‘Acele Ediyorsunuz!’
“Vakti merhunu geleceği ana kadar kulluktan dur olmayacak, sebat edecek ve bekleyeceksiniz.”




YORUM | CUMALİ ÖNAL
Ahmet Kuru’nun ‘Kıtalararası’ sitesinde yayınladığı ‘Gülen cemaati ve Müslüman Kardeşler’in çöküşündeki üç benzerlik’ başlıklı makalesini okuyunca bu yazıyı kaleme alma gereği duydum.
Bir din adamı ya da akademisyen değilim ama çeyrek yüzyıl İslam dünyasında çalışan bir gazeteci olarak iyi bir gözlemci olduğumu söyleyebilirim. Mısır’daki 10 yıllık gazetecilik hayatımın yanı sıra Sudan’dan Libya’ya; Irak’tan Filistin’e Pakistan’a pek çok ülkeyi, dini ve sosyal hareketi inceleme ve araştırma fırsatı buldum.
Özellikle Mısır’da Müslüman Kardeşlerin neredeyse tüm lider kadrosuyla röportajlar yaptım, akademisyen, aktivist ve gazetecileriyle aynı ortamlarda bulundum.
Hemen ilk izlenimimi söyleyeyim: Gülen Hareketi’ne en uzak kesim olarak Müslüman Kardeşler mensuplarını gördüm. Genel olarak diğer ülkelerdeki dini hareketlerde de benzer bir yaklaşım olduğunu farkettim.
Kuru’nun makalesine dönmeden önce başka bir mülahazamı söylemek istiyorum. Son dönemde Gülen Hareketi’ne yönelik çok sert eleştiriler yöneltiliyor. Bu eleştirilerin bir kısmı bir zamanlar Hareket içinde yer almış ya da sempati beslemiş insanlardan geliyor.
Eleştirilerin temelini şu argümanlar oluşturuyor:
1- Bir dönem AKP ile yakın ilişki içinde bulunulması ve politikaya girilmesi
2- Hareketin Lideri Fethullah Gülen’in yakın çevresinde bulunan bazı kişilerin darbe ile ilişkilendirilmesi ya da bu kişilerin bazı netameli ilişkilere girmesi
3- Rejimin yanında yer alarak Kürtlere baskı yapması
4- Gelen şiddetli fırtınanın fark edilememesi
5- Yeni bir yol haritasının ortaya konamaması
Şimdi Kuru’nun makalesinde dile getirdiği eleştirileri değerlendirmek istiyorum.
Öncelikle Hizmet Hareketi ile Müslüman Kardeşleri neredeyse eş tutması kendi içinde çok ciddi sıkıntılar barındırıyor. Dünyada hangi din, mezhep ya da ideolojiden olursa tüm organizasyonlar az çok birbirine benzer.
Birincisi Müslüman Kardeşler Hareketi İngiliz işgal güçlerine karşı tepki olarak ortaya çıktı ve daha sonra paramiliter güçler oluşturarak işgalle mücadele yoluna gitti. Bu paramiliter düşünce her zaman örgütün içinde yer alıyor. Gülen Hareketi’nin tarihinde hiçbir zaman bu tür bir yöntem olmamıştır.
İkincisi Cihat ve emperyalizmle mücadele Müslüman Kardeşlerin temel iki temel felsefesini oluşturur. Kardeşlere göre Şeriat devlet ve toplumun temel esaslarını belirlemeli, Müslüman ülkeler, özellikle Araplar emperyalizmden kurtarılarak birlikleri sağlanmalıdır. Zaten Müslüman Kardeşlerin Mısır’daki seçimlere girerken ‘İslam çözümdür’ mottosunu seçmesi de bu ideolojisini açıkça ortaya koyuyor. Gülen Hareketi’nin hiçbir zaman bu tür radikal söylemleri olmamıştır.
Üçüncüsü Müslüman Kardeşlerin ideolojisinde Siyonizm ile mücadele asli unsurlardandır. Gülen Hareketi’nin böyle bir önceliği ve stratejisi yoktur.
Dördüncüsü bugün dünyadaki pek çok radikal hareketin; El Kaide’den Hamas’a, İslami Cihad’a lider kadrolarının Müslüman Kardeşlerden çıktığı bilinen bir gerçektir. Şu anda Suriye’den Irak’a, Somali’den Libya’ya faaliyet gösteren pek çok Selefi/Vahhabi örgütün de Müslüman Kardeşlerden esinlendiğini vurgulamak gerek. Gülen Hareketi ise bu örgütler tarafından benimsenmemektedir.
Beşincisi Müslüman Kardeşlerin neredeyse Arap ülkelerinin tamamında bağlantılı olduğu siyasi hareketler mevcuttur. Bazılarında bu partiler iktidarda ya da iktidar ortakları durumundadır. Gülen Hareketi’nin bu tür bir politikası yoktur.
Altıncısı Müslüman Kardeşler Rabia Meydanı’nda Sisi Yönetimi ile mücadele etmek için barikatlar kurdu, demir levyeli ve sopalı kişileri meydana topladı. Gülen Hareketi mensupları gaz yemelerine ve tartaklanmalarına rağmen polise taş dahi atmadı.
Yedincisi Müslüman Kardeşler toplumun tepeden aşağı doğru değişmesi gerektiğini öne sürerken Gülen Hareketi tam tersine aşağıdan yukarı değişimi savunmaktadır.
