Dilsiz Armonika
Soğuk bir ekim ikindisi
Hapishane duvarında yaşlı bir ceviz ağacı
Tel örgülere düşürdü yaprağını
Adam aldı yerden yaprağı
Bir sağa döndürdü baktı / bir sola
Sonra parmakları arasında
Sigara sarar gibi sardı onu
Sanki suçsuz yattığı günlere batırır gibi
İşledi çökük gözlerinin nurunu
Çöple deldi üzerini…
Üfleyerek konuşmayı seçti adam
Nemli duvara yasladı sırtını
Ve titreyen elleriyle
Kuruyan dudaklarına götürdü
Ceviz yaprağından mızıkayı..
..
Derin derin hıçkıran tiz bir melodi
Sarmıştı sessizliğe boğulan avluyu
Üfleyerek çözüyordu
Gırtlağındaki kör düğümleri
Üfleyerek veriyordu ifadesini
Üfleyerek ağlamayı seçti adam
Ağlıyordu üfleyerek…
Dediler ki sonra;
Ne geleni, ne gideni
Ne soranı vardı aylardır
Neden suçlu, niçin tutuklu bilmiyor
Acısı saklı / düşüncesi yasaklı
Dili kilitli adam…
Yaprağa anlattı derdini belki
İnce bir rüzgar eşlik etti melodiye
Yere bakıştık birlikte
Biz anladık o hazin şarkıyı
Yarasına üfledi
Yaprağı ağlattı
Yaprağı inletti adam.
…
Demir döven bir çekiç gibi
Çınladı gardiyanın sesi
“Paydos bitti!”
Yaprak düştü elinden
Adam doğruldu yerinden
Gün indi bıçak sırtına
Avlu boşaldı.
İçini çekti adam
Nefesi içine battı
Yine bir akşam oldu
Sesini içine sakladı…
H. Yazgi (10.10.2019)
(Suçu bilinmeyen bir mahkum adına)
Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler ötesi âlemlerden bin muştu gelir.
Merhamet varlığın ilk mayasıdır. Onsuz, her şey bir bulamaç ve kaostur. her şey merhametle var olmuş, merhametle varlığını sürdürmekte ve merhametle nizam içindedir.
Gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla, yer, düzene kavuşmuş; semâ tesviye görmüştür. Makro-âlemden mikroâleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir.
Bu hareket ve işleyişte her şeyin, ebedî var oluşta kazanacağı hâl ve alacağı durumun provası yapılmaktadır. Ve bütün varlıklar bu istikamette bir çırpınış içindedir. Her çırpınışta nizam ve intizam nümâyân, her sıçrayışta merhamet şûle-feşândır .
Titreyen havanın letâfetinde, raks eden suların kıvrılışında, burnumuzun dibine ve ayağımızın ucuna kadar gelen bu dâsitanî rahmeti görmemek mümkün mü?
Bulut, merhametten kanatlarıyla başımızın üstünde dolaşır durur. Yağmur, kemer kuşanmış süvarî gibi, onun dölyatağından kopup imdadımıza gelir. Yıldırımlar, şimşekler binbir tarraka ile, o gizli rahmetten muştular getirir. Ve, âlem her şeyiyle ‘Rahmet-i Sonsuz’ adına bir gazelhân olur. Karalar ve denizler; ağaçlar ve otlar, yüz yüze ve diz dize, ayrı ayrı söz ve nağmeleriyle merhamet türküsü söyler durur.
Şu solucana bakın! Ayaklar altında ve kendi hesabına alabildiğine merhamete muhtaç; ama o, bu hâliyle pek çok şeye merhamet etme yolunda, yorgunluk bilmeyen bir yolcudur. Şefkatli toprak ona bağrını açar. O da, bu sıcak kucağın her avuç toprağına yüzlerce döl bırakır. Ve, toprak ana bununla havalanır, bununla kabarır ve her yanıyla pişer ve olgunlaşır. Toprak solucana, solucan da toprağa rahmet; ya gübre olsun diye otu, kökü yakan nâdânlara ne demeli? Zavallı insan! Hem toprağa hem de solucana merhametsizlik ettiğinin farkında bile değildir…!
Bir de binbir çiçeğe cilve çakan şu arıya ve kozasına gömülüp kendini hapseden ipekböceğine bakın! Merhamet orkestrasına uyma uğrunda, neleri göğüslüyor ve nelere katlanıyorlar. İnsana bal yedirmek ve ipek giydirmek için, bu koçyiğit fedâilerin çektikleri sancıyı görmemek elden gelir mi?
Ya, yavrusunu kurtarmak için başını köpeğe kaptıran tavuğun, nasıl bir şefkat kahramanı; açlığını yutup, bulduğu şeyleri yavrusuna yediren aç canavarın, nasıl ayrı bir babayiğit olduğunu hiç düşündünüz mü…?
Bu âlemde her şey, ama her şey, merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet va’deder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir. Ayrı ayrı ses ve soluklar; tek ve çift bütün nağmeler, öyle bir ritm içinde akıp akıp gider ki, bunu görmemek ve anlamamak kabil değil. Ve sonra bütün şu parça parça acıma ve şefkat etmelerin arkasında, bu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış geniş rahmetin sezilip hissedilmemesi…
Veyl olsun bunlardan bir şey anlamayan talihsiz ruhlara…!
Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle; idrak ve düşüncesiyle ‘konsantre’ olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır.
İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hatta bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nispette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur.
Bir bâğiye, susuzluktan kıvranan zavallı bir köpeğe, merhamet edip su içirdiği için, cennetlere yükseldiğini ve evindeki kediyi, aç bırakıp, ölümüne sebebiyet veren bir başkası ise, yıkılıp Tamu’ya gittiğini, en doğru sözlüden işitiyoruz.
Merhamet edin ki, merhamete mazhar olasınız! Yerde merhamet eden bir ele, gökler ötesi âlemlerden bin muştu gelir.
Bu sırrı kavrayan atalarımız, her yerde bin merhamet ocağı tüttürdüler. İnsanları da aşarak, hayvanları koruma ve himaye etme vakıfları te’sis ettiler. Bu, onlardaki derin merhamet anlayışının, bir karakter, bir huy hâline gelmesinden başka bir şey değildi.
Ayağı kırılmış bir kuş, kanadı sakatlanmış bir leylek, kim bilir hangi merhamet erini tâ ciğerinden vurdu ki; menziline varamamış garip kuşlar için, huzur evi yapar gibi, ona, hayvânî barınaklar yapma fikrini ilham etti.
Ah! Keşke, onların, hayvanlara merhamet ettiği kadar, insanlarımıza merhametli olabilseydik… Heyhât! Kendimize merhamet etmediğimiz gibi, neslimizi de, alabildiğine bir umursamazlık ve merhametsizlik hissiyle mahvettik. Evet, şu binbir boğucu hâdisenin ve artık içinde durulmaz hâle gelen içtimâî atmosferin, gerçek müsebbipleri bizleriz.
Bir de, merhamet duygusunun, ölçüsüz kullanılması ve su-i istimâl edilmesi vardır ki, o da, merhametsizlik kadar, belki daha fazla sevimsiz ve zararlıdır.
Yerinde kullanılan merhamet, bir âb-ı hayat, bir iksir ise, onun su-i istimâl edilmesi de, bir zehir, bir zakkumdur. Ve, asıl olan da, işte bu terkibi kavramaktır. Oksijen ve hidrojen, belli nispetleriyle terkibe girince, en hayâtî bir unsuru meydana getirirler. Nispet bozulduğu ve ayrı ayrı kaldıkları anda ise, yanıcı ve yakıcı hüviyetlerine dönerler. Bunun gibi, merhametin de, hem dozu, hem de kime karşı yapılacağı çok mühimdir. ‘Canavara karşı merhamet göstermek iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister.’ Azgına merhamet, onu iyice saldırgan yapar ve başkalarına tecavüze teşvik eder. Yılan gibi zehirlemekten lezzet alana merhamet edilmez. Ona merhamet, dünyanın idaresini kobralara bırakmak demektir…
Eli kanlı, yüzü kanlı; gönlü kanlı, gözü kanlı; hâsılı, hem deli hem de kanlıya merhamet, bütün mağdurlara, bütün mazlumlara karşı en korkunç bir merhametsizliktir. Böyle bir tutum ise, kurda acıyıp da, kuzuların hukukunu kâle almama gibi bir şeye benzer ki; kurtları güldürse bile, bütün âsumânı âh u efgâna getirecektir.
Sızıntı, Kasım 1980, Cilt 2, Sayı 22
864 bebek hiç suçları olmadığı halde demir parmaklıklar ardında.
Bu acı tablo vicdanları kanatmaya devam ediyor.Gün geçmiyor ki tutsak bebekler için dünyadan bir ses yükselmesin.
Tutsak bebekler için bu sefer Amerika’nın Chicago şehrinden sesler yükseldi.
Huddled Masses İnisiyatifi gönüllüleri Türkiye’deki hukuksuzlukları dile getirmek için pankartlar hazırladı.Arabalarına afişleri yapıştıran gönüllüler caddelerde dolaşarak hukuksuzlukları herkese duyurdu.
Daha sonra kalabalık kortej eşliğinde 864 bebek ve 10 bin tutsak kadın için özgürlük çağrısında bulundu.
Chicagoluların ilgi gösterdiği protesto eyleminin ardından grup Türkiye’deki hukuksuzlukların sona erdirilmesi için Türkçe ve İngilizce basın açıklaması yaptı.
İnsanlara faydalı olma mülahazasiyla Afrika’nın sıcağına tozuna aldırmadan yollara düşen , mesleğine tutkulu bir doktor, evlatlarına karşı şefkatli bir anne ve insanlığa karşı vefa borcunu ödemeye kendini adamış insanlardan bir insan Dr. Umut Duygu Gülşah Çavuşoğlu’nun konuğu oldu.(2.Bölüm)
“Yüce Yaratıcı, bir topluma bahşettiği nimetlerini, o toplum kalbî ve ruhî durumunu değiştirmedikçe geri alacak ve değiştirecek değildir.” ( Enfal sûresi, 8/53)
Bir bahar gibi başlar her şey. Güzel tasavvurlar, tatlı düşünceler ve zümrütten hayallerle… Her güzel başlangıç, neticeye ermenin ilk şartı ve ilk sebebi olması itibarıyla da, zevkli ve ümit vericidir. Ancak, pek çok güzel başlangıç vardır ki, “baharı görmeden hazana” erer ve geride kırağı vurmuş bir sürü yıkık rüya bırakır gider.
Başlatılan her hayırlı iş, her hayırlı teşebbüs, kadirşinas mirasçılar ve birleri, binlere ulaştırma sevdalısı nesiller sayesinde varlığa erer ve süreklilik kazanır. Ve şayet, o iş ve teşebbüs, serpilip bağrında gelişebileceği bu ideal kadroyu ve bu karasevdalıları bulamazsa, samyeli vurmuş gibi kurur ve yerle bir olur.
Mısır’dan Roma’ya ondan da bütün Doğu medeniyetlerine ve hatta Osmanlı İmparatorluğu’na kadar, bilumum ümran-ı âlem aynı kader çizgisinde doğmuş, aynı platformda gelişmiş ve aynı hazin akıbetle kadavralaşarak tarihe mâl olmuştur. Bir bakıma böyle olması da zarurî ve tabiî idi; zira onlar, kendilerini devamlı kılacak özlerini çoktan yitirmişlerdi. Evet, bir şeyin var olması, şekillenmesi ve olgunluk çağına ermesi için, ne kadar cehd ve gayret gerekli ise, hayatiyetini devam ettirmesi ve varlığını sürdürmesi için de, en az o kadar, belki daha fazla safvet, öze bağlılık, aşk ve vecde ihtiyaç vardır.
Bir tomurcuk, bir yumurta, bir yavru bin bir zorluklarla meydana gelir ve varlığa erer. Sonra küçük bir ihmal, az bir gaflet ve ehemmiyetsiz bir arıza ile mahvolur gider. Gider de, ne bahar bekleyen tomurcuktan, ne yığın yığın müşkilleri aşarak ortaya çıkan yumurtadan ne de yavrudan eser kalmaz. Toplum hayatı da öyledir. Bin meşakkatle elde edilen zaferler; debdebe ve ihtişama ulaşan medeniyetler; göz kamaştırıcı ümranlar, beklenmedik bir kırağı ile yerle bir edilir de, esefli birer rüya, hasretli birer hayal olur kalırlar.
Nedendir bu çözülüş ve çöküşler? Nedendir önüne geçilmez gibi işleyen bu hâdiseler? Acaba, toplumları ve medeniyetleri, bu afetlere karşı koruyacak bazı seralar bulunamaz mı.? Bulunamazsa, insanın cemadattan farkı nedir…?
Üst üste bu sorular, hazandan ürkmüş bir dimağın istifhamlarını aksettiriyor. Belki daha bir sürüsünü bunlara ilave etmek de mümkündür.. ne var ki, kalbleri tereddüt ve şüpheler içinde bırakmamak için, böyle bir tasvire girişmeyi uygun bulmuyoruz.
Evet, vâkıa, her fert gibi, her toplumun da belli bir ömrü ve takdir edilmiş bir eceli vardır. Müddetini dolduran her fert ve toplum –büyük veya küçük bir sebeple– elveda diyerek ayrılır. Ayrılır da kimse onu durduramaz. Her varlık bu mihnet evine birer birer gelir, birer birer gider; bu geliş ve gidişte fertleri, milletler ve devletler takip eder. Gelenler bir yığın çare ve tedbire dayanarak gelir. Ama gidenler, sezilmedik sebeplerle ve sessizce silinir gider.
Şimdiye kadar bu kahhâr-ı devvârın dişleri arasında binlerce millet ve yüz binlerce ümran çiğnenip gitti. Kim bilir, daha nice medeniyetler, o diş ve damaklar arasında eriyip yok olacaktır.!
“Bu bir devvâr u gaddârdır.
Gözü gördüğünü hep yer
Ne şâh u ne gedâ bunda,
Ne bir ferd pâyidar olmuş”[1](M. Lütfî)
Ancak bu geliş gidiş devr-i daimini, mutlak bir kadercilik içinde mütalaa etmeye de imkân yoktur. Bilakis, bu hususta hem fert hem de topluma terettüp eden pek çok mesuliyetler vardır. Fert, iç müşâhede ve kendi kendini kontrol etme; toplum da ona, emniyet içinde varlığını sürdüreceği bir zemini hazırlamakla mükelleftir. Fert; aşk, hassasiyet, iç düzenleme ve kendini hesaba çekmede ihmal gösterir; toplum da, kendisi için tehlike arz eden faktörleri baştan sezemezse, o millet ve o toplum için ölüm emareleri belirmeye başlamış demektir. Bu itibarla, ferdin hem kendini, hem de içinde yaşadığı cemaati; cemaatin da, ferdi görüp gözetmesi, hayatî ehemmiyet arz eden ciddî bir husustur.
Evet, sıhhatli bir toplum, onu teşkil eden fertlerin iç derinliği ve kalbî, ruhî hayatıyla mevcut sayılır. Ve varlığını, canlılığını da ancak onlar sayesinde devam ettirebilme durumundadır. Denebilir ki, toplum, tamamen aile cüz-i fertlerinin ve fert izotoplarının hâl ve keyfiyetine göre şekillenmekte ve buna göre yönlenmektedir.
Buna binaen, fertlerde mevcut olan her güzellik, her kıymet ve her değer katlanarak topluma akseder. Aksine, onlardaki her uygunsuzluk, her yetersizlik de, bir fezîa ve bir facia olarak toplumun yolunu keser ve onu derinden derine yaralar.
Bu açıdan, fertleri, içten içe yanmış ve karbonlaşmış bir toplumda, ne canlılık, ne sıhhat ve ne de elde ettikleri nimet ve imkânları değerlendirerek, yeni lütuflara liyakat kazanma ve yeni ufuklara doğru açılma, asla söz konusu değildir. Bilakis, fertlerdeki bu iç çözülme, önce onlarda, sonra da toplumun bütün kesimlerinde zincirleme hüsranlara yol açacaktır ki; bu da, o toplumun kendi içinde çürüyüp yok olması demektir.
Bu şundandır; “Yüce Yaratıcı, bir topluma bahşettiği nimetlerini, o toplum kalbî ve ruhî durumunu değiştirmedikçe geri alacak ve değiştirecek değildir.” ( Enfal sûresi, 8/53) Yani o cemaat, kendisine bahşedilen nimetlere mazhar olduğu andaki safvet, samimiyet, azim, kararlılık ve hasbîlik.. gibi, yüce hasletlerini yitirmedikten sonra, –ilahî âdete göre– o nimetlerin alınması ve o toplumun derbederliği asla söz konusu değildir. Aksine, bir heyet-i içtimaiye kendini yücelten ve ayakta tutan bu üstün vasıfları kaybedince, orta sütun çökmüş ve toplum çatısında tamiri imkânsız yıkıntılar meydana gelmiş demektir.
Onun içindir ki; bizler, asırlardan beri devam edegelen sarsıntı ve çöküntülerimize, dışta sebepler arama yerine, insanımıza iç murakabe, kendi içinde derinleşme ve kendi
kendini keşfetmeyi tavsiye ediyoruz. Ve yine onun içindir ki; makam ve mansıba dilbeste olmayı, öldürücü zehir sayıyor ve hayalî zaferlerin ganimetini paylaşma uğrunda verilen kavgalara, cinnet nazarıyla bakıyoruz. Ve yine onun içindir ki, bu yüce davaya gönül vermişler arasında, şahsî çıkar arayanları ve şahsî refah peşinde koşanları, bu güzide topluluk içine sızmış zararlılar addediyor, onlardan ve düşüncelerinden uzak kalmaya çalışıyoruz.
Ne mutlu, geleceğin dünyasını kuracak hasbîlere! Ne mutlu, kudsîler pazarında insanlık uğruna ateşlere atılanlara ve çarmıha gerilenlere! Bin muştu olsun, şahsî haz ve zevklerini, içinde yaşadıkları topluma feda edenlere!
