M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son Kırık Testi sohbeti Herkul.org intermet sitesinde yayınlandı.
ilk defa aralık ayında Çin’in Vuhan kentinde görülen ve 3-4 ay gibi kısa bir sürede 120’den fazla ülkeye yayılan Covid-19 hastalığı, mart ayında Türkiye’de de tespit edildi.
Salgının önemine dikkat çekmek isteyen Dünya Sağlık Örgütü, Covid-19’u pandemi olarak nitelendirdi. Peki dünya genelinde bugüne kadar kaç vaka teşhis edildi? Bunların kaçı ölümle sonuçlandı, kaçı iyileşti?
Aşağıdaki tablolarda anlık son rakamları inceleyebilirsiniz.
Koronavirüs nedeniyle en fazla risk altında olan kişiler yaşlılar. Son yapılan araştırmalar, çocukların yetişkinlere göre Covid-19’a karşı daha dayanıklı olduklarını ortaya koydu.
Bazı çocukların hiçbir hastalık belirtisi göstermese de koronavirüsü taşıdığı, bu sayede yetişkinlere bulaştırarak salgının yayılmasını hızlandırdığı düşünülüyor.
Ülkelerse Covid-19’un önüne geçebilmek için farklı önlemler alıyor. Bu kapsamda Çin, daha önce benzeri görülmeyen bir önlem uygulayarak Vuhan ve birkaç kenti karantina altına aldı.
Güney Kore hastalığı tespit edebilmek için yüz binlerce test yaparken, İtalya da ülke genelinde temel hizmet verenlerin haricindeki işletmeleri kapattı.
Çin dışında, salgın ilk defa Güney Kore’de ciddi bir ivme kazandı. Ancak Güney Kore hükümetinin aldığı önlemler ve çok fazla kişiye test yapılması sayesinde bu ülkedeki vakaların artışı azaltıldı.
Ardından Orta Doğu’da İran ve Avrupa’da İtalya virüsün en fazla yayılma ivmesi kazandığı ülkeler oldu.
*Bu sayfada bulunan grafik ve tablolar, her yarım saatte bir güncellenmektedir.
Hizmetten.com karantina döneminde YouTube kanalından sohbetleri CANLI yayınlamaya devam ediyor.
Abdullah Aymaz Ağabey, Hizmetten YouTube kanalında bu hafta ikinci Risale-i Nur sohbetini CANLI olarak yaptı.
AYmaz Ağabey ile Risale sohbeti Cuma günü de devam edecek.
CUMA GÜNÜ İÇİN CANLI YAYIN SAATİ
⏰14.30 Avrupa Saati
⏰15.30 Türkiye Saati
⏰08.30 ABD/Newyork Saati
📺YouTube Kanalımız:📺
http://www.youtube.com/c/Hizmetten
Sohbetin tekrarını izlemek için tıklayın.
Bilmeden, tanımadan birini sevmek, ona karşı muhabbet duymak, akıldan ne kadar uzak, eksik ve akla muhal ise; insanı, cini, melekleri, hayvanatı, nebatatı, gökyüzünü ve bilebildiğimiz ya da bilemediğimiz bütün alemleri yaradan Rabbimizi bilmeden tanımadan sevmek de bir o kadar akıldan uzak, eksik ve akla muhaldir.
Rabbimizi tam manasıyla bilebilmek, tanıyabilmek ve O´nun muhabbetine mazhar olabilmek için şüphesiz ki O’nu en iyi bilen, tanıyan ve O`na en çok muhabbet duyan ve ayrıca insanlığa en mükemmel seviyede örnek olabilecek temsiliyetde birinin ikliminde bulunmalıyız. Rabbimizin nezdindeki değer ve kıymeti bütün peygamberlerin önünde olan ve Hz.Adem(a.s)’den sonra gelen bütün peygamberlerin ümmetlerine müjdesini, muştusunu verdiği Zât’ı, Allahu Teâlâ insanlığa “Numune-i İmtisal” olarak göndermiştir. Allah(c.c), O’nun Nur’unu ilk önce hatta Hz. Adem’den de önce yaratmıştır. Hz. Adem(a.s) O’nu kendi affına şefaatçi yapmıştır. ”Muhammed hürmetine beni affet” demesine mukabil Allah`u Teâlâ ; “Sen Muhammedi nereden biliyorsun” diye sorunca Hz. Adem(a.s); “Ben Cennetin kapısında La İlahe İllallah Muhammedîn Resulullah yazdığını görünce İsmi, İsm-i Şerifinin yanında bulunan biri Senin katında kıymetine ulaşılamayacak biri olmalıdır” şeklinde mukabelede bulunmuştur. Bu itibarla Allah’ın katında böyle bir kıymete sahip birisi elbette ki O’nu herkesten çok bilen, tanıyan ve muhabbetine mazhar olan bir Zât olmalıdır. Ancak öyle bir Zât Rabbimizi bize layıkıyla tanıttırabilir, sevdirebilir. Ancak O Zât ezeli ve ebedi bütün kitapların anası olan Allah’ın Kelâmına hakiki tercüman olabilir. Dolayısıyla İşte bu Zât’ın ve yolunun (sünnetinin) ne kadar önemli olduğunu Rabbim şu ayeti ile bize bildiriyor: “De ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız gelin bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Al-i İmran31). Rabbimiz kendi marifetine (bilinme ve tanınmasına) ve muhabbetine(sevgi ve rızasına ) giden yolun ancak ve ancak Resulüne (s.a.v) ittibâ ile olacağını kesin bir dille ilan ediyor. Yani Efendimizi(s.a.v) tanıyıp bildiğimiz ölçüde onu seveceğiz ve sünnetine ittibâ edeceğiz. Sünnetine ittibâ ettiğimiz ölçüde de Rabbimizin rızasını hoşnutluğunu kazanacağız. Eğer Allah’a muhabbetimiz varsa Resulüne(s.a.v) ittibâ edilecek; ittibâ edilmemesi de netice veriyor ki Allah’a muhabbetimiz yoktur. Sonuç olarak ”O’na ittibâ etmek ve itaat etmek Cenabı-Hakkın rızasını kazanmanın en kestirme, en güzel ve en doğru yoludur.
Bugün önceki devirlerden daha çok O Rehberi (s.a.v) tanımaya, bilmeye ve sünnetine ittibâ etmeye muhtacız. Neden bugün; bugün her asırdan daha beter bir durumla karşı karşıyayız; Hakkın tutup kaldırılmadığı, Kur’an’ın dilden kalbe yol bulamadığı, sünnetin terkedildiği bir zaman da bulunuyoruz da ondan. Yanlışın doğru, haramın helal, faizin caiz, kötünün iyi, zalimin mağdur addedildiği zamanı sanki Efendimiz(s.a.v) asırlar öncesinden görerek böyle bir zamanda sünnete uymanın önemini şu ifadelerle bizim dikkatimize sunmuştur: “Fesad-ı Ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.” Yani Ümmetim bozulmaya, çürümeye, eskimeye, ayrılıklara duçar olduğu zaman da kim benim sünnetime yapışırsa, tutup kaldırırsa onun mükafatı Allah katındadır. O halde, onu sımsıkı tutmaya gayret edelim, hayatımıza hayat kılalım. O’nun yoluna dilbeste olalım ve O’nu unutturmaya çalışanlara inat O`nu tekrardan tanıyalım keşfedelim. Ancak bu takdirde hem bizim çehremiz hem de İslamın çehresi değişecektir.
Yorum: Salih Çınar
Şimdi, bu noktadan geri dönerek, hâneye kuşbakışı bir göz atmak ve sonra da bizzat onun talim ve terbiyesine ve bu hususta ona verilmesi gerekli olan şeylere temas etmek istiyoruz.
Aile, çocuğun içinde büyüyüp gelişeceği bir (hücre) ve meşcerelik ve onu topluma yükselten en birinci dinamik müessesedir. Aslında mükemmel kurulmuş bir aile, onu meydana getiren fertleriyle dar çerçevede bir millet ve küçük bir toplumdur. Dede, nene; anne, baba; büyük ve küçük kardeşler ve hattâ, maca ve halalardan teşekkül eden -olabilirse- derli toplu mevzûn ve ahenkli bir toplum…
Millî yapının en sağlam rükünleri, bu küçük hücrede serpilir gelişir. Âdap, ahlâk ve içtimaî muâşeret orada elde edilir. Evet, yaşlılara saygı ve hürmet, küçüklere şefkat; arkadaşlara gönülden ve insanca davranma hep orada öğrenilir. Orada, dede ve nenesine merhamet; anne ve babasına hürmet ve itaat; emsallerine insanca davranma ve mürüvveti öğrenen kimse, toplum içinde de bu yüce hasletleriyle varolacak ve görünecektir. Orada, faziletlerden mahrûm ve ‘güdük’ yetişenler ise, toplumda içtimaî cereyânlara sebebiyet vereceklerdir. Buna binâen, terbiye için mutlaka derli, toplu ve sıhhatli bir aileye ihtiyaç vardır. Ailenin sıhhati nispetinde, yetişen nesiller de, dengeli ve millete yararlı olur. Aksine, o aile, toplum düşmanı yetiştiren bir fabrika gibi, yurdun da yuvanın da aleyhinde işler durur…
Ailenin sıhhatli ve dengeli olması
1) Anne-baba, birbirlerine karşı hak ve vazifelerinde, münasebet ve davranışlarında tam açıklık ve uyum içinde bulunmalıdırlar. Anne-babanın, birbirlerine karşı her müspet tutum ve davranışı, çocukların irfan dağarcığına atılmış eşsiz bir elmas mâhiyetindedir. Mevsimi geldiği zaman çocuk, dağarcığı açar; elması çıkarır ve değerlendirir. Aksine, ebeveynin her huysuzluğu da, onların masum dimağlarında simsiyah bir çizgi olarak kalır gider. Onları menfi tanıtan ve küçük gösteren siyah bir çizgi…
2) Aile fertleri behemehal bir reisin etrafında toplanmalı ve onu o hâneye ait bütün işlerde mercî kabul etmelidirler. Böyle bir davranış, yuvada itaat düşüncesinin yerleşmesine, birlik ve düzenin teessüsüne yardımcı olur.
3) Hânenin reisi, bütün aile fertlerine ve bilhâssa küçüklere karşı, mülâyim, lütufkâr, onların hizmetinde ve onları sevindirecek davranışlar içinde bulunmalıdır. Reisin, kendine düşen mükellefiyetleri bihakkın yerine getirmesi, ona karşı aile fertlerini yumuşatacağı gibi, onun idarî işlerini de bir hayli kolaylaştıracaktır.
4) Aile reisi, örf ve âdetler gereğince ve imkânları nispetinde, onlara hediyeler almalı ve alamadığı zamanda, neden almadığını, onların içinde herhangi bir kuşkuya meydan bırakmayacak şekilde izah etmelidir. Yoksa, onlardan bazılarının içinde, büyüme istidadını gösteren bu rahatsızlık, onulmaz bir ailevî hastalığa dönüşebilir.
5) Reisin, eve ait bazı işlerde, hanımına ve çocuklarına yardımcı olması, her ne kadar, kendine ait işlerin yanında bir külfet ise de, her an aile içindeki ağırlığını koruması ve istikbâlin yuvalarını kuracak olan çocuklara ders verilmesi bakımından oldukça mühimdir.
6) Aile fertleri, birbirlerine karşı çok saygılı ve terbiyeli davranmalıdırlar. Böyle hareket, ister istemez çocuklara da tesir eder ve onların dışa karşı münasebetlerini seviyeli kılar. Bundan başka, sıra onlara geldiği zaman, onlar da teşkil ettikleri hânelerde birbirlerine karşı kibâr ve efendi olmağa çalışırlar. Daha çocukluk çağlarında, kalp ve ruhlarına yerleştirilen bir hususu, hayata intikal ettirirken, riyâ ve suniliğe girdiklerini iddia etmeye de imkân yoktur.
7) Anne-baba, kendi anne ve babalarına karşı gösterecekleri hürmet ve tazim, çocuklar için en büyük terbiye dersi olacaktır. Modern yuva, dede ve neneye kendi içinde barınma hakkı tanımadığı için, günümüzün çocukları bu noktada talihsiz ve nasipsiz sayılırlar.
Keşke yuvalarımızı, onları da barındıracak şekilde ayarlayıp, dede ve neneler torunlarını sevme imkânını, kendimize de, anne ve babalarımıza hizmet etme zemini hazırlayabilseydik. Heyhat! Bir tarafta, bakım-görüme muhtaç ve çocuk sevgisine susamış dedeler ve neneler; beri tarafta da bütün hayatı tek başına omuzlamaya çalışan toy babalar ve görüp gözetilmeden mahrum bedbaht yavrular… Şurası bir kere daha hatırlanmalıdır ki, yuvanın emniyet ve huzur verici olması, içinde teâtî edilen karşılıklı his alış verişine bağlıdır. Büyükler, sevecek ve şefkat edecek; küçükler de hürmet ve saygıda bulunacaklar… Ana-baba, hep sever ve şefkat eder, çocuk ise, daha ziyade bir vazife ve mükellefiyet şuuru içinde, ebeveynine hürmetli ve saygılı olmağa çalışır. İnsanda hizmet ve vazife şuurunun gelişmesi, uzun temrinlere (egzersiz) bağlıdır. Çocuk, elli defa, baba ve anneye, nasıl itaat ve hürmet edilmesi lazım geldiğini görmelidir ki, onu kavrasın, hazmetsin ve yaşayabilsin. Yoksa, pratiği olmayan mücerret telkinlerle, beklenen neticeyi almak oldukça zor; belki de bazı ahvalde imkânsızdır.
Denebilir ki; herkesin kendi büyüklerini yanında bulundurması, bulunduranların da bu işin devamını temin etmeleri bir hayli müşküldür. Hususiyle günümüzdeki hayat şartları, aile fertlerinin, ayrı ayrı yerlerde yaşamalarını mecburi kılmaktadır. Bu ise, arzu edilen stilde bir yuvanın teessüs ve devamına mâni gibi görünmektedir.
Bunlar bir bakıma doğru olsa bile, ideâl yuvanın kurulmasını imkânsız kılacak mahiyette sebepler değillerdir. Neden, sene, belli bölümlere ayrılarak, her bölüm, aile fertlerinden birine tahsis edilip onunla geçirilmesin! Her mevsimin, aile fertlerinden birinin yanında geçirilmesi pekâla mümkündür.!
Bence, çocuğun ruhuna duyurmayı tasarladığımız şeyleri, ona duyurmak için, icabında, Çin’den, Maçinden dede ve nene ithâl etmek gerekse dahi, bundan geri kalınmamalıdır. Evet, çocuğu doyurmak ve tatmin etmek için her şey, ama meşru olan her şey, mutlaka yapılmalıdır. Aksi halde o, evde bulamadığı şeyleri sokakta arayacaktır. Bu ise, aile reisinin işini bütün bütün zorlaştıracaktır. Zorlaştırması bir tarafa, çocukların tamamen ele avuca gelmez birer azgın olmasını netice verecektir. Bir kere düşünün, evin içinde çocuğunu tatmin edememiş, kendine bağlayamamış baba, ona sahip çıkmak için, sokakla da boğuşma mecburiyetinde kalmıştır.
Keşke, çocuğu uslandırmak ve insan kılmak için, gerekli olan herşeyi onun yatağının başına kadar getirebilseydik de, sokaklarda, endişeli nazarlarla arkalarından koşturup durma mecburiyetinde kalmasaydık!
8) Yuva içindeki bütün işler ve bilhassa çocuğun bakım ve görümüyle alâkalı olanları, önceden tanzim edilip, sonra bir program altında yürütülmelidir. Bu hususta hülâsa olarak şunlar söylenebilir:
a) Yatıp kalkma ve yeme içmenin düzene sokulması.
b) Okuma, düşünme, çalışma ve çocuklarla meşgul olma saatlerinin tanzim edilmesi.
c) Çocuğun, mektep, sokak ve arkadaşlarıyla geçirdiği zamanlardaki durumunu tetkîke sarf edilecek vaktin belirlenmesi.
Yiyip içme ve yatıp kalkma düzene konmamış bir hânede, ne bugün, ne de yarın verimli çalışmadan, istirahat ve sıhhatten bahsetmeye imkân yoktur. Evet, fertleri, vakitli vakitsiz yatıp kalkan bir ailede, istirahat saatleriyle meşguliyet saatleri iç içe girdiği için, hem istirâhat bozulmuş olur hem de çalışmalar neticesiz ve semeresiz kalır. Birinin yatma saatini öbürü; berikinin çalışma saatini de diğeri ihlâl edince, o hânede hiçbir şey yapmaya imkân kalmaz…
Bu bakımdan, çocukların, kendilerine en uygun saatte yatırılmaları; soğuk-sıcak hisaba katılarak, münasip vakitlerde dışarıya çıkarılmaları ve her gün onlarla meşgul olmaya tahsis edilen saatlerin, onların yanında ve onların terbiyesinde geçirilmesi elzemdir.
Onlara karşı muvaffak olmanın çok mühim bir yolu, sevgi, disiplin ve prensip üçlüsünden meydana gelmektedir. Bu yol, insanlara kadar uzanan, kâinât çapındaki ilahî ahlâk ve fıtrat yoludur. Bu itibarla, bu yolda yürüyen anne ve babalar rahat ve emniyetli, toplum da mesut ve huzurludur.
Sızıntı, Eylül 1981, Sayı 32 Tarih: Gençliğin Problemleri M.Fethullah Gülen


Bela ve musibetler bilimsel esbap perdesi altında bir hikmete binaen takdir edilmiş ve zuhuruna müsade edilmiş imtihanlardır. Kader planında var olan bir şeyin vakti geldiğinde kaza ile vücud bulduğu görülecektir. (Allah’ın dilemesi…)
Bazı insanlar zannediyorlar ki, Allah insanların kaderini yazmış, insanlar da yaşamak mecburiyetinde. (Cebriyeci anlayış: insanlar rüzgarda uçuşan yaprak gibidirler. Rüzgar nereye savurursa onlarda oraya giderler.) Aslında kaderin mahiyeti tam olarak öyle değil. Üstad Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde kader kavramını şöyle ifade ediyor: Kader bir nevi ilimdir Cenabı hakkın ilmi, ezeli ve ebedi olduğu için insanların ne yapacağını önceden biliyordur. Bildiği için de onları kaydetmiş. Yani kader esasında insanların fiillerine göre şekillenmiş. Musibetlere de bir yönüyle biz kendimiz sebep oluyoruz.’’
Tabiatta cereyan eden her hadisenin bilimsel bir sebebi vardır ama tüm sebeplerin de bir sebebi var. O da müsebbibul esbap olan, yani sebeplerin sebebi olan, Kadir-i Mutlak, Allah’tır. O murad etmedikçe, ne bir yaprak düşebilir, ne rüzgar esebilir, ne de bir salgın hastalık zuhur edebilir. Demek ki, bugün dünyayı kasıp kavuran KOVİD 19, bilimsel esbap perdesi ardında bir hikmete binaen takdir edilmiş ve zuhuruna müsaade edilmiştir. Meseleye kader açısından bakıldığında da, bu salgının zaten İlm-i İlahi’de ezelden beri var olduğu ve zamanı geldiğinde de kaza ile vücut bulduğu görülecektir.
Veba gibi hastalıklar İslam literatüründe imtihan ve sınavdırlar
Bela ve musibet hayır da getirebilir şer de. Buradaki makasıdı ilahiyi biz bilemeyiz belki bu musibetler vesilesiyle Cenabı Hak bazı maslahatların gerçekleşmesini ve bazı mefasid diyeceğimiz kötülüklerin de ‘def’ edilmesini murad etmiş olabilir.
Efendimiz (sav): “Her hastalığın mutlaka bir devası, şifası vardır. “ “Allah derdi yarattığı gibi devayı da yaratmıştır.” buyurur.
Müslümana burada düşen vazife bu şifaya vesile olacak ilacın bulunması için gayret göstermek, araştırmalar yapmak ve müslümanları ve müslüman olmayan toplulukları duaya davet ederek bu hastalığın acısını hafifletmeye çağırmak olmalıdır.
Hz. Ömer (ra) zamanında sahabelerle birlikte Şama yolculuk edilir. Yolda konaklarken, Şam tarafından bunlara doğru bir atlı gelir ve der ki : Ya Ömer Şam’a gitmeyin orada bir veba salgını var. Bulaşıyor ve insanlar ölüyor. Hz. Ömer (ra) istişare ediyor sahabenin çoğunluğu Medine’ye dönüp tedbir alalım deyince aralarındaki Ebu Ubeyde derki Ya Ömer Allahın kaderinden mi kaçıyorsun sen deyince Hz. Ömer(ra): Sen bu kader meselesini çok iyi anlamamışsın ya Ubeyde. Evet ben Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum’’ diye cevap verir.
Kader konusu anlaşılmayınca insanlar; “Ben camiye de giderim, insanların toplu bulunduğu mekanlara da giderim. Bulaşmayacaksa bulaşmaz” diyerek büyük bir vebale girerler ve kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar.
İnsan Cenabı Hakkı imtihan edemez
Hz. İsa (as) ile ilgili çok meşhur bir rivayet var: Bir gün yüksek bir dağın veya tepenin üzerinde bulunurken yanında şeytan beliriyor ve diyor ki: Ya İsa her şey kader ise Allah’ın dilediği oluyor ise sen kendini şuradan aşağı at bakalım ölecek misin ölmeyecek misin. Hz. İsa der ki: Allah kullarını test eder imtihan eder ama biz Allah’ı deneyemeyiz.
Salgın hastalıklara baktığımızda Efendimiz (sav) zamanında gerekli tedbirler alınmış.
Abdurrahman bin Avf(ra)’ın rivayet ettiği hadisi şerifte
Efendimiz (sav): Eğer bir beldede salgın hastalık zuhur etmişse o beldeye gitmeyin, şayet hastalık sizin bulunduğunuz beldede zuhur ettiyse ordan çıkmayın, terketmeyin. Yani efendimiz bir karantina uygulamış.
Efendimiz (sav) buyuruyor ki;
Sizden biri uykudan kalkınca su kabına ellerini daldırmadan önce mutlaka ellerini iyice yıkasın. Çünkü o ellerinin nerede geceleyeceğini bilemez.
İslam bütün insanlık için gelmiş olan bir dindir. Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor;
وما ارسلناك الا كافة للناس “ Muhakkak ki biz seni bütün insanlığa gönderdik.” (Sebe’ 28)
İslam gönderiliş maksadına göre insanları kan dökmeye sebebiyet verecek her şeyden kaçınmaya çağırır. Ayrıca İslam insanların birbirlerine kötü nazarla bakmalarını ve birbirlerine kötü sözler söyleyecek durumlara düşmelerini tamamen meneder.
İslam hukuku toplumlara gelebilecek zararların giderilmesini esas alır.
Kaynak : Tr724 | İBRAHİM AKTAŞ
Koronavirüs salgını dünyayı kasıp kavuruyor.Her geçen gün binlerce insan ölürken on binlercesi ise yaşam mücadelesi veriyor.Başta tıbbi gereçler olmak üzere sağlık ekipmanlarına ihtiyaç artıyor.Özellikle maskeye.
Almanya’nın NRW eyaletine bağlı Padernborn şehrinde bugünlerde örnek bir dayanışma sergileniyor.
Wissen und Kultur e.V Derneği gönüllüleri “Komsuluk Yardımı” kapsamında yüz maskesi dikmeye başladı.Caritas Paderborn’un çağrısına kulak veren gönüllüler kolları sıvadı.

İlk adımda Caritas yetkilileri maske kumaşlarını gönüllülere teslim etti.Gönüllüler ise gecelerini gündüzlerine kattılar, dikiş makinelerinin başına geçtiler.
Dikilen ilk bölüm maskeler yetkililere teslim edildi.Maskeler aha sonra ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.
Caritas Padernborn Derneği yetkilileri, kriz sırasında gönüllülerin yaptıkları olağanüstü yardımları asla unutmayacaklarını ve müteşekkir olduklarını belirtirlerken “Ancak birlikte çalışarak bu zaman birlikte aşılabilir. Çalışkan eller için çok teşekkürler.” ifadelerini kullandılar.

Padernborn’da faaliyet gösteren Wissen und Kultur e.V Derneği gönüllüleri hız kesmeden maske dikmeye sonuna kadar devam edeceklerini söylediler.
M. Fethullah Gülen 28 Mart 1975 / Manisa Muradiye Camii
Mü’mince Görüntü ve Hâl Dili Kur’an’ın ele aldığı mü’min stili ve mümin sıfatları…
– Mümin kâliyle olduğu gibi esas haliyle hak ve hakikate tercüman olmalıdır
– Yahudi alimi Abdullah bin Selam’ın Peygamberimizi görüp: “Bu simada yalan yok!” demesi ve Müslüman olması…
– Yahudi alimi Zeyd bin Su’na’nın Peygamberimizin davranışına bakarak Müslüman olması…
Sohbetin yazılı haline aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz: https://drive.google.com/open?id=1dRv…
Yayınlarımıza destek olmak için: https://www.patreon.com/cinarmedya
Kanalımıza abone olmak için: https://www.youtube.com/c/cinarmedya
Sosyal medya hesaplarımız: Twitter: https://twitter.com/cinar_medya
İnstagram: https://www.instagram.com/cinar_medya
Ses Platformlarında Çınar Medya: Soundcloud Podcast Ses https://soundcloud.com/cinar-medya
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi