Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Kara sevdâlı birer âşıktı.
Bir hayâlet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rüyâlarına;
Hepsi meshûr, o muammâ güzeli
Gittiler görmeğe Kaf dağlarına.
Y.K.
Neslimiz, yaşadığı dönemi bir enkaz yığını halinde devraldı. Yıkılmadık ve sökülmedik hiç bir tarafı kalmamış bir enkaz halinde… Topyekün batı, bir sıkılmışlığa ve inançsızlığın sahnelendirdiği bunalmışlığa gidip dayanırken, böylesine ölüme atılışının önüne çıkacak da olmadı; olamazdı da.. Zira batı, bu yıkılış ve tükenişi bir gelişme ve keşif olarak alkışlıyor; eşya ve hadiselere artık değişik zaviyeden bakıyordu. Ona göre eski topluluk ve telakkiler bir tabu, bir peşin hüküm, bir hareketsizlik ve humûdet; ortada görülen her şey ise iki yüzlü bir cemiyetin gelenekleri… Bütün bir geçmişi boyunca omuzunda taşıdığı mukaddesleri üzerinden atan batılı, bir mahbesden kurtulmuş gibi, Andre Gide’nin dilinde “Dünya Nimetleri” ne kavuşuyor ve kendisini visale ermiş görüyordu: “Evet evet kapkara geçti, gençliğim; içim pişmanlıkla dolu. Toprağın tuzunu tadamıyorum. Ne de şu koca tuzlu denizinkini.. Ağzım kapalı kaldı ve ellerim meyvelere uzanamadı; çünkü dua etmek için birbirine kenetlenmişlerdi.” Zavallı batılı… Kendini meydana getiren mâzi’nin, örf’ün ve geleneklerin tahtına oturttuğu “dünya nimetlerinin cadılaşmasından başka ne gördü acaba! Koskoca bir sa’y-ı heder..”
Bu umumî geliş, gidiş ve dökülüşler karşısında, edebiyat, felsefe, estetik sahalarında neyin kalıp, neyin kalmayacağını söyleyebilir miyiz? Neyin kayıplara karışacağını, hangi nev-zuhurların yarınımızı işgal edeceğini kestirebilir miyiz? Uydurduğumuz teselli edebiyatı, zihnimize karşı ayrı bir tenâkuz ve göz göre göre kendi kendimizi aldatma değil midir? İşte olup bitenler: “HArap iller, yıkılmış hânumanlar, zâirsiz bucaklar, kimsesiz çöller..” Teknik ve sanainin o iddialı inkılâbını müteakip, insanlığın kırılan gururunun, hırpalanan ruhunun asıl sebebini nede aramalı; onun arkada bıraktığı, bir mezbaha dehşetindeki şu manzara, pozitivist düşüncenin bir fetiş haline getirilmesinde aranmayıp da nerede aranmalı…
Beşeriyetin düşünce dünyasını istilâ eden bu davetsiz misafirler, daha doğrusu zorbalar, onu hortlak haline getirip kendi kendini katlettirdikten başka, bütün ümitlerini de alıp götürmüş ve yerine bir sürü buhran bırakmışlardır.
Yeni buhran dönemi, önümüzde bütün bir canlılığın külleştiğini, hayalimizde kurduğumuz sırça sarayların karanlığa gömüldüğünü ve geçmiş milletlerin kaderi olarak bildiğimiz bitme ve tükenmenin bizim için mukaddes olduğunu hissettirdi.
Şimdi Ninova’yı, Bâbil’i daha iyi anlıyor; Roma’yı, Atina’yı görüyor gibi oluyoruz. Artık tarih uçurumunda herkese yetecek kadar gediklerin bulunduğunu bir kere daha anladık. Doğrularımız yeniden değişmeye başladı. Putlar yine yıkılmaya yüz tuttu ve iliklerine kadar batılıyı bir korku sardı… Kendi kendini tanımama korkusu… Cihan harbi ürpertiye dâyelik yaptı ve onu batı için bir kâbus haline getirdi.
Hiroşima’nın mezar taşında kırılan medeniyet kâsesi, bütün bir Avrupa şehrâyinin’deki renkli lambaları söndüren yıldırım şerarelerine döndü. Bilmem ki Atlantis’in yerle bir edilişinde insanlık bu kadar endişe ve korkuya tutulmuş muydu?.. Evet, “Dünyada bir eşi olmayan Cihan harbi” görülmedik bir ürküntü hasıl etmişti. Medenî imkanlardan, fennin cadılığından, tekniğin merhametsizliğinden ürküyordu insanlık. Ve o kendini kitaplara verdi. Yıkılan dünyasını kitaplarla, kilise ve dualarla yeniden kurmağa çalışıyordu. Sözler hep eski kurucular ve koruyucular üzerine söyleniyor; şiir ve nesir şehitlerden ve kahramanlardan bahisler açıyordu. Çeşit çeşit felsefeler ve ayrı ayrı idealler, zeka ışığının bütün tayflarıyla, batılı ruhun bitiş ve tükenişini aydınlatarak renklerini her tarafa yayıyordu.
Bir kaçış ve arayış curcunası içinde bîçare batı, sığınak peşinde ve bir avuntu arkasında beyâbânı tepip durdu. Heyhat artık o kapana kısılmış bir fare gibi “her şeyi olduğu gibi kabul etme” felsefesiyle teselli olmaya çalışıyordu. Existansiyalizm türküleri söylüyor ve ona kurtarıcı bir simit gibi sarılıyordu. Ama, acaba halâskarı onun arzu ettiği kadar eksantirik olabilecek miydi? Askerî buhrana alıştı, iktisadîyi nasıl atlatacaktı?.. Yarını ne olacak ve bugünkülerden yarına ne kalacaktı? Değişen hayat ve hadiselere felsefe yetiştirebilecek miydi? Bütün bunlara aydınlık getirmeden batının belini doğrultması mümkün değildir.
Bizlere gelince, gaip kıt’aya göre kanarya adaları sekenesi. Dağların doruklarında kalmamıza rağmen, kendimzi batmışlara imrenme içinde bulduk. Medeniyet sefaletinin ayaklarımızın dibinde çukurlaşma ve derinleşmesine karşılık zirvelerde olan bizler, ona ve ufunetli çamuruna destanlar söylemeye durduk.
Keşke o kadarlıkla kalsaydık.. Kendini ateşe atan kelebekler gibi bir yalancı mum için uçup uçup gittik; gittik de geriye dönmeyi de düşünmedik.
Yaşadığımız devirde insanımız, hep böyle meçhuller arkasından koştu. Hep görünmedik, bilinmedik şeylere bel bağladı. Hayalden şatolarda, âşığına visal va’deden bir fettan’a, bir alufte’ye tutulmuştu. “Mehlike Sultan’a” âşık olmuştu.. Heyhât! Mâşuk diyarında, çoktan hazân esmiş, bağlar bozulmuş, kaynaklar kurumuş, sular kesilmiş; surlar yıkılmış, yollar perişan olmuştu.
Acaba onu sardırdığı bu dünyadan uzaklaştırmak mümkün olacak mıydı? Bunu şimdiden kestirmek çok zor… Ama neylersin ki kurtuluşumuz da yine ona bağlı.. Asırlardan beri hayal peşinde koşanlara, kendinden kaçanlara; yalnızlara ve öz-yurdunda gariplere…
Yine de şu binbir tomurcuğun diriliş soluduğu şu günlerde, yurduna küsüp gidenlerin yeniden yuvaya dönecekleri ümidini beslemekteyiz.
Sızıntı, Mart 1979, Cilt 1, Sayı 2 M.Fethullah Gülen
Av. Nurullah Albayrak ve Av. Mehmet Tahsin, NE YAPILABİLİR’de bu hafta ‘Tanık’ konusunu ele alıyor.
Programda şu sorulara cevaplar veriliyor:
✅ Tanık nedir?
✅ Yalancı tanıklık yapmanın cezası nedir? Yalancı tanıklık yapmanın cezai sonuçları nedir? Bunda zamanaşımı var mıdır?
✅ Yalan ortaya çıkmasına rağmen bunu dikkate almayan savcı ve hakimlerin sorumluluğu nedir?
Efendiler Efendisi’ne hicret izni gelmişti ve O da, artık Mekke’den ayrılmak üzereydi. Zira, Cibril-i Emîn’in getirdiği vahiy içinde bulunan bir ayet, dilinde pelesenk olmuş, her fırsatta:
– Ey Rabbim! Beni doğruluk diyarına ulaştır ve doğru bir zamanda buradan çıkararak katından bana nusret dolu bir ihsan nasip et,[1] diye dua ediyordu. İşte şimdi, bu dualar kabul görmüştü ve Allah’ın Resûlü de, mukaddes göç için Medine’ye hareket etmek üzereydi.
Cibril-i Emin, önce, Mekkelilerin kurdukları tuzağı haber veriyor ve:
– Sakın, her zaman uzandığın yatağında yatma, diyor; ardından da, Mekke’den çıkış zamanından Kureyş’in tuzağından nasıl kurtulacağına kadar hicret stratejisini talim ediyordu. Kısaca mukaddes göç, Kureyş’in tuzaklarıyla Alîm ü Habîr Allah Teâlâ’nın tedbiri arasında başlamış oluyordu.[2] Kendisine hicret müjdesini getiren Cibril’e Efendimiz:
– Hicret yolunda benim arkadaşım kim olacak, diye sordu.
– Ebû Bekir, cevabını veriyordu.[3] Zaten Ebû Bekir de, hicrette musahebet fırsatını uzun zamandır bekler olmuştu. Derken, alışılmışın dışında ve herkesin istirahat ettiği bir öğlen vakti, Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) gelip Hz. Ebû Bekir’in kapısını çaldı; içeri girmek için izin istiyordu. Olacak şey değildi! Hz. Ebû Bekir’in kapısında durmuş, Allah’ın en sevgili kulu, içeri girmek için bekliyordu.
– Anam-babam O’na feda olsun! Vallahi de bu saatte geldiğine göre mutlaka önemli bir iş var, diye mırıldandı önce. Çok geçmeden de, hemen kapıya koştu ve Efendiler Efendisi’ni içeri buyur etti. Merakla bekliyordu Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh). Çünkü, bugüne kadarki gelişler, ya sabahın erken saatlerinde veya akşamın serinliklerinde gerçekleşmişti. Çok geçmeden, o an orada bulunan Hz. Ebû Bekir’in kızları Esmâ ve Âişe’yi kastederek, evin diğer sakinlerini bulundukları yerden çıkarmasını talep etti Allah Resûlü. O ise:
– Endişe etme yâ Resûlallah! Onlar benim kızlarım; Senin de ehlin sayılır! Anam-babam sana feda olsun. Bir şey mi var, diyor ve bu saatte teşrifin sebebini anlamaya çalışıyordu. Cevap gecikmedi:
– Mekke’den çıkıp hicret etmek için bana da izin verildi.
Daha da heyecanlanmıştı Ebû Bekir ve:
– Birlikte mi yâ Resûlallah, diye sordu. Merakla bekleyen yüze, müjde dolu şu cümleler döküldü mübarek dudaklarından:
– Evet, birlikte.
Dünyalar onun oluvermişti; zaten Ebû Bekir, bugün için hazırlanmış ve haydi gidiyoruz, emrini bekliyordu; çünkü o, diğer arkadaşları gibi hicret için izin istediğinde bunun müjdesini daha önce almış ve Efendimiz kendisine:
– Acele etme! Umulur ki Allah, yanına bir arkadaş bahşeder, denilmişti. Bundan sonra da, hemen iki kişilik yol hazırlığı yapmaya başlamıştı. Dört aydır, besili iki deveyi bu yolculuğa hazırlıyordu. Artık, Habîb-i Ekrem’inden gelecek bu cümleleri bekler olmuştu. İşte şimdi, o cümleleri duyuyordu.
Akışı değiştirecek bir adımın başlangıcıydı bu. Bu tarihi yolculukta Resûlullah’a arkadaş olmak… Bundan daha büyük bir lütuf olabilir miydi? Kendini tutamamış ve sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh).[4]
Çok geçmeden Efendiler Efendisi’ne iki deve getirmiş ve:
– Ey Allah’ın Nebisi! Şu iki bineği, bu iş için hazırlamıştım, dedi. Ancak, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), her hâliyle örnek olmalıydı; onun için Hz. Ebû Bekir’e:
– Ancak, bedelini ödemek şartıyla, diyerek, böylesine önemli bir yolculukta, bedelini ödemediği bir nimetten istifade edilmemesi gerektiğini ortaya koyacaktı.
Dipnotlar:
[1] Bkz. İsrâ, 17/80
[2] Aynî, Umdetü’l-Kârî, 17/46; İbn Kesîr, Tefsîr, 2/400
[3] Bkz. Hâkim, Müstedrek, 3/6 (4266)
[4] Taberî, Tarih, 1/569 ; İbn Hişâm, Sîre, 3/11
Boncuk boncuk dizip durdukları yalan, gece gündüz servis ettikleri kurgu, ardı arkası kesilmez iftira, akla hayale gelmez entrika ve sayısız ayak oyunlarına rağmen gönüllere bir türlü hakim olamıyorlardı!
Düşüncede müflis muktedirlerin tek sermayesi, kaba kuvvetti; mevzi kaybettikçe daha çok sertleşiyor, sertleştikçe insanlıktan çıkıyorlardı! Attıkları her adımın akîm kalması karşısında açık bir paranoya yaşıyorlardı; ne yaptılarsa netice alamıyor, imana koşuşun önünü kesemiyorlardı!
Sınır ve kural tanımaz zulümlerinin zirve yaptığı bir günün akşamında, dengeleri değiştiren insan Hazreti Hamza da (radıyallahu anh) Müslüman olmuş, düşman bildikleri safın en önüne geçmişti.
Kainatta câri bir realiteydi bu; zulüm haddini aşınca, ehl-i insaf saf değiştiriyordu!
Tutundukları dal çürük, iddiaları da gayr-i makul olunca, ne sınır tanımaz reklamların ne de kullandıkları orantısız gücün bir anlamı kalıyordu.
Öte yandan, Habeşistan’dan aldıkları darbe, hazmedilebilir cinsten değildi; halbuki ne ümitlerle elçiler göndermiş, ayaklarının altına dünyaları sermişlerdi ama masumiyet duvarını aşamamış, samimiyetin zırhını delememiş ve gözünü boyayamadıkları Habeşistan’ın selim vicdanını bertaraf edememişlerdi!
Hâlbuki, işin başında Ebû Cehil’in kardeşi Abdullah İbn-i Ebî Rebîa ile siyasi dâhi Amr İbn-i Âs vardı ve onlar için bundan böyle Habeşistan, ezber bozan bir hezimetti. Ne siyasi taktikler netice vermiş ne de pahalı hediyeler işe yaramıştı; tuttuğunu koparan elçiler, Habeşistan’dan eli boş dönmüşlerdi!
Çıldırıyorlardı; Mekke’de baş edemedikleri güç, şimdi sınırlar ötesinde de zemin bulmuş ve dalga dalga büyüyordu!
Üstelik, Mekke’nin görünürdeki reisi Ebû Tâlib’i kaç defa uyarmış, defalarca muhtıra vermişlerdi ama bir türlü istedikleri karşılığı ondan da alamamışlardı!
Kendisi için gözyaşı döküp “insan” olması adına ismini dualarına alan bir Şefkat’i tanıyamadığı için gölgesinden bile çekinen Ebû Cehillerde müthiş bir tedirginlik vardı; dört bir yandan üzerlerine saldırıp kendilerini yok edecek “mevhum” orduları hayal ediyor ve yarınları adına yüreklerinin yağı eriyordu! İşin aslında o, dünya ve Âhiret adına, kendi elleriyle ve bizzat kendi geleceğini karartıyordu!
Bilhassa, koltuk sevdasıyla çırpınıp duran Ebû Cehil, küplere biniyordu! Kin ve nefretin zirve günlerine şahit olan Dâru’n-Nedve, en gergin anlarını yaşıyordu; toplantı üstüne toplantılar yapıyor, bu gidişatı durduracak kesin ve kestirme bir çözüm arıyorlardı!
Gelip gelip takıldıkları yer, yarınlarda ardı arkası kesilmeyecek bir kan davasının başlama endişesiydi; zira öldürseler, kendi hayatları da tehlikede demekti. Çünkü o günün toplumunda, aileden birisini öldüreni infaz etmek, kabileye ait bir hak olarak görülüyordu.
Dâru’n-Nedve’de bunları konuşurken bomba etkisi yapan bir haberle sarsıldılar; kılıcını kaptığı gibi “öldürmeye” giden yiğit Ömer de “hayat” bulmuş, yanına yaklaştığı Şefkat’in yaşatmaya kilitli davasının güçlü bir temsilcisi oluvermişti!
Ömer gibi bir aslan da giderse!
Yok, yok! Şatafat ve alayişlerle tasavvur edegeldikleri yarınlar, göz göre göre ellerinden akıp gidiyordu ve onlar için bu, bardağı taşıran son damla demekti.
Evet! Bu, böyle sürüp gidemezdi ve gitmemeliydi! Yaşın yanında kuru da yanmalı ve Mekke, “toptan” bir temizliğe şâhit olmalıydı!
Bu seferki adres, Benî Kinâne yurduydu; “acil” koduyla toplandılar!
Aslında iş, Ebû Cehiller tarafından çoktan pişirilmiş ve mesele, üzerinde ittifak edilen eylem planını, diğerlerine de kabul ettirmeye kalmıştı!
Ve.. işte o gün, zaten işin başından beri hislerine teslim ettikleri akıl ve mantıklarını bir kenara bıraktı ve ölümüne bir karar aldılar ki aslında bu, aynı zamanda bitişlerini tescil anlamına geliyordu. Ayağa kalkıp son sözü söylerken, gelinen noktadan aldığı keyif yüzüne akseden Ebû Cehil, nihâî kararı şöyle ilan ediyordu:
“Benî Hâşim ve Benî Abdulmuttalib ile bütün ilişkiler kesilecek!
Onları Mekke’den kovacağız!
Bütün yolları tutacak ve kimsenin onlara yardım etmesine fırsat vermeyeceğiz!
Kız dahi alıp vermeyeceğiz!
Can damarlarını kesecek; yiyecek ve içecek temin edebilecekleri bütün kaynaklarını da kurutacağız!”
Açıkça bu, inanan herkesi, can yakan güneşin altında ölüme terk etmek demekti; kızgın kumların üzerinde ve başlarını sokabilecekleri bir gölgelikten bile mahrum, açlık ve susuzluktan kıvrım kıvrım, bin bir ıstırap sarmalıyla inim inim sıkıntılar yaşayacak ve kendileri açısından “problemsiz” ölüp gideceklerdi!
Vicdan taşıyan herkes, hayatının şokunu yaşıyordu; dünyanın en masum insanlarına böylesi bir zulüm nasıl revâ görülebilirdi! Hem, düne kadar dillerinden düşürmedikleri böyle bir Emîn’e yapılanlar karşısında Mekke’de, kollarını açarak bu anlamsız gidişata “dur” diyecek aklı başında bir tane insan yok muydu?
Yoktu!
Başından beri sahnelenen yalan ve iftiraların tesirindeydi insanlar; âdeta koskoca bir toplum hipnoz edilmiş ve emniyetin temsilcileri bir kere “öcü” gibi gösterilmişti.
Her dönemin firavunu, daha da güçlenerek sahne alıyordu ve bu ümmetin firavunu Ebû Cehil’in o gün keyfine diyecek yoktu; yıllardır Mekkelileri ikna edememiş ve onları bu noktaya bir türlü getirememişti ama şimdi, onun dediği oluyordu!
Hatta, bu çirkef kararın içinde sadece ehl-i iman yoktu; bu karar, imana taraf olmasa bile, inananlara destek veren herkesi içine alıyordu! Menfaatlerinin olduğu yerde her şey, hak-hakikat, evlâd ü iyâl, anne-baba, yakın-akraba, hepsi kuru bir teferruattan ibaretti ve tarihin en acımasız soykırımı başlamak üzereydi!
Din-diyanetle hiç alakaları yoktu ama dindarlarla mücadele ederken, ellerini güçlendirebilmek için bu vahşî kararlarına “dini” de alet edeceklerdi; üzerinde ittifak ettikleri konuları madde madde yazdı ve götürüp onu, Kâbe’nin duvarına astılar.
Hiç vakit kaybetmedi ve hemen işe koyuldular; “boykot” ilan ettikleri yetmiyormuş gibi şehirde kim varsa kapısına dayanıyor ve çoluk çocuk demeden apar topar sürüyorlardı!
İmanın sürgün yılları başlamıştı!
“Sahip çıktığın sürece bu sıkıntıyı sen de çekeceksin!” mesajını vermiş olsalar bile amca Ebû Tâlib, her şeyi göze alarak kendisinden bekleneni yaptı; bundan böyle yeni adres, Şi’b-i Ebî Tâlib idi. O kadar ki küçüklüğünden bu yana yakından tanıdığı ve hayatından endişe ettiği yeğenine bir zarar gelmemesi adına üzerinde tir tir titriyor ve ‘birisi O’na suikast yapar’ endişesiyle gecenin karanlığında yatağına, kendi oğullarından birisini yatırıyordu!
Bugünkü toplama kamplarından daha beterdi Şi’b-i Ebî Tâlib! Bundan sonraki üç yıllık hayat, kıt kanaat imkânlarla kurulan yamalı çadırlarda geçecekti! Üstelik, Şi’b-i Ebî Tâlib’e giden bütün yolları tutmuş ve etrafta kuş uçurtmuyorlardı!
Güçleri yetse, Mekke’nin havasını da tekellerine alacak ve bir nefes oksijenden bile mahrum edeceklerdi!
Su yoktu!
Yiyecek yoktu!
Doktor yoktu!
İlaç yoktu!
Âdeta musibet olmuş, Şi’b-i Ebî Tâlib’in üzerine yağıyordu günler!
Çoluk çocuk, yaşlı ihtiyar, hasta sökel herkes aynı musibeti yaşıyordu!
Hemen her gün bir çadırdan, kulakları tırmalayan bir feryâd ü figân yükseliyordu!
Masum çocukların Fârân Dağları’na çarpıp gelen seslerinden gözlere uyku girmiyordu; yiyeceğin olmadığı bu zeminde suya hasret giden dudaklardan, kim bilir ne yanık nâmeler dökülmüştü!
Bu sıkıntılı günlerde gözünü dünyaya açanlar da, ruhunu Şi’b-i Ebî Tâlib’de teslim edenler de vardı.
Ender de olsa bazen, nereden geldiği ve kimin gönderdiği bilinmeyen yük dolu bir devenin geldiği oluyordu. Zaten ara sıra da olsa bu türlü ehl-i insaf yardımlar söz konusu olmasaydı, o gün Şi’b-i Ebî Tâlib’e giren birisinin, bir daha oradan sağ çıkması düşünülemezdi!
Sıkıntı, öyle bir hal almıştı ki çoluk çocuğun ağlayışları, Şi’b-i Ebî Tâlib’in arkasından duyuluyordu! İşin garip tarafı Ebû Cehil ve avenesi, yaptıkları zulümden değil de bu seslerin Mekke’ye yansımasından rahatsızlık duyuyordu!
Ve bu hâl, Mekke’den ehl-i insaf belli başlı insanların bu işe “Dur!” diyecekleri âna kadar da devam edecekti.
Gerçi haklarını yememek lazım; zalım da olsa o günkü Ebû Cehillerin, insanlıktan kırıntı taşıyan bir yanları vardı; “haram aylar”da muhâsarayı kaldırıyor ve zulümlerine üç aylık bir “noktalı virgül” koyuyorlardı! Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) için şüphesiz ki bu günler, panayır panayır koşuşturduğu, hacca gelen her sima ile görüşüp âşina çehreler aradığı en bereketli günlerdi.
Beklenenin aksine ve Ebû Cehillere inat, Ashâb-ı Kirâm’da müthiş bir kenetlenme söz konusuydu! Sıkıntılı da olsa şimdi Şi’b-i Ebî Tâlib, âdeta herkesi içine alan geniş bir ev gibiydi; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) herkes için müşfik bir baba, Hazreti Hadîce de (radıyallahu anhâ), sıkıntıları serinleten ve her derde deva bir “ana” gibiydi!
Belki de bu günler, Güneş’in doğumuna şahitlik edemeden bu fâni âlemden göçüp giden Varaka İbn-i Nevfel’in, daha ilk günden haber verdiği günlerdi!
Belli ki bu günler, canı yanıp tâkâtinin tükendiği gün, “Bir ümit!” deyip Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelen Hazreti Habbâb’ın şahsında ümmet için haberi verilen günlerdi!
Yarınlarda işi üstlenip göğüsleyecek babayiğitleri kıvama erdiren, gelecekteki daha büyük sıkıntıların üstesinden gelebilmek için dirençlerini artıran “tiryâk” günlerdi!
Ümeyye İbn-i Halef’in siyâhî kölesini, Kıyâmet’e kadar gönüllere “Bilâl Habeşî” diye kazıyan, Ümmü Enmâr’ın anlaşmalı hizmetkârını, “Habbâb” adıyla bayraktaştıran, Allah ve Resûlü nezdinde yıldızlaştıran günlerdi!
Öyleyse, imanın bu sürgün günleri, bağrında yeni yeni sürgünlerin mayalanıp boy attığı, imanın sürgün günleriydi!
Bu günler gösterdi ki insanı, insani çizgi ve istikamet üzere yetiştiren en yanıltmaz iksir, çile ve mihnetti!
Yaşanılanlara uzun soluklu bakabilmek gerek; bir tarafta, varlık deryasında kaybolup giden yitikler, beri yanda sıkıntılar sarmalında yarınları mayalayan babayiğitler!
Hangi safta olmak istersiniz?
Öyleyse bu günler, Hakk’ın hoşnutluğunu kazanıp sâhil-i selâmete ermek için sabredilmesi gereken günlerdi!
Evet, bugünler, katlanılması güç günlerdi; doğru.
O gün de çaresizlik, Sahâbe’yi ağaçların yaprak ve kabuklarını yemeye mecbur bırakmıştı; Mekke’nin yakıp kavuran sıcağı altında bir yudum suya bile hasret kaldıkları içindir ki ihtiyaçlarını giderirken koyun ve keçiler gibi ıtrahatları da katı idi!
Üzerine bevlettiği deri parçasını gecenin karanlığında fark edip sevinen Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs bize, eşelediği ıslak topraktan onu alıp temizlediğini, ateşte kızarttıktan sonra yeyip belini doğrulttuğunu ve Rabbine hamd ile iki büklüm olduğunu anlatmıyor mu?
Peygamber kıssalarına kulak kesilen herkes görür ki bu sürgünlerde mihnet yudumlamak yolun kaderi!
Hem, bu ıstırabı zirvede yaşayan, üstelik kendi yaşadıkları yanında bir de herkesin acısını yüreğinde derin bir sızı olarak hisseden Fahr-i Rüsul Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) değil miydi?
Ebû Cehiller fark edememişti, fark edemediler!
Yaptıklarıyla kirli ellerini kurutan Ebû Lehebler de göremediler, göremeyecek kadar da körlerdi!
Eden, kendine eder!
Kendini Hakk’ın hoşnutluğuna adamış bir mü’min, öyle bir Peygamber’e ümmet olmuştur ki yeri geldiğinde ağaç kabuğu da yer, ama hak bildiği bu yoldan asla dönmez!
Sinelerin düşmanlığa yenik düştüğü, ruhlarda bulantıların yaşandığı, kinin, nefretin bütün bütün azgınlaştığı, herkesin birbirinin kurdu hâline geldiği şu meş’um ve kapkara günlerde bizim, sudan, havadan daha çok sevgiye, merhamete ihtiyacımız olduğu açıktır. Şimdilerde sevgiyi unutmuş gibiyiz; şefkat de sözlüklerde müracaatçısı olmayan garip bir kelime. Yok birbirimize merhametimiz, insanlara sevgimiz. Acıma hislerimiz körelmiş gibi, yüreklerimiz kaskatı ve ufkumuz düşmanlık duygularıyla simsiyah.. ve simsiyah görüyoruz herkesi ve her şeyi. Hoşgörüden nefret eden bir sürü tiran bozması var her köşe başında. Diyaloğa lânet yağdıranların sayısı da az değil. Çoğumuz sürekli kavga vesilesi arıyor; yalan, iftira ve tezvirlerle birbirimizi karalıyor; dişle, pençeyle veya kan kokan sözlerle kendimizi ifadeye çalışıyoruz.
ekranlarındaki gaseyanlarımızı Arap’ın “Yâ Leylî”si gibi gündüz devam edeceğiz imalarıyla noktalıyor, hezeyana boğduğumuz hissiyatları “arkası yarın” der gibi yeni bir cedelleşme randevusuyla öldüren gerilimlere emanet ediyoruz. Kopuğuz birbirimizden ve her hâlimize aksediyor bu çözülüp dağılmalar. Bağı kopmuş tesbih taneleri gibi saçılmışız sağa sola; çekiyoruz birbirimizden, çekmediğimiz kadar gâvurlardan.
Aslında, biz Allah’tan koptuk, O da bizi birbirimizden kopardı. İnanıp sevemedik O’nu, sevilmesi gerektiği kadar; O da söküp aldı ruhlarımızdan sevme hissini. Şimdilerde, O’nsuzluğa mahkum o bomboş sinelerimizde, sürekli bencillik hırıltıları, “sen”, “ben” homurtuları, “mürteci”, “küfür yobazı” lakırdıları ve oturup kalkıp birbirimizi tepeleme projeleri üretiyoruz. Lânetlenmiş gibi bir hâlimiz var; hepimiz sevme-sevilme fakiriyiz; açız şefkate, merhamete, mürüvvete. Sevmemişiz ki O’nu, aldı elimizden sevgiyi, saygıyı. Şu anda olsun dönüp de O’nu sevebilsek, sevdirecek O da bizi birbirimize. Ama uzağız sevginin asıl kaynağından; yürüdüğümüz yollar bizi O’na götürmüyor; belki daha da uzaklaştırıyor. Yıllar var ruhlarımıza sevgi yağmıyor; bir zamanlar o sağanak sağanaktı. Gönüllerimiz kupkuru çöller gibi; iç âlemimizde bir sürü boşluk.. boşluklar da âdeta yılan-çıyan yuvası. Bütün bu olumsuzlukların bir devası var; o da, Allah sevgisi…
Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hep O’ndan akar gelir, akıp gelecekse sinelerimize şefkat ve muhabbet. O’nunla olan alâkamız sayesinde güçlenip pekişecektir her türlü insanî münasebet. Allah sevgisi bizim dinimiz-imanımız, odur cesetlerde canımız. Yaşadığımızda hep onunla yaşadık. Günümüzde de eğer yaşamayı düşünüyorsak ancak onunla yaşayabiliriz. Varlığın özü, esası O’nun sevgisidir; neticesi de Cennet şeklinde o ilâhî muhabbetin bir açılımı. O sevgiye bağlı yaratmıştır yarattığı her şeyi ve sevilme zevk-i ruhanîsine raptetmiştir varlık ve insanlarla münasebetini.
Muhabbetin tecellî alanı ruhtur; biz onu nereye ve neye yönlendirirsek yönlendirelim o hep Allah’a müteveccihtir; kalbteki dağılma ve kesrette boğulmaların ızdırabı ise bize ait, bize râcidir. Her şeye karşı duyduğumuz ve duyacağımız sevgi ve alâkayı tamamen O’na bağlayıp aşk u muhabbeti gerçek değerine ulaştırabildiğimiz takdirde, hem değişik dağınıklıklara düşmekten kurtulacak hem de dış yüzleri itibarıyla sevilip alâka duyulan şeylerden ötürü şirke düşmemiş olacağız; olacak ve bütün varlığa karşı muhabbet ve münasebetlerimizde doğru yolda yürüyenler gibi kalacağız.
Putlar, onlara tapıldıkları için putperestlerce mabud telâkki edilegelmişlerdir; Allah ise Allah olduğu için mabud ve mahbubtur. O’nun ulûhiyeti de, rubûbiyeti de bizim O’na ubûdiyetimizi gerektirmektedir. Biz her zaman Hakk’a kullukta bulunur, O’nu sevdiğimizi dillendirir; mazhariyetlerimizin şükrünü eda eder ve her hâlimizle O’na karşı alâka, irtibat ve münasebetlerimizi seslendirmeye çalışırız.
Mecazî muhabbetlerde cemal, kemal, şekil, şekilde tenasüp, ululuk, ihtişam, servet, iktidar, makam, mansıb, ikbal, evlad ü iyal, soy-sop.. gibi hususlar birer sevgi vesilesi kabul edilegelmişlerdir. Bazen bunlara karşı duyulan aşırı muhabbet ve alâka ile şirke girenler de olmuştur ki, büyük ölçüde bütün putperestliklerin arkasında böyle bir inhiraf söz konusu olabilir. Böyleleri çok defa cemale meftun olur, kemali alkışlar, eda ve endama vurulur, ululuk ve ihtişam karşısında zillet gösterir; servet ve iktidar uğrunda insanlık ve hürriyetlerini feda eder, makam-mansıp hırsıyla el-etek öper.. ve her an değişik ihsan ve iltifatlarıyla, teveccüh ve ikramlarıyla kendini bize tanıttıran gerçek cemal ve kemal sahibi, ululuk ve azamet tahtının biricik sultanı, Ganiyy-i Mutlak ve Muktedir-i ale’l-ıtlak Zât’a karşı gösterilmesi gereken sevgiyi ve alâkayı bir sürü âciz mahlukata dağıtarak muhabbet gibi bir cevheri bâd-i heva harcamanın yanında, çok defa karşılık göremeyeceği bir mâşukun alâkasızlığı, değmezliği, vefasızlığı, onu avucunun içine alması, ona baş eğdirmesi, kul köle hâline getirmesiyle ölür ölür dirilir.
Mü’minlere gelince onlar, evvelen ve bizzat Allah’ı severler ve şayet duyacaklarsa O’ndan ötürü başkalarına karşı alâka duyarlar. Hakk’ın tecelli ve teveccühlerinin hatırına herkesle ve her nesneyle bir çeşit münasebete geçer, O’nun namına onlara takdirler yağdırır ve aşk u alâkalarını ilan ederler.
Aslında O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna, şu nesneye-bu objeye duyulan alâka darmadağınık, gelecek vaat etmeyen, kararsız, neticesiz bir sevgidir. Mü’min herkesten ve her şeyden evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik renk, değişik desen ve değişik edada birer tecellisi olarak alâka duymalı, takdirlerle alkışlamalı ve O’ndan ötürü öpüp öpüp yüzüne-gözüne sürmeli ve her temâşâ ettiği şeyde “Bu da Senden.” deyip âdeta bir vuslat faslı yaşamalıdır. Ne var ki, bunu böyle görüp böyle duymak için de;
“Cemâlini nice yüzden görem diyen diller,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek.” (Anonim)
fehvasınca hep bir beyt-i Hudâ gibi tertemiz kalabilmiş gönüllere, her simada Hakk’ı okuyacak aşina dillere ihtiyaç vardır. Zatında, okuyabilenler için her varlık mücellâ bir ayna ve manzum bir kasidedir; hele sırr-ı Rahmâniyet’i aksettiren insan siması..
“Seni Hak âyine-i Zât etti
Zât-ı Yektâsına mir’ât etti.” (Hâkânî)
sözleri ayn-ı hakikat ve insana konumunu hatırlatan önemli bir irşattır. Bu itibarla insan eğer o gizli güzelliğin sırlı bir aynası ise -ki öyle olduğunda şüphe yok- hep gönül gözleriyle O’na müteveccih olmalı, her zaman pusuda bekleyip tecelli avlamaya çalışmalı ve kendini daha derin sevgi iklimlerine alıp götürecek esintiler beklemelidir; beklemeli ve O’na ulaşmak veya O’nu hoşnut edip sevdikleri arasına girebilmek için kurbet yolunun bütün argümanlarını kullanmalı, O’nun teveccüh vesileleri arasında, buldum/bulacağım ümidiyle hep koşturmalı ve gönlü her zaman o “Kenz-i Mahfî”nin kilidinde bir anahtar gibi dönüp durmalıdır. Bu suretle, eğer muhabbet bir Süleyman, gönül de taht-ı revân ise, er geç sultanın gelip tahtına oturacağı muhakkaktır.
Bir de tahtla Süleyman buluştu mu artık insan hep O’nu düşünür, iç mülâhazalarında O’nunla hasbıhal eder, yudumladığı suda, çiğnediği yemekte, teneffüs ettiği havada gayet açık ve net olarak hep O’nun teveccühlerini duyar; O’nun yakınlığının sıcaklığıyla oturur kalkar. Kurbet-sevgi arası gel-gitler münasebeti daha da kızışır ve sinesi ocaklar gibi yanmaya başlar. Yer yer aşk u muhabbetle alevlenir, zaman zaman vuslat iştiyakıyla yanar tutuşur; ne var ki, aşkını da, iştiyakını da O’ndan gelen bir armağan bilir ve kat’iyen gam izhar eylemez; gam izhar edip ağyarı âhından âgâh eylemez. İçten içe fırınlar gibi yanar; fakat, ne alev çıkarır ne de duman.. namus gibi saklar aşk u iştiyakını ve sır vermez halden anlamayan nâdanlara.
Bu yol herkese açık olsa da yolcunun samimi ve kararlı olması şarttır. Herhangi bir mü’min bütün cemallerin, kemallerin, azametlerin, ululukların, ihtişamların, ihtişam üstü ihtişamların O’na ait olduğunu görüp hissedebildiği takdirde bütün bu vesilelerin gönülde hâsıl ettiği alâka, muhabbet ve iştiyakla O’na yönelir ve O’nu zatına münasip bir sevgiyle sever ki işte bu tutku -ve tabir yerindeyse- bu sevda O’nadır ve tevhid edalı bir aşk u iştiyak kaynağıdır. Zaten, tevhide kilitli ve İslâmî esaslara bağlı bir sinede sevgi inhirafı da düşünülemez.. ve hele asla muhabbet kaymaları olmaz ve olamaz. Bir muvahhid O’nu O olduğu için sever ve sevgisini de dünyevî-uhrevî hiçbir mülâhazaya bağlamaz. O, her zaman gönlünde köpürüp duran sevgi fevvarelerini, aşk u iştiyak çağlayanlarını Kur’ân’la, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’nın vaz’ettiği düsturlarla filtre ve test eder ve bunları insanî heyecanlarla yürüdüğü yollarda birer bariyer gibi kullanır, aşk ateşiyle cayır cayır yandığı zamanlarda bile hep istikamet soluklar; O’nu her şeyin gerçek mâliki, sahibi, görüp gözeteni, esmasıyla mâlum, sıfatlarıyla muhat bir Zât olarak kendine has münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti içinde derin bir aşkla sever; severken de kat’iyen şatahat ve laubaliliğe girmez.
Muvahhid mü’min, her şeyden evvel, her şeyden sonra, her şeyin önünde, her şeyin arkasında mutlak Mahbub, mutlak Maksud, mutlak Mâbud olarak Allah’a dilbeste olur; O’nu diler ve her haliyle O’nun kulu olduğunu haykırır; sonra da O’ndan ötürü, başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere -ki O, Hakk’ın matmah-ı nazarı, memur-u sadığı, Zât, sıfât ve isimlerinin yanıltmayan tercümanı, divan-ı nübüvvetin hâtemi, risaletin özü, usaresi olması itibarıyla O’nun hatırına sevilenlerin başında gelir- bütün nebileri, velileri, O’nun saflardan saf berrak aynaları, daire-i ulûhiyetin has bendeleri olmaları ve O’nun maksatlarını takip ve temsil etmeleri, dahası hilâfet-i tâmme unvanıyla dünyanın imar, tanzim ve dizaynına nezarette bulunmaları yönüyle; gençliği, şu fâni hayatı tam duyup değerlendirebilme adına Hak tarafından insanlara avans mahiyetinde bahşedilmiş bir parametre olması cihetiyle; bu âlemi, O’nun güzel isimlerinin bir tecelligâhı ve sıfât-ı sübhâniye tezahürlerinin meşheri, öteki dünyaların da bir mezraası olması açısından; anne-babaları, birer şefkat ve merhamet kahramanı olarak evlâtlarının bakım ve görümünü yüklenmeleri, evlâtları da ebeveynlerini görüp gözetme hissiyle onlara gönülden yakınlık duymaları mülâhazasıyla… sever ki bunlar Allah’a karşı samimi alâka duymanın birer ifadesi olarak değerlendirilebilir ve Allah’tan ötürü bir sevgi sayılabilir.
Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü onlara karşı alâka duyar ve sinelerini açarlar. Allah’ı seviyor gibi sevmekle, Allah’tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Böyle Hak yörüngeli bir sevgi, iman kaynaklı, ibadet edalı, ihsan televvünlü kutsal bir sevgidir ve kâmil mü’minlerin şiârıdır. Cismâniyet ve nefs-i emmâre üzerinde temellenen şehevânî muhabbetlerin, aşkların -ona da aşk denecekse- insan tabiatında meknûz bulunan fısk u fücûrun sesi-soluğu olmasına mukabil, Allah’a karşı olan aşk ve alâkadan başlayıp sonra her şeyi kuşatan sevgi ve o sevgiyle oturup kalkan muhibbin âh u vâhı, gökte meleklerin yudumlamaya koştukları kutsal bir iksir mesâbesindedir. Hele bir de muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı sevgiliye bağışlayıp kendine hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmişse -ki buna sevda da diyebiliriz- işte o zaman gönülde sadece mahbub mülâhazası kalır; kalb, ritmini ona bağlar, nabızlar o âhenkle atar, hisler bu âhenge dem tutar, gözler yaşlarla bu sevdayı dillendirir, kalbden, gözyaşlarının sır vermesine ve sinenin serinlemesine sitemler yükselir. Gözler çağlarken gönül ağyara dert yanma vefasızlığından iki büklüm olur ve ağlamalarına inler. Latîfe-i rabbâniye, içi kanarken, sinesi yanarken ağyara dert sızdırmamaya çalışır, çalışır ve kendi kendine;
“Âşığım dersin belâ-yı aşktan âh eyleme
Âh edip âhından ağyarı âgâh eyleme.” (Anonim)
diye mırıldanır. Aslında muhabbet bir sultan, tahtı gönüller, sesi soluğu da en tenha yerlerde ve sadece O’na açık dakikalarda seccadelere boşalan ümit, hasret ve hicran iniltileridir.
Hakk’a ulaşmanın rampaları sayılan bu kuytu yerlerdeki O’na ait iniltiler ve sızlanışlar dışa vurularak hâl bilmezlerin oyuncağı haline getirilmemelidir. Muhabbet ya da aşk u hayret eğer o her şeyi bilen Sevgili uğrunda ise, o sadece O’nun bildiği en mahrem bir yerde kalmalı ve yuvasından uçurularak nâmahrem gözlere gösterilmemelidir.
Mecazî muhabbet çocukları sokak sokak dolaşır, sevgiciklerinin dellâllığını yapar; rast geldiklerine dert yanar; mecnun gibi davranır ve sevdiklerini dillere düşürürler. Hak âşıkları gürültüsüz ve içtendirler; başlarını O’nun eşiğine kor, içlerini O’na döker ve yer yer kendilerinden geçerler; ama, kat’iyen sırlarını fâş etmezler. Ellerini-ayaklarını, gözlerini-kulaklarını, dillerini-dudaklarını O’nun emrine verir; kalbleriyle hep sıfât-ı sübhâniye matla’larında dolaşırlar. O’nun ziyâ-i vücudu karşısında âdeta erir ve bir muhabbet fânisi haline gelirler: Duydukça daha derinden O’nu, yanarlar cayır cayır; yandıkça “daha!” derler.. yudumlarlar kâse kâse aşk şarabını; kandıkça “daha!” derler. Neler duyar neler hissederler gönüllerinin tepelerinde; duydukça “daha!” derler.. doymazlar bir türlü sevgiye; sever-sevilirler, “daha!” derler. Onlar “daha” dedikçe Hazreti Mahbub da onlara perdeler aralar, basiretlerine görülmedik şeyler sunar ve ruhlarına ne sırlar ne sırlar duyurur. Artık onlar duyarlarsa her zaman O’nu duyarlar, severlerse hep O’nu severler, düşünürlerse O’nu düşünürler ve her şeyde O’nun cemalinden, tasavvurları aşkın cilveler temâşâ ederler. An olur bütün bütün kendi havl ve kuvvetlerinden uzaklaşarak iradelerini O’nun iradesine bağlar, temayülleriyle O’nun isteklerinde erir ve bu yüce pâyeyi de O’nu gönülden sevip sevdirmeyle, bilip bildirmeyle değerlendirirler. Sevgilerini O’na itaatle seslendirir, aşklarını O’na vefa ve sadakatle dillendirir ve kalblerinin kapılarını ağyar düşüncesine karşı sürgü sürgü üstüne öyle bir sürgülerler ki giremez artık başka hayal o beyt-i ma’mura. Onlar bütün benlikleriyle Hakk’a nâzırdırlar ve O’nu takdir ve tebcilleri de kendi idrak ufuklarını çok çok aşkındır. Bunun yanında, böyle bir vefaya Hakk’ın teveccüh buyuracağına da ümitleri tamdır. Öyle ki, Hak nezdindeki yerlerini kendi nezdlerinde Hakk’a tahsis ettikleri yerle irtibatlı görür ve O’nun karşısında her zaman dimdik durmaya çalışırlar.
O’nu delice severken kat’iyen alacaklılar gibi davranmaz; her zaman verecekli olma hacâlet ve hulûsiyle, Râbiatü’l-Adeviye gibi: “Zâtına yemin ederim ki, Sana Cennet talebiyle kulluk yapmadım; Seni sevdim ve kulluğumu ona bağladım.” der, yürürler O’nun ulu dergahına coşkun bir aşk sermayesiyle; yürür ve hep O’nun kendilerine olan lütuf ve ihsanlarını yâd ederler. Kalbleriyle sürekli O’na yakın durmaya çalışır, akl u fikirleriyle de O’nun merâyâ-yı esmâsında müşahededen müşahedeye koşar; her şeyde muhabbetten sesler dinler, her çiçekte aşk u şevkten ayrı bir rayiha ile mest olur, her güzel manzarayı O’nun güzelliğinin tecellisinden akisler gibi temâşâya alırlar. O’na karşı hep sevgi düşünür, sevgi duyar, sevgi konuşur, bütün eşyayı bir sevgi şöleni gibi seyreder ve bir sevgi armonisi gibi dinlerler.
Muhabbet, bu ölçüde otağını kalb yamaçlarına kurunca artık bütün zıt hâdiseler aynı şeymiş gibi duyulur; huzur-gaybet, nimet-musibet, acı-tatlı, rahat-mihnet, elem-lezzet hep aynı sesi verir ve aynı edada görünürler; zira, seven gönül cefayı-safayı bir bilir, derdi derman gibi görür, ızdırapları kevserler gibi yudumlar; zaman ve hâdiseler ne kadar amansız olursa olsun, durur o kımıldamadan durduğu yerde en derin bir vefa duygusuyla. Gözleri hep kendisine aralanacak kapı aralığında, yatar pusuya ve değişik dalga boyundaki teveccüh ve tecellilere açık durmaya çalışır. Sevgisini O’na saygı ve itaatle taçlandırır. Kalbi sürekli O’na inkıyat duygusuyla çarpar ve sevdiğine muhalif düşme korkusuyla tir tir titrer; titrer ve devrilmemek için de yine o biricik istinad ve istimdat kaynağına sığınır. Onun bu ölçüde sürekli sevdiğiyle muvafakat arayışı içinde olması, zamanla onu gökte ve yerde herkes tarafından sevilen bir mahbub haline getirir. Onun hesabında sadece Hak vardır; ötelere göre de olsa beklenti içinde bulunmayı aşkına ihanet sayar; ama kendi kendine gelen iltifat ve teveccühleri reddetmeyi de saygısızlık kabul eder ve ne gelirse öper, başına kor sonra da “Bunların istidraç olmalarından Sana sığınırım.” der inler.
Seven için aşk u iştiyak en yüksek bir pâye, sevgilinin arzu ve isteklerinde eriyip gitmek de en erişilmez bir mazhariyettir. Muhabbetin mebdeinde tevbe, inâbe, evbe, teyakkuz, sabır gibi sevgiye giriş esasları; müntehâsında da aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza, temkin.. gibi konumunun hakkını verme hususları söz konusudur. Seviyorum diyebilmek için kendinden, kendi isteklerinden arınmak, muhavere ve müzakerelerini hep O’na bağlamak, O’nu ihsas eden hususlar çerçevesinde dönüp durmak, O’nun tecelli edeceği mülâhazasıyla göz kırpmadan beklemek, bir gün mutlaka teveccüh buyurur düşüncesiyle yıllar ve yıllar boyu durduğu yerde kararlı durmak sevgi yolunun ilk âdâbıdır: Bu yolda bütün bütün sevdalanmaya muhabbet ve aşk; sürekli köpürüp duran arzu, istek, neş’e ve sevince şevk; bütün bunların, insan tabiatının önemli bir derinliği haline gelmesine iştiyak; Sevgili’nin her türlü muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılamaya rıza; duyma, hissetme, maiyyette bulunma mazhariyetinden ötürü kendinden geçme… gibi hislere karşı dikkatli ve ölçülü davranmaya da temkin demişlerdir.
Yukarıdaki hallerden birinin insan gönlüne tam hâkim olmasına göre onun tavırlarında da bir kısım değişiklikler olur: Yer yer gidip âh u efgânla inleyeceği tenha koylar arar ve içini O’na döker; zaman zaman değişik iç mülâhazalara dalarak O’nunla hasbıhal eder; firaktan dert yanar ağlar, visal ümidiyle inşirahlara açılır, sevinç gözyaşlarıyla serinler. Bazen görmez çevresinde olup biteni, kesrette hep vahdet yaşar; bazen de huzurun mehabetiyle bütün bütün silinir gider, kendi ses ve soluğunu bile duymaz olur.
Sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; mârifet ilimle ve iç-dış ihsaslarla beslenir. Arif olmayan sevemez; ihsasları kapalı bilgisizler de mârifete eremez. Bazen sevgi Allah tarafından kalbe atılarak iç ihsasların harekete geçirilmesi de söz konusu olabilir -ki hepimiz bazen böyle ekstradan lütuflar bekleriz- ancak, plânlarını harikulâdeliklere bina ederek durgun bir bekleme başka, kıvrım kıvrım sancı içinde aktif bekleme daha başkadır. Hak kapısının sadık bendeleri beklentilerini harekete bağlar, dinamik bir duruşa geçerler; geçer ve o durgun gibi görülen halleriyle cihanlara yetecek bir enerji üreterek müthiş aktiviteler ortaya koyarlar.
Bunlar, âşık u sadıklardır ve belli hususiyetleri haizdirler: Sevgili’nin her muamelesini gönül hoşnutluğuyla karşılar ve Nesîmî gibi;
“Bir bîçare âşıkem ey Yâr Senden dönmezem,
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem..”
der, hep bir vefa tavrı sergilerler. Her zaman ciddi bir vuslat arzusuyla kıvranır dururlar; ama, hallerinden de asla şikayet etmezler. O’ndan başka bütün beklentileri kafalarından söker-atar, hep maiyyet rüyalarıyla oturur kalkarlar. Sohbetlerini hep sohbet-i Cânan haline getirir ve O’nun adıyla seslerini-soluklarını melekûtî bir derinliğe ulaştırırlar.
Sevgi onların canıdır; onlar, bedensiz durabilirler ama cansız edemezler. Onlara göre, cesede can hükmediyorsa artık o tende sadece Yâr sevdası olur, ağyar bulunmaz. Bu konumlarıyla onlar dünyanın en fakir ve en iktidarsızı olsalar da şahlara taç giydirecek bir mansıba sahiptirler. Küçüklükleri içinde büyük, aczleri yanında muktedir, ihtiyaçlarına rağmen dünyaları peyleyecek kadar servet sahibi ve sönük bir mum gibi görünmelerine mukabil güneşlere fer verecek birer enerji kaynağı mesabesindedirler. Herkes onlara koşsa da onların nereye ve kime koştukları bellidir. Sığmazlar mahiyet zenginlikleriyle cihanlara. Küçük bir kıvılcıma, kıvılcımdan da öte bir hiçe dönüşürler yöneldiklerinde O’na.
“Bir şulesi var ki, şem-i cânın,
Fânusuna sığmaz asumânın.”
diyen Galib bu ufka tercüman gibi konuşur.
Bunlar O’nsuz geçen ömrü hiç mi hiç hesaba katmaz ve O’nsuz hayatı hayat saymazlar. Bir ömr-ü heder görürler sevmeden yaşamayı ve bir avunma kabul ederler O’nunla alâkası olmayan keyifleri, neşeleri, hazları. Oturur kalkar her zaman aşk u şevkten dem vururlar; Fuzulî edasıyla aşk u iştiyak bilmeyenleri de başka türlü (!) bir şey görürler.
Sızıntı, Haziran-Temmuz 2003, Cilt 25, Sayı 293-294 M.Fethullah Gülen
On yıl kadar önce, Mısır’a bir grup arkadaşımla yolculuğa çıkmıştık. Tarihi mekânları geziyor, ziyaretler yapıyorduk. Namazlarımızı da bazen camide, bazen de kendimiz cemaat yaparak kılıyorduk. Kılıyorduk ama Muzaffer Bey hariç. O bizi beklemiyordu. Biz öğle namazının sünnetini kılana kadar, o boy kısalığının da avantajını kullanarak namazın tamamını kılıyordu. İkindi namazında da ağabey bizi bekle dediysek de o yine bizi beklemeden namazı yuvarlayıverdi. Nil’de tekne turu falan derken akşam namazının vakti yaklaştı. Nil nehrinin kenarındaki bir camiye girdik. Kamet getirildi ve imam tekbir aldı. Namaza başladık. Tabi akşam namazının sünneti olmadığı için Muzaffer ağabey de mecburen bizimle durdu. Namazın farzını on beş dakikada kıldık. İmam birinci rekâtta iki, ikinci rekâtta ise bir sayfa kadar Kur’ân okumuş, rükû ve secdedeki tesbihleri ise en az onar defa söylemişti. Namazın bitiminde Muzaffer ağabey “Aman hocam, biz Mısır’da kılacağımız namazları, bir daha camide kılmayalım. Söz veriyorum, ben de hep sizinle namaza duracağım.” demişti. Açıkçası namaz, diğer arkadaşlarımıza da biraz uzun gelmişti. Belki de yol yorgunuyduk. Gerçekten bu namaz uzun muydu? Veya kime göre uzundu?
Peygamberimizin namazı nasıldı ve namazda ne okurdu?
İnsanların en güzel namaz kıldıranı olan Peygamber Efendimiz, namazda Fatiha’dan sonraki okuyuşunu bazen uzatır, bazen de yolculuk veya buna benzer sebeplerden dolayı hafif yani ‘çabuk ve kısa’ tutardı. Genel okuyuşu ise orta uzunlukta olurdu.
İmam olacak kişilere “Sizden birisi insanlara imam olursa, (namazını) hafif tutsun. Onların içinde küçüğü, büyüğü, zayıfı, ihtiyaç sahibi ve hastası vardır. Tek başına namaz kılmak istediğinde ise dilediği gibi kılsın.”1 buyuruyor ve insanların namazdan nefret eder hale getirilmesini istemiyordu. Bir keresinde Allah Resulüyle beraber namaz kılan Muaz b. Cebel, kavmine yatsı namazı kıldırmak için dönmüştü. Sonra onlara Bakara Sûresi ile namaz kıldırdı. Onlardan birisi namazını yarım bırakarak, Allah Resulüne gelip durumu şikâyet edince, Allah’ın Nebisi kızgın bir ifadeyle: “Ey Muaz sen fitneci misin?” dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Ardından Muaz’a, namaz kıldırırken “Ve’ş-Şemsi ve duha’yı, Sebbihisme Rabbike’l-A’la’yı ve bu ikisinin benzerlerini oku.” buyurdu.2
Allah Resulü, kendisi de bazen namazı uzatmak istediğini fakat namaza durduktan sonra bir çocuk ağlaması işittiğinde, annesinin namazının fesada uğramaması ve çocuğun annesine kavuşması için namazı hafif tuttuğunu,3 ashabına söylemiştir. O ümmetine eziyet vermek istemiyor kolaylık yönünü tercih ediyordu.
Abdullah b. Ömer diyor ki; “Allah Resulü bize (namazı) hafif tutmamızı emredip bize imam olur ve Saffat Sûresini4 (okurlardı).” demektedir. Dikkat edelim, Saffat Sûresi yedi sayfadır. O halde namazda uzunluk ve kısalık nedir? Allah Resulü hangi namazları uzatır, hangisini kısa tutardı?
Allah Resulü namazlarını uzun, orta ve kısa sûrelerle kıldırırdı. Hanefilere göre uzun sûreler (Tıval-i mufassal), Hucurat Sûresi’nden Buruc Sûresine kadar yahut kırk veya elli ayet kadar olan sûrelerdir. Orta uzunluktaki sûreler (Evsat-ı mufassal), Tarık Sûresi’nden Beyyine Sûresi’ne kadar olan sûreler yahut on beş ayet kadar olan sûrelerdir. Kısa sûreler (Kısar-ı mufassal) Beyyine Sûresi’nden Kur’ân-ı Kerim’in sonuna kadar olan yahut her rekâtta beş ayet ihtiva edecek uzunluktaki sûrelerdir.5 Şimdi Allah Resulünün farz namazları nasıl kıldırdığına bakalım.
Sabah namazı: Allah Resulü genellikle sabah namazlarını tıval-i mufassal ile kıldırarak uzatırdı. Abdullah b. Saib konumuzla alakalı şu hadisi rivayet ediyor: “Allah Resulü Mekke’de bize sabah namazı kıldırdı. Müminun Sûresi’ne başlayıp Musa ve Harun (a.s.) anlatıldığı yere (44. ayete) gelmişti ki öksürük tuttu ve rükûa gitti.”6
Yine Allah Resulü sabah namazında Tekvir Sûresi’nin 17. ayetine kadar (yarım sayfa)7, Kaf Sûresi’nden on ayet veya tamamıyla kıldırırdı. Onun namazları hafif olurdu.8 Ayrıca Kafirun, İhlâs, Rum, Nas, Felak ve Secde sûreleriyle de kıldırırdı.9 Allah Resulü genel olarak namazın ilk rekâtını uzatır, ikincisini ise kısa tutardı. İkincisini ilkinin yarısı kadar okurdu.10 Bu hal öğle namazında da böyleydi.11
Öğle namazı: Genellikle öğle namazını da uzatırlardı. Ebu Said: “Öğle namazı için kamet getirildiğinde birisi Cennetü’l-Baki’ye12 gitti. İhtiyacını gördü. Sonra abdest alıp geldiğinde Allah Resulü hala ilk rekâttaydı. Onu uzatıyordu.”13 demektedir. Allah Resulü öğle ve ikindi namazında Secde,14 Buruc, Tarık, Leyl ve Asr sûrelerini (ilk rekâtta otuz ayet, ikinci rekâtta ise on beş ayet kadar) 15 okuyordu.
İkindi namazı: Allah Resulü bu namazı kısa kıldırırlardı. İkindi namazını, öğle namazının yarı uzunluğu kadar kıldırırdı.16
Akşam namazı: Allah Resulü bu namazı hem uzun hem de kısa olarak kıldırdığı olmuştur. İbn Ömer, Allah Resulünün İhlâs, Kevser, Kafirun ve Duhan sûresini akşam namazında okuduğunu bildirmiştir.17 Ümmü Fadl, Abdullah b. Abbas’ın Mürselat Sûresini okuyuşunu duyunca: “Ey oğlum, vallahi sen bu sûreyi okuyuşunla bana Allah Resulünden en son akşam namazında işittiğim sûreyi (Mürselat’ı) hatırlattın.” demektedir. (Müeselat Sûresi 50 ayettir)18 Zeyd b. Sabit’te akşam namazını devamlı kısa sûrelerle kıldıran Mervan b. Hakem’e: “Sana ne oluyor ki akşam namazında hep kısaları okuyorsun, ben Allah’ın Nebisinden iki uzundan birisini (Araf Sûresi) okurken gördüm” demiştir. (Araf Sûresi 206 ayettir. Bu sûreden uzunca okuduğunu kastetmiştir.)19 Ayrıca Allah Resulü Tur Sûresi’yle (49 ayet) de namaz kıldırmıştır.20
Yatsı namazı: Allah Resulü yatsı namazını oldukça kısa tutardı. Bu sebeple Muaz b. Cebel’e yatsı namazını uzatmamasını ve Şems, Duha, Leyl, Alak ve A’la sûreleriyle namaz kıldırmasını söylemiştir.21 Ayrıca Allah Resulü yatsı namazında Tin Sûresi’yle de kıldırmıştır.22
Meseleyi özetleyecek olursak: Allah Resulü sabah ve öğle namazlarını uzatırdı. Bu namazların ilk rekâtlarını uzatmasının hikmeti ise insanların bu saatte uykuda olup geç kalmalarından dolayı idi. Efendimiz, ayak sesleri kesilinceye kadar okurdu. Cemaat az ise namazı uzatırdı. Ama insanlara eziyet vereceğini hissettiği anda kısaltırdı.
Dipnotlar:
1. Müslim, Salât 183/467; Buhari, Ezan 61-62/70702-703
2. Buhari, Edeb 74/6106; Müslim, Salât 178/465
3. Buhari, Ezan 65/707-10; Müslim, Salât 191/470
4. Nesai, Kitabü’l- İmame 36/826
5. Zuhayli, Fıkıh ans. 2/26
6. Müslim, Kitabü’s-Salât 35/455
7. Müslim, Kitabü’s-Salât 35/456; İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 44/5(817)
8. Müslim, Kitabü’s-Salât 35/457; İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 44/5(816)
9. Nesai, İftitah 39,41,45,47(945)
10. İbn Mace, ikamaeti’s-Salât 44/5(819); Müslim, Kitabü’s-Salât 34/154(451)
11. Buhari, Kitabü’l-Ezan 97/759; Müslim, Salât 154/451; Nesai, İftititah 973
12. Cennetü’l-Baki: Medine’de Allah Resulünün mescidine elli metre uzaklıkta olan ve şu anda hala mezarlık olarak kullanılan yerin adıdır.
13. Müslim, Kitabü’s-Salât 34/161(454); İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 46/7(825)
14. Müslim, Kitabü’s-Salât 34/156(452)
15. Ebu Davud, Salât 131/805-807; Tirmizi, Mevakitü’s-Salât 117/307
16. Müslim, Kitabü’s-Salât 34/156(452)
17. İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 48/9(833); Nesai, İftitah 66-67/988-989
18. Buhari, Kitabü’l-Ezan 98/763; Müslim, Kitabü’s-Salât 35/173(462); İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 48/9(831); Tirmizi, Mevakitü’s-Salât 118/308; Ebu Davud, Salât132/810; Nesai, İftitah 63/984; Malik, Muvatta, Salât 176
19. Buhari, Kitabü’l-Ezan 98/764; Ebu Davud, Salât 132/812; Nesai, İftitah 67/990
20. Buhari, Kitabü’l-Ezan 99/765; Müslim, Kitabü’s-Salât 35/174(463); Tirmizi, Mevakitü’s-Salât 118/308; Ebu Davud, Salât 132/811; Muvatta, Salât 175
21. Buhari, Edeb 74/6106; Müslim, Salât 178/465; İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 49/10(834)
22. Buhari, Kitabü’l-Ezan 100/767; Müslim, Kitabü’s-Salât 35/175(464); İbn Mace, ikamaetü’s-Salât 49/10(836); Tirmizi, Mevakitü’s-Salât 119/309; Nesai, İftitah 70-72/997-1000
Yorum : Mithat Tayyar
Ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın. (A’raf, 7/16-17) “. Şeytan insanoğluna olan düşmanlığının şiddetinden dolayı insanları Allah’tan (cc) uzaklaştırıp dalalete düşürmek için her türlü yolu kullanmaktadır.
Şeytan beşer tarihi boyunca edindiği tecrübelere binaen, işlerinde iyice profesyonelleşmiştir. Her insan için uygulayabileceği çok farklı stratejilere sahiptir. Soldan ne şekilde yaklaşacağı hususu esasen bellidir. Soldan yaklaşarak saptıramadığı insanlara ise sağdan yaklaşmaktadır. Sağdan yaklaşma hususunda kullandığı taktikler ise çok çeşitli ve genelde de pek iyi bilinmediğinden dolayı verdiği zararlar çok daha fazla olmaktadır.
Şeytanın sağ taraftan yaklaşması hususunda Fethullah Gülen Hocaefendi “Varlığın Metafizik Boyutu” adlı eserinde şöyle bir açıklama yapmaktadır: “Yani yaptıkları hayırların içine dahi şeytanlık karıştıracağım. Hasenâtlarını süslü-püslü göstererek yaptıklarını bulandıracağım. Bazen de, iyiliğe giden yolları onlar için kapamaya çalışacağım. Ve bid’atleri yaygınlaştırmak suretiyle dinin ruhunu onlara unutturacağım. Küçük bir âdâp dahi kabul edilemeyecek fiilleri, onlara din diye kabul ettireceğim. Onlar da dediklerimi yapacaklar ve dinin temel prensiplerini ihmal veya terkte hiç mahzur görmeyecekler.”
Şeytan hizmet insanlarını türlü türlü işlerle meşgul etmektedir…
Şeytanın kullandığı taktiklerden bir tanesi de hizmet insanlarına bir takım meşgaleler bulmak suretiyle, onları asıl vazifelerini yapmaktan alıkoymasıdır.
Üstad Hazretleri biraderzadesi Abdurrahman’ı eda edeceği misyonunun bir varisi olarak görmüşlerdir. O’ndan bahsederken “ gayet zekî, fedakâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtip, hem evlâd-ı maneviyem” olarak bahsetmektedirler. Bu ağabeyimize Millet Meclisi’nde ve sağlık bakanlığında memurluk vazifeleri verilmiştir. Üstad Hazretlerinin kendisine varis olacağı hususunda çok ümitler beslediği bu ağabeyimize verilen memuriyetler ve evlilik, potansiyel olarak namzet bulunduğu çok önemli hizmetlerden O’nu alıkoymuştur.
Şua’larda, Üstad Hazretleri dünyevi bir takım sıkıntıların bizleri meşgul edeceğine şöyle dikkat çekmektedirler: “Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb, ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder”
Günümüzde de başlarına gelen hadiselerin etkisiyle hizmet insanlarının hayatları değişmiş, sahip oldukları imkanlar ellerinden alınmış ve zaruret içerisinde sıkıntılı bir hayatı yaşamak durumuna düşmüşlerdir. İster istemez, bu zorlu hayat onların kalplerini ve ruhlarını kendiyle meşgul etmektedir ki, bu durum onların asıl ehemmiyetli olan vazifelerini aksatmalarına yol açabilmektedir.
Bugün için, hizmet insanlarını meşgul edecek meseleler çok daha fazladır. Özellikle yaşanan süreçte maruz kaldığı zülümler ve mağduriyetler onları iyice hadiselerin içine çekmiştir. Görsel ve yazılı medayada konuşulan, yazılan bir çok konular ve olaylar dolaylı ya da dolaysız onlar hakkındadır. Böyle olunca bu hadiseler ve haberler sürekli olarak onları meşgul etmektedir. Hocaefendi bu durumdan olan rahatsızlığını bahsettiği bir sohbetinde, hizmetler ile ilgili yaşanan hadiselerin zihnini çok meşgul ettiğinden bahsetmektedirler. Konumuna binaen, böyle bir duruma düşmekten kendisi kaçınamasa da, hiç olmazsa hizmet insanlarının bundan kendilerini korumalarının ve meşgul olmak suretiyle kendilerini yapacakları hizmetlerden alıkoymamalarının luzumuna vurgu yapmaktadırlar.
Bizler dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Hocaefendi “Öze Bağlı Kalma Ve Dağınıklıktan Sıyrılma” başlıklı yazısında “Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir?” sorusuna cevap verirken önemli hususlara temas etmektedirler. “Her şeyden önce “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” ayetinde ifade edildiği gibi, mü’minlerin iç dünyalarına yönelmeleri ve öncelikle onun ıslahı için çalışmaları gerektiğinin önemi üzerinde durulmuştur: “Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz…
Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. ”
Yazının devamında Hocaefendi, bizler yaşadığımız hadiselerin şoku, tesiri ve meşgul etmesiyle, asıl meşgul olmamız gereken kendimizi ihmal edersek, zamanla, Allah’tan kopabileceğimizden, kalbimizle Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfları yaşayabileceğimizden bahsetmektedirler: “Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır. Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır.”
Adanmışlar kendi meselelerine konsantre olarak dağınıklıktan sıyrılmalıdırlar…
Hocaefendi sürekli şer şebekelerinin ürettiği hadiselerle meşgul olmanın yol açabileceği hayati tehlikelere ise şu şekilde ışık tutmaktadırlar: “Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız.
Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhimize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.”
Hocaefendi meydana gelen hadiseler karşısında nebevi duruşun nasıl olması gerektiği hususunda ayrıca şu tesbitleri yapmaktadırlar: “Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.”
Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür’et.. kendi kendime ne ‘sükût’ diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. Her zaman acz u fakrımı Hakk’ın inayetine bir çağrı saydım, cür’etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak ‘Bismillâh’, ‘minallah’, ‘ilâllah’ dedim ve Hakk’ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm.
Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum.
Ben baştan beri bu yazı silsilesine esas teşkil eden mevzuların anlatılması gerektiğine inandım; bazen içten bir iştiyakla, bazen de ürpererek kalemimle beraber ağladım, o döktüğü mürekkeple nefes alıp verdi, ben de gözyaşlarımla soluklandım. Kalbimi Yaratan bilir; sırrıma muttali olan da sadece O’dur; O’dur hafî ve ahfâ hakikatlerinin ne demek olduğunu bilen, dilediklerine bildiren ve okuyup işittiklerini söyleyenleri de inayetiyle görüp gözeten!..
Gizli şey demek olan sır -daha önce geçmişti- sofiyece, kalbe bağlı vedîa-i rabbâniye bir latîfedir; bedende ruh ne ise kalbde de sır odur. Gizli, kapaklı ve saklı mânâlarına gelen ‘hafî’ sırra göre daha ötelere nâzır kalbin engin bir buudu ve hakikatleri temâşâya ayrı bir rasathane; en gizli ve daha da kapalı, hatta düşünülemeyen, ihata edilemeyen anlamındaki ‘ahfâ’ ise öteler ötesine açık bir mevhibeler penceresidir.
Bazı hak dostlarına göre ruh, Cenâb-ı Hak’la bir alâka ve muhabbet unsuru, kalb, bir mârifet mahzeni, sır O’nun inayetiyle bir müşahede sistemi, hafî ise esrar-ı ulûhiyet atlası, ahfâ da ‘kenz-i mahfî’nin esrarlı bir anahtarı kabul edilmiştir. Ne var ki, ilâhî inayet olmayınca bunların hakikatine muttali olmak da mümkün değildir. Bir zâtın ifade ettiği gibi, ‘Her mü’min potansiyel olarak sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla sıfât, Zât, esrar-ı ulûhiyet ve kenz-i mahfîye açıktır ama, Hak tecellî etmeyince beşerî iradenin bu güçleri harekete geçirmesi de imkânsızdır.’ İnsanlar, O’nun gördürmesiyle görseler, duyurmasıyla duysalar, hissettirmesiyle hissetseler de, kendi kendilerine bu hususlardan hiçbirini elde etmeleri söz konusu değildir; dolayısıyla da onlar ne sıfât, ne şuûn ne de Zât hakkında ciddî hiçbir şey söyleyemezler. Cenâb-ı Hak ise, onları da, onların ruhlarını da, kalblerini de, sırlarını da, hafîlerini de, ahfâlarını da, cüziyyat ve külliyât adına her şeyi bildiği gibi bilir. Ne var ki, bazı bildiklerini başkalarına da bildirir, bazılarını da nezd-i ulûhiyetinde isti’sâr buyurur. O’nun olmuş-olacak her şeyi bildiğinde ümmet ittifak etmiştir; nasıl olmasın ki, Kur’ân: ‘ فَعَلِمَ مَا فِي قُلُوبِهِمْ – Allah onların kalblerindekini bildi/bilir.’ (Fetih sûresi, 18) ‘ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ – Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.’ (Bakara sûresi, 30), ‘ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ – Ben sizin açığa vurduklarınızı da, ketmettiklerinizi de çok iyi bilirim.’ (Bakara sûresi, 33), ‘ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ مَا فِي أَنْفُسِكُمْ -Biliniz ki Allah sizin derûnunuzda olan her şeyi bilir.’ (Bakara sûresi, 235), ‘ أَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَعْلَمُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ وَأَنَّ اللهَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ – Münâfıklar hâlâ anlamıyorlar mı ki, Allah onların kendi aralarındaki fısıldayışlarını da sırlarını da bilir, Allah bütün bilinmezleri bilen Allâmu’l-guyûbdur.’ (Tevbe sûresi, 78)… gibi yüzlerce âyetiyle O’nun, âfâkın derinliklerinde ve derûnun daha derûnunda olan her şeyi bildiğini âvaz âvaz ilan etmektedir. O’nun bildirmesi olmazsa, insanlar, sırlar ötesi bir yana kendilerini bile doğru dürüst bilemezler.
İnsanoğlu yaratıldığı günden beri, ister âfâk ister enfüs her şeyi O’nun hususî tevcih ve inayeti sayesinde doğru okuyabilmiş ve doğru yorumlayabilmiştir. O’nun tenvir ve irşadlarına karşı alâkasız kaldığı dönemlerde de hep bocalayıp durmuş ve tereddütten tereddüde sürüklenmiştir. Hele Zât, sıfât ve esmâ mevzuunda bir kelime bile söyleyememiş, ağzını açıp bir şeyler mırıldandığında da hep hezeyan mırıldanmıştır.
Cenâb-ı Hak, her zaman Zât, sıfât ve esmâsını, hususî donanımla şereflendirdiği ‘Mustafeyne’l-Ahyâr’ diyeceğimiz seçkin kulları vâsıtasıyla bizlere bildirmiş; bizler de onların talimleri çerçevelerine sadık kalarak bu müteâl konuları anlamaya çalışmış ve bu sayede tereddüt ve teşettütlere düşmeden kurtulmuşuzdur. Aksine, enbiyâ, evliyâ ve asfiyâ gibi insanların irşad ve tenbihlerine kulak tıkadığımız zamanlarda da ne hakikati kavrayabilmiş ne de daha ötesi ile alâkalı konular arasında muvazeneyi koruyabilmişizdir. Zaten, Hakk’ı ancak yine O’nun kendisi bilir; başkalarının bildikleri ise O’nun bildirdiği kadarıyladır. Bu mânâyı teyiden bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz: ‘Ben Rabbimi yine Rabbimle bildim.’ (İbn Esir/Camiu’l-Usul) buyururlar ki, künh-ü Bârî’nin nâkabil-i idrak olmasını ifade etmenin yanında en sağlam bilgi kaynağının ne olduğunu göstermesi açısından olabildiğine önemli ve bu konuda gerçek söz sahibini gösterme adına da fevkalâde mânidardır.
Sadede dönecek olursak, sır -daha önce de işaret edildiği gibi- hakikat ve ötesini temâşâ ve mütalâa adına bir ilk rasat noktası ki, derecesine göre her mü’min, kalbinin bu derinliğinden halka ve Hakk’a ait esrarı, yine O’nun tevfikiyle ve O’nun vaz’ettiği emare, işaret ve delâilin çehresinde okur, değerlendirir ve irfan ufku ölçüsünde ancak yorumlayabilir.
Hafî, vücud ve adem âlemlerine mahrûtî bakabilen bir ufk-u tarassud, seçkinler için özel teveccühlere bir âhize, esrar-ı ulûhiyet ve ilmî vücudlara nâzır kalbin hususî bir derinliği ve Zât-ı Ehad u Samed’in insana müstesna bir vedîasıdır.
Ahfâ ise, Cenâb-ı Hakk’ın ibâd-ı mükerremine fevkalâdeden inayeti olarak, kenz-i mahfîye açık kalbin en önemli buudu ve bir latîfe-i rahmâniyedir.
Sır erbabı, kendi ufuklarına akıp gelen varidâtı, hafî seçkinleri kendi kemalât arşiyelerine sunulan mevhibeleri, ahfâ kahramanları da kendi atmosferlerine boşalan ilham sağanaklarını alır, değerlendirir, açılmasına me’zûn bulunduklarını ehil olanlara açar, diğerlerini ise bir namus hassasiyetiyle korur; korur da kat’iyen nâehillere sır vermezler. Enbiyâ ve evliyâ-i muhakkikînin durumu işte budur. Ve onlar Hak muradının gözü sürmeli, sözleri furkan tercümanlarıdırlar. İsm-i Zâhir’in ahkâmını ism-i Bâtın’ın esrarına karıştıranlara gelince, bunlar da her ne kadar birer kurbet kahramanı iseler de, hakaiki yorumlamada müşahede ve mükâşefelerine itimat edip, duyup hissettikleri, zevk edip anladıklarıyla yetinerek muhassala-i müşahedelerini Sünnet mizanlarıyla teste tâbi tutmadıklarından/tutamadıklarından iltibasa girmiş, iltibaslara sebebiyet vermiş, dahası ifşasına me’zûn olmadıkları esrar-ı ilâhiyeyi -sehv u sekirlerinden dolayı- fâş ederek baş yarmış, göz çıkarmış; dolayısıyla da bazen ser verme mecburiyetinde kalmış, bazen şiddetli te’dip görmüş, bazen de ma’şerî vicdanda mahkûmiyete düçar olmuşlardır.
Bazen Cenâb-ı Hak, esmâ, sıfât ve Zâtına ait esrarı ifşâ ve hafî olanı da izhar buyurmuştur ama, yine de azamet ve izzetinin muktezası olarak bunları dahi belli sebeplere bağlamış ve perdeli olarak sunmuştur. Bu itibarla, Hak kapısının sâdık bendelerine düşen, her müşahede ve mükâşefelerini izhar etmemek, edip kaba yığınları fitneye sürüklememektir. Sükûtta selâmet vardır; ilâhî esrarı ketmetmekte de Hakk’a saygı. Bir müntehî ve vâsıl için ân olur bütün esmâ ve sıfât, şuâ-ı Zât ile münhasif olur ki, bu ufuk bir mânâda ‘ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلاَّ وَجْهَهُ – O’nun Zât’ı hariç her şey hâliktir.’ (Kasas sûresi, 88) ufkudur. Burada her şey gibi kulun emaneten sahip bulunduğu vücud-u kevnîsi de inhisafa uğrar ve görünmez olur; olur da bu fenâ atlasını bir baştan bir başa vücud-u Bâkî’nin ziyası sarar ki, işte böyle bir durumda orada sadece Zâtî tecellîlerin cilveleri duyulur ve buna şahsî zevk ve hâl bakımından, Hakk’ın hafîyi izhar etmesi denegelmiştir.
Hafî ufkuna ait mezâhir, benlikten tecerrüde bağlanmıştır. Bu itibarla da mecazî varlıktan vazgeçememiş mübtedîler, asla vücud-u hakikînin tecellîleriyle cilvesâz olamazlar. Kendini kendine malik görenler de hafî ufkuna ulaşamadıkları gibi esrar-ı rubûbiyeti temâşâ zirvesine de yetişemezler ve hele ‘kenz-i mahfî’nin râyihasını bile kat’iyen duyamazlar. Kenz-i mahfî esrarı ahfâ ufkuna nâzırdır. Burası sırlar ötesi sır âlemi ve asaleten Hz. Akrabu’l-Mukarrabîn’e, bittebaiye de o kapının diğer bendelerine has bir ufuktur. Sırrı zevk etmeyen ve hafînin kâsesinden bir şeyler yudumlamayan, bu şahikaya da asla ulaşamaz.
Daha doğrusu, lâfza takılı kalanlar mânâyı bulamadıkları gibi, sürekli ‘mânâ’ deyip duranlar da asla özle tanışamaz ve kat’iyen hakikate ulaşamazlar, farz-ı muhal hakikate ulaşsalar da, hiçbir zaman Hakikatü’l-hakaiki duyamazlar.
Hakikatü’l-hakaik her şeyin biricik mercii, esası ve mesnedidir. O’nu duyup zevk edenler her şeyi de kavramış olurlar; O’nu bulamayanlarsa hep yol yorgunluğu yaşar ve ömürlerini bâd-i hevâ geçirirler. Kenz-i mahfî, kenz-i sırr-ı vahdet ve gayb-ı mutlakın diğer bir unvanıdır ki, onu ne düz insanlar ne de kalb ve sır erbabı, dahası hafînin hasları dahi kavrayamazlar… Her şey o müteâl ufukta başlar ve dal-budak salarak gelir bize ulaşır. Her şeyin gidip kendisine dayandığı bir esas olması itibarıyla o ufuk bir mebde’, semere-i kâinat olan insana da bir müntehâ ve neticedir. -Buna bir tecellî-i nüzûl da diyebiliriz.- Ruhî ve kalbî sistemler harekete geçirilerek, bizim ufkumuzdan öteler ötesine seyahatte ise, bulunduğumuz basamak bir mebde’, ahfâ da bir müntehâdır ki, buna da urûc demek mümkündür.
Ehlullah arasında: ‘Anne karnı âlem-i ilme bakar.’ sözü oldukça yaygındır. Bunu, ilmî vücudların belli taayyünlerle vücud-u hâricîye çıkıp, vücud-u Bârî’ye ayna olmaları şeklinde yorumlayabiliriz; şöyle ki evvelâ her şey zaman ve mekân üstü kenz-i mahfîde meknuzdur. İlmî vücudlar âleminde ilk tecellî, her şeyin belli taayyünlerle zuhûru şeklinde belirir; sonra ruhânî mevcudiyetle şereflendirilir; daha sonra lâtif ve kesif cismaniyet urbasıyla pâyelendirilir ki işte bunlar kabaca, varoluşun önemli üç basamağıdır. Yukarıdan aşağıya böyle bir nüzûl-u lütfî söz konusu olduğu gibi, aşağıdan yukarıya da, ruh kalb veya kalb ruh; kalb sır, sır hafî, hafî ahfâ gibi seyr-i ruhânî şeklinde bir terakkî -urûc da diyebiliriz- bahis mevzudur.
Ahfâ ufku daha çok Muhammedî meşrep olanlara mahsus müstesnâ bir kuşaktır. Bu meşrepte olmayanların o zirveye ulaşmaları zor, hatta imkânsızdır. Onlar ulaşsalar ulaşsalar sırra veya hafîye ulaşabilirler; oraya kadardır onların yolculuğu ve orasıdır onların arş-ı kemalâtları. Aynı zamanda bu basamaklardan her biri de bir peygamberin seyr-i ruhânî çizgisi ve onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesinin izdüşümü keyfiyetindedir. Bu ufukta seyahat edenler veya temâşâ mazhariyeti yaşayanlar o ibâd-ı mükerreme ait bazı hususiyetlerin de mümessili gibidirler ki, bu sırrı kavrayamayan bazı nâdân müntesiplerin aslı fer’e, metbûu tâbie karıştırarak bir kısım iddialarda bulunmaları bile söz konusu olmuştur. Oysaki nerede güneş, nerede kamerdeki nûr ve kabarcıklardaki güneşçikler!.. Tasavvuf erbabınca, bu kademelerin aslî ve metbû temsilcileri sırasıyla, Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhimüsselâm) gibi enbiyâ-i izâmdır. Yine onlarca ahfâ ufkunun biricik Sultanı da Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet (aleyhi ekmelüttehâyâ)dır. Enbiyâ-i izâmda mebde’den müntehâya terakki, ânî ve def’î bir cezb-i ilâhî iledir. Diğerlerinde -bazen onlarda da bilasale olmasa da cezb u incizab söz konusu olabilir- bittebaiyedir. Mü’minler, seyr u sülûk-i ruhânî disiplinleriyle, ruhtan kalbe, kalbden sırra, sırdan hafîye, hafîden ahfâya, her mertebede farklı bir temâşâ ile mârifet yudumlaya yudumlaya yürür; yer yer ruhânî zevklerin en engin ve en nefisleriyle banyo yapa yapa serinler; ef’âlin esrarıyla ayrı bir sermestî yaşar, esmâ ufkunda daha değişik tecellîler müşahede eder; sıfât-ı sübhânî atmosferinde üst üste sürprizlerle karşılaşır, esrar-ı ulûhiyetle tamamen değişir ve farklılaşır, neticede gider kendi arş-ı kemalâtına ulaşır…
Âlem-i emir yoluyla gerçekleştirilen bu kemalât bir mânâda, âlem-i halkla elde edilecek mevhibe ve pâyelere de bir mukaddime mahiyetindedir. Bunlardan birincisi vilâyet yolu, ikincisi de nübüvvet helezonu kabul edilegelmiştir. Aslında böyle bir mütalâadan vilâyetin nübüvvete hâdim ve basamak olduğunu da anlamak mümkündür: Veli sürekli bulmak, bulduğunda derinleşmek için yürür veya yükselir; nebi ise bulduğuyla başkalarını da buluşturmak için âlem-i emir ve âlem-i halkın birleşik noktasında durur, kesretten vahdete yollar vurur ve maddeden ruh dantelâları meydana getirir ki, büyük ölçüde onun davası, âlem-i emrin bütün hususiyetlerini ihtiva etse de tamamen âlem-i halka münhasırdır. Âlem-i emirden iman esasları mahfuz, İslâm’ın emir ve yasakları, Cennet nimetleri, Cehennem azabı, rü’yet süruru, yakınlarla münasebet lezzeti gibi hususların bütünü, enbiyânın temel mesajlarının özüdür ve hepsi de âlem-i halkla alâkalı konulardır.
Ef’âl-i mükellefîn, umum mesâlih ve mefâsid, âlem-i halka ait esaslardır ve bunların bütünü de peygamberlik ufkunun semereleri ve serâlarıdırlar. Vilâyet yolunun zâdı, zahîresi sayılan evrâd ü ezkâr, muhasebe ve tefekkür ise usûl sayılan meselelere destek mâhiyetindedir. Birincilerde kusur eden, ikincilerin feyzinden de mahrum kalır; öncekileri tam tekmil yerine getirenler ise, sonrakilerde bazı kusurları olsa da, kanaatimce bu kusurlar kalıcı olmazlar/olamazlar. Farzlarla hâsıl olan kurb-u nübüvvet asıl, nevâfille ulaşılan kurb-u vilâyet tâbidir; aslın sağlam kavrandığı yerde çok defa fer’ de ona tâbi olur..
اَللّٰهُمَّ أَحْيِنَا بِالْفَرَائِضِ وَمَتِّعْنَا بِهَا وَزَيِّنَّا بِالنَّوَافِلِ وَقَرِّبْنَا إِلَيْكَ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَرَثَةِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ.
Sızıntı, Ağustos 2004 M.Fethullah Gülen