Sekizincisi Müslüman Kardeşler İslam’ın klasik yorumlarını ön planda tutarken, diğer din ve mezheplerden olanlara şüphe ile bakılırken Gülen Hareketi için ‘herkesi olduğu gibi kabul etmek’ öncelikli stratejilerdendir. Yani Müslüman Kardeşleri İslami/İslamcı bir hareket olarak tanımlamak mümkünken aynı durumu Gülen Hareketi için söylemek çok da gerçekçi değildir. Evet bu hareket İslami bir harekettir ancak daha çok barışı ve diyalogu ön planda tutan insani bir hareket olarak değerlendirmek bence daha yerli yerinde olur.
Bu maddeler daha da artırılabilir…
Kuru’nun ‘İki grubun benzer sorunlarını üç başlık altında inceleyeceğim: Ütopik İslam anlayışı, otoriter devlet ve yanlış ittifaklar.’ çıkarsaması da problemli.
Kuru’ya göre Gülen Hareketi, siyasal parti kurmadığı için kendisini Müslüman Kardeşlerden ayrı görüyordu, oysa ki Erdoğan’la ittifak kurarak aslında kendisiyle çelişti.
Cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğu sözü bazı yönlerden doğru görülse de temelde çok yanlış bir ifade. Çünkü cemaatin Erdoğan’la ittifak kurduğunun söylendiği dönemlerde medeni ve modern Batı da Erdoğan’la ittifak halindeydi. Erdoğan sadece Avrupa ve ABD’de değil, aynı zamanda izlediği ılımlı İslam modeliyle Arap dünyasında da yıldızdı.
Söylemleri, çıkarmaya çalıştığı kanunlar, diğer görüşlere olan saygısı ile (ya da o izlenimi veriyordu) istisnasız herkesin beğenisini kazanıyordu.
Bu dönemde herkese eşit fırsat verilince eğitime en büyük yatırımı yapan Gülen Hareketi’nin okullarından, dersanelerinden mezun olanlar ordudan, emniyete, yargıdan bürokrasiye her tarafta hızla görünür olmaya başladılar. Bu insanlar buralara gelirken kimsenin haklarını çiğnemediler. Zaten bir yerde usulsüzlük ve hukuksuzlukların kökleşmesi için 6-7 yıl (Kuru’ya göre cemaatin ittifakı 7 yıl kadar sürdü) yeterli bir süre de değildir. Gülen Hareketi de bu kadar bir süre boyunca eğer Erdoğan tarafından eğer kollandıysa, günümüzde yapılan saldırıları hak ettikleri anlamına mı geliyor?
Cemaat ayrıca bu süre boyunca seçim zamanları stratejik davrandı ve AKP’yi destekledi, daha sonraki süreçlerde CHP’den MHP’ye hatta HDP’ye herhangi bir partiyi desteklediği gibi.
Zaten bir partiyi desteklemek onu siyasi bir partiye dönüştürmez. Bir demokratik ülkede oy kullanmak en temel haklardan biridir.
Kuru’nun ‘Her iki grup için de İslam sosyopolitik sorunların çözümlerini içermektedir… Gündelik dildeki deyişle İslam “tuvalete girmekten, devlet yönetimine kadar” her konuda rehber olan bir dindir.’
İslam, eğer Hz. Muhammed’in hadislerini de içeriyorsa tuvalet adabından, yemek yemeye, sosyal ilişkilerden uhrevi konulara birtakım düzenlemeler getirmektedir.
Sayın Gülen, görebildiğim kadarıyla, Hz. Muhammed’i kendine rehber edinerek sevenlerini yönlendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken de haksızlıklara, hırsızlıklara, yolsuzluklara, zulümlere karşı çıkıyor. Hiçbir zaman ‘devleti ele geçirerek başkalarına yaşam hakkı vermeyin’ demedi. Belki birileri onun mesajlarını yanlış algılayarak bu tür kirli işlere girmiş olabilir ama Gülen Hareketi eğer Gülen’in öğretileriyle değerlendirilecekse, ‘Her iki grup da ilk görünüşte klasik İslam düşüncesinin devamı gibi görünen bu ütopik anlayıştan yola çıkarak hayatın her alanına hakim olmayı ve tüm alanları kendilerince yeniden düzenlemeyi hedeflediler. Bunu yaparken de sosyal bilimler ve felsefe konusundaki bilgisizliklerine hiç önem vermediler ve bu boşluklarını fıkıh ve hadis bilgisi ile dolduracaklarını zannettiler.’ demek çok haksız ve yersiz bir eleştiri olur.
Ayrıca devlete egemen olma düşüncesi Avrupa’da, ABD’de, Japonya’da her tarafta söz konusu. Bugün ABD’de en etkin güç Evanjelikler denmiyor mu? Ya da bugün Almanya’da Katolik ve Evanjelikler sağlıktan, eğitime pek çok alanda söz sahibi değiller mi? Buralarda demokrasi oturduğu için belki bu gruplar emniyet, istihbarat ya da orduda çok etkin olmak istemeyebilirler, ancak şartlar değişik olsaydı buraları da kontrol etmek isteyebilirlerdi. Belki de etkinler biz bilmiyoruz. Dolayısıyla devlete egemen olmaya çalışmak bir suç ya da gayri meşru bir olay değildir. Eğer fırsat eşitliği engellenmiyorsa, devlette söz sahibi olmak herkesin hakkıdır.
Kuru’nun ‘Türkiye ve Mısır’da her alana hakim olma çabasının sonucu olarak da Cemaat ve Müslüman Kardeşler hemen her kesiminden düşmanlar kazandılar. Seküler kesimlerde toplumu İslamlaştırma çabasına karşı oluşan bu düşmanlık, muhafazakar kesimlerde ise “kendilerine pastadan az pay verildiği” gibi düşüncelerden kaynaklandı.’ sözünün cemaati kapsamadığını düşünüyorum.
Cemaatin toplumu İslamlaştırmak gibi bir hedefi olmadı. Evet insanlara İslam anlatıldı ama hiçbir zaman radikal bir İslam insanların önüne konmadı.
Bugün Batı’da da kiliseler pek çok organizasyon yoluyla vatandaşlarına Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyor ve bu yasak değil. Cemaat de insanlara İslam’ı anlatabilir ama bu bir Kemalistin Kemalizmi, laikin laikliği anlatması ölçüsünde oldu.
Ayrıca bugün cemaate düşman olan gruplara bakıldığında kimleri görüyoruz: En az İslamcılar kadar katı ve yobaz olan Kemalistleri, mensupları çok rahatlıkla İŞİD’vari insanlara dönüşebilecek Menzilciler, Cübbeli Ahmetçiler, Adnan Hocacılar, Sedat Peker gibi mafyavari örgütler, ülkeyi ele geçiren Ergenekoncular vs. Bunlara bakarak eğer ‘bakın kimse cemaati sevmiyor’ denecekse bu yanlış bir sonuç olur. Halkın cemaat düşmanlığının ise dönemsel olduğunu söylemeye dahi gerek yok. Toplum bugün taş attığını yarın güllerle alkışlar, çünkü propagandaya göre yön alırlar.
‘Hem Cemaat hem de Müslüman Kardeşler kuruluşlarından bu yana devlet ile ilişkilerinde devamlı bir baskı korkusu altında yaşamışlardır. Bu korkunun bir ele geçirme saplantısına dönüşmesi her iki grup için de söz konusudur.’ sözünün de çok fazla eleştirilir tarafı bulunuyor.
Ortadoğu’da devletler tarih boyunca her zaman baskıcı ve zalim olmuşlardır. Şu anda da pek çok ülkede bu zalim yönetimler iktidarda.
Cemaatin nasıl bir devlet terörüyle karşı karşıya kaldığı ta 2004’te ortaya çıkan belgelerle tescillenmişti. Bunun verdiği refleksle devlet içindeki bu mafyavari yuvalanmaların temizlenebilmesi için mücadeleye girişti. Mücadele ederken tabi ki bazı hatalar yapılmış olabilir ama mücadele edilmesi gerekiyordu. Başka türlü bu yapılanmalar nasıl ortaya çıkarılacaktı ya da bunların sergileyecekleri vahşete nasıl engel olunabilecekti?
Belki de cemaat bu mihrakların üzerine gitmeseydi, şu anda sergiledikleri zulümleri yıllar önce gerçekleştireceklerdi.
Bu arada Kuru sosyal ve dini hareketleri nasıl yorumluyor bilmiyorum ama bana göre cemaat dini olmaktan çok insani ve sosyal bir harekettir ve sosyal hareketler her türlü zulüm, yolsuzluk ve haksızlıkla mücadele etmelidirler. Mücadele ederken de zulmün ana kaynağını teşkil eden devlete karşı ne yapılmalı? Mücadele sadece insanlara ‘iyi insanlar olun, şunu yapın, bunu yapmayın’ demekle mi olur?
Kuru’nun ‘Cemaat ve Müslüman Kardeşler’in maruz kaldıkları devlet baskısında eski müttefikleri onlara destek olmamış, hatta genelde bu baskıların öncülüğünü yapmışlardır. Bu iki grubun müttefik seçimindeki yanlışları hızlı düşüşlerinde önemli bir faktördür.’ çıkarmasamasının da altı boştur.
Kuru yazısının devamında ‘Özellikle 2006 Danıştay suikastı ve bir sene sonraki e-muhtıra girişimi ardından AKP ile güçlü bir ittifak kurdu. Bu koalisyon Erdoğan’ın Kemalist elitler karşısında ayakta kalabilmesini, hatta bu elitleri marjinalize edebilmesini sağladı.’ ifadelerini kullanıyor.
Kuru bu sözleri söylerken cemaatin kimlerle ittifak kurması gerektiğini de belirtmiyor ve zaten geliştirdiği mantığın yanlış olduğunu, ‘Erdoğan daha önceki üç müttefiki olan liberaller, Kürt hareketi ve Cemaat’e karşı harekete geçti.’ sözleriyle deşifre ediyor. Yani burada yanlış müttefik seçen sadece cemaat edğil, aynı zamanda liberaller ve Kürtler de olmuş.
Peki başka ittifak alternatifleri nelerdi Sayın Kuru?
Sadece Kuru değil, cemaat içinden çıkmış pek çok entelektüel de cemaatten kızdıkları bazı şahsiyetlerden dolayı temelsiz pek çok iddiayı dile getirebilmektedir.
Ben şunu söylüyorum; bu cemaatteki insanlar da nihayetinde El Nusra’nın, İŞİD’in, Hizbullah’ın, PKK’nın, El Kaide’nin cirit attığı bir coğrafyadan geliyorlar. Eğitim düzeyleri, kültürleri, tecrübeleri neticede Türkiye’deki insanlarla kıyaslanıyor. Rakipleri Batılı ülkeler olmadı.
Belki de bu insanların pek çoğu cemaat olmasaydı ismini zikrettiğim radikal gruplara ya da bu süreçte Erdoğan’ı destekleyen, onun için hayat iksiri haline gelen cemaat ya da tarikatlara üye olacaklardı.
İnsan kalitemiz ortada. Dolayısıyla cemaati eleştirirken ya da bir yerlerle kıyaslarken realiteleri göz önünde bulundurmak gerekiyor.
Cemaat hata yapabilir, yanlış bir strateji izleyebilir. Milyonlarca insandan oluşan bir kitle söz konusu. Birileri suç da işleyebilir. Ancak yaşananlar cemaatin yaptığı hataların ya da cemaat içinden birilerinin işlediği suçların sonucu değildir.
Yaşananlar Erdoğan ve onu yaşatan Kemalist, Ergenekon, mafya, cemaat-tarikatların ortak operasyonudur.
Kuru’nun çıkarsamaları niyeti öyle olmasa bile Batı’da cemaati itibarsızlaştırmak için kullanılabilecek nitelikte. Müslüman Kardeşlerle kıyaslayarak yaptığı değerlendirme için son sözüm:
Evet cemaat, günümüzde de, geçmişte de pek çok sosyal ve dini hareketin başına gelen felaketlerden birine maruz kalmıştır. Ancak bu felaketi anlatmak için neden Müslüman Kardeşleri örnek gösteriyorsunuz da 1940’larda Nazi katliamına maruz kalan Yahudilerle kıyaslamıyorsunuz?
Yahudiler de dini bir gruptu, devlette etkiliydiler ve de eğitimliydiler. Ama Hitler denen bir diktatör çıktı ve bu insanları biçti. Gerçekten Yahudiler ne gibi bir suç işlemişlerdi de bu kadar büyük bir kıyıma maruz kaldılar?
Kaynak:TR/724
Belçika’da Hizmet Hareketine yakınlığıyla bilinen kişi ve kurumlara yönelik saldırılarda bulunduğu tespit edilen 19 kişi hakkındaki dava önceki gün kabul edildi.
Nefret söylemiyle suçlanan 19 kişi Gent Asliye Ceza Hukuk Mahkemesine sevk edildi.
15 Temmuz sonrasında Belçika’da Hizmet Hareketi gönüllülerini ve FEDACTIO ile DE GOUDEN MERIDIAAN isimli dernekleri nefret diliyle hedef alan 19 kişi yargı önüne çıktı.
Gent adliyesinde görülen duruşmada, 19 sanıktan 14’ü ‘halkı kin ve nefrete teşvik etmek ve kışkırtmak’la, 5’i ise ‘tehdit ve binalara saldırmak, özel mülke yazı yazmak’la suçlandı. Duruşma sonunda sanıklar, bir üst mahkeme olan Gent Asliye Ceza Hukuk Mahkemesi’ne sevk edildi. Üst mahkemedeki duruşmanın tarihi 1-2 hafta içinde açıklanacak.
Belemturktv.com ve Eha Medya’da yer alan habere göre nefret söylemiyle suçlanan kişiler ve yaşadıkları şehirler şöyle:
Brüksel’den; İlker Urfalı, İbrahim Gök, Gent’ten; Bilge Halit, Süleyman Atmaca, Oğuzhan Özer, Sultan Yıldırım, Ahmet Zeki Başoğlu, Huri Örnek, Genk’ten Zeynep Albayrak, Hakan Koç, Mevlüde Arslan, Houthalen’den Şeyma Çakır, Fatma Pirinç, Heusden Zolder’den Aykut Ağırdağ, Berchem’den Mustafa Akyol, Beringen’den Burak Baloğlu, Charleroi’den Suna Yanar, Destelbergen’den Tolga Çelik ile ismi ve şehri belirtilmeyen bir kişi daha.

Mahkemeye katılan üç kişi, mahkeme sonrasında böyle fotoğraf çektirdi. (Foto: www.belemturktv.com)
BELEMTURK TV’ HAKKINDA DA DUYURUSUNDA BULUNULACAK
19 kişinin ceza mahkemesine sevkini haber yapan Belem TV’nin nefret dili kullanması dikkat çekti. ‘Silahlı terör örgütü’ yaftasını haberinde kullanan Belem TV hakkında suç duyurusunda bulunulacağı belirtildi. Daha önce de Eren Erdem’e ‘fetö’ diye yaftalayan Eha Medya editörüne 365 gün hapiz cezası verilmişti.


Şu muhteşem kâinat kitabındaki âhenk, eşyânın birbirine destek olması ve birbiriyle baş başa, omuz omuza vererek bir bütün teşkîl etmesiyle devam etmekte; her türlü yıkılım ve tahrîb ise birbirine zıt akımların çarpışmasından meydana gelmektedir. Cereyanlar arasındaki müsâdemenin şiddeti nispetinde de tahrip fazla olmaktadır.
İnsan cemiyetleri de öyledir; duygu, düşünce, tasavvur birliği ile bir araya gelmiş ve aynı terbiye ile ruhta kemâle ermiş bir toplum, fevkalâde bir nizam içinde ve istikbâl va’dedicidir. Farklı düşünce ve mütâlâalarla gelişmiş ve iyi bir terbiye görmemiş yığınlar ise, içinde ihtirasların, kinlerin, nefretlerin kol gezdiği bir kargaşa ve huzursuzluk topluluğudur ve bu topluluğun hayır adına va’dettiği hiçbir şey de yoktur. Böyle bir ‘telâtüm-ü emvâc’ içinde ferdin kararını bulup oturaklaşması, milletinde sükûnet ve istikrara kavuşması ise zorlardan zor, belki de imkânsızdır. Ve hele, toplumun ana müesseseleri, çalkantının ‘merkez-üssü’ durumunda ise… Evet, işte o zaman cemiyyet, bütün bütün nizamsız ve dolayısıyla da binbir fezaat ve ürpertinin oynaşıp-kaynaştığı bir kaos haline gelmiştir. Oysaki kâinattaki ilâhî nizam ve âhenk gibi, insan cemiyetlerinin de düzenli olması, hem tabiattaki ‘âlemşümûl’ armoniye uyulması bakımından, hem de fıtrat kanunlarıyla çatışılmaması açısından lüzumlu ve zarûridir. Kâinat kitabındaki umûmî âhenge uymayan her hareket bir fiyasko, bu yanlış hareketin kurbanı olan toplum da bir talihsizler yığınıdır.
Bu itibarla, ard arda neticesiz tazyiklerin, misilleme adıyla karşılıklı tecavüzlerin ‘fâsit dâire’ler teşkîl ettiği bir cemiyette, anlaşmazlıkların, kararsızlıkların ve hele, kalb ve rûh yetersizliklerinin meydana getireceği kargaşa; öyle korkunç bir kasırga hâlinde etrafı saracaktır ki, onun dehşetinden kimse, ne olup bitenleri ne de onların gerçek sebeplerini düşünme ve araştırma fırsatını bulamayacaktır. Ve tabîi bu arada, peşi-peşine cereyan eden müsademelerden, millet ağacı tekrar ber-tekrar sarsılacak; yer yer yuvalar yıkılıp gidecek; fertler de şaşkına döneceklerdir. Bâri, bu korkunç yıkılım karşısında, inanç ve düşünce plânında toplumun imdadına koşanlar, nizam anlayışına, yenilenme inancına, iknâ kabiliyetine, ihlâs ve samimiyete sahip olsalardı! Heyhât, ne gezer!.. Aslında, bunların hemen hiçbiri, ne berrak bir dünya görüşü ne bir ilk plân ve sistem, ne de bir mukadderat endîşesiyle bu işin içine girmiş değillerdi. Belki, büyük bir kısmı itibariyle, tehlikeyi, bu ilk sezen ve irkilenler dahi, fevkalâde hissî, fevkalâde kindar ve nefsânîlikleri uğruna her türlü tegallübe, tasalluta, tahakküme ‘evet’ diyebilecek kadar ham ruhlu kimselerdi…
Ne acıdır ki hiçbir düşünce ve anlayışla izahı kâbil olmayan bu kavgada, daha doğrusu bu curcunada; en çok gadre uğrayan ve devamlı sarsıntıya maruz kalan da masûm halk yığınları oluyordu. Yüzlerce yıllık harsı ve tarihî değerleriyle kaynaşmış, bütünleşmiş bu saf-yığınlar, nereden gelip nereye gittiklerini, kimin hesabına hareket ettiklerini bir türlü kestiremeden, dalâletten dalâlete sürükleniyor ve fevkalâde bir şaşkınlık içinde yüzüp gidiyorlardı. Ve hele, kendisinden ışık ve işaret beklediği münevverinin, mâzî ve mefahirini inkâr edişi, nesepsizliğe pey çekişi onu, bütün bütün yolsuzlaştırıyor, soysuzlaştırıyor ve uğursuzlaştırıyordu. Nihayet, binbir kötü niyetle toprağımızın bağrına serpilen yümünsüz tohumlar, boy atıp gelişince, cemiyyet de her kesimiyle müsademeye hazır ‘düşman-kamplar’ hâline geldi.
Bir tarafta, her türlü ‘ibâhîliği’ hoşgören ve bir çırpıda bütün mukaddeslerini silip geçen, bütün millî değerlerini tezyif eden uğursuz ve serâzât bir güruh ki bunların eline düşen ferd, hiçbir kayıt altına girmeyen bir serseri; yuva, ‘Hollywood’ artistlerinin barındığı bir payvon; toplum da binbir maskaralığın kol gezdiği bir karnaval vaziyeti arz ediyordu. Böylece de zaten asırlardan beri içtimâî erozyonlarla aşındırılmış millî rûh bu uğursuz ellerde, tamamen felce uğratılarak yatağa düşürülmüş oldu. Keşke, bu menfî hareketler karşısında, kendi rûhuna sahip çıkmak isteyenlerin davranışları, yürekten, yiğitçe, merhametli ve müspet olsaydı!.. Heyhât!.. Bunlar da; bir kısmı itibariyle beklenen dengeyi kuramadılar ve topluma emniyet telkin edemediler.. aksine, bunlar da aşırılığa, kısmen aşırılıkla mukabele ederek, pek çok güzel, doğru ve yararlı şeylere kıydılar. Bu kör döğüşünde, nice defa hak, hem de yine hak uğruna katledildi. Kaç defa, yanlışlar doğru, doğrular da yanlış gösterilerek kitleler aldatıldı ve yığınlar birbirine düşürüldü. Yer yer hasım kamplar arasında patlak veren kavgalar, her iki zümreyi de eritip tükettikten başka, millî bünyede de kapanması güç rahneler açtı.
Evet, bu umûmî curcunada, her an yüzünü ekşitip dişlerini gıcırdatan ve karşısındakinin gırtlağına sarılmak için bahaneler arayan gözü dönmüş ‘mülhit-ruh’ zaten bu güne kadar zararlı ve tahribkâr olmuştu. Buna karşılık, müdafaasını mâkûl bir sisteme bağlayamamış ve kine ‘kin’le; öfkeye ‘öfke’yle mukabele eden saf-derûn toy ruhlar da muvazeneyi koruyamamış, yanlış hareketlere girerek hasımlarının eline koz vermişlerdi. Ve işte böyle, bir tarafta bütün millî değerlerini red, mâzî ve mefâhirini inkâr eden ve yabancılaşa yabancılaşa tamamen mâhiyet değiştirmiş; hürmetsiz, sevgisiz, tarihsiz, inançsız ve iştahlarının esirî sefîl varlıklar; beri tarafta da bu hilkat garîbelerine karşı, bir ölçüde öfkeyle, tecavüzle, mukabele eden, mücadele rûh ve düşüncesini henüz kavrayamamış heyecanlı delikanlılar… Millet, yıllar yılı, bu zıt akımlardan meydana gelen dalgalarla pençeleşti; girdapları göğüsledi, tekrar tekrar hırpalandı ve defalarca ümitsizliğe terk edildi…
Şimdi, bütün milletçe, bu zararlı akımları ‘nötr’ edecek; hakikate saygılı, Hakk’ın hatırını her şeyden üstün tutan, akıl, iz’an ve insaf sahibi; dimağı aydın, gönlü nurlu, rûhu çok yukarılarda pervâz eden ve atalarımızdan tevârüs ettiğimiz bütün millî değerlerimize, örf ve âdetlerimize, sanat ve kültürümüze, ahlâk ve terbiyemize saygılı ve hürmetkâr bir hasbîler kadrosu beklenmektedir. Bu kadro, asırlardan beri bizi ayakta tutan milletin rûh kökünü ve tarihî değerlerini devirici olmayacak; bilâkis onlara, gelişen dünya şartları karşısında canlılık kazandıracak ve onları millî bünyenin birer parçası sayarak sahip çıkacaktır. Millet benliğinin, böyle kahrolup gitmekle yüz-yüze bulunduğu bir dönemde, onun kurtarılma vazifesini üzerine alan, ‘mukaddes çile’nin sahibi bu kutsiler ordusu, yıllardan beri, içten içe toplumu kemiren dâhilî kokuşma ve sürtüşmeleri bertaraf ederek, yığınlar arasında bir ‘sulh çizgisi’ te’miniyle, bugüne kadar her kullanışında cemiyetimizi dâğidar eden, her iki zümrenin köhne metotlarını, zararlı taassuplarını, inhisarcı düşüncelerini ortadan kaldırıp, en olgun insanlara yaraşır şekilde, her hayrı alkışlayacak, her kötülüğü de tesirsiz hâle getirecektir.
Cemiyetin baş ağrılarının had safhaya vardığı; gerçek düşmanlık ve düşmanlarımızın apaçık ortaya çıktığı; bağlı bulunduğumuz dünya ile aramızdaki diyalogun her gün biraz daha kuvvet kazandığı bu günlerde, milletçe fevkalâde ümitli ve dirileceğimiz inancını taşımaktayız.
Sızıntı, Nisan 1983, Cilt 5, Sayı 51
Bamteli: HAK İLE MEŞGULİYET
Haftanın Bamteli’nden Başlıklar
Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:
“Eğer sen hak ile meşgul olmazsan, bâtıl seni işgal eder!”
İnsanın, ulvî dertler ile meşgul olması lazım ki, süflî dertler insana musallat olmasın!.. İnsanın sürekli hak ile meşgul olması lazım ki, bâtıl onu işgal etmesin. Bu söz, biraz değiştirilmiş olarak İmam Şâfiî hazretlerine aittir; o der ki: “Eğer hak ile meşgul olmaz isen, bâtıl seni işgal eder!” Hafizanallah!.. Neleri kabul ettirir, neleri kabul ettirir!.. Dize getirir, “Yetmez!” der; yüzüstü vurur seni yere, “Yetmez!” der; yerin dibine batmana çalışır, “Yetmez!” der, hafizanallah. Çünkü insana karşı öteden beri çok ciddî hışmı vardır, hazımsızlığı vardır.
“Yalan, bir lafz-ı kâfirdir.”
Her gün yeni bir iftira ederler, başkalarını karalamaya matuf… Bir gün şöyle derler: -Mesela- “Falan Bekir ağa öldü!” Ertesi gün, yetmedi, inanmadı ise millet, adam yine çıkıyorsa milletin karşısına, bu defa da “Felç olmuş; yataktan kalkamıyormuş!” derler. Tabii, siz de bir miktar ortada görünmüyorsanız, “Tamam, tuttu!” falan derler. Bir başka defasında kalkar derler ki: “İntihara teşebbüs etmiş!” Bütün bunları dinleyip de değerlendirme, bunlara göre hüküm verme, insanın zihnini kirletir. Biz, meşgul olmayız bu türlü şeylerle; fakat bazen öyle ayağa düşüyor ki, herkes muttali oluyor, bütün bunlara muttali oluyor. Yani oturup-kalkıyorlar, hep kâfir sıfatları ile oturup kalkıyorlar; hep münafık sıfatları ile oturup kalkıyorlar.
Hazreti Ebu Hüreyre, her gün on iki bin defa istiğfar ediyor; “Bu kadarı fazla değil mi?” denince, “Hayır, günahlarım adedince…” cevabını veriyordu; o kendi ufku itibarıyla hayalinden geçen şeylerden dahi bağışlanma diliyordu.
Ukûbet endişesiyle Hakk’a sığınma bir “tevbe”; makam ve derecâtı muhafaza arzusuyla O’nda fâni olma bir “inâbe”; O’ndan başka her şeye kapanma da bir “evbe”dir.
Gül bitirmek veya başağa yürümek için dünyanın dört bir yanına saçıldınız; Cenâb-ı Hakk’ın nâm-ı Celîlini bütün dünyaya duyuracaksınız.
Egoizm, egosantrizm, narsizm gibi gayyalara yuvarlanmamanın çaresi gaye-i hayaldir.
Yüksek bir gâye-i hayal… Fransızlar “ideal” demişler; Ziya Gökalp “mefkûre” demiş, onun karşılığı diye. Fakat Hazret-i Pîr’inki “gâye-i hayal”. Yani, “taakkul”ünüz öyle olacak, “tasavvur”unuz öyle olacak ama esas “hayal”inizde bile o olacak. Oturup kalkarken “Niye ben bu işin rüyasını görmüyorum?! Neden ben bunu hep hayal etmiyorum?!. Böyle, oturup kalksam hep bunu hayal etsem!” diyeceksiniz. Böyle olunca, zannediyorum İstanbul’un surları Fatih’in (cennet-mekân) stratejileri/taktikleri karşısında kale kapıları misillü açıldığı gibi, Allah’ın izni-inayeti ile sizin için de nice kapılar kale kapıları gibi açılacak.
Adli Tıp Kurumu, Twitter kullanıcılarını fişlemek için bir yazılım geliştirdi. Kurumda Elektronik Mühendisi olarak çalışan İsmail Eren tarafından geliştirilen projenin adı: “F…Ö iltisaklı Twitter kullanıcılarının makine öğrenmesi ile otomatik tespiti.”
Geçtiğimiz ay Ergenekon davası sanıklarından eski Kurmay Albay Ali Türkşen ve Oda TV, Twitter kullanıcılarını fişleyen üç ayrı liste yayınladı. Türkşen, yoğun tepkiler üzerine içinde gazeteciler ve insan hakları savunucularının da isimlerini içeren fişleme listelerini sildi. Ancak liste, Adli Tıp Kurumunda geliştirilen projeyle benzerlikleriyle dikkat çekiyor.
ADLİ TIP KURUMU’NUN KABUL EDİLEN PROJELERİ ARASINDA
Adli Tıp Kurumunun her yıl düzenlediği “Adli Tıp Günleri” bu yıl 16-28 Ekim tarihleri arasında Antalya’da yapıldı. Bu kapsamda kurumun önümüzdeki dönemine ilişkin sunulan projelerden kabul edilenler liste halinde yayınlandı.
Kurumun resmi internet sitesinden yayınlanan listede kabul edilen projelerden biri, Twitter’da fişleme yapmak için kullanılan bir yazılımı içeriyor.
Liste’de P7 (Proje 7) olarak yer alan “FETÖ iltisaklı Twitter kullanıcılarının makine öğrenmesi ile otomatik tespiti” projesi de kabul edilenler arasında ve karşısında İsmail Eren yazıyor.
Adli Tıp Kurumunda Elektronik Mühendisi olarak çalışan İsmail Eren tarafından geliştirilen yazılım, Twitter kullanıcılarını çeşitli algoritmalar kullanarak listelemeyi içeriyor. Yazılımın hedef aldığı grup ise Hizmet Hareketi.

Adli Tıp Kurumu’nun yayınladığı listenin “P7” sırasında Twitter kullanıcılarını fişlemeye dönük yazılım görülüyor.
‘F..ÖMETRE’DEN SONRA İKİNCİ
Benzer bir yazılım Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “Fetömetre” adıyla kullanıldı. Yazılım, TSK’da görevli askerleri, “yurt dışı görevde bulunmaları”, “NATO tecrübesi” “TSK’daki başarı notları”, “Ailesinden Hizmet Hareketi’ne yakın biri olup olmadığı” gibi parametrelerle belirleme üzerine çalışıyor. Fetömetre yazılımıyla TSK’dan binlerce subayın ihraç edildiği belirtiliyor.
Adli Tıp Kurumunun, istihbarat toplama görevi yasal olarak bulunmuyor. Fişleme ise yasalara göre tüm kurumlar için suç. Ancak İsmail Eren’in geliştirdiği yazılım, Adli Tıp Günleri kapsamında kurum çalışması olarak sunuldu.
Emniyet Genel Müdürlüğü de benzer bir yazılımı yurt dışı için devreye sokmuştu. Özellikle Almanya’da yaşayan gurbetçilere yönelik program, Almanya’da da fişleme tartışması başlatmıştı. Gurbetçilerin, tanıdıkları ve Hizmet Hareketi ve Kürt Hareketi’yle ilgili kişilerin isim, adres bilgileri ve fotoğraflarını sisteme yüklemeleri üzerine çalışan yazılım, cep telefonu aplikasyonu şeklindeydi.

ÜÇ FİŞLEME LİSTESİ ADLİ TIP’IN YENİ YAZILIMIYLA ELDE EDİLDİ İDDİASI
Twitter’daki hesapların fişlenmesiyle ilgili önce Oda TV’de bir liste yayınlandı. 2 Eylül’de yayınlanan ‘Hesap hesap Twitter’daki Fethullahçı askerler’ başlıklı haberde, KHK’larla işlerinden atılan eski askerlere ait sosyal medya hesapları tek tek fişlenmişti. Dosyada yer alan Twitter hesaplarının ortak özelliği, tamamının 15 Temmuz’u sorgulamasıydı.
İKİNCİ FİŞLEME LİSTESİ ALİ TÜRKŞEN’E
Ergenekon davası sanıklarından Ali Türkşen ise ertesi gün iki farklı liste yayınladı.İlk liste ‘15 Temmuz sonrası F…Ö/PDY mensuplarınca kullanılan sosyal medya hesapları’ başlığını taşıyordu.
İkinci liste ise ‘15 Temmuz öncesinde F..Ö/PDY mensupları tarafından algı operasyonu yapmak amacıyla kullanılan sosyal medya hesapları/dergiler’ başlığına sahip.
Listede bazı gazetecilerin isimleri de yer alıyordu. Gazeteci Ece Sevim Öztürk ve tarihçi Natali Avazyan’ın isimleri de listede bulunuyordu.
Twitter üzerinden yapılan fişlemelerin Adli Tıp Kurumu’nun geliştirdiği yazılımla yapılıp yapılmadığına sorularımıza rağmen Adli Tıp Kurumu cevap vermedi.
Kaynak:Bold Medya
KHK’lı iki öğretmenin kendi başlarına bir bota binip iki çocuğuyla başlattıkları iltica süreçleri ve sonrasında yaşanan olaylarla bir devrin hikayesi.
15 Temmuz’un ardından çıkarılan KHK’larla ihraç edilen öğretmen sayısı on binlerle ifade ediliyor. Erdoğan Duman ve Filiz Duman KHK mağduru iki KHK’lı öğretmen.
Tenkil Süreci’nde ihraçlarının ardından gözaltı ve tutukluluk yaşayan aile, ardından bir bota binerek Türkiye’yi terketmek zorunda kaldılar. Erdoğan Duman, ailesini bir bota bindirerek, hiç kimseden yardım almadan ve can yeleksiz olarak Yunanistan’a geçirmeyi başardı.

Aile şimdi Hollanda’da hayata tutunmaya çalışıyorlar. Kısa sürede komşuları tarafından sevildiler. Hollandalı komşularına, tatile giderken evinin anahtarını onlara emanet edecek kadar güven telkin ettiler. Tanıştıkları insanlar, ‘Duman Ailesi’ni istiyoruz’ diye devlet makamlarına mektuplar yazdılar. Geleceğe umutla baktıklarını belirten Filiz Duman, şartlar bir gün düzelse dahi vefa örneği göstererek Hollanda’yı bırakmayacağını söylüyor. Erdoğan Duman ve Filiz Duman öğretmenler ile iki kızıyla yaşadıkları süreci TR724’ten Basri Doğan konuştu.
Kaynak:TR7/24-Bold Medya
Ancak o zaman mesafelerin canına okuyacağız. Ancak o zaman yollar dürülecek. Ancak o zaman aşılmaz köprüler geçilecek. Ancak o zaman dağlar, dereler, tepeler kemerbeste-i ubudiyet içinde bel kıracak, boyun bükecek geç diyecek! Tepeler dümdüz olacak, dümdüz yerler pürüzsüz olacak…
Ben maratona çıktığınız yolun çok çetin olduğunu size anlatıyordum. Sizi bekleyen işler adına, mesuliyet ve mükellefiyetin sınırlarını gözünüzün önüne sermek için, bir dertli, sinesi delik birisi olarak, bir ah-u enin olup, bir inilti bir çığlık olup huzurunuza geldim.
Ve bu arada ve inkisarımı dile getirdim ki bunu da benim insanlığıma verin, 50 senelik bir türlü kabuk bağlamayan yarama verin. Zannediyorum sizin de o kadar yaranız var.
Vardır…Hazreti Muhammed cemaati olup da yaralı olmamak mümkün değil, vardır……İnliyorsunuzdur… Geceleriniz onun şahidi olsun. Bende hakkınızdaki hüsn-ü zannın şahidi olacağım. Bana o kadarcık iki kelimecik konuşma fırsatı verilirse şahidi olacağım.
Bilenin iradelerinizle…Yolun çetinliğine rağmen, hadiseler karşısında pes etmeyin.
Çokları bir miktar yürür de bu yolda, dönemecin birinde başlarına gelen şeylerle bıkar.
Tedbir der, ihtiyat der, teyakkuz der, kenara çekilir, etliye sütlüye karışmazlar ve rahat ederler. Ama yol bu değildir! O (s.a.v.) böyle yapmamıştır, O’nun (s.a.v.) yapmayı şeyleri makul görmeden şeytandan Allah’a (c.c.) sığınıyor gibi Allah’a (c.c.) sığınırım.
O ihtiyat değil, irtidattır!
O tedbir değil, geriye gitmektir!
O teyakkuz değil, gaflete dalmaktır!
Bin dönemeç karşınıza çıksa, sarsılmadan hep aynı şeyi söyleyeceksiniz. Bir güfte,bestesini siz yapacaksınız.
Çıktık dikenli yollara, dönmemeye karar verdik geriye…
Bestelenir mi bu bilemeyeceğim. Çok yakışıklı bir şey olmadı. Ama şu andaki hissiyatımın ifadesidir…
Çıktık dikenli yollara
Söz verdik Allah’a
Geriye dönmeyeceğiz.
Bizim bestemiz olsun.
Dönersek kalleşiz! Dönersek kalleşiz!
Söz verin!
Ancak o zaman mesafelerin canına okuyacağız. Ancak o zaman yollar dürülecek. Ancak o zaman aşılmaz köprüler geçilecek. Ancak o zaman dağlar, dereler, tepeler kemerbeste-i ubudiyet içinde bel kıracak, boyun bükecek geç diyecek! Tepeler dümdüz olacak, dümdüz yerler pürüzsüz olacak…
Ama azmetmek lazım!
M.Fethullah Gülen
20’den fazla ülkede yatırımları olan, Amerika’da kendisinden “Müthiş Türk” ifadesi ile meşhur olan işadamıdır.
Müthiş Türk vefat etmiş!
