi eşi benim durumumda olsa nasıl olurdu.</div>
<div></div>
<div>Bundan sonra benim için semtine dahi daha önce gitmediğim Silivri günleri başlamıştı. Eşimi mahkeme kararıyla tutuklamışlar Metris’e ve iki gün sonra da Silivri cezaevine göndermişlerdi. Cezaevi yetkilileri beni arayasıya kadar nerede olduğunu bilmiyordum.</div>
<div></div>
<div>Annem tek başına gitme, korkarsın, sen öyle bir yere gitmedin şimdiye kadar demişti. Doğru da ne karakol ne adliye ne de mahkeme salonu görmüştük ailece… Babam ve kendi abimle gitmiştik. Nasıl bir ortam olduğunu bilmediğim için kızımı götürmedim. 4 yaşındaki kızıma nasıl anlatabilirdim ki?</div>
<div></div>
<div><b>Yazar notu: </b>Çocuk mevzusu geçince bazı durumları belirtmeden geçemeyeceğim. Cezaevi sürecini çocuklara anlatmak çok zor oluyor. Hele de çocuk küçükse anlatmak daha da zor oluyor. Bazı ailelerden dinledim, kimisi baban asker oldu devleti koruyor demişler, diğer arkadaşımın eşi baban polislerin arabasını tamir ediyor demiş, açık görüşte çocuk babasına, “Baba hâlâ tamir bitmedi mi? Gel eve başkaları tamir etsin.” deyince buna şahit olan gardiyan dayanamayıp çocuğa, “Baban çok iyi tamirci. Onun yaptığını başkası yapamaz, o yüzden bize lazım.” diye yardımcı olmuş.</div>
<div></div>
<div>Babamla birlikte 5 tane arama noktasından geçtikten sonra şu çok konuşulan Silivri cezaevine girmiştik. Kapalı görüşlerde çok kalabalık olmazdı. Ama açık görüşlerdeki kalabalıklığı, çektiğimiz sıkıntıyı anlatamam. Annemi bir kere götürmüştüm. Annem kızım bu ne böyle demişti.</div>
<div></div>
<div>Bitmek bilmez sıralar, uzun kuyruklar, memurların kime geldin, nesisin soruları bir yandan kızımın ağlamaları, babam nerede soruları, aramalar…</div>
<div></div>
<div>Tabi ben bilmiyorum görüşme günlerini, bana telefonda istediğin gün gel demişlerdi. İlk görüşmelerde böyle olurmuş. Ve şansıma  ilk görüşmemiz açık görüş olmuştu. Kapalı görüşler alt katta, aramızda kalın bir cam, elimizde ahize seslerimizi bile net duyamazdık. Açık görüş üst kattaydı. Ben de ilk geldiğim yere merdivenleri çıkarak girdim salona.</div>
<div></div>
<div>Büyük bir salon, plastik masa, sandalyeler, camlar tel örgülerle çevrilmiş. Oturduk babamla boş boş etrafa bakıyorum ve kendi kendime benim ve eşimin burada ne işi var diyorum. Aynı zamanda 14 ay boyunca gelip gideceğim yeni dünyama alışmaya çalışıyordum. Diğer aileler görüşmeye başlamıştı, ilk görüşme olduğu için eşimi tek getirdiler. Mahkûm kapısı farklıydı, gözüm kapıda bekliyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi, ilk sevgili buluşması gibi heyecan ve üzüntü duyguları aynı çizgide.</div>
<div></div>
<div>Kapıdan eşim girdi, ilk göz göze geldiğimiz o an artık duygularımı tutamaz oldum. Engel olamıyordum göz pınarlarıma, ayağa kalkmak istedim ama ayaklarımdaki güç çekilmişti. Bayılmamak için kendimi zor tuttum, günlerdir beklediğim bu anı bayılarak geçirmek istemiyordum. Yanıma geldi sarıldık. Ben ağlıyordum, naif ve duygusal olan eşim de ağlıyordu.</div>
<div></div>
<div>Uzun bir süre konuşamadık.Hıçkırıklardan ağzımdan cümle  çıkmıyordu. O kadar çok şey vardı ki söylemek istediğim. Boğazıma bir yumru tıkanmış, ağzımı açtığım anda sadece hıçkırıyordum. Görüşmenin belki yarım saati böyle geçti. Eşim istediklerini söyledi. Kitap, Kur’an, teşbih, Cevşen ve giysi.  Kıyafetler sınırlıydı zaten.</div>
<div></div>
<div>Eşim telefon evraklarını hallet de haftada bir de olsa 10 dk seni arayabileyim dedi. Bir sonraki hafta istediklerini hazırlayıp babamla gelmiştim. İlk açık görüş ayrılmasını da hiç unutamam. O son bakışı, gardiyanların götürmesi, gözündeki yaşları bırakarak gitmesi&#8230; Anlatamam, anlayamazsınız, anlatılmaz ve umarım kimse yaşamaz bu hali.</div>
<div>
<div></div>
<div>Artık yolu yordamı öğrenmiştim, her zaman yaşlı babamı o kadar uzun yola peşimden sürükleyemezdim. Her hafta Silivri’ye gelip  gitmeye başlamıştım. Şu mavi sıkıcı Silivri otobüsleri sabahları abim Yenibosnay’a bırakırdı sağ olsun. Oradan bitmek bilmeyen  Silivri otobüs yolculuğum başlardı. Merak edip durak sayılarına bakmıştım da 78 durak vardı.</div>
<div></div>
<div>Genelde ben geç kalırdım görüşe, bayan arkadaşlar takılırdı. Ee derdim özel arabamız yok. Silivri otogar 1 saat 45 dakika sürüyor. Acemi şoförse 2 saat, gidip gelmekten şoförler aşina geliyordu artık. Oradan cezaevi minibüsüne biniyordum, bir yarım saatte orada geçiyordu. 3 saat de yakın yol sürüyordu. O cezaevi minibüsünde 14 aydır ne hikâyeler dinledim, ne gözyaşları gördüm, ne haykırmalara şahit oldum. Sorun minibüs şoförlerine anlatsınlar.</div>
<div></div>
<div>Cezaevi gidip gelmelerinde çok bayan arkadaşlarım oldu, sonuçta aynı dertten mustariptik. Toplum bizi soyutlamıştı ve biz bizeydik. Çok güzel insanlar tanıdım. Kimisi İzmir’den, kimisi Ankara’dan, İstanbul’un farklı semtlerinden gelen güzel insanlar. Zehra’yı minibüste tanıdım, küçük çocuğu Akif ile.</div>
<div></div>
<div>Meğer eşi eşimle aynı koğuşta kalıyormuş. Ve diğer bayanların dertlerini görünce kendi derdimizi unutuyorduk. Gerçekten dağılan aileler, acı çeken çocuklar, gözü yaşlı bu süreçte hastalanan babalar, anneler görmek isterseniz herhangi bir sabah Silivri önüne gelin bizden birilerini göreceksiniz ve içinizden büyük ihtimal, “Bunların eşimden, ablamdan, anamdan farkı yok.” diyeceksiniz.</div>
<div></div>
<div>Silivri’ye giderken değil, dönüş yolu hiç bitmiyor sanki. Giderken eşimizi göreceğiz heyecanı ile geçtiği için sanırım hızlı geçiyor ama dönüşte eşimden ayrılmak istemeyen, geri geri giden ayaklarıma ritim tutturan otobüs tekerleri dönüşü yavaşlatıyor olabilir mi?</div>
<div></div>
<div>Her görüş bir dramdı. Her görüş bir sevdaydı. Her görüş babanın kızına sarılmasıydı. Kızımı bayrama gider gibi süslerdim her açık görüşte. Sonraları kendimi tutmayı ağlamamayı öğrendim. Benim her üzüntümün eşimi iki kat etkilediğini görünce zorla gülümsemeye çalıştım. Acılarımızla dalga geçer oldum eşim mutlu olsun diye.</div>
<div></div>
<div>Daha sonra öğrendim ki içeridekilerin aileleri dışarıda gelip gitmelerde birbirlerine yardım ediyorlar.  Akrabalarımdan görmediğim ilgiyi bu güzel insanlardan gördüm. Ne  eski dostluk ne de akraba ama her gören bir ihtiyacın var mı diye sorardı sağ olsunlar. Ben de elimden geldiğince elimde olduğu kadarını paylamaya çalıştım.</div>
<div></div>
<div>Silivri’de sadece eşler yok, oğlunu oraya bırakmış anneler de var. Hatice abla gibi. 24 yaşındaki ilk göz ağrısını hem de hasta olan oğlunu  (kalp  hastalığı).  O da her hafta erkenden gelir bizim için sıra tutardı ya da salonda masa ayırırdı.</div>
<div></div>
<div>Bir gün açık görüş salonundayız, Hatice anne oğlunu bekliyor gelenlerden birine sordu, “Oğlumu gördünüz mü?” diye. Karşısındaki, “Siz Ali Bey’in annesi misiniz?” deyince Hatice ablanın hafızalarımıza kazıdığı o safiyane duygusu, “Bey değil evladım, bey değil o daha çocuk.” demesini hiçbirimiz unutamadık.</div>
<div></div>
<div>Açık görüşlere kızımla giderdim. Kapalı görüşlere götürmezdim, o kalın cam arkasından babasını görmesini istemezdim. Eşimin anne babası vefat etmişlerdi. Abisi, kuzenleri, diğer akrabaları sırt dönmüşlerdi. Eşim çok umursamadı, biz bize yeteriz derdi hep.</div>
<div></div>
<div>Eşimin yakın arkadaşları sağ olsun hiç yalnız bırakmadılar, hep arayıp sordular.   Akrabalarımızdan    görmediğimiz    desteği bu arkadaşlardan gördük, hatta yabancı arkadaşları Türkiye’de işleri bitip memleketlerine dönmelerine rağmen o ülkelerden arayıp bir ihtiyacınız var mı diye sorarlardı. Yanlış anlaşılmasın bu yabancılar İtalyan’dı, Rus’tu Türk değildi. Demek insan olmak öncelikmiş.</div>
<div></div>
<div>
<div>Kızımı ilk kez Silivri’ye götürdüğümde yolda kızıma, “Baban Silivri’de çalışıyor, çok para kazanıp bize gönderecek” diye anlattım. 4 yaşında olduğu için okuması yoktu ve nereye girdiğini bilmiyordu ya da ben öyle sanıyordum. İlk görüşmede eşim gözyaşlarını tutamamıştı, bir de kızımın, “Baba sen hep burada mı kalacaksın? Çok para lazım değil ki. Eve gelsene.” demesi bizi hepten bitirmişti.</div>
<div></div>
<div>Sonra eve geldiğimizde kızım resim çizmişti. Resimde ne çizdiğini sorduğumda babamı çizdim. Babam bir kuş olmuş, babamı kafese kapatmışlar diye söylemişti. Ben kızıma ne diyeceğimi bilememiştim. İnanın o kadar zor bir durum ki&#8230;</div>
<div></div>
<div>Uzun süre geceleri &#8220;Babamı istiyorum.&#8221; diye ağlardı. Geceleri çok kere baba diye çığlık atarak uyandığı olurdu. Sarılırdık. Kız çocuğu olduğu için babasına çok düşkündü. Eşim her akşam geldiğinde kızım sana bir sarılayım, seni çok özledim derdi.</div>
<div></div>
<div>Şimdi ağlamakta haklı, ben babasının yerini tutamam ki. Kızım da zamanla bu durumu kabullendi ya da içinde yaşıyor. Son zamanlar özellikle içine kapanık olmaya başladı.</div>
<div></div>
<div>Biliyorum eşim için de orada kalmak kolay bir şey değil, eşinden, kızından ayrı en önemlisi özgürlüğü elinden alınmış olması. Ama dışarıda olan bizlerin hayatları da hiç kolay olmuyordu. Ne kendi acımızı yaşayabildik ne derdimize üzülebildik.</div>
<div></div>
<div>Çocuklara moral verebilmek, eşimize moral verebilmek, evin işleri derken biz kendimizi unuttuk isyan etmiyoruz. Tabi ki de kaderimiz buymuş diyoruz ve üzülmeyi mutlulukları ve bunun gibi tüm duyguları öteliyoruz ileriki bir zamana.</div>
<div></div>
<div>Evin kirasını ödeyemediğimiz için evi kapattık. Eşyaları koyacak yer olmadığı için kimini sattık,  kimini  verdik ve ailemin yanına yerleştim. Hem yalnız kalmamı eşim istemiyordu hem de evin masrafını karşılayamıyordum. Anlayacağınız yuvam dağılmıştı. Ocağım sönmüştü. Bu duyguyu bilir misiniz? Kendi ailem de olsa bir başka evde sığınmacıydım. Ne kızımın özel bir odası ne de özel bir yatağı vardı.</div>
<div></div>
<div>İnsanların bütün dengesi değişmişti. Bayanlar olarak çok zor zamanlardan geçiyorduk. Görüşlerin yetmediği yerde mektuplar devreye giriyordu. Eşim mektup yazdım demişti ama o ilk mektup elime iki ay sonra geçmişti.</div>
<div></div>
<div>İlk mektup çok farklıydı. Eşim uzun uzun neler yaptığını, koğuşunu, arkadaşlarını yazmıştı. Nöbet günlerini, İngilizce çalıştığını, kitap okuduğunu, sıcak süt içmeye hâlâ devam ettiğini bir de özlediğini yazmıştı. Ve mektuplaşmalar başladı. O mektupları okumanın keyfini anlatamam, kaç kere okuduğumu bilmiyorum. Eşimin yazmış olduğu şiiri buraya yazsam sanırım özet olur:</div>
<div></div>
<div>
<div><b>GEÇİYOR GEÇMİYOR</b></div>
<div></div>
<div>Dört duvar arasında insan hızlıca geçiriyor zamanı</div>
<div>Kurunca kahvaltı sofrasını</div>
<div>Oturup masaya doldurunca çayları</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Avluda on yedi adım git-gel atınca voltayı</div>
<div>Avluya her çıkana verince kafa selamını</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor.</div>
<div></div>
<div>Bulunca kara kutuda güzel bir şarkıyı</div>
<div>Bir de susturdun mu gürültü patırtıyı</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Toplayınca masada güzel arkadaşları</div>
<div>Tartışınca bulmuşçasına hayatın sırrını</div>
<div>Geçiyor zaman su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Gün ortası yatağa geçip uzatınca ayakları</div>
<div>Açıp okuyunca farklı dünyalara götüren kitapları</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Getirince iki kişi masaya satrancı</div>
<div>Bir de sıcak süt olunca izlerken onları</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Kestirince gözüne seni dinleyecek birini</div>
<div>Anlatıp boşaltınca derdini kederini</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Akşam olup gardiyan yapınca sayımı</div>
<div>Görünce sıraya dizilen güzel yüzlü mahpûsları</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Baş koyup, secde edip kılınca namazı</div>
<div>Ardından Allah’a yalvararak arz edince duayla</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Yorgunluktan zar zor bulunca yatağı</div>
<div>Koyunca soğuk yastığa ağırlaşmış kafayı</div>
<div>Geçiyor zaman, su gibi geçiyor.</div>
<div></div>
<div>Düşünmeyince anayı, babayı, eşi, evladı</div>
<div>Unutturunca dört duvar insana efradı</div>
<div>Geçiyor zaman hem de su gibi geçiyor</div>
<div></div>
<div>Ama bir de düşününce dört duvarın ardını</div>
<div>Saniyeler boğazlamaya başlayınca insanı.</div>
<div>Geçmiyor iste o an zaman hiç geçmiyor</div>
<div></div>
<div>Getirince aklına en sevdiklerini</div>
<div>Hüzün sarıverince aniden her yeri</div>
<div>Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor</div>
<div></div>
<div>Görünce açık görüşte sevdiğinin, kızının yüzünü</div>
<div>Saklayınca içinde büyüyen hüznünü</div>
<div>Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor</div>
<div></div>
<div>Gardiyan getirince özlediklerinin mektup ile fotoğrafını</div>
<div>İçine çekince alabilecekmiş gibi kokularını</div>
<div>Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor</div>
<div></div>
<div>Hayale gelince mutlu günlerin anıları</div>
<div>Sel olup akınca gözyaşı çağlayanı</div>
<div>Geçmiyor işte zaman o an hiç geçmiyor</div>
<div></div>
<div>Hatırlayınca yapılan hataları, günahları</div>
<div>Akreple yelkovan bırakıveriyor koşmayı</div>
<div>Geçmiyor işte o an zaman hiç geçmiyor.</div>
<div></div>
<div>Eşim ve kızımız Ada mektup yazardı. Eşimin ve kızımın doğum günleri yaklaşıyordu. Kızım artık 5 yaşında olacaktı ve babası hâlâ gelmemişti. Bu süreç ne zaman bitecek bilmiyorum ama bizden çok şey aldı götürdü.</div>
<div></div>
<div>Unutabilir miyiz? Sanmıyorum. Kendimizden ziyade kızımın hayatının daha başında böyle bir süreç yaşaması sanırım kalıcı hasarlar bırakacak ve ileride hep bir yanı eksik bu günleri hatırlayacaktır.</div>
<div></div>
<div>Biz hiçbir suç işlememiştik ve eşim 14 aydır hapiste, kızım yetim. Bu yaşadıklarımı Allah’a havale etmekten başka elimden bir şey gelmiyor.</div>
<div></div>
<div><b>Yazarın notu:</b> Bu arkadaş ranza arkadaşımdı, üstümdeki ranzada yatardı. Çok naif, nazik, duygusal bir arkadaştı. Kızına çok düşkün, fotoğrafını alır, ranzasına çekilir, saatlerce bakardı. Çok kitap okur, ayak topunda bana eşlik ederdi. Kimseyle kavga etmez, herkesin sevdiği güzel bir insan olduğu için koğuş başkanı yapmıştık bu arkadaşı.</div>
<div></div>
<div>Yakalanmadan önce kendine ucuz bir spor ayakkabı almış durur durur bana, “ Keşke o ayakkabı yerine kızıma bir şey alsaydım.” derdi. Ben tahliye olurken bana üst katta sarılmış ve ağlamıştı. Çok severdim kendisini, hep bir tarafım içeride kaldı. Tahliye olurken sevinemedim, ben çıkıyordum ama arkadaşlarımın çilesi devam ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Sanki onları yarı yolda bırakmış gibi hissediyordum. Gardiyan kapıyı açtı, ben arkadaşlara sarıldım. Evet, özgürdüm, aylardır bu anı beklemiştim ama çıkamıyordum. Hele de bu arkadaştan ayrılmak&#8230; Çok geceleri demir parmaklıklı pencere önünde sabahlamışlığımız olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Kızı dünya tatlısı bir melekti. Umarım en yakın zamanda kızına kavuşur. Dün aldığım habere göre mahkemesi gene ötelenmiş.</div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/bir-vefali-esin-yasadiklari-haberi-1340808.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak : Samanyoluhaber | Ali Turna</strong></a></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-vefali-esin-yasadiklari/">Bir vefalı eşin yaşadıkları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayıma, eşime ve çocuklarıma mal oldu</title>
		<link>https://hizmetten.com/18-ay-once-soyledigin-yalan-benim-17-ayima-esime-ve-cocuklarima-mal-oldu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 13:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5647</guid>

					<description><![CDATA[<p>İSA BEY’İN HİKAYESİ (Dikkat kalp hastaları okumasın) Sarıyer’de bir çay bahçesinde buluşacaktık, hava kararmak üzereydi. Tam deniz kenarındaki her zamanki masamızda oturuyordu arkadaşlarım. Sinemacı iki arkadaşımla çay içip eski günleri yad&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/18-ay-once-soyledigin-yalan-benim-17-ayima-esime-ve-cocuklarima-mal-oldu/">18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayıma, eşime ve çocuklarıma mal oldu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>İSA BEY’İN HİKAYESİ </b>(<i>Dikkat kalp hastaları okumasın</i>)</div>
<div>Sarıyer’de bir çay bahçesinde buluşacaktık, hava kararmak üzereydi. Tam deniz kenarındaki her zamanki masamızda oturuyordu arkadaşlarım. Sinemacı iki arkadaşımla çay içip eski günleri yad edecektik. Selam verip oturdum. Bensiz başladıkları muhabbetlerine devam ediyorlardı. Ben ise hapis hayatımdan yeni çıkmış, normal bir hayata adapte olmaya çalışıyordum.</div>
<div></div>
<div>Birçok şey değişmişti veya bana öyle geliyordu. İnsanların soru ve davranışlarına bile tepki verirken, yanlış bir şey yapmaktan çok korkuyordum. Ve sanki alnımda sabıkalı olduğum yazıyormuş gibi çekingen, ürkek bir kuş gibi hareket ediyordum&#8230; Hâlâ suçsuz, “Pardon” filmini andıran hapis hayatımdan sonra umursamaz olan insanlara kızgınlığım geçmemiş, normale dönmeye çalışıyordum. Hayat çok acımasız davranmıştı bana.</div>
<div></div>
<div>
<div>Sebepsiz, suçsuz, bir iftira niteliğindeki, suç bile teşkil etmeyen sebepten işimi, sağlığımı kaybetmiş ve ailemden uzak bir hapis hayatı ile geçirmiştim.</div>
<div></div>
<div>Bir çay söyleyip uzun zamandır görmediğim dostlarımın muhabbetine katıldım. Mevzu bahis, iki sinemacı arkadaşımın senaryo anlatımları üzerine olduğu için dinleyici pozisyonunda çayımı içiyor, arada bir kısa cümlelerle yorumlarda bulunuyor ve Boğaz’ın o eşsiz güzelliğini beynime kazıyordum. Senaryo dram üzerine ve acı dolu bir hayatı konuşuyorlardı. Hayal güçlerini ve zihinlerini zorlayarak senaryoya daha ne kadar acı, hüzün katabileceklerini ve seyredenleri nasıl gözyaşına boğabileceklerini dillendiriyorlardı. Uzun muhabbetin ardından konuşmaya bodoslama bir giriş yaptım:</div>
<div></div>
<div>“Bir hikâyem var aklımda, anlatayım mı?” dedim. Uzun sakallı, senarist olan arkadaşım Ali şaşkın bir edayla:</div>
<div>“Hayırdır sen de mi yazmaya başladın?” diye sordu. “Yok be Ali yazacak yetenek mi var bende. Sadece bir hikâye de ben anlatayım dedim, zamanınız varsa tabi.” diye cevap verdim. Ahmet meraklı gözlerle:</div>
<div></div>
<div>“Anlat bakalım dinliyoruz. Aslında içeride birçok kişiyle görüşmüşsündür. Sen de malzeme çoktur, bir ara uzun uzun konuşalım belki bize malzeme çıkar.” dedi.</div>
<div></div>
<div>Bizim yaşadığımız acı dolu iki yıl, bir başkası için sadece senaryosu için bir malzeme veya bir dostla, bir arkadaşla karşılaştığında “Nerelerdesin yaa uzun zamandır göremedik seni.” dedikleri basit bir zaman dilimiydi&#8230;</div>
<div></div>
<div>“Aslında kaleme almayı düşünüyorum. Ama ilk size anlatayım dedim. Yardımcı olursanız geliştirmek isterim. Malum içeride kalınca hayal gücü gelişiyor insanın.” diyerek bir açıklama yaptım.</div>
<div></div>
<div>“Anlat be kardeşim elimizden ne gelirse dinliyoruz.” dedi Ahmet.</div>
<div></div>
<div>Çaylar tazelendi. Gözlerimi Boğaz’ın ufkuna mıhlayıp anlatmaya başladım:</div>
<div></div>
<div>“İsa Bey adında bir adam kahramanımız. Üç-dört tane dükkanı olan, geliri ortanın üstünde, Adanalı ve iki çocuk sahibi birisi. Yoğun çalışma temposu arasında ailesiyle de yakından ilgilenen, çevresi tarafından oldukça sevilen, sözü dinlenen, yardımsever, namazında niyazında da bir adam.</div>
<div></div>
<div>Bir gün eve gene yorgun gelir. O gün yoğun geçmiştir. Eve geç saatte geldiği için de çocuklar uyumuştur. Duşunu aldıktan sonra salonda TV’nin karşısında sızar ve uyuyup kalır. Gece iki sularında eşinin dürtmesi ile uyanır. Eşi, kapının çaldığını ve kapıda adamların olduğunu söyler. Adam uykulu gözlerle kapıyı açtığında karşısında  4  tane polis görür. Polisler ellerindeki evrakı göstererek arama yapacaklarını ve hakkında gözaltı kararı olduğunu söylerler. İsa Bey şaşkındır, hayatında ilk defa böyle bir durum başına gelmiştir. İçeri davet eder. Polisler girer girmez çekmeceleri, rafları, koltukların altlarını dağıtarak arama yapmaya başlarlar.</div>
<div></div>
<div>İsa Bey: “Ne aradığınızı söylerseniz yardımcı olabilirim.” der. Polis: “İşimize karışma ve göz önünden ayrılma.” diyerek azarlar İsa Bey’i. Arama tam iki saat sürer. Mutfakta ve hatta en mahrem odaları yatak odasında bile didik didik etmedikleri yer kalmamıştır. Polisin biri diğerine:</div>
<div>“Amirim suç teşkil edecek bir şey bulamadık.” der.</div>
<div></div>
<div>
<div>Fakat buna rağmen, eşinin şaşkın, çocuklarının ise korku dolu bakışları önünde bilekleri kelepçelenir İsa Bey’in. Çocukların, “Baba nereye gidiyorsun.” sorularına bile cevap hakkı tanınmadan götürürler İsa Bey’i. Sadece eşine bakışlarıyla veda etmiş ve “Korkmayın bir yanlışlık olmuştur sabaha dönerim.” diyebilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Ve polis arabasına bindirilip Vatan emniyetin yolu tutulur. Hayatında ilk defa karşılaştığı suçlularla aynı nezarethanede günler geçirir. Pis, rutubet kokulu nezarette susuzlukla, kötü yemeklerle ve tamamen lekeli battaniyeyle ilk defa yine orada tanışır. 6 metrelik demir parmaklıklı odada üç kişi kalırlar. Gün ışığı almayan, gece-gündüz kavramlarından uzak ve saati yalnız gelen polislere sorarak öğrenebildikleri bir yerdir. Tuvalet ihtiyacına günde üç defa sırayla çıkarıldıkları ve özgürlük denen terimden oldukça uzak bir mekân. Söz vermişti kendine, eve döner dönmez muhabbet kuşunu kafesten çıkarıp özgürlüğüne kavuşturacaktı&#8230;</div>
<div></div>
<div>Günler sonra savcı karşısına çıkarılır. Bir sürü saçma sapan sorulara verebileceği yalan cevabı bile yoktur. Ona sorulan sorular içinde de suç içerir hiçbir şey yoktur. Hiçbir suç unsuru bulamayan savcı tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk eder. Ve savunma hakkı bile verilmeden tutuklanmasına karar verir hâkim. Kelepçeli bir yolculukla Silivri yolu tutulur. İsa Bey’in aklında ise 13 ve 15 yaşlarındaki iki çocuğu ve eşi vardır. Eşi Zeynep Hanım yumuşak doku kanseridir. 35 yaşında olan eşi bu hastalığa yakalanalı 6 ay olmuş ve yoğun tedavi süreci sonrası 6 santimlik tümör 2 santime kadar düşmüştür. Doktoru stres ve üzüntüden uzak kalmasını söylemişti. Şimdi ne olacaktı? Yatalak, bakıma muhtaç olan babası ayrı bir üzüntüsüydü İsa Bey’in.</div>
<div>Suçu neydi?</div>
<div>Neden tutuklanmıştı?</div>
<div>Nereye götürülüyordu ve ne kadar sürecekti?</div>
<div></div>
<div>Bu sorulara verecek cevabı da bir bilgisi de yoktur. Ama anlaşılan bir meçhule götürülüyordu arkasında bir sürü muhtaç insan bırakarak.</div>
<div></div>
<div>Eşi   Zeynep’in   kocasına,    çocuklarının    babasına ve babasının da oğluna ihtiyacı vardır. Ama İsa Bey tutuklanmış ve hapishaneye götürülüyordur.</div>
<div>Ve Silivri&#8230;</div>
<div>Bilmem ne kısmının B7 koğuşuna, yoğun bir arama sonrası ortası sapsarı olmuş pis bir yatak ve eline tutuşturulmuş bir kimlikle gönderilmişti. Kimliğine baktığında önü numaralı bir mahkûm fotoğrafı, altında ismi, soyismi ve suçu yazıyordu: Silahlı terör örgütüne üye olmak. Hayatında askerlik dışında eline hiç silah almamış, kavgalı bir olaya hiç karışmamış, karakol yolu bile bilmezken bir günde azılı bir terörist olmuştu. Demek bu kadar basitmiş terörist olmak diye geçirir içinden ve kalın demir kapı üstüne kapanınca bunun bir şaka olmadığını hatta bir mahkûm olduğunu daha iyi anlamıştır. 39 çift meraklı göz ona  bakıyordu.  Koğuştakilerin  hepsi  aynı suçtan yatıyordu.</div>
<div></div>
<div>
<div>Yalnız değildi&#8230;</div>
<div></div>
<div>Kısa bir tanışma faslından sonra içilen bir bardak çay, uzun emniyet nezaretinden sonra çok iyi gelmişti. Ağlamak istiyor, haykırmak istiyordu ama içine akıtıyordu gözyaşlarını. Koğuştakilerle tanıştıkça hayret ediyor ve dışarıda farkında olmadığı bu dertli insanların hikâyelerine de üzülüyordu. Tutuklandığı gün babasını kaybeden İhsan Bey, annesinin vefatını bir ay sonra öğrenebilen Zeki Bey, kendisi hapisteyken doğan üçüzlerine hasret olan Servet Bey gibi birbirinden farklı dertleri olan hüzün yüklü ama gelecek adına da umutlu olan bu güzel insanların hapis veya esir olduğu koğuşa İsa Bey de eklenmiştir. Acılı mektuplar, haftada bir 5 dakikalık telefon görüşmeleri ve kalın camın ötesinden yapılan görüşmeler. Ayda bir kez çocuklarına sarılabileceği açık görüş onun tek mutluluğudur artık.</div>
<div></div>
<div>Avlu, sabah 8, akşam 6 arası çıkabildiği, 7 metrelik yamalı duvarlarla çevrili olan, her yanı betonlarla çevrili, gökyüzünü tel örgüler arasından ancak görebildiği, volta atmaya yarayan ve kendini en özgür hissedebildiği yerdir. Sayım ise sabah 8, akşam 8 gardiyanlar tarafından bir numara olarak görüldüğü an.</div>
<div></div>
<div>Günlerden pazartesi, kapalı görüş günüydü. En temiz giysilerini giymiş ve gardiyanların gelmesini  bekliyordu. Sabah erkenden hazırlanmış kapı önünde elinde kimlik, eşine ve çocuklarına kavuşacaktı. Gerçi kapalı görüş acı veriyordu İsa Bey’e. Küçük bir  pencereden, 10 mm kalınlığındaki camın arkasından bir telefon ahizesiyle konuşmaktan ibaretti kapalı görüş. Ve sevdiklerini görüp de onlara sarılamamak, onların kokusunu içine çekememek çok koyuyordu İsa Bey’e&#8230; Bütün duygularının kalın cama toslaması acısına acı katıyordu. Bir de çocuklarının sorduğu:</div>
<div>“Baba neden orada kalıyorsun?” “Eve gelmeyecek misin artık baba?” “Polis amcalar neden seni üzüyor?&#8221;</div>
<div>Gibi sorularına hiçbir cevap veremiyordu. Çünkü kendi de bilmiyordu bunları neden yaşadığını ve çocukları da kaldırılabilecek yaşı çoktan geçmişlerdi. Paslı demir kapının kilit sesini duydu. Ardından isimler okunmaya başlamıştı ve İsa Bey’inki de okunmuştu. Zeynep Hanım söz vermişti zaten, ne olursa olsun her görüşe gelmeye çalışacağım demişti. Koridorda ip gibi dizilmiş ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstünkörü bir arama yapılmıştı ve hemen sonra da tek sıra halinde görüşme odalarına gidilmişti, elbette gardiyanların eşliğinde.</div>
<div></div>
<div>İsa Bey bir pencere camı genişliğinde görüşme bölmesine geçmiş , eşinin ve çocuklarının gelmesini bekliyordu. Önce çocuklar koşarak geldi ve ilk yetişen telefon ahizesini kaptı. Mahmut 13 yaşındaki kardeşi Betül’e vermişti ahizeyi. Önce bakıştılar, gözler gene yaşardı. Babasızlığı iliklerine kadar  yaşayan kızı Betül’le kimi zaman ağlamaktan konuşamıyorlardı bile baba kız. Okuldaki iğneleyici sorular karşısında iyice bunalmış, okula bile küsmüştü Betül. Annesinin zoruyla gidiyordu ve hayattan kopmuş bir şekilde psikolog desteği alıyordu: “Nasılsın kızım? Çok özledim seni.”</div>
<div>Betül’ün gözlerine yaşlar dolmuş konuşmaya çalışırken İsa Bey cama dokunup devam etti:</div>
<div>“Ağlamak yok kızım, dik dur bak annene örnek olmalısın. Az kaldı inşallah, polis amcalar yanlış yaptıklarını anlayacak ve bırakacaklar inşallah&#8230;’</div>
<div>“Baba 7 ay oldu ne zaman anlayacaklar? Seni çok özledik ne olur gel artık. Hem dediğin gibi televizyonu da daha az izliyorum artık. Kitap da okumaya başladım bir de derslerime çalışıyorum. Gerçekten bak anneme sor.”</div>
<div>“Aferin kızıma derslerini ihmal etme doktor olacaksın inşallah. Mektup yazmayı da unutma bu hafta mektubun gelmedi.”</div>
<div>Betül ağlamaya başlamış daha fazla tutamamıştı kendisini. Ahizeyi elinden alan annesi kocasına bakarak konuşmaya başladı:</div>
<div>“Nasılsın?” dedi Zeynep Hanım.</div>
<div>Kocasının nasıl olduğunu gayet iyi görüyordu ama soruyordu işte yine de. Yoksa kocasının durumunda olan birine bu soruyu çok gereksiz görüyordu Zeynep Hanım.</div>
<div>“İyiyim nasıl olayım aynı işte farklı bir durum yok. Siz de durumlar nasıl? Abim aradı mı?”</div>
<div></div>
<div>Zeynep Hanım gözlerini yere indirip acı bir iç çekti. Her görüşmede soruyordu eşi ama Zeynep Hanım eşini üzmemek istese de yalan da söylemek istemiyordu. Söylemeye çalışsa bile İsa Bey hemen anlıyordu durumu zaten. O yüzden susmakla yetiniyordu o da. Tüm akrabaları sırt dönmüş, yolda karşılaşsalar yollarını değiştiriyorlardı. Yalnızdılar. İsa Bey bu bakıştan ve iç çekişten anlamıştı durumu:</div>
<div>
<div>“Neyse boş ver, siz iyi olun da. İşler nasılmış toparlayabilmiş mi Suat?”</div>
<div>“Dün görüştüm. Geçende anlattığım gibi seni bahane eden müşteriler ödeme yapmıyormuş. Banka borçlarını kapatmaya çalışıyormuş bize bile para veremiyor ama problem değil merak etme birikimim yetiyor şimdilik çok şükür.”</div>
<div></div>
<div>İsa Bey gene dalmıştı. 17 senelik yoğun çalışma sonrası tüm birikimleri  7 ayda eriyip gitmişti.  Hapse girmesiyle birlikte  devlet  dâhil herkes sırt dönmüş el birliğiyle her şeyini elinden alıyorlardı sanki. Bunları şimdilik unutmaya çalıştı:</div>
</div>
<div>
<div>
<div>“Sağlığın nasıl? Gittin mi doktora?” diye sordu eşine İsa Bey.</div>
<div>“Gittim sonuçlar iç açıcı değil.”</div>
<div>“Hayırdır ne çıktı?” diye sordu tekrar İsa Bey. Alacağı cevaptan endişeli eşinin konuşmasını bekledi,</div>
<div>“Tümör tekrar büyümeye başlamış. Allah büyük&#8230;</div>
<div>Tedaviye devam..”</div>
<div></div>
<div>İsa Bey’in artık dayanacak gücü kalmamıştı. Eşini her gördüğünde daha fazla üzülüyor ve sanki gözlerinin önünde erimesini izliyordu. Tüm üzüntüsünü ve gözyaşlarını içine gömüp, metanetli bir şekilde sahte bir tebessümle:</div>
</div>
<div></div>
<div>
<div>“Takma kafana, geçecek bu günler inşallah. Üzme kendini, dua et bol bol. Bak siz ne kadar iyi olursanız ben de o kadar iyi olurum.”</div>
<div>Geçecek bu günler cümlesi hapisteki mahpusların birbirlerine devamlı söyledikleri son cümle temennisiydi. Tüm cümlelerin tükendiği yerde, söylenebilecek bir şey kalmadığında “Geçecek bu günler Allah büyük.” diyerek susulurdu&#8230;</div>
<div></div>
<div>Gardiyanın ışıkları söndürmesiyle görüşmenin bittiğini anlamışlardı. Çocuklarının buruk bakışlarına ve eşinin çile dolu, ağlamaklı simasına son kez bakıp yalnızca el sallayabildi. Gardiyanlar herkesi tek sıra halinde dizip koğuşlarına götürdüler. Ve İsa Bey gene koparılıyordu sevdiklerinden&#8230;</div>
<div></div>
<div>Özgürlüğünden, çocuklarından ve eşinden ayrılalı  14 ay olmuştu. “Bir yanlışlık olmuştur sabah bırakırlar.” diye çıktığı evinden ayrı olarak geçirdiği 14 ay olmuştu. O gün diğerlerinden farklı olmayan sıradan bir gündü İsa Bey için. Soğuktu, yağmurluydu ve hüzün doluydu. Gardiyan paslı demir kapının mazgalını açmış, İsa Bey ve iki kişinin daha ismini okuyup müdür görüşü için hazır olmalarını söylemişti. İsa Bey şaşırdı. Müdür görüşü dilekçesi yazmamıştı. Bir yanlış anlaşılma olmuştur diye düşündü. Gene de koğuşun genel problemlerini dillendirmek düşüncesiyle giyindi. Enteresan olanı diğer iki koğuş arkadaşı da dilekçe yazmamıştı. Gardiyan geldi ve arama yapıp müdürün odasına götürdü. Normalde müdür görüşüne tek tek alınmasına rağmen bu sefer üçü beraber alınmıştı odaya. Farklı bir durum vardı bu görüşte. Müdür oturduğu yerden durgun bir yüz ifadesiyle:</div>
<div></div>
<div>
<div>“İsa hanginiz?” diye sordu.</div>
<div>İsa Bey şaşkın ve meraklı bir şekilde:</div>
<div>“Benim müdür bey.” diye cevap verdi.</div>
<div>Müdür bakışlarını İsa Bey’e çevirdi ve kaldı. Sanki zaman durmuş gibi her şey donup kalmıştı. Arkadaşları da şaşkındı. İsa Bey merakına yenik düşüp:</div>
<div>“Bir şey mi oldu müdür bey? Biri mi şikâyet etti beni?</div>
<div>Çağırmanızın sebebini öğrenebilir miyim?” diye sordu.</div>
<div></div>
<div>Müdür, her gün problemli adli mahkûmlarla uğraşmaktan duygusuzlaşmış ve mesleği gereği çok sert bir duruşu vardı. Tam aksi bir şekilde gözlerini yere indirdi ve acı dolu bir yüz ifadesiyle:</div>
<div></div>
