Gönül Bestesi

Nerdesin? – M. Fethullah Gülen

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1981’de Sızıntı dergisinin Mart sayısında yayınlanan baş yazısı…

Nerdesin…

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini,
rüyâlarımızın üveyki? Nerdesin ‘ba’su ba’del-mevt’ imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde,
uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, ‘bu
O’dur’ deyip, ‘seniye-i vedâ’ türküleriyle yollara döküldük. Guruplara kadar beklediğimiz nice
günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli
olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken,
düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu,
Heraklit pazulu diye…
Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin
hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen,
kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır.
Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inat, sema, ‘gözlerin kuruması murat’
dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu
beyâbanda gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir
sabr-ı cemil çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi
yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri
İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde
yoktun! Karşılaştığımız minare kâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar
irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve
beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın
ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu..
Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sînemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor.
Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayâl etmek, her
çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!
Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik
görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın;
gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda
pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâydın yürekdendin..!
Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne
yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende
vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, ‘girdik reh-i sevdâya bize
onur, bize gurur lâzım değil’ demiştin..!
Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak
istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi
vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!
Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi.
Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hûrilerinin divan
duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: ‘Bu baş bu
omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.’

Nerdesin Mus’ab..!
Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına
sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce
zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve
içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa
gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç

Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın?
Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost
düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek
sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde
abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işitin. Sarığın
boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: ‘Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında
buluyor, halbuki…’ sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara
inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin
uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i
nefsin ve onurun yok muydu?

Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!
Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza
kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek
sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve
sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim
bilebildiğim ‘Bilmiyorum’ sözünden başka, ona bir lâf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve
o ne irade!

Nerdesin Ebu Katâde..!
Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir
damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir
hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, ‘Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân’ , sen
tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş
misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin…!
Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine
dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım.
‘Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün.’
Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde
besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni
arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de
düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi
vazgeçiremeyecektir…!
Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa
zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı
içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…
Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek
istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!

https://drive.google.com/open?id=1y_5…

Kaynak:Çınar Medya

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı