Ancak mikroskopla görülen ve ölümcül hastalıklara yol açabilen mikroplara dâir bazı işaretleri, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) beyanlarında görmekteyiz. Ebû Musa el-Eşari’den (r.a) rivayet edilen bir hadîste, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem): “Ümmetimin yok olması kılıç ve taun iledir.” buyurması üzerine, ashab sorar: “Ya Resulullah kılıcı biliyoruz; fakat taun nedir?” Efendimiz: “Gözden gizlilikte cin gibi olan düşmanlarımızın gizlice dürtmesidir. Bunların hepsinde de şehitlik sevabı vardır.” buyurur. (Ebû Davud, Müsned)
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bulaşıcı hastalıklardan korunmada, vücut ve çevre temizliğinin yanında bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında baktığımızda, mikroorganizmaları ilk tarif edenin, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu görürüz. O, vebanın, çıplak gözle görülemeyen zararlı bir âmili olduğunu, gizlice yayıldığını ve hastalığın yayılmasını önlemede karantina gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca O, bu tip mikropların insan vücuduna dışarıdan bulaştığını imâ ve işaret buyurmuşlardır.
Esnerken ağzı kapatmak
Akciğer rahatsızlıkları, hava yoluyla bulaşan hastalıkların büyük çoğunluğunu teşkil etmektedir. Havada bulunan mikroplar, derin nefes alınınca bronşlara ve akciğerlere kadar inerek hastalık yapar. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizden biriniz esneyeceği zaman elini ağzına koysun; zîrâ zararlı şeyler ağzına girer.” (Ebû Davud, Müslim, Müsned) buyurmuştur. Esneme sırasında havadaki mikropların bademcikleri geçerek hava keselerine kadar gitmemesi için ağzımızı kapatmamız lâzımdır. Böylece üst ve alt solunum yollarına hava yoluyla bulaşacak hastalıklara mâni oluruz.
Bulaşma mesafesi
19. asırda havadaki toz zerreciklerinin ve mikroorganizmaların mikroskopla görülmesinden sonra, hasta ile sağlam kişiler arasına mesafe koyma anlayışı tıbbî kaideler içine girmiştir. Tıp tarihinde hastalar arasına mesafe koyma meselesine ilk defa Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Cüzzamlı hastadan yırtıcı hayvandan sakınır gibi sakınınız. Cüzzamlı kimse bir vadiye indiği zaman, siz başka bir vadiye ininiz. Cüzzamlı hastalara devamlı olarak bakmayınız. Onlarla konuştuğunuz zaman, sizinle onlar arasında bir veya iki mızrak boyu mesafe bulunsun.” (Müsned, İbn-i Mâce, F. Kadir) mealindeki hadîs-i şerîfiyle dikkatleri çekmiştir. Bugün tıp otoriteleri bu mesafenin 70–80 cm’den az olmamasını tavsiye etmektedir.
Karantina
Tarih boyunca insanları tehdit eden, toplu ölümlere sebep olan veba (taun), humma, sıtma ve çeşitli viral hastalıklardan milyonlarca kişi ölmüştür. Daha önceki yüzyıllarda başgösteren kitle salgınları her zaman dehşetle hatırlanır. Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu husustaki sözlerine kulak verelim: “Bir yerde taun hastalığı olduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Eğer bir yerde taun hastalığı meydana gelmiş ve siz orada iseniz hastalıktan kaçmak maksadıyla çıkmayınız.” “Taundan kaçan kimse savaştan kaçan kimse gibi günah işlemiş olur. Hâlbuki taunun çıktığı yerde sabredip durarak ölen kimseye şehit sevabı vardır.” (Ebu Davud, Müsned) Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), karantinayı tam mânâsı ile tarif etmiş ve yukarıdaki beyanlarıyla da uygulanılabilirliğini garantiye almıştır.
Karantinadan kaçan kişiyi savaştan kaçan kimseye benzetmiş, savaştan kaçmanın neticelerini insanlara hatırlatmıştır. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), hasta insanların hastalıklarını sağlamlara bulaştırmaması için karantinayı tavsiye ettiği gibi, hasta hayvanların sağlıklı hayvanların yanına getirilmesini de yasaklamıştır. Bir hadîs-i şerîflerinde “Hayvanlardan hasta olanlar, sahipleri tarafından sakın sağlıklı olanların yanına iletilmesin.” (Buhari, Müslim, E.Davud, Müsned, Faik) buyurmuştur. Veba öldürücü ateşli salgın hastalıktır; taun, sıtma, kızamık, çiçek, aids ve daha sonraları açığa çıkacak salgın hastalıkların tamamına veba denilmektedir. Salgın hastalıkların hangisi olursa olsun Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Hastalığa yaklaşmakta tehlike vardır.” (E. Davud) buyurmuştur.
Ellere vazife taksimi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), sağ elini temizlik ve yemek. Sol elini istinca ve kirli şeyler için kullanırdı (E. Davud). Temizlik yaparken, başınızı, ağzınızı, burnunuzu, cildinizi kirletilmiş sol elle yıkarken, bilmeden temiz sahaları kirletmiş olursunuz ki, bu da sağlık prensiplerine aykırıdır. Tıp tarihi incelendiğinde, ellerimize vazife taksimi yapan tek ismin Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu anlaşılır. Bütün pis işlerde sol eli, temiz işlerde ise sağ eli kullanmayı tavsiye etmiştir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) temizlenmesinde, taranmasında, ayakkabı giymesinde sağdan başlamayı severdi (Buhari, Müslim). Vücudun atıkları olan dışkı (gaita), idrar, balgam, ter, sümük gibi salgılara veya onların çıktığı organlara sol elle dokunmamız gerekir. Böylece vücudun temiz kısımlarına hastalık yapıcı mikroorganizmaları bulaştırmamış oluruz.
Aksırırken ağzı kapatmak
Üzeri açık bir kapla taşınan yiyeceğe, taşıyan kişinin öksürük ve aksırığıyla veya sinek, böcek ve hava yoluyla mikrop bulaşabilir. Ebû Hüreyre (ra): “Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) aksırdığı zaman elini ve elbisesinin bir parçasını ağzına kapatır ve sesini alçaltmaya çalışırdı.” (Ebû Davud) demektedir. Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hareketi, çevrede bulunan insanları bulaşıcı hastalıklardan korumaya yönelik, İlâhî hikmetin gereği, bir nevî vahiyle kendisine ilhâm edilen mu’cizevî bir davranıştır.
Kapların üzerini örtmek
Yiyecek ve içecek kaplarının kapalı ve temiz olması da sağlık açısından çok mühimdir. Nitekim Peygamber Aleyhisselam: “(Akşam yatarken) kapıları kilitleyiniz. Su kırbalarının ağzını bağlayınız. Boş kapları ters çeviriniz! Dolu kapların üzerini örtünüz ve lâmbaları söndürünüz! Çünkü zararlı yaratıklar kilitli kapıyı açmaz. Bir de fare yok mu, insanların evlerini yakıp yıkar.” (Buhari, Müslim, Müfred) buyurmuştur. O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) boş kapların ters çevrilmesini veya kapaklarının kapanmasını tavsiye etmesi, içlerine bir şey girmemesi içindir. Evde öksüren birisi varsa, açık kaplara mikrop bulaştırır. Ayrıca evcil hayvanlarla, sinek, böcek ve kemirgenlerle bakteri bulaşmasını engellemek için, yiyecek ve içecek kapları kapalı tutulmalıdır.
Ağzı küçük kaplara ağzını dayayarak su içmemek
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kırba gibi kaplara bir kimsenin ağzını dayayarak içmesini de yasaklamıştır (Buhari, M.Aliyye, en-Nihâye, İbn-i Kayyim, Müsned). Su içen kişide, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları varsa, bunu kaba veya içilen sıvıya bulaştırabilir.
İdrarı elbiseye bulaştırmama
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbiselerinin temizliğine çok dikkat ederdi. İdrar ve kan gibi mikropların kolayca üreyebileceği besiyerlerinin elbiselere bulaşmaması için ikazda bulunmuştur. Bir hadîs-i şerifte Efendimiz (sallalahü aleyhi ve sellem): “Sizden biriniz sahrada abdest yapacağı zaman idrarının kendi üzerine sıçramaması için yumuşak yer arasın.” (Gümüşhanevî, Nesîmî) buyurmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), elbisesine idrar bulaşıp kirlenmesin diye, çok titizlik ve hassasiyet göstermiştir.
Kanın toprağa gömülmesi
Mikroorganizmaların üremeleri için karbon kaynağı olarak polisakkarid, yağ, proteinler, azot, enzim, sülfür (koenzim ve protein yapısında), fosfor, oksijen, hidrojen, potasyum, mağnezyum ve demire ihtiyacı vardır. Kanda bunların hepsi bir arada bulunduğundan, kan, tıpta birçok besiyerini zenginleştirmek maksadıyla kullanılır. Besiyerindeki kan ile mikroplar daha kolay ve hızlı ürer. Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kan aldırdı. Abdullah b. Zübeyr’e verdi. “Haydi, bu kanı alıp götür! İnsan, köpek, yırtıcı hayvan yalamaması için toprağa göm.” buyurdu (Kübra Hâkim, Keşfül ummal, F. Kadir M. Aliye). Temizlik hassasiyetinin yanısıra, bu tavsiyedeki en önemli maksat, kanın mikropların üremesine uygun bir besiyeri olduğuna dikkat çekilmesi ve kanda bulunabilecek mikroorganizmaların hayvanlar yoluyla etrafa yayılmasının önlenmesidir.
Sümük ve balgamın kaybedilmesi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Sizlerden biriniz mescide sümkürdüğünüz veya balgam çıkardığınız zaman onu kaybetsin, herhangi bir Müslüman’ın cildine ve elbisesine bulaştırıp zarar vermesin.” buyurmuştur (Müslim, Buhari, Müsned, Nesai). Ayrıca O (sallallahü aleyhi ve sellem): Bir topluluğun önünde balgam çıkaran, onu avuçlarıyla gizlesin ve toprağa gömünceye kadar göstermesin (Buhari, Müfred, Müslim, Nesai), buyurarak çıkarılan balgam ve sümüğün toprağa gömülmesini tavsiye etmiştir. Sözkonusu toprak, insan ve hayvanların hiç uğramadığı sahalar olmalıdır. Sümük ve balgam içinde bulunan mikroorganizmaların, faydalı bakteri ve mantarlarla organik bileşiklere dönüştürülüp, zararsız hâle geleceği tek yer topraktır.
Bataklıkların kurutulması
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), bataklıkların, sıtma başta olmak üzere bazı hastalıklara yol açmayacak duruma getirilmesi gerektiğini şu hadîse ile ifade etmiştir: Hz. Aişe Mekke’den Medine’ye geldiklerinde Medine, Arabistan mıntıkasının en hastalıklı yeri idi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Buthan vadisinin kurutulması için tavsiyelerde bulunmuştur (Buhari, Müslim, Dârimi, Mâce, K.Ummal, Ramuz, L. Ukul).
Mikropların barınaklarını toprağa gömmek
Hz. Aişe (ra) şöyle der: Peygamber Aleyhisselâm insan vücudundan ayrılan yedi şeyin toprağa gömülmesini emrederdi. Bunlar, saç, tırnak, akan kan, kadınların adet bezi, diş, pıhtılaşmış kan, kadının döl eşi (C. Sağir, F. Kadir, Kenz ül Ummal). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kan ve kan pıhtısının, saç ve tırnakların insanlara hastalıkları bulaştırıcı ve açıkta bulunduğu zaman insan ve hayvanda hastalık yapıcı mikropların çoğalması için bir besiyeri olacağından, toprağa gömülmesi gerektiğini ilk tavsiye edendir.
Canlıların kullandığı sahaları kirletmemek
Her Müslüman evini temiz tuttuğu gibi, çevresini de temiz tutmalı, su kaynaklarını kirletmemelidir. Peygamberimiz çevre temizliğine gereken önemi vermiş, Müslümanlar da her zaman bu emir ve tavsiyelere uymaya hassasiyet göstermişlerdir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): Ağaç altlarına, gölgeliklere, su membalarına, durgun sulara, yollara, hayvan yuvalarına ve hayvan barınaklarına idrar yapılmasını yasaklamıştır (Müslim, Buhari, E. Davud). Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir defasında “Sakın lânete uğrayanlardan olmayınız.” buyurunca, sahabeler, ‘Bunlar kimlerdir?’ diye sordular. Peygamberimiz de, “Herkesin gelip geçtiği yollara, gölgeliklere, su kenarlarına ve ağaçların altına abdest bozup kirletenlerdir.” (Müslim, Mace, M. Zevaid, Faik) diye cevap verdi. Böylece O (sallallahü aleyhi ve sellem), ortak kullanım alanlarının tükürük, balgam, burun salgısı, idrar ve dışkı ile kirletenlerin dünya ve âhirette lânete uğrayacaklarını beyan buyurmuştur. O (sallallahü aleyhi ve sellem), insanlara zarar veren her şeyin bertaraf edilmesini istemiş ve bunu imanın şubelerinden biri saymıştır.
Hastalık bulaştıran hayvanların izole edilmesi
Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Mekke gibi devamlı haç ve umre vesilesiyle kalabalık insan toplulukların bulunduğu yerlerde, hastalık taşıyan hayvanların beslenmesini uygun görmemiştir. O (sallallahü aleyhi ve sellem), Av, çoban, ziraat köpeği dışında köpek edinmeyin buyurmuştur (Buhari, Müslim).
Yiyeceklerin hastalık yapmayacak şekilde ıslâh edilmesi
Hayvanî gıdalar tam pişirilmeden kullanılınca gıda zehirlenmesi yapabilir. Tam pişirilmemiş deniz ürünleri, sindirim kanalı ve idrar atıkları, çiğ etli mamuller, hayvanlara dokunup elleri yıkamamak veya mikropların bulunduğu havayı solumak; tifo, enterokolit, zatürre, veba, mezenterik adenit, brucellozis, menenjit gibi hastalıklara yol açabilir. Bu hastalıklardan korunmak niçin Efendimiz’in buyurduğu gibi etlerin kokuşmayacak şekilde ıslâh edilmesi lazımdır. O (sallallahü aleyhi ve sellem) Veda Haccı’nda kurban kesildikten sonra “Ey Sevban! Şu etin kokuşmasını önleyip ıslah et.” (Müslim, E.Davud, S.Kübra, K.Ummal) buyurmuştur. Benzer birçok hadîsten anlaşıldığına göre, çevre ve yiyecekler hayvan ve insan atıklarıyla kirletilmemeli, domuz eti yenilmemelidir. Binek hayvanın üzerine binildiğinde, elbise ve vücut yıkanmalıdır.
Hamam, havuz gibi ortak kullanım alanlarına dikkat edilmesi
Hamam ve havuz gibi ortak kullanım alanlarına mantar hastalığı olanlar alınmamalı veya hastalığı olanlar buralara gitmemelidir. Mantarlar tedaviye dirençli hastalık yapar. Bunların tedavisi zordur. Hastalık tedavi edilse bile tekrar ortaya çıkabilir. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında Arabistan’da hamam yoktu. Fakat O (sallallahü aleyhi ve sellem) gaybî olarak verdiği bir haberde şöyle buyurmaktadır: “Acem diyarı yakında sizin için fetholunacaktır. Orada hamam denilen evler bulacaksınız. Oraya erkekler peştamalsız girmesinler, kadınları da hasta veya doğum yapmış olmadıkça oraya girmekten men ediniz.” (S.Kübra, İ. Mace, Bağdadi) Sağlam kadınların hastalık kapma riskinden dolayı, hamama girmesi sakıncalı bulunmuştur. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) erkeklerin hamama peştamalsız gitmemesi gerektiğini “Her kim Allaha ve ahiret gününe inanıyorsa, hamama peştamalsız girmesin.” (Bağdadi, Nesai, Müsned) hadîsiyle ifade etmiştir. Ortak kullanım yerlerinde avret yerlerinin açılmasını, çirkin işlere yol açabileceğinden yasaklamıştır.
Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği kurallar uygulansaydı, tarihteki salgın hastalıklardan hiçbiri olmayacaktı. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü de (WHO), temizlik kurallarının uygulanması ile aynı sonuca varılacağını iddia etmektedir. Hâlbuki İslâmiyet’in getirdiği kurallar, temiz bir hayatı mümkün kılıyordu. İslâmiyet, insanların hayat biçimini şekillendiren bir din olarak inmiştir. Bütün insanların tertemiz bir ortamda yaşama hakkı vardır. Fakat kalabalık şehirlerde yaşayan âhirzaman ümmetine kıyamete kadar yetecek koruyucu hekimlik kurallarını en geniş ve detaylı bir şekilde Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) göstermiş ve kendisi bizzat yaşamıştır.
Mü’minlerin, ister ferdî isterse de içtimaî musibetleri kendi günahlarının neticesi bilmeleri mevzuunda her zaman hatırda tutmaları gereken ölçüler nelerdir?
İman sayesinde, canlı-cansız bütün eşya renk, şekil, desen, mahiyet değiştirip başkalaşmış gibi güler insanın yüzüne.. ve ruh olur, mana olur akar mü’minin gönlüne. Taş-toprak, ağaç-yaprak, gül-çiçek, kuş-böcek.. her şey ama her şey gönül ufkundan ruhlara sürekli bir şeyler fısıldar. Dahası, bütün tekvinî emirler, satır satır, paragraf paragraf önemli birer mesaja dönüşür; his ve şuurlara harfsiz-kelimesiz en tesirli hutbeleri dinletir.
Musibetlerin Asıl Sebebi
Aslında, tekvinî emirler, bazen dar bazen de daha geniş dairede insanların ruh dünyalarına ve Cenâb-ı Hak’la münasebetlerine göre cereyan etmektedir. Ne var ki, sellerin, depremlerin, çeşit çeşit âfetlerin ve hatta ekosistemin bütünüyle bozulmasının temel kaynağına inilemeyince, bunlar birer tabiî hadise gibi kabul edilmekte ve dolayısıyla, bu hadiseler vesilesiyle verilmek istenen mesaj doğru okunamamaktadır.
Halbuki, kainat ağacının şuurlu ve iradeli meyvesi insandır. Bir yönüyle, insan tabiatın bağrında yaratılmış, gelişmiş ve hâl-i hazırdaki kıvama ermiştir; diğer yönüyle de, kainat ağacındaki genel durum insan meyvesine göre şekillenmiştir. Bu itibarla, bir bakıma insan sebep olur, tekvinî emirler ve kainat ise sonuç; bir bakıma da kainat sebep olur, insan ise sonuç. Tekvinî emirler ile insan arasında bu şekilde bir içli dışlı olma meselesi söz konusudur. Onun için -mesela- yer sarsılması ile insanlardaki sarsıntı arasında ciddi bir irtibat vardır. Ne ki, bu ancak iman gözüyle görülebilir.
Tekvinî emirlerde olduğu gibi, ferdî ya da içtimaî hayatta da, arzu edilen bazı şeylerin gerçekleşmemesi veya istenmeyen bir kısım hadiselerin vuku bulması haddizatında insanların ruh dünyaları ile yakından alâkalıdır. Hemen her musibet, bir yönüyle insanın kendisinde başlar, onun boşluklarında beslenip boy atar; zamanla büyümesini tamamlar ve gün yüzüne çıkar. Dolayısıyla, musibetin gerçek sebebi insandır ve bu anlaşılacağı âna kadar sebep-sonuç açısından doğru yorumlar ortaya koymak mümkün olmayacaktır.
Bu açıdan, gerçek sebebi arama ve bulma yolunda atılması gereken ilk adım insanın kendisini sorgulamasıdır. “Bu musibet, benim yüzümden meydana geldi; buna benim tutarsızlığım ve Allah’la münasebetteki kopukluğum sebebiyet verdi!..” diyerek musibeti iradenin hakkını veremeyişe bağlamak ve hemen istiğfara sarılmak mü’mince bir tavırdır. Evet, insan, nefsini problemlerin asıl kaynağı görmelidir ki bu, aynı zamanda zımnî nedamet, tevbe ve istiğfar sayılır.
Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, kaldı ki Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.” (Şura, 42/30) denilmektedir. Bu itibarla, mü’minlere gelen sıkıntılar, onlar için keffarettir. Fakat, günahların neticesi olmayan musîbetler de yok değildir; mesela, Allah’ın dinine hizmet yolunda çalışan bir kimsenin çektiği sıkıntılar, onun Allah katındaki derecesinin yükselmesine vesiledir. Dolayısıyla, diğer insanlar söz konusu olduğunda, musibetlerin onların günahlarından kaynaklandığını düşünmek su-i zan sayılır; hüsn-ü zanna memur olan mü’minlere yakışan, musibetler sayesinde başkalarının Allah’a kurbet mazhariyetine erdiklerine inanmalarıdır. Ne var ki, kendileri hakkındaki mülahazaları hep “Kuraklık ve kıtlık var; benim yüzümden!.. İşler yolunda gitmiyor; benim yüzümden!.. Falan mesele fiyaskoyla neticelendi; benim yüzümden!..” şeklinde olmalıdır.
Günahlarım Yüzünden Ümmet-i Muhammed’i Mahvetme!..
Bilindiği üzere; Hazreti Ömer Efendimiz döneminde büyük bir kıtlık oluyor. Öyle ki, insanların açlıktan ölmemeleri için yeme içme mevzuunda bir gıda nizamnamesi vaz’ ediliyor ve herkese belli ölçüde yiyecek içecek veriliyor. Hazreti Ömer (radıyallahu anh) “Medine’nin en fakir insanı ne yiyip içiyor ve nasıl geçiniyorsa, benim hayat standardım da öyle olmalı!.” diyor; insanların ekseriyetinin zeytinyağına ekmek banarak beslenmeye çalıştığını öğrenince, kendisi de hep öyle yapıyor. Aslında, her zaman sade yaşayan Büyük Halife, o umumi nizamnameye uyma mevzuunda daha da hassas davranıyor. Kıtlık devam ettiği sürece et ve balık gibi lezzetli bir yemeği asla ağzına koymadığı gibi, umumî musibeti de kendinden biliyor ve “Allahım! Benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i açlıkla helak etme!..” diye dua ediyor.
Hazreti Ömer’in yanından hiç ayrılmayan Hazreti Eslem der ki: Eğer kıtlık bir müddet daha uzayacak olsaydı, Mü’minlerin Emiri üzüntüsünden ölecekti!.. Onu çok defa, secdeye kapanmış olarak görürdüm; sürekli gizli-açık, sesli-sessiz münacaatta bulunur ve ağlardı. Bazen bütün bütün hıçkırığa boğulur; “Allahım! Öyle zannediyorum ki, yağmursuzluk ve kıtlık benim günahlarım sebebiyledir. Ne olur, benim yüzümden Ümmet-i Muhammed’i mahvetme.” diyerek adeta inler ve hüzünle tir tir titrerdi.
İşte bu hal, bir basiret ifadesidir; Allah’tan kopmamış olmanın emaresidir. Kopuklardır ki, onlar olup biten olumsuz hadiselerde hep atf-ı cürme sarılır, suçu başka sebeplerde arar ve başkalarını suçlarlar. Hiçbir zaman, “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı!..” demez ve hâdiselere bu perspektiften bakmazlar. Dolayısıyla da, istiğfar etme ihtiyacı duymaz, hatalarını telafi etme heyecanı yaşamaz ve Allah’a tazarruda bulunmazlar. Meseleyi kendilerine bağlamadıkları için asıl suçluyu asla bulamaz, başkalarında günah arama vebalinden de hiç kurtulamazlar.
Bugün kaç insan vardır ki, tekvinî emirlerdeki değişikliklerden dolayı bile kendisini sorumlu tutsun; seccadesine koşup, “Ne olur Allahım, benim yüzümden ümmet-i Muhammed’i mahvetme” diye inlesin?!. Kaç insan vardır ki, inayet-i Rabbaniyenin ve rahmet-i ilahiyenin kesilmesine sebebiyet verenlerden olduğuna inanıp istiğfar gözyaşları döksün?!. Evet, memleketin başına gelen belaları kendi günahlarından bilen ve İslâm’ın devasa meselelerinin çözülemeyişinde kendi hissesini düşünüp müteessir olan kaç tane insan mevcut ise, işte o kadar hakiki mü’min var demektir şu yeryüzünde!..
Rivayetlere göre; belaların yağmur gibi yağdığı bir dönemde, Hak dostlarından Sâlim bin Kasım, büyük âlim Muhammed bin Mukatil’i ziyaret ediyor. Ona “Ortalığı şiddetli bir felaket fırtınası kasıp kavuruyor; zelzeleler birbirini takip ediyor, fakr u zaruret insanların iflahını kesiyor. Sen imamımızsın; Ne olur, Allah aşkına bize dua et!” diyor. O mütevazı insan, ancak şu mukabelede bulunuyor; “Ne kadar arzu ederdim, sizin helâkınızın sebebi ben olmayayım!.. Korkarım ki, o fırtına benim yüzümden esiyor; şu zelzele benden dolayı durmuyor; ilahî rahmetin gelip size ulaşmasına benim günahlarım mani oluyor!..”
Ertesi sabah, Sâlim bin Kasım, bir kere daha Muhammed bin Mukatil’in kapısına koşuyor. Şu kadar var ki, bu defa etrafına tebessümler saçıyor, sevinç içinde gelip heyecanla söze başlıyor ve şöyle diyor: Bu gece rüyamda Fahr-i Kainat (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’i gördüm; buyurdular ki, “Allah Teâlâ insanların içine müthiş bir bela ve musibet salmıştı. Fakat, kendisini hor ve hakir görerek mahviyetle el açıp dua eden Muhammed bin Mukâtil hürmetine, Cenâb-ı Hak felaketi memleketinizden def’ u ref’ etti!” Görüyor musunuz kendini mesul tutmanın Hak katında ne büyük bir istiğfar ve tazarru yerine geçtiğini?!. Bir taraftan, kulun kendisine bakışını düşünün, diğer yandan da onun Allah nezdindeki kıymet ve değerine bakın!.. Anlıyor musunuz musibetlerin sebebini nefiste aramanın ve hacâletle kıvranıp tevbeye koşmanın insanı ne ölçüde yücelttiğini?!.
Mesuliyet Dairesini İyi Belirlemeli!..
Bazıları, “Ne günahımız var ki, musibetleri kendimizden bilelim?” şeklinde düşünebilirler. Aslında, “Ne günahım var ki?” mülahazasının kendisi çok büyük bir günahtır; böyle düşünen bir kimse en büyük haltı işlemiş demektir. Çok günahkâr bir insan, nedametle iki büklüm olup yarlığanma dilediği zaman bağışlanma yoluna girmiş olacağı gibi, “Ne günahım var ki?” diyen bir kimse de işte bu sözle felaket çukuruna yuvarlanmış sayılır. Zira, günahının farkında olanın tevbe ve istiğfarla arınma ihtimali her zaman vardır; kendisini ak kaşık sananın ise, önemsemediği küçük günahlardan oluşan koca koca veballerin altında kalıp ezilmesi kaçınılmazdır. Evet, “Benim ne günahım var?” sözü günahın ne olduğunu bilememenin ifadesidir. Halbuki, insan Allah’ın bahşettiği nimetler ölçüsünde O’nunla münasebete geçmemişse, dünya sultanlığının üstünde tutacak kadar müslümanlığın kadr ü kıymetini bilmiyorsa ve önüne serilen hizmet imkanlarını değerlendirmek suretiyle rıza ve rıdvana ulaşma gayretinde değilse, o, ilahî ihsanlara karşı gözlerini kapatmış bir zavallıdır; gırtlağına kadar nankörlük içine gömülmüş böyle biri için başka günah aramak manasızdır.
Bazı kimseler de, günahlarını kabul ederler; fakat, “Ben kimim ki, benden dolayı semada değişiklikler olsun, kuraklık başgöstersin ya da yağmur yağsın?!.” derler. Kendilerine hiçbir değer atfetmedikleri için bela ve musibetlerde kendi paylarının da olabileceğini asla düşünmezler. Bu mülahaza, bir yönüyle tevazu ve mahviyetin sesi-soluğu olarak değerlendirilebilir; fakat, bu aynı zamanda mesuliyetten kaçma yolunda şeytanî bir fikir de olabilir. Aynı şekilde, büyük küçük her musibet için “Benim yüzümden!” diyen bir insanın, kainatta cereyan eden pek çok hadiseyi kendisiyle irtibatlı görmesi neticesinde, sorumluluk duygusu altındaki mahfi bir kanaldan varıp gurura dayanması da muhtemeldir. “Ben öyle bir mücrimim ki, halk benim yüzünden musibete duçar oldu!” sözü başlangıç itibarıyla günahların hacâletini ifade etse de, şayet ölçü korunamazsa ve Şeytan’ın aldatıcılığına mağlup olunursa, “Ben öyle mühim bir adamım ki, arz ü semada bir kısım hadiseler bana göre şekilleniyor!” iddiasına dönüşebilir. Dolayısıyla, bu mevzuda da orta yolu bulmak ve dengeyi korumak lazımdır.
Evet, insanın umumî musibetlerde kendi payının da olabileceğini hiç düşünmemesi büyük bir gaflettir; bu, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği değeri idrak edememekten de kaynaklanıyor olabilir. Diğer taraftan, “Bütün bu işler hep benimle alâkalı dönüyor; dolayısıyla, bazı şeylerin ters gitmesi benim yüzümden!..” derken de insanın içine gizli bir gurur akabilir. “Allah Teâlâ benim halime nazar ediyor, şayet ben iyi haldeysem bu hadiseleri doğru yürütüyor, fakat kötü durumdaysam hadiselerin ahengini bozuyor.” düşüncesinde, kendisini o koskocaman dairelerin reisi görme gibi zımnî bir gurur tehlikesi mevzubahistir.
Bu açıdan, her mü’min, ümmet-i Muhammed’in bir uzvu olması yönüyle, kendisini her musibetten belli ölçüde mesul tutmalıdır. Bununla beraber mesuliyet noktasında her zaman şu ölçüye bağlı kalmalıdır: Eğer Din-i mübin-i İslam ile alâkalı çeşitli dairelerde bir dahlim bulunsaydı ve söz sahibi olsaydım, çok rahatlıkla “Bugün İslam coğrafyasında görülen olumsuzluklar ve ümmet-i Muhammed’le ilgili bütün terslikler benim yüzümden cereyan ediyor.” diyebilirdim. Fakat, ben o dairelerin hepsinde hâkim bir unsur değilim; dolayısıyla, ben öncelikle şöyle-böyle alâkadâr bulunduğum daireyle ilgili bir kısım olumsuzluklardan sorumluyum; kendi dairemde meydana gelen her menfi hadiseye “Benim yüzümden” diye bakmalıyım; umumî musibetlere ise, “Benim de payım var!” düşüncesiyle yaklaşmalıyım.
Nitekim, Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam (idareci) çobandır ve güttüğünden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır, elinin altındakilerden mesuldür. Kadın, evinin çobanıdır, yeddiklerinden mesuldür. Hizmetçi de, efendisinin malından mülkünden sorumludur.” mealindeki hadis-i şerifi de bu ölçüyü nazara vermektedir.
Bu açıdan bakılınca, Hazreti Ömer Efendimiz, Allah Rasûlü’nün halifesi ve bütün mü’minlerin emiridir; bu itibarla da, onun kendisini topyekün ümmetten sorumlu tutması tabiîdir. Devletin başındaki insan bütün halkın mesuliyetini uhdesine almıştır; herhangi bir kurumun ya da birimin idarecisi ise, bilhassa kendi dairesinden sorumludur. Herkes şahsî kusurlarının, özellikle kendi vazife ve sorumluluk dairesinde bir kısım menfi hadiselere sebebiyet verebileceğine inanmalı, bundan korkmalı ve temkinli yaşamalıdır.
Ezcümle; Malazgirt ovasında, müslüman erler arasında heyecanın doruk noktaya ulaştığı bir anda, “İşte kefenim!” diyerek giydiği bembeyaz bir elbise içinde askerlerinin karşısına çıkan Sultan Alparslan’ın onların önünde secdeye kapanması ve adeta gözyaşlarına boğularak “Allahım! Ordumu muzaffer eyle; benim günahlarım yüzünden yiğitlerimi mağlup etme!” diye yalvarması da mesuliyet dairesinin genişliğine göre tavır almanın güzel bir misalidir.
İçtimâî Tevbe
Evet, insanın kendi haddini, konumunu, sorumluluklarını ve hangi dairelerin kendisiyle doğrudan alâkalı olduğunu belirlemesi, o dairelerdeki terslikleri şahsî hatalarına bağlayarak içinde Cenâb-ı Hakk’a sığınma duygusunu tetiklemesi ve kusurlarını giderme maksadıyla uykuda olan heyecanlarını tahrik etmesi zımnî bir istiğfar ve bir tevbedir. Böyle bir istiğfar, söze dökülenler kadar nâmahrem yüzü görmediğinden daha hâlisanedir; bu türlü bir tevbe âlemin şahitlik ettiklerinden daha samimidir. Çünkü, her musibet karşısında önce nefsini sorgulayan bir insan, içten içe bir ocak gibi yanar durur; fakat, başkalarına hissettirmez gönlündeki ateşi.. mülahazalarına emanet eder nedametlerini. Yalnızlık anlarında, başka kimselere duyurmadan, diliyle de seslendirir istiğfarlarını; binlerce kere “estağfirullah” çeker düşündükçe günahlarını. “Allahım benim isyanlarıma bir kere yarlığanma dilenmek yetmez, milyonlarca kez istiğfar ediyorum!” der, Mevlâ-yı Müteâl ile münasebetleri açısından kopukluk yaşadığı korkusuyla, sonsuzluğa işaret eden sayılar arar dile getirmek için pişmanlıklarını.
Şu kadar var ki, şayet toplum çapında bir halâs isteniyorsa, o toplumu meydana getiren bütün fertler hep beraber tevbe etmeli ve kendi günahlarından arınmanın yollarını aramalıdırlar. Zira, ferdî bir suçun nedameti ferdî, ailevî bir masiyetin istiğfarı ailevî ve millî bir günahın tevbesi de millî olmalıdır; toplumun salâhı için topyekün şahısların isyan kirlerinden temizlenmeleri lazımdır.
Rivayetlere göre; Hazreti Musa (aleyhisselam), kavmiyle beraber yağmur duasına çıkar. Birkaç gün dua edildiği halde hâlâ rahmet damlaları inmeyince, Hazreti Musa, “Rabbim! Kuraklığın sona ermesi için niyaz etmemizi emir buyurdun; fakat, ellerimizi açıp dua dua yalvardığımız halde yağmur göndermedin!” deyip ilahî hikmetten sual eder. Cenâb-ı Allah, “İçinizde tevbe etmemiş bir günahkâr var!” der. Musa Aleyhisselam, rahmet-i ilahiyenin imdada yetişmesine engel teşkil eden mücrimin kim olduğunu sorunca, Allah Teâlâ “Ben Settâr’ım, kullarımın günahlarını örterim; kusurlarını fâş edip onları mahcup düşürmekten berîyim. Hepiniz tevbe edin ki, o kimse de günahlarından arınsın ve böylece dualarınıza cevap verilsin.” buyurur.
Hâsılı, maruz kaldığımız belâların işlediğimiz günahlar sebebiyle geldiğini düşünmeliyiz; musibetlerin def ü ref’i için en kısa zamanda hatalarımızdan, kusurlarımızdan, günahlarımızdan, isyan kokan fiillerimizden ve küçük-büyük bütün haddi aşmışlıklarımızdan dolayı istiğfar etmeliyiz. Ayrıca, gönülden bir nedamet ve kestirmeden bir sıçrayış ferdî günahlar için yeterli olsa bile, toplumun tamamına ait cürümler için daha özlü irkilmeye, daha derinden silkinmeye ve içtimaî tevbeye ihtiyaç olduğunu da hatırdan çıkarmamalıyız. Evet, ülkemizin refah ve huzura kavuşmasının, bu milletin mukadderatıyla maddî-mânevî alâkalı görülen bütün ruhların ve bilhassa kendini bu millete adamış hasbî gönüllerin bir kere daha dize gelerek tevbe etmelerine bağlı bulunduğunu unutmamalıyız.
. Kategori Kalb İbresi M.Fethullah Gülen
“Mecmuatü’l-Ahzâb” adlı üç cildlik eserden istifade ederek hazırladığımız Beraat Gecesi duasını ve kırık dökükte olsa tercümesini içli yakarışlara Hizmetten.com olarak sizin için seslendirdik.
Dünyamızın ve insanlığın bin bir çeşit badireler atlattığı bu günlerde gelin hep birlikte ellerimizi açarak, sıkıntı çekenler için yürekten AMİN diyelim. Var mısınız?
Gecemiz mübarek olsun.
M.Ali Şengül Ağabey ile Berat Kandili Özel Programı MC EU TV ve MC YouTube kanalında yayınlandı
Ramazanın habercisi, kaderlerin yazıldığı,insanların beraat ettiği ve hikmetleri saymakla bitmeyen Beraat Kandili, değerlendirilmesi gereken önemli gecelerin başında geliyor.
İlahiyatçı Mehmet Ali Şengül Ağabey bu mübarek gecede, Hotbird uydusu üzerinden yayın yapan MC EU TV, MC EU TV Websitesi ve MC EU Tv YouTube kanalında izleyicilerle buluştu.Şengül Ağabey , Üstad Hazretlerinin tabiriyle “mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması ve Leyle-i Kadrin kudsiyetinde ” olan Berat Gecesi’nin faziletlerini özel yayında anlattı.Mehmet Ali Şengül ağabey programın sonunda da dua etti.
Programın tekrarını MC EU Tv YouTube Kanalı’ndan veya sayfamızda bulunan aşağıdaki video penceresinden izleyebilirsiniz.

Bu gece Şaban ayının 15’incisi gecesi, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin tabiriyle “Elli senelik bir manevî ibadet ömrünü ehl-i îmana kazandırabilen” 1 Berat Gecesi’dir.


M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 9 Temmuz 1979’da İzmir Hisar Camii’nde Berat Kandili münasebetiyle verdiği ve Muhabbet Fedaileri’nin hususiyetlerini anlattığı vaazı…
Vaazın Özeti
– İki beraat ve Rablerinden uzaklaştırılan insanımızın günümüzdeki durumu
– Efendimizin müjdelediği topluluk ve misyonu
– Dinin yeniden gönüllere girmesi için riayet edilmesi gereken iki husus “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”
– Uhut’ta gösterilmiş dillere destan kahramanlıklardan örnekler, Hz. Nesibe’nin (r.anha) eşine ender rastlanan kahramanlığı ve Efendimizin ona iltifatları.. Eşini ve üç çocuğunu Unut’ta şehit veren Hz. -Sümeyrâ’nın tek tesellisi
– Yeni neslin en belirgin vasfı, muhabbet
– Azmin kırıldığı, ümitlerin tükendiği devirlerden günümüze ve müjdeli bir rüya
– Rabbimizin beraatımızı vermesi, bahşedilen engin lütuflarının devamı adına yapılmış bir duâ, bir yakarış…
Berat Kandili Duası-İzmir Hisar Camii -9 Temmuz 1979
Bütün âlemleri yaratan ve ayakta tutan Rabb’imize, zerrât-ı kâinat adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri Efendimiz’e, diğer enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk’ın bütün sadık kullarına da deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun.
Yâ İlâhe’l-âlemin veya ekrame’l-ekramîn. Senin ifadelerin ve âyât-ü beyyinât ile huzuruna geliyor sana dehalet ediyoruz. İstediğin şekilde Efendimiz’e teslimat ve salât ü selamla huzuruna geliyor el pençe divan duruyoruz. Habibine konuşturduğun şeyle -ki ismi a’zamla kim dua ederse kabul buyururum dedirttin- İsmi azam diye rivayet edilen şeyleri terdad edip huzuru rabbi’l-âlemîne geliyoruz. Bizleri dergâh-ı nezd-i ehadiyetinden gâip ve gafil çevirme Ya Rabbi. Bizlere kerem ü lütfunla muamele eyle Ya Rabbi.
Ya ilahel âlemîn veya ekrame’l-ekramin. Şu anda bütün memleketimizde bütün kubbeler altında yer yer radyo ve televizyon diliyle Seni ve Habib-i edibini anmak, Kur’an’dan âyât-ü beyyinât tilavet etmek üzere Senin cemaatin, Senin kulların, Habib-i edibinin ümmeti mescitlere koştular. Ayaklarını koydukları yerlere yüzlerini sürdüler. İçlerini inceltip kasveti izale ettiler. Gönül rikkati içinde, edeple ellerini Sana kaldırdılar, kurtuluşlarını ve beraatlarını Senden istiyorlar. Milletçe kurtuluşlarını ve cennete giriş müjdelerini Senden istiyorlar. Sen Sen’den bunları isteyenleri hâib ve hâsir bırakma Ya Rabbi.
Ya İlâhe’l-âlemîn veya Ekrame’l-ekramîn! Sen ferman ediyorsun, “Bir cemaat içten kendi kendini değiştirmezse ben onları değiştirmem.” diyorsun. Binaenaleyh biz bu perişan halimizin altında içten değişmemizi görüyoruz; belki bu sözleri Sana takdim ederken de bu mevzu karşısında hicap duyuyor, utanıyorum. Sesimi kısmak istiyorum. Ama bununla beraber başka kapı da bilmiyorum.
Ellerimi bir ızdırar ve mecburiyetle kapına doğru açıyorum. Başka yerlere gitsek, başka vadilerde dolaşsak, cürme, günaha saplansak ve sokakların çirkefine karışsak bile Sen biliyorsun Ya Rabbi, vallahi biz başkasına secde etmedik, billahi başkası karşısında bel bükmedik, tallahi başkasının kapısına gitmedik. İşte bu kadarcık sadakatimizle yeniden ahd ü peymanda bulunarak huzuruna geldik. Bizi burada boş çevirmeyip aziz ve payidar eyle Ya Rabbi. Beraatımızı ihsan edip bizleri kıyamete kadar Kur’an’a hadim eyle Ya Rabbi.
Mescitlerimizde Kur’an okunuyor, minarelerimizden dinin temeli ezanlar yükseliyor; ve biz mabetlerimizde, mescitlerimizde bülbülü hoş eda nağmeler dinlemeye erdik, Sen bu nağmeleri kesip bizi inkisara itme Ya Rabbi. Hazreti Muhammedi güldüren, Kur’an’ın manasını güldüren, eslâfı, ervahı, eşbahı güldüren bu manzarayı makûs edip bütün bu gülenleri ağlatma Ya Rabbi.
Yıllar var ki bizler hep günahlarımıza, ihmallerimize ağladık, ama can dudağa geldiği hengâmda Sen imdadımıza yetiştin “Rabb’ inizin rahmetinden ümidinizi kesmeyin” dedin. “Lebbeyk” dedik, elimizi göğsümüze vurduk, paçalarımızı sıvadık, sokaklara daldık, âr ettik, hicap ettik, ama kahveler içine girdik, Seni anlatmaya çalıştık, camiler içine girdik Seni anlatmaya, çatlak seslerimizle, saksağan sesi gibi edalarımızla bu kürsülerde Sana dem tutmaya çalıştık. Ama Sen biliyorsun, biz de öyle zannediyoruz Ya Rabbi; bunları sadakat içinde yapmaya çalıştık, sadakat içinde olmayı Senden diledik ve dilendik. Yanlış dedikse, içimize inemedikse, nifaka girdikse şayet bizi mağfiret eyle, bizlere beraat lütfeyle Ya Rabbi.
Ya Rabbi dokuz asır tevhide bayraktarlık yapmış bir milletin torunları olarak biz o havaya alıştık; Senin adını omzumuzda taşımaya, âfaktan âfâka serhad türküleri söyleyerek gezmeye, kaleleri aşmaya, cihana muvazene getirmeye, insanlık için muvazene unsuru olmaya alıştık Ya Rabbi. Sen bizi buna davet ettin, “sizi ifrat ve tefritin ortasında ümmet-i vasat yaptım” dedin. Böyle olmaya çalıştık, böyle olmak için mahrumiyetlere katlandık ama Senin rızanı kazanacağımız ümidinden asla dûr olmadık.
Bir gün biz mezarlarımızda yatarken, elinde bir demet gülle başımızda fatiha okumak için gelen neslimizin güldüğünü, onların o dırahşan çehrelerindeki tebessümlerini bize göstereceğini ümit ettik. Mezarımızın başlarında Allah diyenleri, minarelerimizde Allah diyenleri, mescitlerimizde Allah diyenleri bize göstereceğini ümit ettik. Ümit ettiysek de bunu Sen “ümitsizliğe düşmeyin” dediğin için yaptık. Şimdi bizi bir noktaya getirdin; semamızın gözünü yaşlarla doldurdun, semalar üzerimize ağlamaya başladı.. zemin şak şak olup rüşeymler çıkardı.. Ama etrafta muhalif rüzgârlar esmeye, dış mihraklar içimize düşmanlık atmaya başladı. Sen bu noktada bizim korktuklarımızdan bizi masûn ve mahfuz eyle Ya Rabbi.
Yâ Hafiyye’l-altâf. Neccinâ mimmâ nehâf, Ey lütufları gizli olan Allah, Ey keremleri gizli ve umman olan Allah! Bizleri korktuklarımızdan halâs eyle, şu ana kadar lütfedip bağışlayıp gedaya sultanlık mülkü sayılan bu lütufları bize ihsan ettikten sonra, bunları payimal eyleme. Bunları devamlı ve sürekli kılarak, bizleri bunlarla serfiraz eyle Ya Rabbi.
Bu muammayı hal ve fasl eyle Ya Rabbi. Bu müşkülümüzü müşkülkûşâ olan Hazreti Muhammed’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) hal ve hak eyle Ya Rabbi. Coştuk, ne diyeceğimizi bilemiyoruz, ağustos böceği gibi öttüğümüz mihraplarda çatlamak istiyoruz. Beni, benimle beraber neslimi, Senin yüce adını bir ağaç dalı olan mihrablarda haykırırken çatlat Yâ Rabbi.
Ey Yüceler Yücesi Sultanımız! Şu anda ellerimi açmış cemaatinin hissiyatını onlar namına Sana takdim ediyorum. Benim günahkâr sesime, günah dolu ifadelerime değil, şu Allah diyen seslerin duruluğuna, heyecandan çatlamak üzere olan gönüllere bak Ya Rabbi. Bunların ötesinde, bizim Seninle olan alakamıza, Sana karşı olan sevgimize değil, Senin sevdiğin kullarına olan alakan ve sevgin hürmetine bizleri mağfiret ve merhamet eyle, beraatımızı tamam eyle Ya Rabbi.
Kur’an’ın kalbimizde ma’kes bulmasını kolaylaştır, hizmetlerimizi de makbul eyle Ya Rabbi. Şu başlattığın aşkı söndürme, içimizde olduğu gibi dışımıza da tezahürünü lütfeyle.. Halkımız içinde öyle mütecelli olmaya muvaffak eyle Ya Rabbi. Bizi bir daha beraatımızı almak ve içimizi inşirahla doldurmak için huzuruna geldiğimiz gün çok daha değişik ve başka şekilde gelmek şerefiyle şerefyâb eyle Ya Rabbi.
Cihanın çeşitli yerlerinde yeni gelişmelerin olduğunu duyalım ve bunların şükrünü eda etmek için iki büklüm huzuruna gelelim. Minarelerden hakiki manasına uygun Allahu Ekber nidalarının yükseldiğini duyalım.. göz yaşlarımızı Ceyhun ederek huzuruna koşalım.. iki büklüm rükua varalım.. bu az oldu diye secdeye kapanalım.. gözyaşlarımıza muhtaç seccadeleri ıslatalım.. ve pek çoğumuz bu neşvenin içimizde hasıl ettiği mevcelenme ile canı dudağına gelmiş, kalbi durmuş insanlar olarak ruhumuzu teslim edelim.. inşirah, beşaret ve beşaşet içinde şadırvanların temiz güvercinleri gibi kanat çırpalım, Sana yükselelim.. Bedrin aslanları gibi, Uhud’un kaplanları gibi, cihan tarihinde benzerine az rastlanan harika nesiller gibi olma yolunda bir hayat sürelim.. Bizi bu mübarek gece hürmetine bu türlü lütuflarla şerefyâb eyle Ya Rabbi.
Ey rahmeti gazabının önünde bulunan, kullarının tevbelerini kabul buyuran ve dua dua yalvaranların nidalarına icabet eden Yüce Rabb’imiz! Amellerimizdeki eksikliklere ve sözlerimizdeki kırık-döküklüğe değil, hakkındaki hüsn-ü zannımıza ve rahmetine bağladığımız recâmıza göre muamele et ve bizim dualarımıza da icabet buyur; bizi haybet ve hüsrana uğratma!
Efendiler Efendisi’ne, O’nun nezih ehl-i beytine, seçkinlerden seçkin ashâbına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb’imiz!
Amin.. Amin.. Amin..
9 Temmuz 1979-İzmir Hisar Camii-M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Üstad Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri Berat Gecesinin önemini talebelerine yazdığı mektuplarda ve Risale-i Nurlarda defaatle ifade etmişti.
İşte Üstad’ın insanlığın yıllık kader planının yazıldığı bu mübarek geceyle ilgili sözleri:
Aziz, sıddık kardeşlerim, bu medrese-i Yusufiyede ders arkadaşlarım,
Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadrin kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadirde otuz bin olduğu gibi, bu Leyle-i Beratta herbir amel-i salihin ve herbir harf-i Kur’ân‘ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binlere, yirmi bine veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için, elden geldiği kadar Kur’ân ile ve istiğfar ve salâvat ile meşgul olmak büyük bir kârdır. (Şualar)

“Bu şuhur-u selâse, seksen küsur sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücahidler, onu kazanmağa çalışacaksınız. Cenab-ı Hak her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berat ve Leyle-i Kadir kadar kıymettar eylesin, âmîn.” (Kastamonu Lahikası)

“Elli senelik bir manevî ibadet ömrünü ehl-i imana kazandırabilen Leyle-i Beratınızı ruh u canımızla tebrik ederiz.” (Şualar )

“Kur’an-ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlahîden o harflerin sevabı sünbüllenir, bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yediyüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazen binbeşyüz (Sure-i İhlas’ın harfleri gibi), bazen onbin (Leyle-i Berat’ta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazen otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi).” (Sözler )

“Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz.” (Emirdağ Lahikası)

“Sizin Leyle-i Berat’ınızı ve gelecek Ramazanınızı tebrik eder ve bu gelecek Leyle-i Kadr’i hakkınızda ve hakkımızda bin aydan daha hayırlı olmasını ve defter-i a’malimize böyle geçmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz ve böylece, bayrama kadar
ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻴْﻠَﺔَ ﻗَﺪْﺭِﻧَﺎ ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟﺮَّﻣَﻀَﺎﻥَ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻣِﻦْ ﺍَﻟْﻒِ ﺷَﻬْﺮٍ ﻟَﻨَﺎ ﻭَ ﻟِﻄَﻠَﺒَﺔِ ﺍﻟﺮَّﺳَٓﺎﺋِﻞِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗِﻴﻦَ duasını etmeye niyet ettik.” (Kastamonu Lahikası)

“Leyle-i Berat hürmetine ve duanız berekâtıyla hakkımızda mübarektir.” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi )

Korona virüsü sosyal hayatı duraklatsada gönüller bir.
Almanya’nın NRW eyaleti Padernborn şehrinde bulunan Wissen und Kulltur e.V. Derneği , Hristiyanlıkta önemli bir yeri olan Paskalya öncesinde komşuları için hazırlıklarını tamamladı.
Her bir dernek gönüllüsü kendi evinde Alman komşuları için hediye paketleri hazırladı.

Hedef hem dostluları pekiştirmek hem de dünyanın zor günler geçirdiği bu zaman diliminde dayanışmayı artırmak.
Wissen und Kulltur e.V. Derneği gönüllüleri Cuma günü öncesinde, sağlık tedbirlerini de alarak hazırladıkları hediyeleri komşularına verme imkanı bulacak.

Dernek Gönüllüleri daha öncede şehirde bulunan Caritas Yardım Derneği ile birlikte ihtiyaç bulunan yerlere teslim edilmek üzere maske üretimine başlamıştı.