<div>“Başın sağ olsun İsa. Eşin vefat etmiş.” deyiverdi tek nefeste müdür bey, İsa Bey’e.</div>
<div></div>
<div>Acıya acı ekleyerek geçirdiği günlere dünya kadar acı başından  aşağı  dökülüvermişti  sanki.  Ayakta  duracak gücü de dizlerinde mecal de kalmamıştı. Tam düşecekti ki iki arkadaşı koluna girdi. Bütün hayatı, çocukları, eşiyle geçen 16 yılı film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. İçinden büyük bir parçası koparılmış gibi yarım kalmıştı sanki duyduğu bu haberle.</div>
<div></div>
<div>Çocuklar yapayalnız ne yaparlar diye düşününce de acısı daha da arttı. Şimdiye kadar büyük bir sabırla tuttuğu gözyaşlarını artık tutamıyordu.</div>
<div></div>
<div>
<div>Hıçkırıklarla döndüğü koğuşunda, gözyaşları tükenmiş gözünden kan akarcasına ağlıyordu. Bulaşıcı bir hastalık gibi duyan arkadaşları da ağlama korosuna katılmış ve bütün koğuş ağlamaya başlamıştı. Baktığı, dokunduğu her yer ağlıyordu. Paslı demir kapı bile bu durum karşısında kayıtsız kalamamıştı. Adeta madde bile bu acı haber karşısında buna sebep olma hicabıyla ağlıyordu. Hava soğuktu, yağmurluydu, gökyüzünden tel örgüler arasından avluya gözyaşları yağıyordu. Koğuştaki 40 adam sessiz ve donmuş bir şekilde hareketsiz hepsi bir yere bakışlarını sabitlemiş sadece ağlıyorlardı. Babası yatalak, anası yaşlı ve tüm akrabaları sırt dönmüş bir vebalı gibi kaçıyorlardı. İki meleğine kim bakacak kim sahip çıkacaktı.</div>
<div></div>
<div>Ertesi gün, masrafların İsa Bey’den kesilmesi şartıyla cenazeye gitmesine müsaade edildi. Eşinin vasiyeti vardı. Öldüğünde kendi  memleketine, köyüne defnedilmeyi istemişti. Köye ayrı bir düşkünlüğü vardı. Yazları çocuklarla her sene köye giderlerdi. Sabah 7 suları kahvaltı bile yapmamıştı ki gardiyan almaya geldi İsa Bey’i. Hoş, yiyecek ruh hali de yoktu zaten. Elleri kelepçelendi ve 12 jandarmayla birlikte yola çıkıldı. Tabuta bindirmişlerdi İsa Bey’i. Minibüsten dönme penceresiz ve rahatsız edici olan tahta, plastik  karışımı oturulacak bir yer şeklinde tabutu andıran bir odacık için tabut ismi takılmıştı. Köyü uzaktı ve bu tabutla 1300 km yol  gidecekti. Askerlerin yüksek sesli muhabbetleri, sık verilen molalar ve otururken bile rahatsız eden tabutun içinde uzun, oldukça uykusuz bir yolculuğun sonunda köyüne, babasının evine, ulaşmıştı.</div>
<div></div>
<div>Tabuttan çıkınca gördüğü manzara karşısında devletin ciddi ciddi kendisini en azılı bir terörist olarak gördüğünü anladı. Silivri’den beraber geldiği 12 jandarmaya sayamadığı kadar çok, belki 30 belki daha fazla jandarma orada eklenmiş; ellerinde uzun namlulu silahlar ve iki adet ağır silahlı kirpi hazır bekliyordu. Evin etrafı jandarmalardan  adeta  duvar  örülmüş  gibi  sarmışlardı. Yaşlı annesiyle iki çocuğu karşıladı İsa Bey’i. Mahmut ve Betül hem annelerini kaybettikleri için hem de babalarını karşılarında kelepçeli bir şekilde o halde gördükleri için üzüntülerinden mahvolmuşlardı.  İsa  Bey’in  annesi  ise tutuklandığından beri oğlunu ilk defa görmenin verdiği hüzünle ağlıyordu. Çok zayıflamıştı İsa Bey. Annesi Hatice Hanım  kızgın  ve  oldukça  öfkeli  bir  sesle  jandarmalara doğru:</div>
<div></div>
<div>“Yetmedi mi bu kadar acı ne istiyorsunuz bizden? Benim oğlum kötü bir şey yapmaz. Oğlumu ben size böyle vermemiştim. Ne yaptınız oğluma? Şu öksüzlere de mi acımıyorsunuz?” diye bağırdı. İsa Bey de elleri kelepçeli annesine sarılarak:</div>
<div>“Onların suçu değil anam. Onlar da maaşlı memur. Üzülme anacığım Allah büyüktür.” diyebildi sadece annesini sakinleştirebilmek için. Bu sahne karşısında jandarmalar da kayıtsız kalamamış, yaşaran gözlerini siliyorlardı. Komutanları olan asker İsa Bey’in yanına yaklaşıp:</div>
<div></div>
<div>“Başınız sağ olsun gerçekten çok üzgünüz. Ama bizi de mazur görün verilen emir böyle.” dedi üzüntülü bir sesle.</div>
<div>
<div>“Önemli değil komutanım, siz görevinizi yapın sebep olanları Allah görüyor.” diyebildi İsa Bey de.</div>
<div></div>
<div>Kimse gelmemişti ne akrabaları ne abisi ne köy ahalisi. İsa Bey’in gelmesiyle cenaze namazı kılındı ve mezarlığa gidildi. Mezarlığa 50 mt uzaklıktaki abisi bile korkudan gelememişti cenazeye&#8230;</div>
<div></div>
<div>Allah’ım ne ağır bir imtihandı diye düşündü İsa Bey. İsyan  etmemek  için  sürekli  imtihan  olduğunu  kendine hatırlatmaya çalışıyordu. Sağında oğlu, solunda kızı elleri kelepçeli bir şekilde 16 yıllık can dostunu toprağa vermişti. Yasinler okundu ve jandarmalar kaçırırcasına İsa Bey’i alıp 1300 kilometrelik dönüş yoluna çıktılar. Çocuklarına bile sarılamamıştı doğru düzgün İsa Bey, elindeki kelepçeler yüzünden.</div>
<div></div>
<div>Uzun, yorucu ve yine uykusuz bir yolculuğun ardından paslı demir parmaklıkların arkasına geri döndü. Fakat eskisi gibi değildi her şey. Artık üzüntüsü de endişesi de daha fazlaydı. Eşinin yasını tutan İsa Bey’e, tüm koğuş nazikçe taziyelerini sunmuştu ardından da Zeynep Hanım için hatimlere başlanmıştı. İsa Bey’in aklı, hem yetim hem de öksüz kalan çocuklarındaydı. Durmadan ağlıyordu, hıçkırıyordu. Nice uykusuz geceler geçirmişti İsa Bey bu şekilde. Yalnız ibadet ediyor ve yasını tutuyordu. Tabi kafasını ibadetle meşgul etmediği diğer tüm zamanlarda da çocuklarını düşünüyordu.</div>
<div></div>
<div>Hiçbir suçu yoktu. Sadece tanımadığı birinin itirafçı olup “İsa Bey’i tanıyorum.” demesi, onu sevdiklerinden uzaklaştırmaya yetmişti. İki mahkemesi olmuş, ikisinde de hâkime tanımadığı bir şahsı tanımadığına ikna etmeye çalışarak geçirmişti. Ve umutsuzca üçüncü mahkemesini bekliyordu&#8230;</div>
<div></div>
<div>Bir gün gene paslı demir kapının mazgalı açılmış ve gardiyan İsa Bey’e evrak getirmişti. İsa Bey okuduğu zaman beyninden vurulmuşa dönmüştü çünkü devlet, hiçbir akrabası bakmak istemediği için oğlu Mahmut’a ve kızı Betül’e el koyacaktı. Dava açılmış İsa Bey’e bildirilmişti. Eşinin vefatından sonra çocukları da ellerinden alınıyordu. Sanki devlet anlaşmış, tüm kurumlarıyla İsa Bey’in hayata dair tüm emarelerini daha fazla acı çeksin diye birer birer elinden alıyorlardı. Önce özgürlüğünü, peşinden işini gücünü, peşinden eşini ve en son da çocuklarını. En son kalan parasını da avukata vermiş ve “Çocuklarımı kurtar gerekirse ben yatarım.” demişti. Yalnızca kayınvalidesi sahip çıkmıştı çocuklara ama o da çok yaşlıydı. İsa Bey’in gözünde hâlâ sokakta oyun oynayan bir çocuk olsa da Mahmut evin reisiydi artık. Kardeşine sahip çıkıyor, görüşlere kardeşini alıp geliyordu. Annesinden kalan altınları bozdurmuş, hem babasına harçlık yatırıyor hem de kardeşiyle ilgileniyordu.</div>
<div></div>
<div>Günler  geçti  ve  31  Ekim  mahkeme  zamanı  gelmişti. Elleri  gene  kelepçeli  duruşma  salonuna  çıkarıldı.  3 hâkim  ve  savcı  onu  bekliyorlardı.  Duruşma  başladı  ve asılsız suçlamalarla savcı aynı ezberleri tekrarladı. Hâkim, İsa Bey’e söz hakkı verince, İsa Bey başından geçenleri tek tek anlattı. Hem ağladı hem anlattı: Eşinin vefatını, çocuklarının hem yetim hem öksüz kaldıklarını, babasının yatalak annesinin de yaşlılığı yüzünden bakıma muhtaç olduğunu ve itirafçı denen bu şahsı hiç görmediğini hatta onun yaşadığı şehre bile hiç gitmediğini; zaten itirafçının söylemlerinin çelişkili olduğunu, isminin bile yanlış zikredildiğini ve itirafçının verdiği adresin kendi adresi olmadığını tek tek anlattı.</div>
<div>
<div></div>
<div>Hâkimlerden kadın olan üye dayanamamıştı. Üye hâkimlerin tahliye talebine rağmen başkan hâkim: “Eşinizin vefatı bir eceldir, herkesin başına gelebilir.” diyerek duygusuz ve ruhsuz bir tavırla tutukluluğunun devamına karar vermişti.</div>
<div></div>
<div>İşte o an anladı İsa Bey adaletin, hukukun içi boş bir kavram olduğunu ve insanlık denen meziyetin hâkim bile olsanız herkese nasip olamayacağını düşündü. Duruşmadan çıkarken onu kapıdan dinleyen jandarma bile hâkime oldukça sinirli bir şekilde bakıyordu.</div>
<div></div>
<div>Günün  sonunda  İsa  Bey,  bir  umutla  çıktığı  koğuşa, bu  sefer  boynu  bükük  bir  şekilde  geri  dönmüştü.  Göz pınarları  iflas  noktasına geldiği  için  ağlayamıyordu  bile artık,  onun  yerine  39  çift göz  ağlıyordu  koğuşta.  Acılar peş  peşe  yapışıyor ve  bırakmıyordu  yakasını  İsa  Bey’in. Bu  da  yetmiyormuş  gibi  6000  TL  masraf  faturası  eline tutuşturulmuştu. Eşinin cenazesine gitme masrafı, jandarmaların yol harcı, yemekleri, benzin parası vs. Artık yürüyen bir ceset gibiydi, tükenmişti. Bütün enerjisini ibadetlerine ve bütün nefesini de ettiği dualarına harcıyordu.</div>
<div></div>
<div>
<div>Çok  çaresizdi&#8230;  Buna  sebep  olanları  Allah’a  havale etmiş, kalanlar için ise devamlı dua ediyordu. Günlerden perşembeydi. İsa Bey 17. ayını yaşıyordu tutukluluğunun. O hafta tahliyeler sayesinde 37 kişi kalmışlardı koğuşta. Öğleden  sonra  kalın  paslı  demir  kapı  açılmış  ve  iki yeni  mahkûm  gelmişti.  Koğuşta  38  yatak  vardı.  Aşırı yoğunluktan dolayı  40  kişi veriyorlardı.  Bu yüzden yeni gelen  iki  kişiden  biri  yataksızdı.  Muhabbetle  karşılandı yeni  gelenler.  Aç  mısınız  diye  sorulduktan  sonra  çaylar konuldu  önüne  ve  tanışma  faslı   başladı.   Birinin  adı Faruk’tu,  üniversite  öğrencisi  son  sınıftaydı.  Okulunu bitirmeden  gözaltına  alınmış  ve  terörist  ilan  edilmişti. Diğerinin  adı  Yasin’di  ve  kayınpederinin  yanında  beyaz eşya  satmakla  meşguldü.  İsa  Bey  adı  Yasin  olan  kişiye kendi yatağını vermiş ve kendisinin yerde yatabileceğini söylemişti. Böyle başlamıştı arkadaşlıkları. Yasin çok konuşan bir tip değildi. İnsanlardan uzak duran,  içine kapanık,  gündüzleri  sadece  yemek  ve  namaz  zamanı ortaya çıkan, geceleri ise uzun ağlamalı namazları dikkat çekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Bir gün İsa Bey Yasin’i kenara çekip:</div>
<div>“Anlat be kardeşim. Her gün ağlayarak geçirdiğin gecelerine sebep olacak derdin nedir?” diye sordu.</div>
<div>Yasin anlatmak istemiyordu. Ama yatağını veren, eşyalarını paylaşan, yiyeceğini bazen yemeyip ona veren bu adama saygı duyuyor ve onu ayrı seviyordu. Anlatmaya karar verdi:</div>
<div></div>
<div>“İsa abi anlatacağım ama ne olur sonunda bana kötü gözle bakma inan başka seçeneğim kalmamıştı ailem çok zorlamıştı.”</div>
<div>“Problem değil kardeşim, biz de hata yaptık. Anlat ki yükün azalsın, dertleşelim istedim.”</div>
<div></div>
<div>“Eyvallah abi&#8230; 18 ay önce tutuklanmıştım ben.  Eşim ve  ailesi  sağlam  particidir.  Aşırı  baskı  yaptılar  bana  ve tuttukları  avukat  da  beni  kandırdı.  İtirafçı  olup  üç-beş isim verirsem beni bırakacaklarını söylediler. Eşim itirafçı olmazsam   benden   boşanacağını   söyledi.   O   günlerde de  bana  fotoğraflar gösterdiler  inan  düzgün  bakmadım bile. Rastgele üç kişi gösterip bunları tanıyorum dedim. İsimlerini   sorduklarında   da   rastgele   isim   salladım. Beni  bıraktılar ama mahkemem devam etti.  Suçu kabul ettiğim için hüküm yedim yargıtay onayınca beni tekrar aldılar. Tekrar hapse düşmeme mi üzüleyim, yoksa benim yüzümden 17 aydır içerde yatan o üç kişiye mi üzüleyim?.. Her gece rüyamda görüyorum. Pişmanlıklarla uyanıyorum. Eşim boşadı beni zaten, geçinemedik ve önümüzdeki ay o üç  kişinin mahkemesinde yüzleştirecekler beni.  Nasıl bakacağım onların yüzüne? İnan çok pişman oldum ama zamanı geri alamam ki&#8230;”</div>
<div>İsa Bey Yasin’in pişman ve çaresiz haline üzülmüş onu teselli  etmeye  çalışıyordu.  Ama  17  ay  demesi  üzerine  o soruyu sorma ihtiyacı hissetti:</div>
<div>“Teşhiste hangi isimleri söyledin hatırlıyor musun hâlâ?”</div>
<div>“Evet abi nasıl unuturum&#8230; Orta okul arkadaşlarımdan üçünün ismini sallamıştım. Zeki Olgun, İsa Akyol ve Yaşar Şener deyivermiştim o an İsa  Bey donup  kalmıştı. Yatağını  verdiği,  eşyalarını ve  yemeklerini  paylaştığı,  dertleştiği  karşısında duran şahıs, 17 aydır içeride yatmasına,  eşini kaybetmesine, çocuklarının kimsesiz kalmasına sebep olan itirafçıydı&#8230; Allah’ım bu nasıl bir imtihandır diye geçirdi içinden gene İsa Bey. İnsani fıtratından bir an boğası geldi ama inandığı değerler izin vermiyordu. İsa Bey’in bu hali Yasin’in dikkatini çekmişti ve:</div>
<div>“Ne oldu abi? Yanlış bir şey mi söyledim?” diye sordu dertleştiği abisine. İsa Bey ise kızgın ama kendini ve duygularını dizginlemiş bir halde:</div>
<div></div>
<div>“Evet,  Yasin  hem  de  öyle  bir  yanlış  ki&#8230;  18  ay  önce söylediğin yalan benim 17 ayımı, eşimi, çocuklarımı, her şeyimi  elimden  aldı.  Ve  hayat,  bu  iftiracıyı  17  ay  sonra karşıma  dikti,  pişman  olduğunu  söylettirerek.  Nasıl  bir imtihandır ki bu, elimdeki her şeyin elimden alınmasına sebep  olan  şahsı  bu  kadar  zaman  sonra  karşıma  dikip pişmanlığını bana gösteriyor. Seni Allah affetsin kardeş&#8230;” demekle yetindi.</div>
<div>Hikâyeye devam edememiş, boğazıma bir şey tıkanmış ve kendimi ağlamamak için zor tutuyordum. Saat çok geç olmuş, buna rağmen iki arkadaşım pür dikkat beni dinliyorlardı.</div>
<div>“Arkadaşlar maalesef bu anlattığım hikâye senaryo değildi. İki yaşanmış hikâyenin, iki gerçek insanın hikâyesinin birleşmiş hali idi. Ve bizzat kendi ağızlarından dinlediğim hatta bir kısmına da bizzat şahit olduğum bir hikâye&#8230;”</div>
<div>İsa Bey benim koğuş arkadaşımdı ve hâlâ hapiste desem inanır mısınız? Bu kadar acılar yaşanırken hapiste olanlara, dışarıdaki insanların  umursamazlığı  acıtıyordu  bizi.</div>
<div>NOT: BUGÜN 31 EKİM 2018. BU HİKÂYE İKİ KİŞİNİN GERÇEK HİKÂYESİDİR VE İSA BEY HÂLÂ SİLİVRİ’DE YATMAKTADIR&#8230;</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/18-ay-once-soyledigin-yalan-benim-17-ayima-esime-ve-cocuklarima-mal-oldu-haberi-1339982.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak : Samanyoluhaber | Ali TURNA</strong></a></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/18-ay-once-soyledigin-yalan-benim-17-ayima-esime-ve-cocuklarima-mal-oldu/">18 ay önce söylediğin yalan benim 17 ayıma, eşime ve çocuklarıma mal oldu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şubat ayıydı, koğuş gerçekten soğuktu</title>
		<link>https://hizmetten.com/subat-ayiydi-kogus-gercekten-soguktu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Dec 2019 09:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5820</guid>

					<description><![CDATA[<p>NEDEN RÖPORTAJ?   İçeride kaldığım süre içinde öyle şeyler yaşamış ve öyle acı dolu hikâyeler dinlemiştim ki hepsi de gepgerçekti. Bir ara bunları hikâyeleştireyim dedim. Ama çok basit kalmıştı yazılanlar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/subat-ayiydi-kogus-gercekten-soguktu/">Şubat ayıydı, koğuş gerçekten soğuktu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>NEDEN RÖPORTAJ?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>İçeride kaldığım süre içinde öyle şeyler yaşamış ve öyle acı dolu hikâyeler dinlemiştim ki hepsi de gepgerçekti. Bir ara bunları hikâyeleştireyim dedim. Ama çok basit kalmıştı yazılanlar ve nihayetinde hikâye sunî gibi duruyordu. Koğuştaki insanlara bakıyorum çok güzel insanlar. Bunları suçlayanlara bakıyorum özlem duydukları insanlar bunlar. Tezatlık diz boyu. Bu parçalanmış hayatları bir şekilde yansıtmam gerekiyordu. En gerçekçisi röportaj diye düşündüm ve orada kalan arkadaşlara önceki hayatlarını ve tutuklanma sürecini sordum. 5 kişiyle röportajı yapmıştım ki tahliye oldum. İsterdim ki orada kalan bütün arkadaşlarla bu röportajı gerçekleştirebileyim. Bu röportajları olduğu gibi bu bölümde aktaracağım. Arkadaşlar isimlerinin geçmemesini istediği için baş harflerini yazacağım. Olaylar, yazılanlar tamamen gerçektir, sadece isimlerde değişiklik yaptım.</div>
<div></div>
<div><b>ÖMER SAĞLAM İLE RÖPORTAJ<br />
</b></div>
<div></div>
<div><b>-Kendinizden bahseder misiniz ?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>-32 yaşındayım, evliyim bir oğlum var. İşletme mezunuyum, özel bir firmada idareci olarak çalışıyordum. İstanbul’da yaşıyorum.  Daha önce bir öğrenci yurdunda öğretmendim. Sivaslıyım.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>-Gözaltına alınma sürecinizi anlatır mısınız?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>-Bir cuma günüydü. Cuma namazına gitmek için evden çıkmıştım. Camiye tam varmıştım ki arkamdan hızla bir araba gelip yanımda durdu. “Bir baksana sen.” dediler. İsmimi sordular. İsmimi söyledim. Şaşkın bir şekilde hayırdır siz kimsiniz demeye fırsat kalmadan arabadan inip koluma girdiler. Orta yaşlı iri olan, “Senin araman yok mu?” diye sordu. O an öğrendim arandığımı. Telefonla birilerini arayıp “Şahsı aldık efendim.” dedi. Nasıl bir suçluydum ki özel, ayağa servis bir tutuklanma yaşıyordum, ben bile bilmiyordum ve hiç öğrenemedim de. Kimlik kontrolü için kimliğimi istediler. Kimliğimin, cüzdanımın evde olduğunu söyledim. “ Gidip alalım.” dediler. Hep beraber eve gittik. Eşim olan biteni anlayamamış şaşkın şaşkın bakarken polisler evi arayıp eşini de alacağız deyince o an dünyam karardı ve neredeyse bayılıp düşecektim.</div>
<div>&#8221;Memur bey neden tutuklanıyorum, eşimi neden tutukluyorsunuz?&#8221; diye peş peşe bir sürü soru sorsam da aldığım tek cevap &#8221;emir böyle içeriğini bilmiyoruz&#8221; dediler.</div>
<div></div>
<div>
<div>Kimlik almaya geldiğimiz evimden eşim ve altı aylık bebeğimizle beraber çıktık. Gelen polisler Avcılar polisiymiş, beni Esenyurt polisine teslim etmeleri gerekiyormuş. Bu yüzden petrol ofisinde Esenyurt polislerini bir buçuk saate yakın bekledik. Nihayet Esenyurt polisi geldi, emniyete götürdüler. Ailecek hayatımızda ilk defa polis merkezindeki çay ocağında, başımızda polis bekliyorduk. Emniyete ilk geldiğimizde komiser, “Bunları niye getirdiniz, ne yapacağız bunları şimdi?” diye afalladı. Zira suçlu bir sıfatımız yoktu. Suçlu da değildik zaten. Emniyetten de apar topar Büyükçekmece adliyesine götürülüp Erzurum savcısını bekledik bir süre. Savcı hasta olduğu için nöbetçi savcıyı bekliyormuşuz. Savcı bizi ne gördü ne dinledi, yedi gün gözaltı kararı vermişti. Bu karar beni, eşimi ve altı aylık oğlumu da kapsıyordu. Bebeğimiz Umut altı aylıkken suçlu olarak annesiyle adliyede gözaltına alınmıştı. Ben bir nezarette, eşim ve oğlum başka nezarette şubat soğuğunda altı gün geçirdik.</div>
<div></div>
<div>Anne ve babası gözaltında olan bir çocuğun ihtiyaçlarının olduğunu, şubat soğuğunda nezarette kalmaması gerektiğini hiç düşünmediler. Gelen yemek yenecek gibi değil, ortam pis hele de bir bebeğin kalacağı yer hiç değildi, soğuktu. Altı gün sonra mahkemeye çıkarıldık. Ailecek ifadelerimize başvuruldu, anlam dahi veremediğim sorulara cevap vermeye çalışıyordum. Oğlumsa ağlamalarıyla ifadesini gayet net anlattı ancak hâkim çok da anlamaya niyetli gözükmüyordu. Hatta bir ara eşimi azarlayarak,  “Sustur şu çocuğu.” diye seslendi. Eşim şaşkın mahcup biraz da sinirli bir ifadeyle, altı gün soğuk nezarette kalan bebeğimizin hastalandığını, ateşinin olduğunu anlatsa da hâkim oralı olmadı bile. Hâkimin bir anlık kararının bizim ailecek tutuklanmamıza hükmetmesine hâlâ bir anlam verebilmiş değilim. Erzurum soğuğunu bilirim ama nezaret soğuğu o duygularla daha zor gelmişti.</div>
<div></div>
<div><b>-Nezarethanede nelerle karşılaştınız?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>-Gerçek suçlular her akşam gelip sabah salınıyorlardı. Biz ailecek ben, eşim ve oğlum azılı suçlu olarak nezarethanede daimiymişiz gibi bekliyorduk. Bizim bebeğimizin ihtiyaçları dahi giderilmezken orada kalan iki yabancı uyruklu suçlunun nezarethanede ellerine telefonları verilmiş, devletimizin merhametli muamelelerine muhataptalardı.</div>
<div>Ya biz?..</div>
<div>Altı aylık oğlumun sıcak yuvasında anne baba şefkatini yaşaması gerekirken maalesef soğuk nezarethanede demir parmaklıkları tutması içimi parçalıyordu. Diğer suçluların sigara dumanları altında öksürmeye başlamıştı. Polise söylediğimizde burada sigara içmek yasak ki diye bizimle adeta dalga geçiyordu. Kaderimizmiş, ailecek mahpus hayatımız başlamıştı. Eşimle, hayat arkadaşımla aynı araca konulup, özgürlüğümüzden koparılarak önce eşimi Bakırköy cezaevine, bebeğimiz Umut’la beraber bıraktık. Kelepçelerden dolayı veda sarılması bile yapamamıştık. Ama eşimin o son bakışları ve kelepçeli elleriyle bebeğimizi tutması hâlâ gözlerimin önünde. Buruk hüzünlü bir şubat günü Metris cezaevine ailemden koparılarak atıldım.</div>
<div></div>
<div>
<div><b>-Metris’te neler yaşadınız?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>-Bu benim hayatımda ilk cezaevi tecrübem, daha önce emniyet, karakol binalarının önünden dahi geçmedim desem yalan olmaz. Metris’e geldiğimizde bekleme nezaretinde üç kişiydik. Diğer ikisi torbacı sıfatıyla uyuşturucu satan kişilermiş. Bırak uyuşturucu, sigara dahi kullanmayan ben uyuşturucu satıcılarıyla aynı odada kalmak bu duyguyu anlatamam. Şaşkınlık, afallamak, öfke bu hal neyin nesi, şaka mı gibi karışık bir duygu. Hele bir sözleri var ki o son kurşunu beynime sıkmışlardı sanki. Siyasi suçlu olduğumu öğrenince bana, &#8221;Biz çıkarız senin işin zor.&#8221; dediler.</div>
<div>Bu nasıl bir cümledir Allah’ım. Hâlâ hâlâ algılayamıyorum. Evet, hapis hayatım boyunca, ki 14 aydır hapisteyim, adli suçlulardan bu cümleyi çok duydum. Nasıl hiç suç işlememiş bir suçluysam uyuşturucu satan bile çıkabiliyorken ben çıkamıyordum.</div>
<div>Metris’te kendimi unutmuş daha acı veren eşimin ve bebeğimin durumunu düşünüyordum daha çok. Nihayet kaydımız yapıldıktan sonra benimle aynı suçtan tutuklanmış güzel insanların koğuşuna koydular. Sabaha kadar uykusuz, dertleşerek geçirdiğimiz gecenin sabahında tabuta bindirilerek Silivri yoluna çıktık.</div>
<div></div>
<div><b>-Silivri’de neler yaşadınız?</b></div>
<div></div>
<div>-Silivri’ye gelmiştim gelmesine ama benim hep aklım cezaevindeki eşim ve oğlumdaydı. Onlardan ancak 7 gün sonra haber alabildim ve bu yedi gün hayatımın en uzun zaman dilimiydi. Oğlumu annesiyle hasta ateşler içinde bırakmıştık Bakırköy ceza evine. Kalacağım koğuşa ilk girdiğimde insanların çehresi beni şok etmişti, tanıdıkça olayın vahametini daha iyi anladım. İddianamelerdeki gibi bir teröristlik sıfatı bu insanlarda çok alakasız duruyordu. Karınca incitmez tabiri bunlardı işte. Koğuştaki insanlarla tanışınca biraz rahatlamıştım. Metris’teki 2 torbacıdan sonra buradaki güzel arkadaşlarla kalmak biraz olsun rahatlatmıştı. İlk kapalı görüş günü karşımda eşimi ve oğlumu görünce beynimin bana oyun oynadığını zannettim. Kalın camın arkasında eşim ve oğlum vardı gerçekti. Ahizeyi kaldırıp oğlumun sesini duyunca, “Evet gerçek.” dedim eşimin avukatı itirazlarını yapmış nihayet onu salmışlardı. Artık bir yanım özgürdü.</div>
<div></div>
<div>Şubat soğuğuydu koğuş gerçekten soğuktu. Benim eşyalarımı lacivert ve kapüşonlu diye almamışlardı. Üşüdüğümü gören bir arkadaş bana ceketini verdi. Daha sonra öğrendim ki o arkadaşın da başka ceketi yokmuş. Kendisi ihtiyaç sahibi iken nefsini bana tercih etmesini kesinlikle unutamayacağım. Böyle insanlardı işte bu arkadaşlar. Açık görüşte herkes aile fotoğrafı çektirirken ben çektirmedim çok duygusaldım ve baktıkça ağlayacağımı bildiğim için uzak durdum. Ama oğlumun baba deyişi aklıma geldikçe gizli gizli köşemde ağlıyorum. Eşimden öğrendiğim kadarıyla Silivri’ye geldiklerinde eşim soruyormuş, “Oğlum nereye geldik?” diye oğlum, “Babaya” diyormuş. O sesi duymak için nelerden vazgeçmezdim ki&#8230; Anlayamadığımsa birkaç ay öncesine kadar sabıka kaydım bile yokken, askerliğini yapmış bir aile babası iken nasıl oldu da bir anda terörist ilan edilmiştim. Adalet kavramını sorgular oldum burada. Ben tutuklandığımda oğlum daha oturamıyorken şu an yürüyor ve ben çocuğumun ilk adımlarını göremedim. Hangi adalet bir babanın evladının büyümesini görmesine engel olur. Evladım evde sendelerken onu tutup yürütmeye çalışmam gerekirken, düşme tehlikesinde onu tutmam gerekirken ben sadece camın arkasından haftada bir o da 45 dakika görebiliyorum. Adalet cam kadar soğuk ve kalın. Suçlu olsam gam yemeyeceğim. En ufak bir suçumu bulun müebbet yatmaya razıyım.</div>
<div>
<div><b>Not:</b> Şu an bu arkadaş 7,5 yıl ceza aldı hâlâ cezaevinde. Eşi ise 6 yıl 3 ay ceza aldı. Çocukları ise hâlâ hastane kapılarında. Nezarette aldığı soğuk ciğerlerini tahrip etmiş.</div>
</div>
<div></div>
<div><strong><a href="http://www.samanyoluhaber.com/subat-ayiydi-kogus-gercekten-soguktu-haberi/1340298/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak: Samanyoluhaber | Ali Turna</a>11</strong></div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/subat-ayiydi-kogus-gercekten-soguktu/">Şubat ayıydı, koğuş gerçekten soğuktu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gardiyan amca şu camı açar mısın?..</title>
		<link>https://hizmetten.com/gardiyan-amca-su-cami-acar-misin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 09:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[gardiyan]]></category>
		<category><![CDATA[samanyoluhaber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5612</guid>

					<description><![CDATA[<p>Savcı beye bir itirafta bulunmak istiyorum. Tüm F. koğuşlarında örgüte en büyük desteği veren kuşkusuz AKSEL marka olan ketıl ve semaverdir. O semaver neler çekti elimizden bir bilseniz. İki semaver&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gardiyan-amca-su-cami-acar-misin/">Gardiyan amca şu camı açar mısın?..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Savcı beye bir itirafta bulunmak istiyorum. Tüm F. koğuşlarında örgüte en büyük desteği veren kuşkusuz AKSEL marka olan ketıl ve semaverdir. O semaver neler çekti elimizden bir bilseniz. İki semaver bir de ketılımız vardı bizim koğuşta. Bir semaver sabah yedide iş başı yapar, gece on ikiye kadar da mesaisi bitmezdi.</div>
<div></div>
<div>Günün nöbetçisi yapardı bize çayları. Çayımızın markası &#8216;sayılı gün&#8217; çayıydı. Kahvaltı ve çay saatlerinde, semaverdeki su ve üstündeki iki demlik çabuk biter, hemen ketıl devreye girerdi. Bu semaver çayın tadını bozmasın diye sadece bize çay yapmaktan hüküm yemişti. Diğer semaver ne iş yapardı diye sorarsanız, ne yapmazdı ki&#8230;</div>
<div></div>
<div>Duş için yönetim sıcak suyu kestiğinde semaver ve ketıl devreye girerdi. Saat üç gibi gelen yemek, akşam yediye kadar soğurdu bu yüzden semaver ısıtma işini üstlenirdi. Semavere çorbayı koyar, içinde ona yemek olan karavanı üstüne koyar ve buharıyla ısıtırdık. Biri pasta mı yapacak, semavere işi düşer ve gene petibörleri saklama kabına dizer semaverde yaptığı pudingi de üstüne dökerdi. Yeni icat ettiğimiz birkaç çeşit bisküviyi kırıp, üstüne süt döküp buzdolabında dondurduğumuz pasta ile semaver biraz rahatlamıştı. Canın tost mu istedi, semaverde suyu kaynatır, buharından gelen sıcaklıkla iç içe koyduğumuz karavana semaverin üstüne koyar, üstteki karavana kaynar su döker ve iki karavan arasında tostumuzu veya gözlememizi yapardık. Hatta bir ara sınır tanımayıp waffle bile yapmışlığımız var. Çiğ köfte ile verilen yufkayı, semaverin üstündeki karavana koyar, bitter çikolata ve meyvelerle waffle yapardık. Devletin verdiği mantarlı yemeğin tadı çok iyi olmazdı, biz de yağını süzüp soğan, biber ekleyip semaverde yeni yemekler yapardık&#8230;</div>
<div></div>
<div>Her  gece  saat  11’de,  kantinden  aldığımız  sütleri  o semaverde kaynatırdık. Nuri, kantinden aldığımız beyaz peynirin suyunu iyice sıkar ve lor peynir haline getirirdi.  Biberleri de ufak ufak doğrar, domatesi rendeler, sarımsaklı ve kırmızı pul biberli peyniri karıştırır, koğuşa farklı bir ziyafet çektirirdi.</div>
<div></div>
<div>Gece gündüz çalışan semaverler çabuk bozulurdu. Varsa koğuşta elektrik mühendisi, tamir etmeye çalışırdı, yenisi çok pahalıydı malum. Hüso dayı çok kere semaver tamiri yaparken şalterleri attırırdı. Bu yüzden Hüso dayıya semavere yaklaşmasını yasaklamıştık. Gerçi o da haklı, kaşıkla vida sökerek semaveri parçalarına ayırması bile bir maharetti sonuçta. Aynı kaşıkla semaveri toplasa da takım çantası eksikliğinden kablo bağlantılarında sıkıntı yaşıyordu. Sonuçta semaver olmazsa olmazımızdı bizim. Bütün yiyecek ve içecekler semaverde hayat buluyordu. Farklı yemekler yapabilmek de bize kısa süreliğine de olsa özgürlük hissini veriyordu.</div>
<div></div>
<div>Bir semaverde aynı anda iki hatta üç yemek birden yapabiliyorduk. Yumurtasız kavurmalı menemen en büyük ziyafetlerimizdendi. Altı aylık hapis hayatım boyunca hiç yumurta görmedim. Ancak tahliye olmama yakın, kantinde pişmiş şekilde satmaya başladılar. Haşlanmış yumurtayı rendeleyip semaverde menemen yapıyorduk. Bu ne ki, bir ara top keklerden yaş pasta bile yapmıştık.</div>
<div></div>
<div>Cezaevinde her nesne, birden fazla işe yarayabiliyordu. Çöp torbasından ip hatta fiber kablo bile yapmıştık. Torbanın içine kulaklık teli koyup, malum içeride radyo çekmiyor, biz de kendi antenimizi keşfetmiştik. Bozuk olan semaver atılmazdı, çünkü anten için semaverin kabloları çok değerli olurdu.</div>
<div></div>
<div>Semaver gibi, hiçbir eşya atılmaz, mutlaka bir yerde değerlendirilirdi.</div>
<div><b> </b></div>
<div>
<div><b>AVLUYA SIĞMAYAN HAYATLAR</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Avlu bir nevi özgürlük gibiydi bizim için. Tel arasından bile olsa gökyüzünü görebildiğimiz tek yer olan avludan, göçmen kuşları  izlerdik. Beş metre duvarlarla çevrili, üstü tel örgüyle kaplı, 6 adıma 16 adım genişliğinde, tam ortasında mazgalı olan bir avluydu  bizimkisi. Sabahları volta attığımız, spor yaptığımız, voleybol oynadığımız, kitap okuduğumuz ve nefes alabildiğimiz tek yerdi avlu aynı zamanda.</div>
<div></div>
<div>Rüzgâr ve radyo sinyalleri bir köşeden girer, girdap yapar ve çıkardı. Ama biz gene de orada kalırdık. Kimi zaman da avluda,  zeytin çekirdeklerini sürtüp sevdiklerimizi tesbih yapardık.</div>
<div></div>
<div>Avlu bir nevi yazlığımızdı bizim. Yazın hava çok sıcak olduğundan, genellikle avluda vakit geçirirdik. Yazın hep güneş altında kalan avlumuza kışın, yüksek duvarlardan olsa gerek güneş hiç uğramazdı. Yağmur damlaları tel örgülere takıla takıla düşerdi avlunun zeminine. Pazar günleri de avlumuzu yıkama günüydü.</div>
<div></div>
<div>Selim abi, her gün avlunun aynı köşesinde bir kitap bitirirdi. Nevzat abi ve ekibi, kahvaltıdan sonra başlarlardı sporlarına öğlen bire kadar&#8230; Spor aletlerimiz ise beş litrelik damacanalar ve birkaç çöp poşetini  birleştirerek yaptığımız kalın ipti. Önceleri 1,5 litrelik pet şişelerde veriyorlarmış suyu. İçine tuz basıp ağırlık yapmışlar spor için. Her aramada almasınlar diye de özenle saklıyorduk bu şişeleri. Bayram sabahı açık büfemizi avluya  hazırlamış, bayramlaşmamızı da yapmıştık. Avluya sığmazdı hayatlarımız. Plastik sandalyesini alan avluya çıkar, oturur ve tel örgülere inat gökyüzüne bakıp, özgürlük hayalleri kurardı. Bedenlerimiz tutsaktı evet, fakat hayallerimize de pranga vuracak değillerdi ya&#8230;</div>
</div>
<div></div>
<div>
<div>Sabah sekizde sayımla açılan avlu, hava kararmaya yakın kapanırdı ve gece penceremizden gördüğümüz tek manzara, avlunun yamalı duvarlarıydı. Kimi bir türkü söyler, kimi şiirini okur, kimi feryadını salıverirdi tel örgüler arasından semaya. Ama genellikle dualarımızla doldurur inletirdik semayı, insanlar duymazdı.</div>
<div></div>
<div>Aramalarda bizi avluya dizen gardiyanlar, koğuşu arar, üstümüzü arar ama yine de bulamazlardı  hayallerimizi. Görüş sonraları eline sigarasını alan avluya çıkar, yeni havadislerini anlatırdı arkadaşına. Kırk kişilik teröristlerden oluşan koğuşta sigara içen kişi sayısı 5-10’u geçmezdi. Bu yüzden avluda içerdik, kimseye rahatsızlık vermemek için. Avluda voleybol oynarken de mazgala  takılıp  ayağını kıranlar  veya  burkanlar  olurdu.  Her  şeye  olduğu  gibi buna  da  kendimizce  çare  bulmaya  çalışmıştık  ve  çöp poşetine doldurduğumuz gazete parçalarıyla kapatmıştık mazgalı. Son bulmuştu sakatlıklar. Gökyüzümüzü böldüğü yetmiyormuş gibi futbol oynarken de toplarımızı patlatıyordu o tel örgüler. Beton zeminde zıplamaktan eklem yerlerimizde ağrılar başlamıştı. Her tarafımız betondu, toprağa hasret kalmıştık. Kışın sebzeleri poşete koyup  avludaki  demir  parmaklıklara  asardık. Yağmurla beraber bütün turplar yeşerir,  çiçek açardı ve turpları yemektense, yeşilliğini seyretmek daha çok haz verirdi bize.</div>
</div>
<div></div>
<div>Kışın soğuktan ve yağmurdan dolayı pek çıkamasak da yine de avlu bizim için özgürlüktü. Yürüyüş saatlerinde daire şeklinde yürürdü koğuştakiler. Kulaklıklar takılır ve yürüyüş başlardı. Ben çok beceremezdim volta atmayı. Kulağınıza eğer avluda herkes yürürken köşede oturup onları izleyen biri gelirse bilin ki o benim&#8230;</div>
<div><b> </b></div>
<div>
<div><b>KAPALI GÖRÜŞ</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Kahvaltıdan sonra genellikle uyurdum. Ama bugün farklıydı. Yatakhaneye çıkıp dolabımdaki en temiz ve güzel  olan  pantolonumla  tişörtümü  giydim  ve  salona indim. Saklama kabından, cezaevinin verdiği isim soy isim ve terör örgütüne üye yazılı  kimliğimi aldım. Bu kimlik olmadan kapıdan çıkamıyorduk.</div>
<div></div>
<div>Gardiyanın  gelmesine daha saatler vardı,  fakat ben içimdeki görüş heyecanını bastıramamış bir şekilde  salonda bekliyordum. Arada bir çayımı ve sigaramı alıp avluya çıkar, vaktin geçmesini beklerdim. Sadece  ben değildim böyle. Koğuş, kiminin eşine, kiminin çocuğuna, kiminin de anne babasına olan özlemiyle inliyordu sanki. Saat 11 gibi, beklenen an gelirdi ve demir paslı kapı iki üç tane kilit sesinin ardından açılırdı. Gardiyan ziyaretçisi gelenlerin listesini verir, kapıya en yakın arkadaş alır ve isimleri okumaya başlardı. Kapalı görüşe, ailesi başka şehirde olanlar gelemezdi. Ziyaretçisini bekleyen ama ismi okunmayan  olursa vay haline&#8230;</div>
<div></div>
<div>Bir keresinde benim başıma gelmişti, iyi bilirim o yüzden bu duyguyu. Yine günlerden görüş günüydü, giyinmiş kuşanmış bekliyordum. Fakat isim listesinde benim ismim okunmamıştı. Normalde eşim, kapalı-açık her görüşe mutlaka gelirdi. Telefon açıp ne olduğunu öğrenme gibi bir şansım da yoktu. Avluya çıkmış sigara üstüne sigara yakıyordum. Olabilecek tüm kötü musibetler tek tek aklıma gelip yerleşiyorlardı. Yolda gelirken kaza mı geçirdi veya evde başına kötü bir şey mi geldi?.. En azından babam gelirdi. Acaba o da kötü haberi nasıl veririm derdine düştü de ondan mı gelmedi?.. Çocuklarıma mı bir şey olmuştu veya babama mı?.. Bunlar gibi birçok düşünce kafamda dolanıyordu. Ve bu düşünceler, çarşamba gününki telefon hakkıma kadar kafamı meşgul etmeye devam edeceklerdi.</div>
</div>
<div></div>
<div>
<div>Meğer kimlikte problem çıkmış. İki saat sonra gelip gardiyanlar beni aldı görüşme için. Fakat o iki saatte yaşadığım stresi ancak cehennem azabına benzetebilirim. O halimi gören arkadaşlarım da kendi sıkıntılarını bırakıp beni teselli etmeye çalışmışlardı. Ve ismi okunanlar, ellerinde sahte cezaevi kimlikleriyle koridora çıkar, tek sıra halinde dizilirlerdi. Ayakkabı çırpma ritüelinden sonra üstümüz aranır ve tekrar tek sıra halinde görüşme odalarına doğru yürürdük. Attığım her adım, bizi sevdiklerimize daha da yakınlaştırır, sevgiliyle ilk görüşme heyecanı gibi kalbimiz yerinden çıkacakmış gibi atardı. Harf sırasına göre odalara dörder kişi halinde girer ve tek kişilik bölmelerin önüne geçerdik. Bölmelerdeki camlardan karşı odadaki ziyaretçileri görürdük.</div>
<div>Hayvanat bahçesindeki tehlikeli hayvanlar gibi camın bu tarafından ziyaretçimizi beklerdik. Kapalı görüşlerde benim ziyaretime çoğunlukla eşim, babam ve oğlum gelirdi. Ufak kızımı, ilk kapalı görüşten sonra getirmemesini istemiştim eşimden. Çünkü hem bana acı veriyordu hem de kızımın sorularına verebilecek hiçbir cevabım olmuyordu. İlk kapalı görüşte kızım geldiğinde, çok koymuştu bana. Hatta görüşmenin ilk on dakikası konuşamamıştık, dilim tutulmuştu sanki. Karşımda günahsız, üç yaşındaki meleğim. Burnumda tütüyordu, görüyordum, duyuyordum fakat tam dokunacağım, saçlarını okşayacağım zaman elim kalın cama tosluyordu. Ahizeden konuşabildiğim meleğimin “<b>Baba sen niye o taraftasın? Sana sarılamayacak mıyım?</b>” cümlelerini duyduğum anda, kelimelerim ve duygularım kilitleniyor, en yoğun hissettiğim hüznü ve acıyı ise gözyaşlarım olarak bırakıveriyordum. İlk kapalı görüşte, bir saate yakın olan zaman diliminde ya beş ya da on dakika anca konuşabilmiştik. Eşim, babam, çocuklarım bana; ben de onlara bakıyordum. Bakışlarım aslında her şeyi özetlemişti. Kelimeler fazlalıktı bu lahzada&#8230; Diğer bölmelerdeki arkadaşlarımın, duygu yüklü konuşmaları hatta hıçkırıkları tüm odayı kaplıyor, gardiyanları bile etkiliyordu.</div>
<div></div>
<div>Eşim tahliye sonrası anlatmıştı. Kapalı görüş bitmiş. Bizi, yani mahkûmları, gardiyanlar götürürken ve ziyaretçiler son bakışlarını atarken bize, tam o sırada ziyaretçilerden bir kız çocuğu gardiyana sarılıp <b>“Gardiyan amca şu camı açar mısın? Babama bir kere sarılayım Söz yine kapatırsın.” </b>çığlıkları gardiyanın bile ağlamasını sağlamış.</div>
<div></div>
<div>Ne içerdekiler suçluydu ne de ziyaretçiler uzaylı. Hem mahkûm sıfatındaki bu insanlar karıncayı bile incitmeyen insanlardı hem de gelen ziyaretçiler tesettürlü, dindar, hak yemeyen güzel insanlardı. Bunu görüp bilen gardiyanlar da bu yüzden bize ve gelen ziyaretçilerimize çok iyi davranırlardı.</div>
<div></div>
<div>Burada bir kere daha belirtmeliyim ki hem gardiyanlar hem de jandarmalar son derece nezaketli ve bize karşı saygılıydılar. İstisnalar vardı belki ama ben yine de genelinden müteşekkirim ve tek sıra halinde üstümüz aranıp, ayakkabılarımız çırpılınca tekrar koğuşa, cebimizde duygularımız ve üstümüzde sevdiklerimizden koparılmanın hüznü ile geri dönerdik. İlk bir saat çıt çıkmaz, herkes kendi dünyasında duygularıyla boğuşurdu. Sonlara doğru duygularımızı bastırmayı başarınca, başlardık arkadaşlarımıza anlatmaya. Kimisi çocuğunu anlatır, anlattıkça sanki yanı başındaymış gibi hissederdi; kimisi aldığı güzel haberleri paylaşır; kimisi de derdine dert ekleyen yeni problemlerini anlatırdı&#8230; Yine de günün şerefine, genellikle güzel şeylerden bahsedilirdi. Kötü haber alan genellikle, diğerlerini üzmemek için kalbine gömmeye çalışırdı. Bazıları da dayanamaz derman arardı.</div>
</div>
<div></div>
<div>
<div>Görüş günlerinde hem biz hem de ziyaretçilerimiz yoğun duygular yaşadığımızdan hep hüzünlü olurduk. Ve biz içeridekiler bu yüzden ailelerimizin hep üzüntülü olduğunu düşünür, daha da çok üzülürdük. Ziyaretçilerimiz de bizi o son ayrılma anındaki hüzünlü çehremizle görür ve içeride hep üzgün olduğumuzu zannederlerdi. Bu yüzden onlar da çok üzülürlerdi.</div>
<div></div>
<div>Tahliye olduktan sonra, içerideki arkadaşlarımın eşlerini aradım ve:</div>
<div>“Zor da olsa, belki imkânsız da olsa lütfen görüş günlerinde veya telefon haklarınızda olabildiğince acılarınızla dalga geçin. En büyük acınıza en sesli kahkahanızı patlatın. Çünkü siz iyi, mutlu olursanız veya gözükürseniz, içeride onlar daha mutlu oluyorlar.” diye tavsiyelerde bulundum hepsine. Çünkü gerçek buydu. Biz insandık, vicdanlıydık ve merhamet duygumuz ağır basıyordu. Koğuşta bir kişinin derdine, kırk çift göz beraber ağlardık. Her görüş sonrası kendi derdimizi sonra yaşamak üzere rafa kaldırır, Ali’nin çocuğunun hastalığını sorar; Ahmet’in eşinin doğumunun nasıl geçtiğini sorar; İlker’in ailevi problemini sorar ve hepsini teselli etmeye çalışırdık. Duygularımız kollektifti, beraber sevinir beraber üzülürdük. Biliyorduk ki ailemizden başka bizi umursayan kimse yoktu ve biz bizeydik.</div>
<div></div>
<div>Görüş sonrası duygu boşalması yaşayan Fatih’e maymun gibi şaklabanlık yapar, ziyaretçisi gelmeyen arkadaşlarımızı da meşgul etmek için havadan sudan hikâyeler anlatırdık. Görüş sonrası “Neden? Neden?” diye kafasına vuran ilahiyat öğrencisi hafıza, tekstilci Mustafa abi sarılır, “Bana vur hafızım vur bana boşalt içini.” diyerek yardım etmeye çalışırdı. Hiç unutamam Mustafa abinin, hafıza seslendiği o sesini&#8230;</div>
<div>Kapalı görüşü özetlemek gerekirse: Duyguların kalın cama toslamasıydı&#8230;</div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/gardiyan-amca-su-cami-acar-misin-babama-bir-kere-sarilayim-haberi-1338844.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak: Samanyoluhaber | Ali Turna</strong></a></div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/gardiyan-amca-su-cami-acar-misin/">Gardiyan amca şu camı açar mısın?..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Bu Arkadaşların Fıtratı Bu Oyunu Oynamaya Müsait Değil&#8221;</title>
		<link>https://hizmetten.com/bu-arkadaslarin-fitrati-bu-oyunu-oynamaya-musait-degil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2019 13:00:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[kurt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5739</guid>

					<description><![CDATA[<p>KURT-KÖYLÜ BİZİM HAYATIMIZ ASLINDA   Günlerden  çarşamba  kurt-köylü oynama günü. Eskiden bayramlar gibi özel günlerde oynardık bu oyunu. Zaman geçtikçe koğuştaki arkadaşların psikolojileri bozulmaya başladı. Bu yüzden moral verici, kafa&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-arkadaslarin-fitrati-bu-oyunu-oynamaya-musait-degil/">&#8221;Bu Arkadaşların Fıtratı Bu Oyunu Oynamaya Müsait Değil&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>KURT-KÖYLÜ BİZİM HAYATIMIZ ASLINDA</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Günlerden  çarşamba  kurt-köylü oynama günü. Eskiden bayramlar gibi özel günlerde oynardık bu oyunu. Zaman geçtikçe koğuştaki arkadaşların psikolojileri bozulmaya başladı. Bu yüzden moral verici, kafa dağıtıcı farklı programlar yapmaya çalışırdık.  Kurt-köylü oyunu da kalabalık oynanabilen ve dertlerden bizi uzaklaştıran eğlencemizdi. Her şeyi kurala bağlayan bizler kurt-köylü oyununu da çarşamba gününe sabitlemiştik. Akşam yemek yedikten sonra çaylarımızı yudumlarken masaları kenara çekip daire şeklinde sandalyeleri sıralayıp odalara anons geçerdik. Kurt-köylü oyunu oynamak için 20 civarı arkadaş sandalyelere oturur ve bir moderatör eşliğinde oyuna başlardık. Oyunun özelliği 5 kurt bir avcı ve 14 köylüden oluşur. Kurtlar köylü gibi gözüküp köylüleri elemeye çalışır, köylüler de kurtları bulmaya çalışır. Köylüler bir kurt bulunca avcı köylülerin yönlendirmesiyle bir kurt daha elemeye çalışır. Kurtlar iyi organize olursa avcıya köylü eletebilir.</div>
<div></div>
<div>Yani kurtlar ne kadar iyi yalan söyleyerek kendilerini gizler, köylü gibi gözükürlerse kurtlar kazanırdı. Köylüler uyanık olup, iyi sezer yalanı yakalayabilirlerse kurtları bulup eleyebilir ve kazanabilirlerdi.</div>
<div></div>
<div>Sırayla herkes yorum yapar, şahısların davranışları veya konuşmalarından kurtları bulmaya çalışırdık. İhsan diye biri vardı, yalan söylemeyi beceremezdi. Oyun için bile olsa yalan söylemiyordu, öyle bir terbiyeye sahipti. Sıra bana gelince İhsan’a döner “Kurt musun?” diye sorardım. Cevap veremezse kurt olduğunu anlardım köylüyüm derse köylü olduğunu bilirdik. Hayatında oyun için bile olsa yalan söyleyemeyen bu adam maalesef savcı tarafından silahlı terör örgütüne üye olmaktan hapse atılmıştı. Çok uğraştım bu arkadaşa yalan söyletebilmek için ama beceremedim.</div>
<div></div>
<div>Genellikle köylüler kazanırdı çünkü arkadaşların fıtratı bu oyuna uygun değildi. Ne birbirlerini suçlayabiliyorlar ne yalan söyleyebiliyorlardı. Ya yüzleri kızarıyor ya da bir sonraki oyunda söylediği yalanı unutup başka bir şey söylüyor ve açık veriyorlardı. Grupta iki esnaftık biz. Ticaretle uğraştığımız için piyasada her türlü adamla haşir neşir olduğumuzdan oyunda kim kurt, kim köylü daha kolay çözüyorduk. Hayatlarında kandırmaca yalan olmayan bu insanlar o kadar saf, o kadar temizlerdi ki bir oyunda bile sırıtıyordu. Bu oyun biraz da bizdendi, hepimiz sıradan köylüydük ama terörist olarak hayattan elenmiştik. Suç teşkil eden, basit sıradan sebepler delil olarak gösterilmiş hayatlarımız elimizden alınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Biz buyduk. Sıradan bir çocuk gibi sıfatlarımızla biz insandık. Öğretmendik, esnaftık, bankacıydık, mühendistik ama sistemsizlik içindeki sistem bizi terörist ilan etmişti. Kurtlar temiz bir toplumda yaşayamayan kirli kafalardı. Yalanlarıyla, temiz bir toplum bireyleri olan bu köylüleri elemeye çalışıyorlar ve her fırsatta sıradan basit köylüleri kurt diye işaret edip toplumdan elemeye çalışıyorlardı. Gerçek kurtları göremeyen toplum, sesi gür çıkan bu kurtların yönlendirmesiyle saf köylüleri ellerinde sopayla kovalıyorlardı.</div>
<div>Gerçek hayatta da böyle değil mi?</div>
<div></div>
<div>
<div><i><b>*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye&#8217;deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com&#8217;da yayımlıyoruz.</b></i></div>
</div>
<div><a href="http://www.samanyoluhaber.com/bu-arkadaslarin-fitrati-bu-oyunu-oynamaya-musait-degil-haberi/1340141/" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak: Ali Turna | Samanyoluhaber</strong></a></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-arkadaslarin-fitrati-bu-oyunu-oynamaya-musait-degil/">&#8221;Bu Arkadaşların Fıtratı Bu Oyunu Oynamaya Müsait Değil&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Af var, tasarı var&#8230; gel abi geeel!..</title>
		<link>https://hizmetten.com/af-var-tasari-var-ceza-indirimi-var-gel-abi-geeel/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Dec 2019 09:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[af]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Turna]]></category>
		<category><![CDATA[gel vatandas gel]]></category>
		<category><![CDATA[tasari]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=5605</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir umut yaşamak. Umut etmek, beklenti içinde olmak, yarına ait hayaller kurmak, yarın için yapılan tüm dileklerdir aslında, bugün yaşadıklarımızın amacı&#8230; Cezaevinde ise umut, beklenti bizi ayakta tutan tek bekleyişlerdi.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/af-var-tasari-var-ceza-indirimi-var-gel-abi-geeel/">Af var, tasarı var&#8230; gel abi geeel!..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Bir umut yaşamak. Umut etmek, beklenti içinde olmak, yarına ait hayaller kurmak, yarın için yapılan tüm dileklerdir aslında, bugün yaşadıklarımızın amacı&#8230; Cezaevinde ise umut, beklenti bizi ayakta tutan tek bekleyişlerdi. Her sabah gelen gazeteler tek tek okunur ve siyasi suçlu olan bizlerin çıkışı da siyasi olacağı için, tüm haberlerden tüm köşe yazılarından bir umut bulmaya çalışırdık sebepler dairesinde.</div>
<div></div>
<div>Sebepler dairesi diyorum çünkü biz biliyorduk ki bizim yaşadığımız kaderdi ve çıkışımız da ancak kaderin sahibi olan Allah’ın izni ile olacaktı. Bu konuda inancımız sağlamdı ve sadece Allah’a dua ediyor, ona bel büküyor, ellerimizi ona kaldırıp dua ediyor ve yalnız ona yalvarıyorduk.</div>
<div></div>
<div>Ne x hâkimin kararı bizi mahkûm ediyordu ne de bu kalın demir parmaklıklı hapishane bizi hapsediyordu. Bizi tutan Allah’tı ve bu sürecin hayrını biz anlayamıyorduk. Belki ileride anlayacaktık.</div>
<div></div>
<div>Allah katında mutlaka bir sebebi vardı bu yaşadıklarımızın ve bize düşen sabretmekti. Ama biz de insandık ve sebepler dairesinde olabilecek her ihtimali kurcalıyor, her habere gayri ihtiyari kulak kabartıyorduk. Bu sebepten her gazetenin af tasarısı, ceza indirimi tarzı haberlerini ezberliyor hatta bazen kesip panoya asıyorduk.</div>
<div></div>
<div>Televizyonda biri afedersin dese, hemen herkes ekrana bakıp ne oluyor diye dikkat kesilirdi. Avukat görüşünden geri gelen arkadaşa tek tek bütün koğuş af tasarısı veya ceza indirimi var mı diye sorardı. Ve görüşten gelen arkadaş da muzip bir edayla, “Ne lazım, ne vereyim abime?” tarzında şakalarla hem yüzümüzü güldürür hem de anlatmaya başlardı.</div>
<div></div>
<div>İstisnasız tüm avukat görüşlerinden sonra aynı sorular aynı heyecanlarla sorulur ve aynı diyaloglar aramızda gel-git yapardı. Zaten artık belli bir zaman sonra da şaka konusu olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Her gelen, <b>“Ne vereyim abime, gel abi gel, af var, yasa var, tasarı var, gel abi geel.” </b>diye bağırırdı koğuşa.</div>
<div></div>
<div>Kimisi kendini fena kaptırmış, farklı siyasi tezlerinden sonra üç aya kalmaz çıkarız diye kendi hikâyesini anlatıp dururdu.</div>
<div>“Avrupa Birliği şu kararı almış, AİHM’den döner bu dava eli kulağında, bu süreç daha sürdürülemez, sıra kendilerine geldi tasarı çıkar.” Fikirleri, içeride kaldığım süre zarfında hep konuşulurdu. Sanırım hâlâ daha konuşuluyordur da&#8230;</div>
<div></div>
<div>Kesinlikle af çıkmayacağını çok iyi biliyor ama bir ümit hep de kulak kabartıyorduk bu tip haberlere. Bazı, çok iyi bilen avukatların ümit pompalaması da bu sürece katkı sağlıyordu.</div>
<div></div>
<div>Seçim öncesi haziran ayı kantine çöp poşeti siparişi bile geçmişler af çıkacak diye, hatta eşyalarını da toplamışlar. O günden beri hep bir tarihler dolaşırdı,</div>
<div></div>
<div>“Yok ekim, olmadı kasım, ocakta biter bu iş.” gibi&#8230; “Adli tatil bitimi uygulanır.” “Meclis açılsın ilk tasarıymış.” gibi içi boş söylemler bize dayanma gücü verirdi. Yalan olduğunu biliyorduk. O beklenen tasarının taslağını görmüş olsak da, o tasarının hiç görüşülmeyeceğini de biliyorduk. Ama özgürlüğe olan susuzluğumuzdan ötürü, gel gör ki özgürlüğün yalan ihtimali bile hoşumuza gidiyordu.</div>
<div></div>
<div>Ne ekimler, ne kasımlar, ne aylar, ne yıllar geçti, biz beklemekten yosun tuttuk; zaman geldi geçti, üç aya biter derken üç yılı geride bıraktık. Kimimiz tahliye oldu dışarıda hâlâ bekliyoruz, kimimiz de tutukluluğa devam dendi içeride bekliyor. Biz masumduk, fakat kimsenin de umurunda değildik. Dualarımıza asıldık ve Allah’a, sadece Allah’a yalvarmayı asla bırakmadık.</div>
<div></div>
<div>Mahkeme dönüşü bir farklı oluyordu. Mahkemesinden gelen arkadaş çetele kâğıdıyla gelir, kim tahliye olmuş hangi mahkeme, kim ne kadar ceza almış bunları yazardı ve koğuşta hep beraber okurduk. Üç-beş kişi tahliye olunca hemen umutlanırdık.</div>
<div></div>
<div>Gelen arkadaş, mahkemenin nezaretindeki gözlemlerini, diğer koğuşlarda kalanların haberlerini falan hepsini bize getirir ve bize anlatırdı. Kiminde umutlanır, kiminde ise umutsuzluğa kapılırdık. Benim tahliye olmam, koğuşa bir ümit olmuştu. Kasım ayından beri hiç tahliye yoktu bana kadar ve altı aydır hapisteydim. Normalde hâkimler bir yıldan az kalanları tahliye etmiyordu. O yüzden benim tahliye olmam, koğuştakiler için umut olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Koğuşta birinin mahkemesi varsa akşam 7’den sonra kapıda bekler, gelir gelmez tahliye ise sevinç çığlıkları ve alkışlarla uğurlardık. Fakat tutukluğuna devam ise sessizliğe bürünür, sessizliğin çığlıklarını dinler ve arkadaşın konuşmasını beklerdik.</div>
<div></div>
<div>Hüküm yiyip tutukluluğuna devam ise bir hüzün kaplardı koğuşu, arkadaşlar genellikle “hayırlısı” derdi, metanetle karşılardık durumunu ve o kişi yatakhanesine çekildiğinde yanına gidip teselli etmeye, acısını paylaşmaya çalışırdık.</div>
<div></div>
<div>Bir gün Umut abi geldi mahkemeden. 11 yıl 3 ay ceza almıştı ve hâkim, “ne kadar üye olsa da yönetici vasfı olduğuna inanıyorum.” diyerek en üst perdeden vermişti cezasını.</div>
<div></div>
<div>Bu abinin yanına, elime bir bardak çamaşır suyu alıp gittim. “Umut abi 11 yıl olsa katlanılır, fakat 11 yıl 3 ay abi bence al çamaşır suyunu iç gitsin.” diye ben acısıyla dalga geçince Umut abi ve diğer herkes başladılar gülmeye.</div>
<div></div>
<div>Samimiyetim vardı Umut abiyle ve o an en güzel teselli, ters psikoloji ile dalga geçmekti acımızla. Ne kadar üzüldüğümü çok iyi biliyordu o, ama o kadar acı yaşamıştık ki artık acımızla dalga geçmeye, acılarımıza gülmeye başlamıştık.</div>
<div></div>
<div>Zaten bir şey haddini aşınca, zıddına mukabil olurmuş. O kadar çok dibi görünmeyen, zamansız acılar yaşamıştık ki yeni acılar koymuyordu artık bize. Hatta çektiğimiz acılar, bizi Allah’a daha çok yakınlaştırıyordu.</div>
<div></div>
<div>Gene de her şeye rağmen özlüyorduk eşimizi, evimizi&#8230; Burnumuzda tütüyordu çocuklarımızın cennet kokusu&#8230; Ve bir gün bu süreç bitecek, katlanılmış her acının anısı zevk verdiği gibi, bu süreci de gülümseyerek anlatacaktık dostlarımıza&#8230;</div>
<div><a href="http://m2.samanyoluhaber.com/af-var-tasari-var-ceza-indirimi-var-gel-abi-geeel-haberi-1338918.html" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>Kaynak : Ali Turna | Samanyoluhaber</strong></a></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/af-var-tasari-var-ceza-indirimi-var-gel-abi-geeel/">Af var, tasarı var&#8230; gel abi geeel!..</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
