M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1981’de Sızıntı dergisinin Mart sayısında yayınlanan baş yazısı…
Nerdesin…
Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini,
rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin ‘ba’su ba’del-mevt’ imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde,
uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, ‘bu
O’dur’ deyip, ‘seniye-i vedâ’ türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice
günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli
olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken,
düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu,
Heraklit pazulu diye…
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin
hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen,
kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır.
Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inat, sema, ‘gözlerin kuruması murat’
dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu
beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir
sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi
yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri
İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde
yoktun! Karşılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar
irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve
beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın
ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu..
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sînemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor.
Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayâl etmek, her
çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik
görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın;
gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda
pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâydın yürekdendin..!
Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne
yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende
vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, ‘girdik reh-i sevdâya bize
onur, bize gurur lâzım değil’ demiştin..!
Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak
istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi
vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!
Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi.
Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hûrilerinin divan
duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: ‘Bu baş bu
omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.’
Nerdesin Mus’ab..!
Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına
sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce
zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve
içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa
gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç
Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın?
Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost
düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek
sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde
abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işitin. Sarığın
boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: ‘Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında
buluyor, halbuki…’ sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara
inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin
uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i
nefsin ve onurun yok muydu?
Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!
Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza
kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek
sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve
sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim
bilebildiğim ‘Bilmiyorum’ sözünden başka, ona bir lâf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve
o ne irade!
Nerdesin Ebu Katâde..!
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir
damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir
hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, ‘Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân’ , sen
tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş
misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin…!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine
dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım.
‘Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün.’
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde
besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni
arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de
düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi
vazgeçiremeyecektir…!
Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa
zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı
içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…
Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek
istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!
Ümmetin, kaba softa ham yobazlarla imtihanı ilk değil, muhtemelen son da olmayacak.
Dilinden din düşmeyen ama dini, kendi ikbâl ve çıkarları uğruna kullanan,
Dünyayı sadece iki renkten ibaretmiş gibi gören ve ara tonlara tahammülü olmayan,
Ötekileştirdiği insanların hayatını hiçe sayan, hatta sırf kendisi gibi düşünmediği için en has bir dindarı bile tekfir etmekten çekinmeyen,
İşin merkezine benliklerini koyup keyiflerine göre nassları esneten, asıl, usûl ve yöntemden habersiz, Kur’an ve Sünnet’in bütününden sarf-ı nazar ederek söylemini, sadece cımbızladığı bir cümleciğe bina eden,
Dolayısıyla da kafalarına göre bir müslüman portresi belirleyen, üstelik başkalarına da bunu empoze etmeye çalışan kaba softa ham yobazlar!
Ne acı ki bizim dünyamız bu tiplerle dolu.
Aslında burası, Bediüzzaman Hazretleri’nin neşter vurduğu yer; zira fakirlik, cehalet ve tefrikadan besleniyor, kullandıkları dil ile saf ve duru insanları peşlerine takabiliyorlar!
Onun için bilen, okuyup yazan, eğitimli insanlardan haz etmiyorlar!
Okula, okumaya ve kitaba düşmanlar!
Zira eğitim seviyesi arttıkça halk nezdindeki destekleri düşüyor!
Kur’ân’ın ifadesiyle bu, bir Firavun taktiği; yarınlarını düşünemez haline getirdiği insanları, aç ve muhtaç bırakma ve gününü gün eden hafif meşrepliler haline getirerek onları kolay gütmek taktiği.
İnsan bu; Cennet ü Cinân’a yürürken çadırın cidarına takılabiliyor!
Üstelik bunun örneklerini her devirde görmek mümkün.
Kalplerini İslâm’a ısındırıp gelişlerini kolaylaştırmak için müellefe-i kulûba dünyalık verirken Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bile itiraz ettiler. Kendilerini başkalarıyla kıyasladı ve “Benim hissem ile Ubeyd’inkini, Akra ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!” deyip şiirleriyle Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) tenkit etmeye başladılar. Halbuki o gün, Abbâs İbn-i Mirdâs’a da ‘meccânen’ kırk deve verilmişti. O ise kendisine verilene değil de başkasının elde ettiğine odaklanmış, bunu bir statü farklılığı olarak algılayarak sızlanmaya başlamıştı.
Ci’râne’de Allah Resûlü’nün yanına, Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra adında bir adam geldi. “Yâ Muhammed!” diyordu. “Bugün ben, Senin yaptıklarına tanık oldum; Senin adaletli davranmadığını görüyorum, âdil ol!”
Ortalık buz kesmişti. Fahr-i Rusul Efendimiz, “Şayet Ben de âdil olmazsam, işim bitmiş demektir!” buyurdu ve ilave etti:
“Yazıklar olsun sana! Şâyet adalet, Benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir!”
Gelişmelere şahit olan Hz. Ömer’i de çileden çıkaran bir davranıştı bu ve Efendimiz’in yanına yaklaşarak, “Yâ Resûlullah!” dedi. “Şu münafığı bana bırak da boynunu vurayım!”
Nebevî ferman başkaydı ve önce “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” buyurdu. Sonra da kulağımıza küpe olması geren şu ikazlarını sıraladı:
“Onu kendi hâline bırakın; zira ileride onun gibi başka insanlar da zuhûr edecekler! Onlar, din konusunda belki çok derin bilgilere ulaşacaklar; Kur’ân’dan başlarını kaldırmayacaklar ama bu, gırtlaklarından aşağıya inmeyecek ve okun yaydan çıkıp da gitmesi gibi dinden uzaklaşacaklar! Bir kere ok çıkıp da gittikten sonra ne yaya bakıldığında oktan bir şey görülebilir, ne okun ucunun konulduğu yerde bir iz kalır ve ne de kirişin olduğu yerde oktan bir eser bulunabilir! Zira o, çoktan hedefine ulaşmış ve hayvanın karnını delip kana bulaşmıştır! Aynı zamanda sizler, onların namazları yanında kendi namazlarınızı; oruçları yanında da kendi oruçlarınızı küçümsersiniz!”
Sadaka Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem).
Günü geldi, Harûrâ’da mayalanan Hâricî zihniyet, ortalığı kaynattı; kendi çizgilerinde görmedikleri, aynı minvalde düşünüp hareket etmeyen herkesi hedefledi, bir kulup takıp dişlemeye başladı!
Nasibini almayan yok gibiydi!
Ne akıl vardı ne de mantık!
Dilleri kobra, hisleri sırtlan, eli kanlı muhteris zorbalardı!
Kerbelâ’yı kana bulayanlardan birisi, Abdullah İbn-i Ömer’e (radılallahu anhümâ) gelmiş, üzerinde sivrisinek kanı olan elbise ile namaz kılmanın hükmünü soruyordu. “Fe Sübhânallah!” dedi, İmam. “Adama bakar mısınız; Resûlullah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, dünyada Benim iki reyhânemdir’ buyurduğu evladını öldürenler, şimdi bana sivrisineğin kanını soruyor!”
Basra yakınlarında Abdullah İbn-i Habbâb ile karşılaşmışlardı. Kendisi de “sahâbe” olan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh), Mekke’nin çilekeş sahâbisi Habbâb İbn-i Erett’in oğluydu. Önce ona, kim olduğunu sordular ve kendisini güvende hissetmesini söyledi ve sorulara da doğru cevap vermesini istediler. İlk soruları, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osmân hakkındaydı. Tabii olarak her iki halifeyi de hayırla yâd etti; başlangıçta da sonunda da Hz. Osmân’ın, haklı olduğunu ifade etti. Hz. Ali ile ilgili sorularına karşılık, “O, Allah’ı sizden çok iyi bilir ve sizden daha dindardır; görüşü de sizden daha isabetlidir!” deyince bundan hoşnut olmadılar: “Sen hevâya uyuyor ve kişileri, işleri ile değil adları ile tanıyorsun. Allah’a yemin ederiz ki seni görülmedik bir şekilde öldüreceğiz!” dedi ve Hz. Abdullah’ı şehid ettiler. Bununla da yetinmedi, yanındaki hamile eşinin karnını yardı ve onu da işkenceyle öldürdüler.
O gün istedikleri hurmayı, “Alın, sizin olsun” diyerek kendilerine bedava vermek isteyen bir Hristiyan’a, “Vallahi de biz bunun parasını vermeden alamayız!” demişlerdi. Görüp duydukları karşısında taaccübünü gizleyemeyen adam şöyle diyordu:
“Bu ne garip şey; Abdullah İbn-i Habbâb gibi birisini öldürüyorsunuz ama parasını vermeden bizim hurmamızı bile almak istemiyorsunuz!”
Bu mantaliteye bugün hiç yabancı değiliz.
Dillerde din bezirganlığı ama hak-hukuk hak getire!
Sanırım, bizim coğrafya, küllerinden yeni bir Câhiliyye doğurdu.
Sapın-samanın karıştığı bu demlerde istikamet zordur.
Üstelik, kimsenin elinde beraat senedi de yok.
Öyleyse, Ci’râne’deki Nebevî ikaz, hepimizin kulağında bir küpe olsun!
“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar,
Elli dirhem ağır gelmiş ayrılık…”
Sessiz gidişlerin alfabesi yoktur. Çığlığı, serzenişi, sitemi… Günlerin art arda akıp gitmesine engel değildir ayrılıklar. Zaman geride kalanlara dokunur en çok ve büyütür çocukları zaman. Büyütür anneleri de…
Babasız evlerde günler hep aynıdır. Haftalar altı gündür, baba ile yapılan Pazar kahvaltıları olmayınca. Oyuncaklar kırık, duvarlar boyanmaya muhtaçtır hep. “Ellerine sağlık” diyen olmayınca, çay da demlenmez pek. Ama kahve yalnızlığı sever. Bu yüzden iki kişilik büyük fincanlarda tüketilir kahveler, tüketilir vuslatı iple çekilen saatler.
Önceleri kapı önüne konulan ‘baba ayakkabısı’, artık ayakkabı dolabına kaldırılmıştır. Her üç ayda bir çıkan af söylentilerine kulaklar tıkanmıştır. Port mantoda bir ceket görmeyeli çok olmuştur. Her zaman oturduğu koltuk uzunca bir süredir boştur. Sesi de, boşlukta kaybolmuştur nicedir. Kokusu dağılmıştır, kayıptır artık çekmecelerde.
Anneli babalı evlerin aksine, yalnızdır babasız evler. Çocuklarla koşuşturmaca yoktur koridorlarında. Güreşmeler, gülüşmeler hiç olamamıştır. Bir zorbanın zalim kılıcı ile bölünmüştür hayatları. Bölünmüştür, ömürlerinin geriye kalanı. Artık iş dönüşleri “Ne lazım, gelirken alayım?” mesajları düşmeyecektir mesaj kutusuna. Bir ekmek, bir de yoğurt al, cümlesi öyle asılı kalacaktır havada. Annelerin bahtına her oyunda ‘baba’ olmak düşecektir. Baba sözcüğü, en çok söylenmek istenen kelimler arasında, hep birinci olacaktır çocukların gönül sıralamasında. Okula başlayan minikler, arkadaşlarını babalarının alıp bıraktığını gördükçe şaşıracak: “Aaa, senin baban eve geliyor mu? Senin baban sizinle mi yaşıyor?” diye hayretle soracaktır sınıf arkadaşlarına.
Devası kâinata malum, kendine meçhul dertler arasında anneler…
Hangi birine yansın dayansın derken, bir cümle dökülüverir minik yüreklerden birinden.
“Anne, babam niye gelmiyor?”
Bir cümle ama sanki ateşten.
Bir cümle ki, bütün özlemlerin özü özeti.
Su gibi duru bir istek, sarmaşık gibi sargın.
Yanı başında olduğu vakitleri hiç hatırlamadığı bir adama, babaya duyulan bir özlem. Bedeni küçük, kendi büyük dünyasında fırtınalar koparan bir ayrılık işte bu.
Yıkılası ayrılık…
Her sabah gözlerini açar açmaz aynı cümle. Her yemekte aynı soru. Her oyunda baş konuk olan bir yokluk. Boşluk belki de. Baba boşluğu.
Tamir edilecek oyuncaklar onu bekler, parkta kayılacak kaydıraklar, göklere uçulacak salıncaklar… Toplanan bahar çiçekleri, babaya gönderilmelidir. Yumuk ellerle çizilen eğri büğrü şekiller, boyanan kitaplar, mavili araba, pembeli kız çocuğu resimleri hep babaya mektupla gönderilmelidir. Oyunun en tatlı yerinde, uykunun bölündüğü vakitlerde hep bir soru.
Tek bir soru: Anne, babam niye gelmiyor?
Nasıl anlatılır yavrum ki sana, yollarımız bir zalimin eliyle ayrıldı. Babacığına kalabalık havasız koğuşlar, sana dışarda babasız alınan nefesler düştü. Babasız emekledin, yürüdün, koştun. Konuştun ve “baba” dedin annene, baban işitmese de. Babası işten eve dönen çocukları gördükçe sokuldun göğsüme. Sokulduk birbirimize. Büyüttük birbirimizi.

Mevsimler geldi, mevsimler geçti. Haber kanallarında, sosyal mecralarda af söylentileri, tartışmalar, görüşmeler bitmedi. Suçsuz insanların hayatları üzerinden ahkâm kesmeye devam etti iktidar sahipleri, söz sahipleri. Sözüm ona adalet getirecekler, haksızlığı bitireceklerdi. Binlerce annenin babanın, yavrunun beklemeyle geçen günleri ayları; onlar için sayısal bir veriden ibaretti. Kimse önemsemiyordu babasız kalan hasta bir yavrunun seslenişini. Eşinin yolunu dört gözle bekleyen sadakat incilerini.
Tek ses olmuş ekranlarda, her daim farklı haberler veriliyordu. Kardeş kardeşi bir baba evladını ihbar ediyordu “Bu haindir” diye. İşinden, eşinden, yurdundan yuvasından edilen insanlardan söz etmeye, korkuyordu kalemler. Evvel zamanlarda, ‘onlardan’ olmanın bir paye olduğunu düşünenler; nefret dolu cümleler saçıyorlardı ağızlarından. Aklı başında hiç kimse durun, yeter artık demiyordu/diyemiyordu bu çarpık düzene. Babasız çocuklar babalarını, annesiz kalan yavrular annelerini soruyorlardı biteviye. Ve bir çocuk kadar olamıyor, cesurca haykıramıyordu yürekler.
Adalet nerede?
Nerede haksızlıklara karşı kurduğunuz düzen?
Nerede insan hakları, özgürlükler?
Masumiyet karinesi, nerede?
İnsanlığınızdan kaybediyorsunuz her hak ihlalinde.
Bir anneyi bir babayı tutukladığınızı zannediyorsunuz, ama bir aileyi mahkûm ediyorsunuz karanlıklara.
Binlerce çocuğu annesiz babasız uykulara yatırıp, kâbuslarla uyandırıyorsunuz.
Anneleri çaresiz bırakıyorsunuz, dahası demir parmaklıklar ardında tutsak ediyorsunuz babaları.
Hz. Ömer’in adaletinden bahsedip, yargıda tam bağımsızlık ilkesini hiçe sayıyorsunuz.
Hz. Peygamber’in bir hurma ile iktifa ettiğinden söz edip, bin bir odalı sarayınızda ejder meyveli smoothie’ler yudumluyorsunuz.
İşinden ettiğiniz binlerce insan helal rızık peşindeyken, siz torunlarınıza bile haram yediriyorsunuz.
Etrafınızda döndürdüğünüz onlarca hekimbaşınıza güvenip hiç hasta olmayacağım zannederken, hasta tutukluları tek başlarına hücrelerde ölüme mahkûm ediyorsunuz.
Hiç ölmeyeceğim zannediyorsunuz; anne karnında ölümüne sebep olduğunuz bebeklerin, pasaport vermeyip tedavi olmasına engel olduğunuz gül yüzlü yavruların ahını unutup. Yaşları ve hastalıkları tutuklanmalarına engel olacakken, esir ettiğiniz binlerce insanın gözyaşlarının üstüne saltanatlar kuruyorsunuz.
Her şeyin fani. Bu dünya dahi.
Yanılıyorsunuz. Ah ki, aldanıyorsunuz.
“Annem nerede, babam nerede; neden gelmiyor?” cümlesindeki özneleri esir etmeye gücünüz yetse de kaybettiniz siz, kaybediyorsunuz.
“Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.” (Bediüzzaman)
Bediüzzaman Hazretleri önceki yazının sonunda sorulan soru ile aynı mahiyetteki bir diğer soruya ise şöyle cevap vermektedirler: “Evet, her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalâletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enâniyet ve hodfuruşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar her şeyi kendine tâbi ve basamak yapar. Hattâ dünyevî makamlar için dahi mukaddesatını âlet eder. Mânevî makamlar olsa, daha ziyade âlet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddütlerle revacı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir.
Elhâsıl: Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemmiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak, hakikat-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde hakâik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum. Çünkü o on adam, tam o hakikati her şeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler.”
Mülaane Bahsi…
Aynı yazının devamında, Hocaefendi’nin yapmış olduğu mülaane hakkında akıllara gelen bazı soruların cevabını anlamamıza yardım olacak önemli hakikatler ifade edilmektedir: “Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveselerle, o kutbun derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla bakıp, mağlûp olarak dağıtılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makamatlara tercih ediyorum. Hattâ bu defa bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın plânıyla bana ihanet eden o mâlûm adama şimdilik bir belâ gelmesin diye telâş ettim. Çünkü mesele şaşalandığı için, doğrudan doğruya avâm-ı nas bana makam verip harika bir keramet sayabilirler diye, dedim: “Yâ Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasın.”
Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiştir. İnsanlar başkalarının yüksek makamlarını Kabul noktasında isteksizdirler. Bu hastalığa binaen insanlar, Üstad Hazretleri ve Hocaefendi gibi zâtların yüksek makamları söz konusu edildiği yerde bundan rahatsız olmaktadırlar.
Diğer taraftan bu zâtların yüksek makamını Kabul eden insanlara dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler, o zâtların derslerini, “Hususî makamından ve hususî hissiyatından geliyor.” nazarıyla baktırıp hakikatlerin tam anlamıyla anlaşılmasının önünde bir engel oluşturabilmektedirler.
Bu sırlara binaen bu Zâtlar kendilerine yüce makamlar verilmesini istememişlerdir. Bundan dolayıdır ki Üstad Hazretleri kendisine zülümde çok ileri giden birisinin başına bir belanın hemen gelmesini, insanlar keramet olarak değerlendirir endişesini taşımış ve Allah’a (cc) şu şekilde dua etmişlerdir: “Yâ Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvâri bir surette olmasın.”
Bütün bunlardan hareketle, Üstad Hazretleri Risale-i Nurların bu kadar tesirli olmasının sebebini bu sırra bağlamaktadırlar: “İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değildir. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” Bu sırra binaen, Üstad Hazretleri kendini o kadar bilinmezliğe saldı ki, bugün iki mezar taşı ile bile kabrinin yeri bilinmemektedir.
Bu sürecin başında Hocaefendi’nin yapmış olduğu mülaaneye, Hizmet hareketi ve insanlarına yapılan onca zülümlere rağmen apaçık herkesin anlayacağı şekilde bunlara sebebiyet verenlerin başlarına belaların gelmemesinde de bu hakikatın payı vardır. Aynı zamanda bu tarzda açıkca zülmedenlerin başına gelecek belalar ve felaketler imtihan sırrına da zarar verecektir. Allah (cc) zalime muhakkak surette cezasını vermektedir ama bu zikredilen, bilinen ve bilinemeyen daha nice sırlara binaen, zamanı ve mahiyeti gibi konular bizim beklentilerimizden farklı olabilmektedir.
Büyük müfessir Mevdudi, Hac süresinin 52-54. ayetlerinin tefsirinde, hem bu konuda, hem de günümüzdeki hadiseleri anlamaya yardım olacak güzel tesbitler yapmaktadırlar: “Yani, “Allah hem salih, hem de günahkar insanları sınamak için, şeytanın böyle tuzaklar kurmasına izin verir.” Çarpık bir kafa yapısına sahip olanlar bunlardan yanlış sonuçlara varmışlar ve doğru yoldan sapmışlardır. Oysa doğru düşünebilenler tüm bunların şeytanın aldatmaları olduğunu ve Peygamber’in mesajının Hakk’a dayandığını anlayıp kabul ederler. Onlar şeytanın bu denli çok uğraşıp karşı çıkmasının bile O’nun Hakk olduğunun bir delili olduğu sonucuna varırlar. Bu bölümün ciddiyetini kavramak çok önemlidir, çünkü bu konuda bir çok yanlış anlamalar meydana gelmiştir.
Konunun akışına bakacak olursak, bu ayetlerin Peygamber’in (s.a) arzu ettiği gayeye ulaşamadığını sanan sıradan gözlemcilerin bu boş iddiasını reddetmek amacıyla indirildiğini anlarız. Çünkü o, onüç uzun yıl boyunca insanları getirdiği Daveti kabule çağırmış ve sonuçta (görünürde) sadece bunda başarısızlıkla karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda kendisine inanan bir grup müslümanla birlikte, yurdunu terketmek zorunda kalmıştı. Bu “sürgün”, O’nun Allah’ın Rasulü olduğu, Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olduğu konusundaki iddialarıyla çelişiyor ve bazı insanlar bu nedenle şüphe duyuyorlardı. Bunun yanısıra bu insanlar Kur’an’ın hak olduğu konusunda da şüpheye kapılıyorlardı. Çünkü tehdit edildikleri ve daha önceden peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelen azap onlara gelmiyordu. Peygamber’in (s.a) düşmanları alay ederek şöyle diyorlardı: “Allah’ın yardımı nerede? Nerede bizi tehdit edip durduğu azap?” Kafirlerin bu şüphelerine, bir önceki bölümde cevap verilmektedir.
Bu bölümde ise hitap bu propagandadan etkilenenlere çevrilmiştir. Özet olarak onlara verilen cevap şöyledir: “Bir kavmin kendilerine gönderilen Peygambere yalancı demesi yeni bir olay değil, bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlerini yalanlayan toplulukların harabelerinden, onların bu nedenle nasıl helak edilip cezalandırıldıklarını görebilirsiniz. Eğer dilerseniz bundan ders alabilirsiniz. Azabın gecikmesine gelince, Kur’an hiç bir zaman kafirleri hemen cezalandıracağını söylememiştir. Azap indirmek Peygamberin işi de değildir. Azap gönderen Allah’tır ve O azabını indirmekte acele etmez. Şimdi size verdiği gibi, O, insanlara gidişatlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Bu nedenle size yapılan azap tehditlerinin boş olduğunu sanıp aldanmayın.”
“Peygamberin arzu ve istediklerinin engellerle karşılaşması ve Mesajına karşı propaganda ile cevap verilmesi de yeni bir olgu değildir. Çünkü tüm evvelki peygamberler de aynı şeylerle karşılaşmışlardır. Fakat en sonunda Allah şeytanın tuzağını boşa çıkarır ve Rasûlü’nü zafere ulaştırır. O halde şeytanın eskiden beri yaptığı bu oyunlardan ve en sonunda başarısızlığa uğramasından ders almalısınız. Bilmelisiniz ki, bu engeller ve şeytanın tuzakları, doğru insanları İslâm’a çeken, şerefsizleri ise ondan uzaklaştıran birer imtihan ve araçtır.””
“Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini tavsiye ederim…”
Üstad Hazretleri, başına gelen bela ve musibetlerin perde arkasındaki rahmetlerine ve hikmetlerine binaen, hadiseler sebebiyet verenlere bile hakkını helal etmektedirler: “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”
Bediüzzaman Hazretleri kendi haklarını helal etmekle yetinmemiş, kendisiyle aynı yolun yolcusu olan, maddî ve mânevî herşeyden ferağat mesleğinden ayrılmayacak olan talebelerine de bu yolun bir erkanı olarak şu önemli vasiyeti yapmışlardır: “Benimle beraber çok talebelerim de türlü türlü musibetlere, ezâ ve cefâlara mâruz kaldılar, ağır imtihanlar geçirdiler. Benim gibi onlar da bütün haksızlıklara ve haksız hareket edenlere karşı bütün haklarını helâl etmelerini isterim. Çünkü onlar bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir. Bize ezâ ve cefâ edenlere karşı hiçbir talebemin kalbinde zerre kadar intikam emeli beslememesini ve onlara mukabil Risale-i Nur’a sadakat ve sebatla çalışmalarını tavsiye ederim.”
Hizmet kahramanlarının günümüzde yaşadığı başta hapis, hicret, gaybubet, mahrumiyetler olmak üzere her çeşit acı ve ıztırapları, Asr-ı Saadet’te sahabe efendilerimizin çektiği çilelerle harmanlayarak kitaplaştıran İsmet Macit, benden de kitabın önsözünü yazmamı istedi.
Her ne kadar kahramanlık destanları yazan yiğitleri anlatmak haddim değilse de, yazmamakla onların hatıralarına hürmetsizlik edeceğimi düşünüp ecirlerine ortak olmak ve şefaatlerini talep etmek gayesiyle isteğini yerine getirdim. Kitabın özeti ve vitrini diyebileceğimiz “Cennetin yolu çile taşlarıyla örülü” başlığını verdiğim bu önsözü takdirlerinize sunuyorum:
İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “yıldızlara” benzetmişti ashabını.
Çünkü her biri etrafına hidayet ışığı saçan nurdan hâleler gibiydiler.
Her biri hayatlarıyla kıyamete kadar örnek alınacak nice kahramanlık destanları yazmıştı. İmanda, ibadette, ilimde, irfanda, cihatta, şehitlikte, hikmette, ihlâsta, istikamette, sebatta, sadakatte, tebliğde, ahlâkta, infakta, aksiyonda nice güzellikleri nakşetmişlerdi.
Onların yaşadığı çağ acı, ıztırap ve çile doluydu. Fakat öyle bir hayat yaşamışlardı ki, yaşadıkları çağ Asr-ı Saadet diye isimlendirilmiş, kıyamete kadar gelecek müminlere model olmuştu.
Çünkü onlar, “Allah’ı tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır” hakikatine inanmışlardı. Yaşamakla ölmek arasında bir fark yoktu onlar için. Yeter ki her şey Allah için olsun. Sanki bir ayağı dünyada, bir ayağı ahiretteymiş gibi yaşıyorlardı.
Bu yüzden anadan, yârden, serden bir anda geçebiliyorlardı. Ömür boyu kazandıkları serveti bir anda infak edebiliyorlardı. Allah yolunda cihat etmek için bütün ömrünü vakfedebiliyorlardı.
Çünkü onlar fenaya değil, bekaya tutkundular.
Mallarını, canlarını Bakî-i Hakikî’nin yolunda feda etmekten çekinmezlerdi. Kendilerine emanet verilen nefis ve mallarını Allah’a satarak ebedîleştirmişlerdi.
Din yolunda katlandıkları her çileye, her acıya, muhatap oldukları her imtihana, uğradıkları her musibete adeta gülerek katlanan sahabe efendilerimiz (Allah onlardan ebediyen razı olsun) fedakârlık, sabır, sebat, rıza ve tevekkülün zirvesini yaşamışlardı.
Peki, zirvedeki bu güzellikler sadece o asra mı mahsustu?
Onların yazdığı bu muhteşem destanlar, karanlığı delip geçen bir yıldız gibi bir kere görünüp kaybolacaklar mıydı?
Mademki Rabbimiz Ebedî, Resulüllahın (s.a.v.) peygamberliği ve Kur’an’ın hükmü kıyamete kadar devam edecek, Saadet Asrının bir izdüşümü, o altın çağın bir benzeri tekrar yaşanmayacak mıydı?
İşte hep bu sorulara olumlu cevap vermek için yaşadı çağın dertlisi ve etrafında hâlelenen hizmet gönüllüleri.
Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 80 yılı aşan ömrüne baktığımızda sürekli ikinci dirilişi gerçekleştirmenin hedefleri, projeleri, gayretleri, çileleri ve inleyişleri görülür.
Mademki modellenen Asr-ı Saadet’tir, elbette vaaz ve sohbetlerde en çok dile getirilen ve hedef gösterilen insanlar da sahabe efendilerimiz olacaktı.
Ve bugün dünyanın bütün ülkelerine ulaşan Hizmet Hareketi mensupları yarım asrı aşkındır hep sahabe efendilerimizin muhteşem hayatlarını ve her alandaki kahramanlık destanlarını gözyaşlarıyla dinlediler. Onları o kadar çok sevdiler, özlediler ki, sanki sahabe isimlerini bir evrad okur gibi andılar, onları evlerinin bir ferdi gibi kabul ettiler.
Ne zaman bir sahabenin – en çok izlenen bir filmin senaryosuna taş çıkartan – benzersiz hayatını dinleseler, “Keşke yerinde ben olsaydım, keşke o asırda yaşasaydım, keşke bir kahramanlık destanı da ben yazsaydım” dediler.
Bu keşkeler milyonların duası oldu. Mücîbe’d-deavât olan Rabbimiz bu duaları kabul etti. Önce imanda, ibadette, ilimde, ihlâsta, infakta, ahlakta, hizmette nice başarılar elde edildi. Çağın kahramanları Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanına yayıldı. Hizmet Hareketi, dünyayı saran bir eğitim, barış, yardım ve kardeşlik seferberliğine dönüştü.
Fakat külliyet ve umumiyet kazanan bu duanın bir yönü eksikti.
Hani bütün cemaat fertlerini saran acı, çile, ıztırap, mahrumiyet, baskı, zulüm, işkence? Sabır, tahammül, feragat ve fedakârlıkta da sahabelere benzeyenler olmayacak mıydı?
İşte beş yıldır tarihte eşine rastlanmamış bir zulüm süreci yaşanıyor. Bütün bu zulümler, bir taraftan cehenneme şakîler yetiştirirken, diğer taraftan cennete saidler kazandırıyor.
Kader, hizmet kahramanlarını öyle imtihanlardan geçiriyor ki, başaranlar inşallah sahabe efendilerimize arkadaş oluyor. Bu ağır imtihanın neticesi olarak çok farklı kahramanlık grupları meydana geliyor.
Bunlar mahpuslar, kaçırılanlar, gaybubette bulunanlar, muhacirler, işlerinden ve mesleklerinden ihraç edilenler, malları gasb edilenler, imtihanın şiddetinden kendilerini intihara mecbur zannedenler, çok ağır fizyolojik ve psikolojik hastalıklara yakalananlar, mazlumlara ensarlık yapanlar, mağdurlar için yardım toplayanlar ve bunları bütün tehlikeleri göze alarak dağıtanlar, eşi hapiste olduğu için evin hem annesi hem babası olanlar, gözü yaşlı dua kahramanları, vazife başında olup kendilerini gizlemek zorunda bulunanlar, hapiste, hicrette veya başka sıkıntılar içindeyken şehadete kanat çırpanlar, anneleriyle hapiste çileye ortak olan çocuklar, ağır işkencelere uğrayan mazlumlar, hapiste, gaybubette veya hicretteki anne babalarının yolunu sabırla gözleyen çocuklar, evlatları hapiste olan ağzı dualı anne babalar ve daha niceleri…
Bütün bu mağdur gruplarından yaşanmış örnekler veren ve bu zulümlere uğrayan Asr-ı Saadetteki kahramanların hayatındaki benzer kesitleri bize sunan İsmet Macit, okuyucuyu gözyaşı çağlayanıyla birlikte tefekküre, nefis muhasebesine, şükre ve muavenete davet ediyor.
Çile Toprağında Yeşeren Bahar kitabını okurken, yürekleri dağlayan çilelere gözyaşı dökecek, ancak sahabe efendilerimize arkadaş olacak yiğitlerle birlikte olduğunuz için şükredeceksiniz.
3 Temmuz 1994
Ve belli ki gelecekte de devam edecek. Öyleyse Kur’an’ın hadimleri bugün çektikleriyle
beraber.. Tabi sabr-u sebat çok önemlidir, hem çekecekleri şeylere karşı baştan hazırlıklı olmaları
lazım. Fakat bir diğer taraftan da hani o çekmeye karşı hazırlıklı olmaları lazım ama bir diğertaraftan da bunlar gelecekte de başımıza gelecek. -Allah korusun- Ancak sabr-u sebat eden insanlar, ayakta dimdik istikbale yürüyeceklerdir.
Bugüne kadar olduğu gibi bir kısım kimseler adeta hani natürel seleksiyona uğrayıp da böyle elendikleri gibi,
günümüzde de elenenler vardır korkuyla, telaşla.. Ve yarın da bir kısım elenenler olacaktır..
Elenenler.. Korkudan dolayı elenenler olacaktır. İkbal hırsına kendini kaptırdığından elenenler
olacaktır. Şöhret marazından dolayı elenenler olacaktır. -Allah korusun- Bencillikten dolayı
elenenler olacaktır, tehditten dolayı elenenler olacaktır.
İhlasını koruyamadığından dolayı hizmet ihlasa açık olduğu için Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin Medine hakkında buyurduğu hadisle yaklaşalım ona..
Medine tıpkı bir körük gibidir öyle hava verip işte işlettiği ocak, orada is-pas kalmaz. Dolayısıyla Medine de isi-pası alır, temizler. Bu yönüyle gelecekte de devam edecek bu şeyler bir taraftan sabır isteyecek, ikdam isteyecek. Diğer taraftan da tabi o ikdamı o sabrı gösteremeyen insanlar, daha ağır durumlar olacak, şartlar daha ağır olacak. Ta Üstad dönemindeki şartlara denk ağırlıkta şartlar olacak. Ve yerin altına girmeyi arzu edeceksiniz, keşke ölseydim diyeceksiniz.
İşte o zaman bile azm-u cehd-u gayreti ikdamı olan inanlar geleceğe yürüyecekler.
Meseleye bir imtihan sırrı, şuuruyla alacaklar.. Ve diyecekler ki şimdiye kadar böyle olmuş yani
bu. İmtihanda başarılı olacaklar. Evvela bilinmesinde yarar var bunun. Çünkü dünyanın hiçbirdevrinde, hiçbir zaman öyle tekdüze yürüyerek hedefe ulaşılamamıştır, hiçbir zaman..
Ne enbiya- yı izam yürürken varmıştır, ne evliya-yı fiham ne asfiya-yı kiram ne müçtehidin-i izam nemüceddidin-i kiram. Hiçbiri öyle tekdüze yürüyerek, hiçbir şeye takılmadan varmamıştır. Hiç olmazsa büyük çoğunluğu itibariyle Kur’an-ı Kerim’in dediği gibi.. Defaatla elenmişlerdir,defaatla imtihana tabi tutulmuşlardır. Çünkü bu iş o mevzuda Allah’a karşı o kadar sadakatini,vefasını ispat etmiş insanların işidir.
Hazırcıların, hiç başı dişi ağrımadan böyle o işi üst seviyede hemen gelip temsil edeceklerin işi değil yani. Elli defa vefa imtihanı vermiş elli defa sadakat imtihanı vermiş insanların işidir. Şimdiye kadar öyle olmuştur. Onun için Üstad bu endişesini ifade ederken: “Dilerim Cenab-ı Hak bize pahalıya satmasın.” der bunu. Ama altıncı söze de bakarsanız mal can verilir onu almak için yani.. Hususiyle oradaki sadece ferdi cennete girmedir. Cennete sokma meselesi değildir, cennete sokma peygamberane azim ve cehd ister. Peygamberlik yolu peygamberane azim ve cehd ister. Evet.. Şimdi bunu bilmekte yara var, yani arkadaşlar bunu
bilmeliler.. Ne oluyor ki dememeliler yani. Nitekim Kur’an’ı Kerim anlatır, ne oluyor ki demişlerdir. Bunlar ne oluyor böyle demişlerdir. Bu kafirce bir düşüncenin ifadesidir.
Kazaya razı olmayan bir zihniyetin ifadesidir. Allah’ın takdirini tenkit eden insanların ifadesidir. Bizde ne
oluyor ki yok yani.. Bizde sadece olan şeyleri sarsılsak bile, şoku altında yaşasak bile, sadece belki
bir dönemde böyle hayretle manasını anlayamama içinde onu seyretmek daha sonra da hayranlık
manasına ayrı bir hayretle ki bu da esma dairesinden Cenab-ı Hakk’ı rasat makamıdır veya sıfat
dairesinden Cenab-ı Hakk’ı rasat makamıdır. Hayranlıkla hayretle Cenab-ı Hakk’ın icraatını
temaşa edip hatta belli bir ölçüde zevk almak yani.
Norveç’in ünlü yönetmenleri Jørgen Lørentzen ve Nefise Ozkal Lørentzen, 15 Temmuz’un belgeselini çekti.
İkili, Fethullah Gülen Hocaefendi ve Tayyip Erdoğan’a röportaj teklif etti. Ancak “Allah’ın bir lütfu” isimli belgesel için Erdoğan konuşmak istemedi.
15 Temmuz 2016 günü yaşanan olaylar ve sonrasında devam eden bir dizi baskı ve hukuksuzluklar, Norveçli iki yönetmen Jørgen Lørentzen ve Nefise Ozkal Lørentzen tarafından ele alındı. Uzun süren araştırma ve röportajların ardından “En gave fra Gud (Allah’ın bir lütfu)” isimli belgeselin geçtiğimiz Perşembe günü Norveç’in başkenti Oslo’da galası yapıldı. Gala gösteriminden sonra yönetmenler Jørgen Lørentzen, Nefise Ozkal Lørentzen ve Ortadoğu Uzmanı Prof. Dr. Henri Barkey, katılımcıların sorularını yanıtladı.
(sağdan sola) Jørgen Lørentzen, Henri Barkey ve Nefise Ozkal Lørentzen
“HER İKİ KİŞİYE DE TEKLİF ETTİK”
Belgeselde Nevşin Mengü, Can Ataklı, Ahmet Şık ve Merdan Yanardağ gibi gazetecilerle röportaj yapıldı. 15 Temmuz’a ilişkin Fethullah Gülen ve Tayyip Erdoğan’ı işaret ederek iki aktörün öne çıktığını ifade eden Jørgen Lørentzen, her iki isme de röportaj teklifinde bulunduklarını vurguladı. “Fakat bir kişi bu teklifi kabul etti” dedi.
“İHRAÇ LİSTESİNİ BİZ HAZIRLADIK”
Belgeselde Gülen ile yapılan röportaja yer alırken AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın röportaj vermek istemedi. Belgeselde bir dönemin Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile yapılan röportaja da yer verildi.
Doğu Perinçek ile yapılan röportajda 15 Temmuz’un arka planına ilişkin çok önemli detaylar yer alıyor. Perinçek, 15 Temmuz’dan önce askeri bir darbe girişimi olacağını kendilerine yakın generallerden duyduklarını ve bu durumu Yeni Şafak gazetesi ve Rus siyasetçi Aleksandr Dugin üzerinden AKP iktidarına ilettiklerini belirtiyor. 15 Temmuz’dan sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ihraç edilenlerin kendi hazırladıkları listelerde yer alan isimler olduğunu vurgulayan Perinçek, bu isimlerin darbe girişi nedeniyle yargılanan isimlerle örtüştüğünü söylüyor.
Türkiye’nin 15 Temmuz’dan sonra Rusya’ya yakınlaştığını belirten Perinçek, Rusya’dan alınan S-400 savunma sistemlerinin NATO ve Amerika’dan gelebilecek bir saldırıya karşı bir önlem olduğunu vurguluyor.
ERDOĞAN’IN “ALLAH’IN BİR LÜTFU” SÖZÜ
15 Temmuz gecesi tuttuğu tutanakla tartışma konusu olan dönemin Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Serdar Coşkun’un, o gece saat 01.00 civarından yayınladığı bir tutanak üzerinde duruluyor.Savcı Çoşkun’un itiraf ettiği ve reddetmediği tunakta yaşanmamış olayların yaşanmış gibi gösterildiği ve bununda bir skandal olduğu vurgulanıyor.
Belgeselde özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 15 Temmuz’u “Allah’ın bir lütfu” olarak tanımlamasının üzerinde duruluyor. Ardından Erdoğan’ın, vatandaşları sokağa çıkması yönündeki talimatı ve askerlerin üzerine yönlendirmesi farklı bir bakış açısıyla irdeleniyor.
TESLİM OLAN ASKERİ ÖĞRENCİLERE LİNÇ
Belgeselde özellikle 15 Temmuz gecesi, Boğaziçi Köprüsü’nde dövülen ve öldürülen askerler üzerinde duruluyor. O gece ölen 250 sivilin dışında ölümlerinde olduğu vurgulanan belgeselde, askeri öğrencilerin köprüde öldürülmesi olayının hiç irdelenmediği üzerinde duruluyor. Sabah saatlerinde askeri öğrencilerin teslim olmasına rağmen polisin, köprüdeki linç girişime göz yumduğuna dikkat çekiliyor. Gazeteci Can Ataklı ile yapılan röportaj ise bu olayların SADAT gibi paramiliter gruplar tarafından yapıldığı iddialarına ve yorumuna yer veriliyor.
Köprüde linç edilerek katledilen Hava Harp Okulu Öğrencisi Murat Tekin’in ailesiyle yapılan röportaj da belgeselde yer alıyor. Murat Tekin’in babası Sedat Tekin’in oğlunun katledildiği ana ait fotoğrafları gösterip arkasından da genç üniformasıyla çekilmiş fotoğrafını göstererek “Oğlumu böyle teslim ettim fakat böyle verdiler” ifadesi salondaki izleyicileri gözyaşlarına boğdu.
DARBECİLİKLE SUÇLANAN ASKERLE RÖPORTAJ
Ayrıca 15 Temmuz gecesi darbecilikle suçlanan askerlerle yapılan röportajlara yer veriliyor. Deniz Kuvvetleri’nde Askeri Gemi Komutanı olduğu ifade edilen eski bir subayın şu sözleri “Eğer darbeci olsaydık gemideki mühimmatlarla ne köprü kalırdı ne başka bir şey” dikkat çekiyor. Ayrıca belgeselde NATO’da görevli 4 subayla yapılan röportaja yer veriliyor.
15 Temmuz’dan sonra Türkiye’de AKP iktidarı tarafından uygulanan “Tenkil” sürecinde Avrupa’ya sığınan mülteci bir aile ile yapılan röportaja yer veriliyor. Mülteci aile, Türkiye’de karşılaştıkları hukuksuzluklar ve ülkeyi neden ve nasıl terk ettiklerini anlatıyor.
FETHULLAH GÜLEN İLE RÖPORTAJ YAPILDI
“En gave fra Gud” isimli röportajda 15 Temmuz davalarında bir numaralı sanık olarak gösterilen ve AKP iktidarının hedef aldığı isim olan Fethullah Gülen ile yapılan röportaja yer veriliyor. Gülen röportajda, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’deki bütün muhaliflere sert davrandığını hizmet hareketinin de günah keçisi olduğunu ifade ediyor. Türkiye’de demokrasinin yerleşmesi ve yaşanması adına bir dönem Erdoğan’ın desteklenmesi adına tavsiyelerde bulunduğunu belirten Gülen, bugünkü yaşanan olaylarda verdikleri desteğin cezasını çektiklerini ifade ediyor.
“En gave fra Gud” isimli belgesel Fritt Ord öncülüğünde gerçekleştirildi.
Olso’da galası yapılan belgesele, Türkiye Büyükelçisi’de davet edildi. Fakat Büyükelçi davete katılmadı. Herkese açık olan gösterimde AKP iktidarına yakın olduğu düşünülen bir kişinin soru cevap kısmında toplantıyı provoke etmeye yönelik soru sorması salonda tepkiye neden oldu.
15 Temmuz’a dair karanlıkta kalan olayların irdelendiği “En gave fra Gud” (Allah’ın bir lütfu) isimli röportaj, Norveççe anlatılıyor. Röportajların bir kısmı İngilizce ve Türkçe. Alt yazıların tamamı ise İngilizce hazırlanmış. Belgesel, Norveç, İsveç ve Danimarka’da gösterilecek.
Haberin Norveç’ce orjinaline ulaşmak için tıklayınız.