Kahhâr: Ziyadesiyle kahreden, yok eden, batıran.
Devvâr: Çok dönen, devreden.
Devridaim: Devamlı dönme.
Cüz-i fertler: Atomlar.
Fezîa: Skandal.
Heyet-i içtimaiye: Topluluğa ait cemiyet.
[1] Bu gözünün gördüğünü hep yiyen dönen gaddar bir dolaptır ki, bunda hiçbir şah, hiçbir fakir ( dilenci) ayakta kalmış değildir.
Sızıntı, Temmuz 1981, Cilt 3, Sayı 30
DEPRESYON VE MÜCADELE YOLLARI
“Hiçbir şey yapasım yok. Sürekli yatmak ve uyumak istiyorum. Ne konuşmaya, ne dinlemeye ne de birileriyle görüşmeye takatim var. Sanki uyanıkken bile üzerimde karabasanlar dolaşıyor. Hayat o kadar anlamsız ki ölsem de kurtulsam diyorum. Hayatın hiç ama hiç anlamı yok. Hiçbir şey bana keyif vermiyor. Sanki zevk duygumu kaybettim. Öfkelerimin ve ağlamalarımın bile anlamı yok. Demek istediğim; kocaman ve derin bir boşlukta hissediyorum”
Depresif belirtilerle terapiye gelen bir danışanıma ait yukarıdaki ifadeler. Benzer ifadeleri zaman zaman çevremizde de duyarız. Hatta bazen insanın kendisi de bu ve benzeri ifadeleri ya seslendirir ya da içinden geçirir. Toplumda depresyon sorununun yaşanma olasılığı azımsanmayacak kadar ciddi boyutlarda ve yaşamın farklı dönemlerinde çoğu insan bu sorunla mücadele etmek durumunda kalır.
Depresyon bazı bedensel, zihinsel ve duygusal belirtilerle kendisini gösteren tedavi edilebilir bir ruhsal hastalıktır. Depresyon yaşayan kişilerde çökkün ruh hali ve zevk almada belirgin azalmalar gözlenir. Ayrıca bu kişilerde duygusal açıdan mutsuzluk, karamsarlık ve ümitsizlik ön plandadır. Kişi daha önce severek yaptığı şeylerden keyif alamaz, kendisini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kişinin kendisine ve çevresine ilgisi azalır; iç sıkıntısı, huzursuzluk , karamsarlık gibi duygular ön plana çıkar. Bu duygular kişinin günlük yaşantısını, zihinsel faaliyetlerini ve genel anlamda sağlığını olumsuz etkiler ve bu etki uzun sure devam edebilir.
Depresyonun fark edilmesi ve zamanında müdahale edilmesi çok önemlidir. Bu anlamda hem depresyonu yaşayan kişinin hem de çevresindeki kişilerin bu konuda duyarlı ve dikkatli olması gerekir. Depresyon belirtilerinin bilinmesi bu konuda yardımcı olacaktır. Bazı depresyon belirtileri şunlardır:
-Yoğun mutsuzluk, boşluk ve umutsuzluk duyguları,
-Aşırı ağlamalar,
-Basit sebeplerle öfke patlamaları, aşırı alıngan tutum ve hayal kırıklıkları,
-Hobiler, aktiviteler, cinsel yaşamda kısmen ya da tamamen ilgi kaybı
-Aşırı uyuma ya da aşırı uykusuzluk hali,
-Aşırı beden hareketleri, yavaş konuşma ve tepki verme,
-Değersizlik, yetersizlik, çaresizlik ve suçluluk hisleri,
-Kaygı durumu ve huzursuzluk hali,
-Açıklanamayan fiziksel sorunlar (baş ağrısı, sırt ağrısı, aşırı halsizlik, yorgunluk hissi vb.),
-Aşırı iştah(sızlık) ve buna bağlı kilo alımı (kaybı),
-Şimdi yerine sürekli geçmişe ve yapılan hatalara odaklanma,
-Dikkat ve odaklanma sorunları, yanlış ve acele kararlar alma,
-Sık ve tekrar eden intihar düşünceleri ve girişimleri.
Bir kişinin depresyonda olması için bu ve benzeri belirtilerin tamamını ortaya koyması beklenmemelidir. Genel anlamda saydığımız belirtileri sergileyen ve yaşam sürecinde somut ve ciddi zorluklar yaşayan ve mücadele etmeyen/edemeyen bireylerin profesyonel bir destek alması yararlı olacaktır. Bununla birlikte depresyon sürecini atlatabilmek ve normal yaşam normlarına ulaşmak için dikkat edilecek ve ortaya konulacak bazı önemli hususlar şunlardır:
-Kişi kendi duygularına odaklanıp, duygularının farkına varmalı, duygusal farkındalığını arttırarak duygusal ihtiyaçlarını belirlemelidir.
-Geçmiş yerine şimdiye odaklanılmalı ve çözüm odaklı olunmalıdır.
-Özellikle aile ve yakın sosyal çevre ile paylaşımlar arttırılmalıdır.
-Aile ile ev içi ve ev dışı etkinlikler planlanmalı ve katılım konusunda çaba sarf edilmelidir.
-Zorlanılsa da açık havada yürüyüş ve benzer aktiviteler yapılmalıdır.
-Yatakta geçirilen süre azaltılmalı ve sorumlulukların yerine getirilmesi konusunda çaba sarf edilmelidir.
-Olabildiğince güneş ve aydınlık ortamla muhatap olmak için erken yatma ve erken kalkma konusunda çaba sarf edilmelidir.
-Sorun ve sıkıntılar yerinde, zamanında ve doğru kişilerle uygun miktarda paylaşılmalıdır. Böylece sıkıntı durumunun birikip büyümesi önlenmiş olacaktır.
-Olumlu duyguların ifade edilmesinden kaçınılmamalıdır. Mümkün olduğunca olumlu ifadeler olumsuz ifadelere tercih edilmelidir.
-Depresyon sürecindeki negatif döngüsel nedensellik (kısır döngü) gözardı edilmemeli, olumlu döngü için çaba gerektiği unutulmamalıdır. Depresif tutum ve tavırlar devam ettirildiğinde zor koşulardan çıkmanın mümkün olmadığı akıldan çıkarılmamalıdır.
-İyi geleceği düşünülen hobi ve aktiviteler (kitap okuma, müzik dinleme, resim yapma, şiir yazma, dua etme vb.) konusunda sabırlı ve azimli olunmalıdır.
-Tedavi ve iyileşme sürecinde iniş-çıkışlar olabileceği unutulmamalı, bazen çabalara rağmen inişler yaşamanın normal olduğu unutulmamalıdır.
Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep ile Ege’de ailesini kaybeden Oğuz Zenbil’in hüzünlü karşılaşması
Eşini, oğlunu ve kayınvalidesini Ege Denizinde kaybeden Oğuz Zenbil ile Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep Vildan, Tenkil Müzesinin sergisinden karşılaştı. O anlar herkesi duygulandırdı.
27 Eylül 2019’da Sakız Adası açıklarında alabora olan tekne bulunan Zenbil ailesinden Meltem Zenbil (40), oğlu Mustafa Said (12) ve annesi Kevser Sezer (58) hayatını kaybetti.
Kazadan büyük oğlu Bedirhan’la birlikte sağ kurtulan Aslan Oğuz Zenbil’in eşinin ve kayınvalidesinin başörtülerini Tenkil Müzesine bağışladı.
Eşyalar ilk kez, Tenkil Müzesi’nin beşinci gezici sergisini açtığı Belçika’nın Hasselt şehrindeki eski adalet sarayında sergilendi. Oğuz Zenbil, 1-10 Kasım 2019 tarihleri arasında açık kalan sergiyi 8 Kasım Cuma akşamı oğluyla birlikte ziyaret etti.
TR724’e konuşan Zenbil, “Hamdolsun cenazelerini bulabildim. Defnedebildim. Mezarlarını yaptırabildim. Sevdiklerinin cenazesine kavuşamayanlar da var. İnanıyorum ki şehit oldular. Kadere rızamız sonsuz. Ancak bir daha göremeyecek olma hissi insanı hüzünlendiriyor, içini acıtıyor.’’ dedi.
Oğuz Zenbil’in sözleri, Meriç’i protez bacaklarıyla geçen Zeynep Vildan’ın araya girmesiyle bölündü. 12 km yürüyerek Yunanistan’a geçen Zeynep Vildan, bastonuyla ağır ağır Oğuz Zenbil’in yanına geldi ve taziyede bulundu ve “Onlar Rabbimin yanına gittiler. Rabbimin rızası için hicret eden insanlar yine Rabbimin rızası içinde vefat ettiler. Allahım acılarınızı azaltsın. Çok zor. Ben biliyorum.’’ dedi.
Oğuz Zenbil o anlarda gözyaşlarını tutamadı, Zeynep ise acılı babaya sarılarak onu teselli etti.
İnsanı, insan olduğu için sevmek ve saygılı olmak; Yaratıcıya saygılı olmanın ifâdesidir. Yoksa kendi gibi düşünenleri sevmek ve saymak, samimi ve insanca bir sevgi ve saygı değil, bir bencillik ve insanın kendi kendini putlaştırması demektir. Hele hele, temel düşünce ve tasavvurda, aynı çizgide olup da, tıpatıp bizim gibi düşünmeyenleri horlama ve hakir görme bir mürüvvetsizlik ve hodgâmlıkdır.
Bizler, geleceğin mimar ve kurucularını, meseleleri çıkış noktalarına, sebeplere göre değil; gâyelere göre mütalâa edecek yüksek himmetli bir kadro olarak düşünüyoruz. Madem ki, aynı düşüncede olan bizler, değişik yol ve stratejilerle dahi olsa hep aynı noktaya varmak için çırpınıp duruyoruz, ne diye bu yüce hedefin mukaddes yolcularını karalayacağız…?
İnsanlığın gelecekte alacağı cebrî-keyfiyet, hele içinde bulunduğumuz dünya itibariyle, bizi o türlü dikkat ve teyakkuza zorluyor ki, şu anda aceleden vereceğimiz herhangi bir kararın, ileride telâfisi imkânsız hatalara sebebiyet verme ihtimali vardır. Bunun içindir ki, geleceğin mimarları, kuracakları dünyayı, insanlık sevgi ve saygısına dayalı bir manâ ve “görünüm” içinde kurma mecburiyetindedirler.
Muasır dünya, getirdiği şeylerle bizi karanlık yollara saldı. Ve şu anda, ne olduğunu bilmediğimiz bir sürü mes’ele ile karşı karşıya bulunuyoruz. Halline uğraştığımız bu meseleler alabildiğine muğlak görünmekte, neticeleri de o nisbetde tenakuzlarla dolu… Evet; insanlığa âb-ı hayat getirmek için Kafdağına azmetmiş binlerce Hızır var; fakat, hiçbirinde ölümsüzlük iksirinin emaresi mevcut değil. Ve bu havari taslaklarının bütün gayretlerine rağmen, insanlık ruhuna saygı ciddi tehlikelerle yüz yüze bulunmaktadır.
Bizler, yıllar yılı hep böyle didinip durduk; fakat bir türlü yarının kaidelerini oluşturacak terkiplere ulaşamadık. Ulaşamazdık da; zira, duygu ve düşüncelerimizin farklı şeyler va’dedişi ve farklı şeyler getirişi, bizleri, elinde kırık bir plak ve yarım bir beste kapı kapı dolaşan müzisyenler haline getirmişdi. Her ferd, eline aldığı (doğru) nun bir parçasıyla, başka doğruları inkâr ve herkesi elindeki parçacığa ittibâ etmeye mecbur saydığı müddetçe, telâhuk-u efkâra, yeni terkiplere ve kurtarıcı reçetelere ulaşmağa imkân var mıdır? Hele, ikna edilmeyenlere karşı tekfîr, tecrîm, hatta fiilî tecavüz silâhı da kullanılacak olursa…
Bugün, usuldeki bu yanlışlıklarla varılan nokta, çok hazin ve düşündürücüdür. Omuz omuza aynı yolda yürüyen insanlar, birbirlerini tanımaz olmuşlardır. Doğrular ve yanlışlar, asıl kaidelerinden kaydırılarak, grupların hevesine göre, kaypak raylara oturtulmuştur. Böyle bir curcuna içinde ne hedefin yüceliğini ne de vesilenin ondan farklılığını seçmek mümkün değildir.
Günümüzün insanı, bahardan kâm almak için seyre çıkıp da, bir sarı çiçeğe bağlanmış gibidir. Aslında o, vesileler için kavgaya tutuştuğu bu yolda, çoktan hedefe varma ümidini yitirmiştir. Artık yaptığı şey sırf uğraşmak için uğraşmak ve hareket etmek için hareket etmekken ibarettir. Ma’bedde, turistlere şirin görünmeye kendini kaptırmış mihmandar, nasıl ma’bede hizmet ve Yaradan’a kulluğu unutur; öyle de, bugün, herhangi bir klik ve partiye dilbeste olanlar, hedef ve gayeye karşı yâd ve bigâne kalmışlardır.
Günümüzün insanı, baharın yolunda bir çiçeğin mahkûmu; deryanın peşinde bir katrenin zebûnu olmuştur. Bana öyle geliyor ki, ona yeni bir bakış kazandıracağımız ânâ kadar da, bu perestişkârlığın önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Ama, her şeye rağmen bizler, doğruya tercüman olmakla mükellefiz. Keşke olabilseydik..!
Gözümüze giren ve kalbimizi dolduran hava ne kadar cazip ve bağlayıcı olursa olsun, gönül verdiğimiz hakikati unutmamıza asla cevaz verilemez. Aynı kamp içinde bulunan bizler, birbirimize yabancı kalamayız. İyinin ve güzelin tekeli elimizde değil ki, aynı hedefe doğru bir başka yolun yolcusuna savaşımız tecviz edilsin.
Farklı düşüncedeki birinin, yol ve sisteminin kritiğini yapabiliriz. Bu, aklın farklı işleyişinin ifâdesidir. Ama, eğer, aynı ufka ulaşmak için çırpınıp duruyorsak, hiç olmazsa onun düşüncesine de saygı göstermeliyiz. Bu, aynı hedefe yönelik bulunmanın, aynı imanı taşıyor olmanın aynı terminolojiyi kullanmanın ve nihayet her şeyin üstünde Yüce Yaratıcı’nın tebcil ettiği mukaddes manâya saygılı olmanın gereğidir.
İnsana saygılı olalım! Onun hâvi bulunduğu yüce hakikatlara saygılı olalım. Yaratan’ından ötürü, onu sevip saymasını bilelim. Bu anlayış içinde geliştirebildiğimiz bir topluluk, eninde sonunda kendine gelecek ve kaybettiği şeyleri telâfi etmesini bilecektir.
Sızıntı, Mayıs 1980, Cilt 2, Sayı 16
Bamteli: KURBET YOLCULUĞU, GÜZERGÂH EMNİYETİ VE MUÂVENET
Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde söylediklerinin kısa özeti:
Yaşananlara ahiret ve akıbet merceğiyle nazar edince bambaşka bir tablo çıkıyor ortaya!..
Dolayısıyla biz, gırtlağımızda düğümlenme yapabilecek neye takılırsak takılalım, hemen gözlerimizi öbür tarafa (ötelere) çevirince, birden bire bütün problemler çözülür, Allah’ın izni ve inayetiyle. Hele bir de tamamen düzlüğe çıkınca, artık engeller bertaraf olunca!..
Dünyayı ahiretin tarlası ve İlahî isimlerin meclâsı olarak değerlendirip burada hep görülüyor olma şuuruyla hayat sürenler, ötede Cuma Yamaçları rasathanesinden Cemâlullah’ı müşahede edeceklerdir.
Kendimizi pâka çıkarmamamız lazım; bütün kardeşlerimiz kendi adlarına derin bir muhasebe ve mesuliyet hissiyle iki büklüm olsalar ve kendilerinden sıyrılıp Allah’ın havl ü kuvvetine sığınsalar sezadır.
Meseleye tek zaviyeden bakmak doğru değil. Bir; adamlar -esasen- belli bir dönemde sizi hazmedememişler. Kendilerine göre bir sosyal yapı tesisi peşinde koşturup durmuşlar. Farklılıkla ortaya çıktığınızda, size karşı hased duygusu ile köpürmüşler. Mesela bir buna verilebilir. Fakat mesele sadece buna verilince, içimizde onları suçlama duygusu köpürür. Onu öyle kabul etmek de olabilir; bu yanlış bile olsa, “içtihad hatası” deriz buna. Çünkü şu anda yaptıkları mezâlim, mesâvî, me’âsî de onu gösteriyor. Günahın en katmerlileri, Ziya Gökalp’ın ifadesi ile “mük’ab”ları yaşanıyor.
“Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” Olumsuz hadiselerin yanı sıra Cenâb-ı Hakk’ın farklı lütufları bulunduğunu da görmek lazımdır.
Biz kurbet yolcularıyız; hep rıza ufkunu kollamalı, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yörüngesinde yaşamalı, zamanın şartlarını gözeterek insanlığa hizmete koyulmalı ve böylece sürekli O’na doğru mesafe almalıyız!..
Bulunduğumuz ülkelerde entegrasyonu sağlamanın yanı sıra dinimizin emirlerinden taviz vermemek de hedefimiz olmalı!..
Himmet, Asr-ı Saadet’ten beri süregelen bir uygulamadır; bugün adı, alanı, şekli biraz değişmiş ve “muavenet” olmuştur; hangi unvanla olursa olsun mağdurların yardımına koşmak üzerimizde bir borçtur.
Dünkü sözlerimiz ile bugünkü hal ve temsillerimizin örtüşmesi, meseleyi koro haline getirecek, Allah’ın izni-inayeti ile. Herkes duyacak, herkes o çağrıya koşacak, Allah’ın izni-inayeti ile.