
Serkan Kurtuluş Arjantin Polisinin Interpolle çalışması sonucu böyle yakalandı

Çete lideri böyle yakalandı


Çete lideri Serkan Kurtuluş, mafya lideri Alaattin Çakıcı’yı hapiste ziyaret etmiş

Serkan Kurtuluş Arjantin Polisinin Interpolle çalışması sonucu böyle yakalandı

Çete lideri böyle yakalandı


Çete lideri Serkan Kurtuluş, mafya lideri Alaattin Çakıcı’yı hapiste ziyaret etmiş
İyi bir şeyi bekleme ve elde edebilme ümidi.. Allah’ın lütuf ve ihsanlarını umma hissi.. gelecek adına emellerle dopdolu olma ve arzu edilen şeylerin elde edilebileceği mülâhazasıyla yaşama mânâlarına gelen recâ, sofîlerce: “Gönülden istenen bir şeyin tahakkuk etmesi inancıyla, onun meydana geleceğini ümit etme ve bekleme” şeklinde tarif edilmiştir. Bu itibarla, hasenât adına bir şeyi işleyip kabulünü beklemek, kezâ ma’siyetten tevbe edip hüsn-ü kabul göreceği mülâhazasıyla ümitlenmek birer recâdır.
Hata, günah ve seyyiâtın şahsa yüklenmesi, hasenâtın ise, Allah’ın rahmetine atfedilmesi esasına dayanan recâ, sâlikin, bir kısım yanlışlıkların, kötülüklerin ve yakışıksız şeylerin ağına düşmemesi, iyilikler ve güzelliklerle de şımarıp küstahlaşmaması için, istiğfar ve dua kanatlarıyla sürekli “seyr ilallah” ufkunda seyahatla şerlerden kaçınıp hayırlara sığınması; inâbe ve tazarru lisânıyla da devamlı “seyr maallah” ikliminde Hak kapısının tokmağına dokunmasından ibaret sayılmıştır. Böyle bir denge kurulabildiği takdirde, ne havfta inkıtâ ve yeis, ne de recâda gevşeklik ve şatahat olur.
Evet, günahlardan kaçınıp Allah’tan inâyet beklemek; yarışırcasına hayrât ve hasenât yolunda koşup sonra da Allah rahmetinin enginliği mülâhazasıyla o kapıya yönelmek, sadık bir recâdır ve sadıkların ümit ufkudur. Aksine, amelsiz hasenât beklemek veya ömrünü günah vadilerinde geçirdiği halde, Allah’ı kendi hesaplarıyla bir şeylere -estağfirullah- icbar ediyor gibi “bühbühe-i cennet”ten dem vurmak, yalancı bir recâ ve Hazret-i Rahmânü’r-Rahîm’e karşı da bir saygısızlıktır.
Recâ, bir temennî değildir; temennî, herhangi bir tasavvur ve beklentinin meydana gelmesi mevzuunda kat’iyet bulunmayan, dolayısıyla da ümit vaad etmeyen kuru bir intizar olmasına mukabil, recâ; matluba ulaştıracak bütün vesileleri değerlendirip, rahmeti ihtizâza getirme yolunda peygamberâne bir basîret ve şuurla bütün ilticâ kapılarını zorlamanın ad ve unvanıdır.
Bir diğer ifade ile recâ; ilim, kudret ve irade sıfatları gibi, rahmet ve affediciliğin de ihâta ve şümûlüne inanıp, ehadiyet dalga boyunda bir kısım teveccühlere muntazır olmak demektir. Kur’ân-ı Kerîm’in rahmetin her şeyi aştığını;[1] bir kudsî hadisin de, ilâhî rahmetin her zaman gazabın önünde bulunduğunu ifade etmesi,[2] zannediyorum işte bu gerçeği hatırlatmaktadır. Aksine, şeytanların bile ümit ve beklentiye kapılacağı[3] böyle engin bir rahmete karşı lâkayt kalmak, hatta o rahmetin mevcudiyetini inkâr mânâsına gelen recâ hissini yitirip ye’se kapılmak affedilmeyen bir günahtır.
Recâ:
“Kerem kıl kesme Sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden..” (M. Lütfi Efendi)
deyip kalben Kerîm ü Vedûd’un cömertliği etrafında pervâz ederek O’na sığınma yollarını araştırmaktır. Rabbin hususî mülâtefesi sayılan böyle bir mazhariyeti elde etmiş olanlar, hiç tükenmeyen bir hazine bulmuş sayılırlar. Hele insan sahip olduğu şeylerin bütününü kaybettiği veya ona karşı her türlü musibetin sökün edip geldiği veyahut hayra muvaffak olamamanın, şerden kurtulamamanın verdiği ızdırap ve inkisârın vicdanlarda duyulduğu; yani sebeplerin bitevî sukût edip her yolun “Müsebbibü’l-esbâb”a döndüğü hengâmda, recâ, bir berk olur, burak olur.. onun yollarını aydınlatır ve onu, ulaşılması insan gücünü çok çok aşan ulaşılmazlara ulaştırır.
Gazze’de son dakikalarını yaşayan İmam-ı Şafiî’nin recâ adına şu son ve dolgun soluklarını kaydetmeden geçemeyeceğim:
وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي
جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا
تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ
بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا
“Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”[4]
Allah korkusunun insanı günahlardan uzaklaştırıp, O’na yönelttiği, O’na yaklaştırdığı yerlerde sürekli “havf” soluklamak; yeis çukurlarına düşüldüğü veya ölüm emârelerinin belirdiği zamanlarda da “recâ”ya sarılmak, havf-recâ dengesi adına ölçü sayılacağı gibi, ruhta hâsıl olan emniyet duygusuna karşı korku unsurlarını harekete geçirmek, ümitsizlik hazanlarının esip-durduğu hengâmda da recâ seralarına sığınmak, havf-recâ dengesi adına ayrı bir yorum. Bu itibarla, bazen en mükemmel amelin yanında duman duman korku tütebilir ve az bir amelin sağında-solunda da recâ tüllenebilir…
Yahyâ b. Muaz’ın bu mülâhaza için bir tazarruunu kaydetmek istiyorum: “Allahım, çok defa günah ve hatalara bulaştığım zaman, ruhumda taşıdığım recâ, en mükemmel amellere iktirân eden recâdan daha güçlü görünüyor; zira ben arızalarla ma’lûl bir insanım; kat’iyen masûn sayılamam; günahlara bulaştığım zaman hiçbir iş ve amele değil, bilâ kayd ü şart Senin affına itimat ederim. Nasıl etmem ki, Sen cömertlikle mevsufsun!”[5]
Zaten çoklarınca recâ, Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsn-ü zan beslemenin bir başka buudu sayılmıştır. Ve:أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي “Benim kulumla maiyyet ve muamelem, onun Benim hakkımdaki zannına bağlıdır.”[6] meâliyle vereceğimiz kudsî hadis de bu hususî mülâtefenin ifadesidir.
Ebû Sehl’i, rüyada tarifler üstü nimetler içinde yüzüyor görür ve sorarlar: “Üstad bu yüksek pâyeyi nasıl elde ettiniz?” Ebû Sehl cevap verir: “Rabbim hakkında beslediğim hüsn-ü zan sayesinde.”[7]
Bu itibarla denebilir ki, eğer recâ, Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetiyle tecelli etmesi için bir vesile ise, insan iyi-kötü hiçbir halinde bu vesileyi elden bırakmamalıdır. Evet, insanın ameli, ihlâsı, hasbîliği, diğergamlığı önemli birer güzellik buudu sayılsalar da, insanla alâkalı olmaları itibarıyla, Allah’a ait bulunan affın yanında çok önemsiz kalırlar. Zira öncekiler, zâhîrî esbap açısından insanın işi ve davranışları sayılmasına karşılık, ikincisi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın rahmet buudlu şe’n-i hâssı ve mülâtefesidir.
Havf ü recâ insan gönlüne Allah’ın en büyük armağanıdır. Bundan daha büyük bir armağan varsa o da, bu iki duygu arasındaki muvazeneye riâyet ederek, onları Allah’a ulaşmada birer nurânî kanat olarak kullanmaktır.
اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَأَجِرْنَا مِنْ خِزْيِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ الآخِرَةِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى أَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ
[1] A’râf sûresi, 7/156.
[2] Buhârî, tevhid 15, 55; Müslim, tevbe 14-16; İbn Mâce, zühd.
[3] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/168; ed-Deylemî, el-Müsned 4/366.
[4] İmam eş-Şâfiî, Dîvânu’l-İmam eş-Şâfiî s.100; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 1/150.
[5] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.224; el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/153; İbn Kayyim, Medâricü’s-sâlikîn 2/36-37.
[6] Buhârî, tevhid 15; Müslim, tevbe 1; Tirmizî, deavât 132.
[7] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.225; el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/153
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
Varlığın plânını Rahmeti Sonsuz’un ilmi, mimarisini de beyanı resmetmiştir. Yaratılışla beyan, “âyân-ı sâbite”nin mahremlerden mahrem harîminde ikiz olarak belirmiş, sonra da haricî vücuda yürümüşlerdir. Hazreti Rahmân, insanı yaratırken, onun özünü, iç enginliklerini, varlığı, varlığın perde arkasını ifade edebilme kabiliyetini de ona yükleyerek, öylece haricî vücud buuduna çıkarmıştır. Bu itibarla da denebilir ki; kudret kaleminin ucundan yokluğa akan mürekkebin ilk damlası beyan, Yaratıcıyla-yaratılan arasındaki sırlı münasebeti keşfedip ortaya koyan da yine beyandır. Yeryüzünün tozundan-toprağından, suyundan-çamurundan yoğrulup şekillendirilen insan, ilim sermayesi ve beyan aktivitesiyle arzın halifesi ve şu dünya mescidinde, cin ve insin hatibi olma pâyesine yükseltilmiştir. İnsan beyanla Allah’a (celle celâluhu) muhatap olmuş ve beyan vasıtasıyla O’na hitap edebilmiştir. İnsanoğlu konuşmaya başlayınca, durgun ve sessiz gibi görünen eşyanın da dilinin bağı çözülmüş ve her biri “Mele-i Â’lâ”dan birer satır, birer paragraf olan bütün varlık ve hâdiseler, talâkatli birer hatip gibi her şeyin perde arkasındaki hakikatin konuşan dili, hikmet yüklü beyanı ve fasih lisanı olmuştur. Bize göre beyanın olmadığı kabul edilen dönemde, varlık suskun, hâdiseler suskun ve her şey de âdeta durgundur. Her varlık nasıl konuşur, konuşurken nasıl kendini ifade eder? Bunlar, herkesçe bilinmesi zor konular.. bu konuda bilinen bir şey varsa, o da, mahiyetine yüklenen beyan kabiliyeti ile insanın, bütün eşya ve şuunâtı istediği gibi seslendirip yorumlayabilecek kabiliyette yaratılmış olmasıdır. Doğrusu, izafî değerler dünyasında beyan bizim canımızdır. Biz hepimiz birer lisan, bu lisanların var oluş gayeleri de beyandır. En büyük gerçek olan hakkı itiraf edip bu konuda varlığı bir senfoni gibi seslendiren, seslendirip eşyanın yüzündeki perdeyi aralayan ve ona kendini ifade etme imkânını veren beyan.. düşünce hazinelerinin kapılarındaki kilitleri çözen anahtar beyan, geniş bir merkezî hareketin, çevreyi harekete geçirmesinin düğmesi beyan, halife unvanıyla varlığa müdahale etme mevkiine yükseltilmiş insanoğlunun tahtı beyan, kalemi beyan, kılıcı beyan ve saltanatının temel kaideleri de beyandır. Beyanın bayrağının dalgalandığı yerlerde en güçlü ordular bozguna uğrar ve dağılır; onun gürlediği meydanlarda top güllelerinin sesi arı vızıltısına dönüşür. Beyan sancağının çekildiği burçların arkasında sadece onun davulunun, kösünün sesi duyulur; onun mehterinin gürlediği bucaklarda sultanların yürekleri ağızlarına gelir, İskenderlerin, Napolyonların çaresiz kalıp geriye döndükleri nice aşılmaz surlar vardır ki, Beyan Sultanı’nın beyan kılıcıyla paramparça edilmiş ve beyanın inkıyat, itaat meşk eden kalemine selâm durulmuştur.
Kur’ân-ı Kerim surları aşan, en muannit ve ön yargılı gönüllerde dahi yankılanan böyle bir beyan örneğidir. Onun ele aldığı meseleleri sunuşunda öyle baş döndüren bir büyü vardır ki duyup da tesirinde kalmamak mümkün değildir.
Kur’ân’ın beyan tarzı semavî-gayri semavî hiçbir ifadeye benzemez. Onda kalblere nüfuz eden karşı konulmaz öyle bir güç vardır ki, dilin inceliğini bilmeyenler dahi o beyan zemzemesi karşısında büyüleniverirler.
Kur’ân, değişik problemlere çözüm sunarken öyle güçlü bir üslûpla sunar ki, ona karşı ön yargısı olmayan herkesi büyüler; en azından derin düşüncelere sevk edecek şekilde tesir altına alır ve er-geç mutlaka onu dize getirir.
Bu beyan âbidesinin cümle, paragraf ve makta’larında engin bir mânâ genişliği, rânâ bir üslûp inceliği, ruhlara işleyen canlı bir mûsıkî ve ritim mevcuttur. Mazmun, mefhum ve mevzulara göre seçilmiş kelimeler müzikal letâfetleriyle, dinleyen herkesi kendi sihirli ufkuna yükseltir ve onun idrakine ne sürprizler ne sürprizler sunar.
Onun, herhangi bir konuyu ifade sadedinde kullandığı malzemenin yerine başka şeyler koymaya kalksanız maksat havada kalır, beyanın çehresi kararır ve o canlı üslûp âdeta ruhsuzlaşır.
Kur’ân’ın öyle yüksek bir beyan gücü vardır ki, bir kere konuşmaya, ne yapar yapar, o birbirinden farklı hâdiseleri cereyan ettikleri zaman ve zeminleriyle birer canlı resim gibi gözler önüne serer ve dinleyenlerde hayret, hayranlık ve ürperti hâsıl eder. Bütün bunları yaparken de ne büyüleyici güzelliğinden, ne gönüllere nüfuz eden derinliğinden ne de ifadeler arası uyumdan asla taviz vermez; ortaya koyduğu her şeyi fevkalâde bir vuzuhla vaz’eder ve kat’iyen herhangi bir teşevvüşe sebebiyet vermez.
Onun muhatabı ne sadece akıl, ne kalb ne de ruhtur. O, insanı maddî-mânevî bütün letâifiyle ele alır; az konuşur, öz konuşur ve insanın içine-dışına birden seslenir; seslenir ve muhataplarında umum kâinat, bütün eşya ve topyekün insanlıkla alâkalı bir duygu, düşünce ve muhakeme birliği oluşturur.
O en sihirli beyanlardan daha tesirli, en ince üslûplardan daha rakîk, en müstesna ifadelerden daha müteâldir. Bugüne kadar ne hiss-i rekabetle ona karşı çıkanlar ne de onu taklit şevkiyle ortaya atılan söz sultanları hiçbir zaman onun beyanına denk bir beyan ortaya koyamamışlardır.
İşte o devâsâ Arap şairleri, işte Şems-i Tebrizî’nin, “Gerçi ben şekerden daha tatlı şiir yazarım ama seviyeli söz söylemede ancak onun müridi olabilirim.” dediği Feridüddin Attar’lar, işte âvâzı çıktığı kadar “Ben Kur’ân’ın boynu tasmalı kölesiyim.” diyen Mevlâna’lar.. işte Bediüzzaman’ın “sermest-i câm-ı aşk” diye yâd ettiği Câmi’ler ve onların asırlara meydan okuyan güzide eserleri; hiçbiri o beyan sultanı Kur’ân’ın ifade ufkuna ulaşamamıştır.
İleride tafsilâtına eğilme vaadiyle, Kur’ân’ın ifade tarzı adına bu kadarcık işaretle yetinip, yeniden ondan ve onun gölgesinde gelişen nazım ve nesirlerden mülhem beyanın, sınırlı idraklerimize akseden gölgelerine dönelim:
Biz hepimiz dünyaya gözümüzü beyanla açtık, beyan ninnileriyle büyüdük, bir noktaya yöneldikse beyanın sihriyle yöneldik. Bundan sonra da yaşarsak, yine beyanla soluklanarak yaşayacak, ölürsek bilgi ve beyan mahrumiyetinin kuraklığında can vereceğiz. Beyan, canlı cenazelere Hızır solukları, ebedî yaşamak isteyenlere de bir âb-ı hayattır.. onu usta bir neyzen gibi ölüler ülkesine üfleyebilenler, nice bin seneden beri sürüm sürüm yaşayan cankeşlere, üst üste “ba’sü ba’de’l-mevt”ler vaad edecek ve o “Âd” görmüş mezarlar üzerinde birer sûr tesiri icra edeceklerdir.
Hemen her şeyiyle eskiyen ve pörsüyen, bu gelenlerin gittiği, konanların göçtüğü, “malı, mülkü, safâsı fâni hülya” misafirhanede hep taze kalabilen ve her zaman renklerini koruyan bir güzeller güzeli varsa, o da beyandır. Beyanın yankılandığı yamaçlarda binlerce kumru murâkabeye dalar, yeni gülşenlerin hülyalarıyla yaşar.. beyan mızrabı bilgi telleri üzerine kalkıp indikçe eşya semâa kalkar, hâdiseler ilâhî bir raksın “hayhuy”uyla inler.. beyanın aks-i sadâsıyla inleyen çöllerde bir değil, binlerce mecnun dolaşır.. onun nağmelerinin duyulduğu koylarda bülbüller dillerini tutar, yuvalarına çekilir.. onun haykırışlarının ulaştığı vahşi ormanlarda tilkiler hileye “elveda” eder, aslanlar kuyruklarını kısar, inlerine sığınırlar.
Kâinat kitabı ve “şeriat-ı fıtriye”nin ruhu, muhtevası, rengi, deseni beyan; Allah yolu olan İslâm gerçeğinin mührü, kılıcı ve kalemi de beyandır. Altının kıymetini sarraflar, cevherinkini cevher-fürûşân olanlar, beyanın değerini de söz sarrafları bilir. Altınlar, inciler, dünya ehlince izafî birer kıymet ifade ederler ve bunların ifade ettiği nisbî değerler de şu üç-beş adımlık dar âlemde başlar ve yine onda biter. Beyan ise ins-cin arasında, yerlerin, göklerin değişik tabakalarında âdeta sikkeyi basan bir sultan, emirler veren bir kumandan ve her zaman destanlara konu olan bir kahramandır. Bugüne kadar hiç kimse, beyanın ulaştığı baş döndürücü zirvelere ulaşamamış ve hiçbir muharip, ondan daha güçlü bir silaha sahip olamamıştır. Bizim dünyamızda her peygamber bir söz sultanı, her edib de o sultanların başımıza saldıkları ışığın birer gölgesidir. Öncekiler birer asıl, sonrakiler ise birer tâbi; öncekiler birer mimar, sonrakiler de birer işçidir. Bunların hemen hepsi de, el ele, omuz omuza her zaman beyandan mâmureler meydana getirmiş, söz ibrişiminden dantelâlar örgülemiş ve kelime cevherlerinden ne eşsiz gerdanlıklar tanzim etmişlerdir.!
Beyan mimarlarının ilhamları şahlandığı zaman, kalbler, gökten gelen yağmurlarla kabarıp köpüren altın çayırlara döner; kupkuru çöller, onların sağanağıyla birer çemenzâr kesilir.. hele bir de beyan, kıvamına gelip de bir ırmak, bir çağlayan ve dalgalarla köpürüp sahillere akan umman hâlini alınca, artık söz mukavemet edilmez öyle bir sultanlığa erer ki, onun o ruhanî zemzemesi karşısında bütün münasebetsiz sesler-soluklar kesilir; bütün söz şeklindeki mırıltılar yerlerini sükuta terk eder ve muhtevasız konuşmalar da uzlete çekiliverir. Böyle kıvamında bir beyan sofrasına oturma bahtiyarlığına ermiş herhangi bir insan, gönlünü ona açabildiği ölçüde, kendini bir mûsıkî çağlayanına salmış gibi onu olduğundan da fazla derinleştiren bir ruh hâliyle dinler, bütün benliğiyle onun içinde erir ve âdeta, gassalin elindeki meyyit gibi tamamen ona teslim olur.
İyi bir beyanın hemen herkes üzerinde, tabiî onların istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde, mutlaka tesiri olur. Bazen insan, güçlü bir beyan esintisi karşısında, âdeta balonlara binmiş, uçurtmaların dolaştığı noktalarda dolaşıyor gibi, kendini bulunduğu atmosferin sonsuza açık iklimlerinde uçuşan kuşlar kadar hür ve rahat hisseder. Böyle bir câzibe merkezinin yüksek çekiciliğine kapılıp, hep o “ilel-merkez” güç etrafında dönüp durduğu esnada, kabil olsa da dönüp bir ruhunu dinlese, kim bilir ne etkileyici romantik mülâhazalarla iç içe olduğunu ve ne alternatif zevk açılımları yaşadığını duyacak, belki de hayranlıkla kendinden geçecektir. Böyle bir tali’li, bu kabîl ses ve söz kevserlerini her yudumlayışında yeniden bir kere daha dirilerek kendini keşfeder.. kulaklarında yankılanan kelimelerin, cümlelerin ruhuna akışıyla, her an ayrı bir farklılığa erdiğini duyar ve hayatın beyan buudundaki televvünlerinin ne kadar aşkın olduğunu hissederek, tekrar tekrar hayretlerle irkilir.
Hele bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fışkıran bir beyan, zannediyorum dinleyenleri bir anda o güçlü büyüsüyle kucaklar, tesirini ruhlarına üfler ve gönüllerine kendi boyasını çalar; onlar da, kendilerini onun o sımsıcak sinesine salarak, tamamen ona teslim olurlar; teslim olur ve o yumuşatan atmosferde kendi dünyalarının bütün inceliklerini duyar ve sahip oldukları zenginliklerin baş döndürücü güzellikleriyle kendilerinden geçerler.
Bazen, beyanın çağıltıları içinde insan, Cennet Kevserlerini andıran din-iman nağmelerini, fenâ, bekâ melodilerini dinler; her şeyin sonsuzdan gelip yine sonsuza aktığı mülâhazasıyla, iman ve ümit ufkunun tül tül renkleri içinde her an ayrı bir temâşâ zevkine erer.
Bazen de beyanın bir kısım çıkış noktalarından geçmişimize açılır; maziyi bütün ihtişamıyla duymaya çalışır; yer yer onu bir mûsıkî gibi dinler, semâa kalkar, hatta kanatlanır gibi olur ve kalbî, ruhî hayatımız itibarıyla zaman üstü bir hâl alarak, kendimizi dünkü gerçeklerle yarınki hülyaların iltisak noktasında bağdaş kurmuş oturuyor bulur ve zamanın üç buudunu birden seyrediyor gibi oluruz. Bu temâşâ içinde yıkık bir rüya hâline gelmiş olan bütün o muhteşem geçmiş, bir sihirli restorasyonla eski hâlini alır; iman ve ümitlerimizde duyduğumuz gelecek de bir çocuk neşvesi içinde koşar bize gelir; gönüllerimize girerek hasret giderir ve yeniden bir kere daha bizim olur. Öyle ki, bu derûnî duygularla kendimizi değişik çağrışımların akıntısına salar ve hülyalarımızda sonsuz bir güce, aşkın bir cereyana ulaştırdığımız böyle bir çağlayan içinde hâlden hâle, histen hisse, fikirden fikre geçer ve tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi her şeyi biraz da niyet ve gönüllerimize göre şekillendirir, istediğimiz kalıplar içine sokar, istediğimiz gibi yönlendirir; arzu ettiğimiz gibi oturur-kalkar; kanatlanır uçar; iner yerde ayaklarımız üzerinde yürür; mağriplerde tulû, maşrıklarda gurûb temâşâ eder; bir iken bin olur, zerre iken her şey hâline geliriz…
Temelleri mânâ köklerimizle irtibatlı hülyalarımızı besleyen, büyüten, onlara ninni söyleyen, yükseltip onları göklerde seyahat ettiren, hatta onlara nâmütenâhînin menfezlerini gösteren ufuklu, seviyeli, kıvamında bir beyan; duygularımıza miraç yaptırıyor gibi yer yer bizi semanın derinliklerine götürür, bizlere mekân üstü âlemlerde tahtlar kurar ve gönüllerimizde, endişeli bir sessizlik içinde bulunan ebediyet arzularımıza cevaplar verir; duygularımızı ifadesi imkânsız hissî zenginliklere ulaştırır; ruhlarımızı cismaniyet eb’âdına sığmayan derinliklerde dolaştırır ve bize varlığın güftesiz bestelerinden ne mûsıkîler, ne mûsıkîler dinletir.!
Atalarımızın gönüllerinden süzülüp gelen, onlardan tevârüs ettiğimiz değerlerin en kıymetlilerinden biri sayılan beyan; yalnız mânâların vuzûhu, kelimelerin sesi ve belli maksatların ifadesi değildir; o, aynı zamanda düşüncelerimizin dili, hislerimizin mûsıkîsi, kalblerimizin heyecanı, Allah’a muhatap olmanın tercümanı, ümitlerimizin de geleceğe uçurduğu altın kanatlı üveykidir. Bütün bu gayeleri ihtiva eden seviyeli ve hedefli bir beyan; gökler kadar derin, arz ölçüsünde canlı, ipekler gibi yumuşak, anne kucağı kadar sıcak diyebileceğimiz o kendi şivesiyle feverana başladığı zaman, mantıkların uyanışını, ruhların şahlanışını, kelimelerin sihrini ve konuşmanın ezelî macerasını söyleyen bir büyü tesiri icra eder; eder ve bize, dinimizin ululuğunu, milletimizin zenginliğini, fertlerimizin ismet ve iffetini, fatihlerimizin cehd ü gayretini, millî üslûbumuzu ve millî şivemizi söyler.
Gönüllerimizden kopup gelen ve onların derinliklerindeki muhtevayı seslendiren iyi bir beyan; bize her zaman ruhun soluklarını, kalbin hafakanlarını, konuşma maharetinin renk ve edasını duyurur ve renginliğinin, zenginliğinin ve hedefinin kudsiyeti ölçüsünde de semavî seslerin yankıları gibi gönüllerimizde mâkes bulur; bulur ve bize ilk geldiği kaynaktan hep çeşniler sunar.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyururlar ki: “Kim Ramazan orucunu tutar ve ona şevval ayından altı gün ilave ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş olur.” (Müslim, Sıyâm 204; Tirmizî, Savm 53) Hadisi şerifin işaret ettiği gibi Ramazan’dan sonraki ay olan Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Ve bu orucu tutan kimseye bir yıl oruç tutmuş gibi mükâfat verileceği vaad olunmaktadır.
Âlimler hadiste geçen bir yıl ifadesini şu şekilde açıklamışlardır: Kur’an’ın ifadesiyle insanın her yaptığı iyiliğe on kat sevap verilmektedir. (En’âm Suresi, 6/160). O halde otuz gün Ramazan orucu onla çarpıldığında üç yüz ediyor. Altı günlük şevval orucu da onla çarpılınca altmış gün eder. Bunların toplamı üç yüz altmış gün yapar ki, zaten senenin geri kalan beş gününde oruç tutmak (Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramının dört günü) tahrimen mekruhtur. Bunun için de Şevval ayında bu altı günlük orucu tutan bir kişi bir yıl oruç tutmuş gibi olmaktadır.
Ramazan bayramının ilk günü Şevval’in de birinci günü olduğundan bu günde oruç tutulamaz. Ancak bayramın ikinci gününden itibaren bu oruca başlanabilir. Bu orucu ardı ardına veya ayrı ayrı tutmak kişinin kendi tercihine kalmıştır.
Recep ayında hususiyle de Şaban ayında oruç tutmak müstehap veya sünnet oruçlardandır. Çünkü Hz. Aişe’nin ifadesiyle Efendimizin Ramazan’dan sonra en çok oruç tuttuğu ay Şaban ayıdır. Yani bir yönüyle Ramazan ayına girmeden bir alıştırma yapılmış, oruç Müslüman’ın kalbinde kafasında yer etmiş ve Ramazan’a hazırlıklı girilmiş olur. Aynen bunun gibi Ramazan ayının bitmesiyle oruçla olan münasebet birden kesilmeyecek ve Şevval ayında da devam ettirilerek kademeli olarak azalacaktır. Diğer yönden kadınların büyük bir kısmı Ramazan’ın tamamını oruçlu geçiremediklerinden, tutamadığı günlerin kazasını yapmaları gerekmektedir. İşte Şevval’de tutulan oruçla kadınlar yalnız bırakılmayarak onlara eşlik edilmekte ve rahatça onların kazalarını tutmalarına ortam hazırlanmaktadır.
Ancak şurası unutulmamalıdır ki, ne Şevval orucu ne Şaban ayında tutulan oruç ne de diğer nafile oruçlar Ramazan orucuyla karşılaştırılamaz. Yani bu oruçlar Ramazan orucuyla denk tutulmamalı ve ona benzetilmemelidir.
Kaza Oruçları Şevval Orucu Yerine Geçer mi?
Aslında hadiste de görüldüğü gibi, Şevval orucu ayrıca tutulması gereken nafile bir oruçtur. Ve bir seneyi oruçlu geçirmenin nasıl olacağıyla ilgili matematik hesabı da, onun müstakil bir oruç olduğunu göstermektedir. Buna göre kişi mümkünse kaza orucundan ayrı olarak Şevval orucunu tutmalıdır. Mesela, haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri Şevval orucunu tutma, diğer günlerde de kaza orucu tutma şeklinde bunu ayarlayabilir. Ancak herkes niyetinin derinliği ölçüsünde amellerinin mükâfatını alacağından dolayı, kaza orucunu tutarken, nafile oruca vakit bulamayanlar da ümit edilir ki, hadiste geçen müjdeye nail olurlar. Çünkü kaza oruçlarını ve kaza namazlarını hatta kişiye farz olduktan sonra haccı da ertelemeden ilk fırsatta yerine getirmek önemlidir. Çünkü ecelin ne zaman gelip bizi yakalayacağı meçhuldür. Allah Tealâ, sonsuz rahmetiyle oruçlarımızı mükafatlandırsın.
Hava soğuk ve gece karanlığı sarmış her yanımı.
Üşüyorum üzerimdeki elbisem incecik çünkü..
Ama bir yandan da karların eridiğini görüyorum etrafı saran
tepelerin zirvelerinde..
Ve ısınıyorum -buz kesen rüzgarda ellerimi ovuşturup- baharı düşleyerek.
Ümidimi hiç yitirmedim ki ben, uzatıp kara bulutların ötesindeki
gökyüzü maviliğine hayalen dokunarak.
Biliyorum bir gün kara bulutlar sadece rahmet yüklü yağmur saracak..
Kasvet değil asla!
Ve.. O yağmurlar toprakta hiç kaybolmayacak.
Tohumlar çimlenecek, fideler büyüyecek, ağaçlar meyveye duracak.
Etraftaki pıtrak otlarının yerini gül kokuları saracak
Çimenlikte diz kırıp bir çınar ağacı gölgesinde çay kokusu semaverden etrafa yayılacak.
Önümüzden akan cennet nimetlerini andıran şırıl şırıl ve kirsiz ırmaklar ruhlarımıza inşirah salacak.
Ve bir gün gelecek bu hülyalı şafağa bir gün kalacak.
Sevgi nefreti boğacak.
Işıklar da karanlığın üzerine doğacak.
Ve artık hiç üşümeyecek içimdeki çocuk, düşümdeki yaşlılar..
Artık ağlamayacak bir ömür gözüyaşlılar..
Merhaba bahar iklimi!
Merhaba nevbahar!
Ateş böceğinin yalancı ışıklarının biterek hayat güneşinin gurubuyla başlayan, nurla yoğrulmuş ebedi ışıkları barındıran nehar…
Gücün hak bilindiği, zulmetin bininin beş para olduğu soydaşlarımızın muztar duaları elbet bir gün kabul olacak!
Aç masumların bir deri bir kemik kalmışların “ açım, açım!” çığlıklarına tok yatanlar artık bigane kalmayacak!
Anneler bebekleriyle hapishanelerin kirli paslı zindanlarında uyumayacak!
Hapse girme endişesiyle doğduğu topraklarından ve sevdiklerinden ayrılıp cebri hicret yollarında; Ege de Meriç de boğulmayacak!
Sadece medeniyet pazarlayan bir kısım gelişmiş ülkelerde değil, dünyanın hiç bir yerinde can taşıyanlar “nefes alamıyorum, nefes alamıyorum!” çığlığı atmayacak!
Herkese yetecek nefesin olduğu bir atmosfer var biliyorum o gökyüzü maviliklerinde..
Renk renk çiçekler gibi yeryüzünde nefes alan tenlerin rengi..
Düşünceler renkli fistanlar gibi çeşit çeşit..
Ve özgürce koşuşturan taylar gibi capcanlı..
Ey hayaller ülkesinin beyaz atlı prensi nerelerdesin?
Azıcık da dünyamıza uğrasan..
Rüyalarda bizi boğmaya çalışan kabusu ve karabasanları kovalasan!
Ağrıyan yüreklerimizi pamuk ellerinle ovalasan!
Evet mutlu olmak bizim de hakkımız.
Huzur dolu bir iklimde kısacık bir hayatta huzurlu bir nefes almak da.
Ümidin, aşkın ve inancın sacayağında pişirilecek aşa doymak bizim de hakkımız.
Ya Rab! O güzel günleri diliyoruz ve geleceği ümidiyle ellerimizi sana açmış bekliyoruz..
Gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliği..
Tarlasından yeni toplanmış bembeyaz pamuk sadeliği..
Ve Karadeniz’deki hamsiler gibi kıpır kıpır hep canlı..
Ama asla ne “deli” ne de eli “kanlı”
Yürekten, korkusuz ve etrafa emniyet veren bir “delikanlı” olarak.
Bizim de hakkımız hayal kurmak.
Ama biliyoruz ki hakikate hayalle ulaşılır..
Birlikte yaşamayı hayal ettiğimiz dünyamızı Rabbimizin en kısa zamanda bize bahşetmesi için sizler de lütfen “amin, amin” der misiniz?
Neden olmasın?
Hizmetten | Zekeriya ÇİÇEK
İnsanların karakteri, ruhî ve zihnî kabiliyetleri birbirinden farklıdır. Bu açıdan her insan, müstakil bir âlemdir. Dolayısıyla toplu eğitim ve öğretim faaliyetlerinin yanında kişisel donanım farklılıklarının gözetilmesi ve her insanın şahsi hususiyetlerine göre de birebir ele alınması gerekir. Allah Resûlü de insanların karakter ve kabiliyetlerindeki bu farklılığa üç ayrı benzetmeyle işaret etmiş ve eğitimde, kişiye özel hal ve hususiyetlerin dikkate alınması gerektiğini nazara vermiştir:
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları madenlere benzetir: “İnsanlar, tıpkı altın ve gümüş gibi madenlerdir. Onların Cahiliye’de nitelikli olanları İslam’a girdikten sonra da dini kavradıkları ölçüde daha nitelikli olurlar…”1 Dolayısıyla her insan sahip kılındığı istidat ve kabiliyetleriyle elmas, altın, gümüş, demir… gibi bir madendir ve her madenin erime noktası farklı olduğu için hepsi ancak kendi özel potasında eritilip işlenebilir. Madenlerin işlenmesi ve insanlığın istifadesine sunulması, ciddi bir emek ve süreç ister. Bunu da ancak o madeni tam olarak tanıyan, özelliklerini ve değerini bilen kimseler yapabilir. Aksi takdirde sarrafını bulamamış nice madenler, zayi olup gidecektir. Bundan dolayı aile ve eğitimciler, her biri ayrı bir maden olan çocukların kabiliyetlerini keşfetmeli; ona göre bir eğitime tabi tutmalı ve onları, donanımına uygun alanlara göre yetiştirmeli/yönlendirmelidir. Zira her kabiliyet, kendi alanında istihdam edildiğinde daha verimli olacaktır.
2. İnsanlar, Develer Gibidir!
Allah Resûlü, insanların kabiliyet farklılıklarına dikkat çektiği bir başka beyanında şöyle buyurur: “İnsanlar, develer gibidir. Bazen yüz tanesi bir arada bulunur da binecek bir tane bile bulamayabilirsiniz?”2 Öncelikle Allah Resûlü, konuyu, içinde yaşadığı toplumun çok iyi anlayabileceği bir örnekle anlatmıştır. Zira muhatapları biliyordu ki her deve binek devesi olmaya uygun değildir. İlk bakışta hepsi aynı gibi gözükse de aralarında kabiliyet farklılıkları vardır. Hayvanlar da eğitilip yönlendirilirken hatta onlardan istifade edilirken bu farklılıklar göz önünde bulundurulmalıdır. Tıpkı atlar gibi. Evet at, attır ama her at yarış atı olamaz. Onun için cins atlar özellikle aranır ve belki de binlerce at arasından birkaç tanesi seçilir. Buna göre her deveyi binek devesi yapmaya çalışmak, onların kabiliyet farklılıklarını görmezden gelmektir. Eğitim sonrası yüz deveden bir tanesinin binek devesi olması, diğerlerine verilen eğitimin boşa gittiği anlamına gelmez zira onlar da ehilleştirilmekle yük taşıma vs. gibi farklı noktalarda istihdama hazır hale getirilmiş olur.
3. İnsanlar, Topraklar Gibidir!
Allah Resûlü hem kabiliyetlerin hem de her insanın eğitim ve öğretimden alacağı hissenin farklılığını başka bir hadislerinde şöyle belirtir: “Allah’ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, sağanak halinde bir araziye yağan yağmura benzer. Arazinin bir kısmı yumuşaktır, suyu emer; bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısmı sert ve kuraktır; suyu (yüzeyinde) tutar. Bu sudan insanlar yararlanır hem kendileri içerler hem de hayvanlarını sular ve ziraat yaparlar. Diğer bir toprak çeşidi de vardır ki, ona da yağmur yağar ama o ne suyu tutar ne de ot bitirir. Allah’ın dinini inceden inceye kavrayan, Allah’ın benimle gönderdiklerinden faydalanan, onları öğrenen ve başkalarına öğreten kimse ile bunu önemsemeyen ve Allah’ın benimle gönderilen hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.”3Allah Resûlü bu misalde de toprağın sahip olduğu farklı özellikler üzerinden, insanların eğitim ve öğretimden istifadelerinin de kabiliyetlerine göre değişeceğini çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. İdeal bir eğitim anlayışında bu farklılıkların hem gözetilmesi hem de bu farklılara göre yeni metotların geliştirilmesi şarttır.
Kişiye Özel Eğitim Metodu
Kişiye özel eğitimi birebir eğitim olarak isimlendirmek de mümkündür. Bu açıdan baktığımızda Allah Resûlü, toplu ders, hitap ve sohbetlerinin yanında her insanla teke tek yakından da ilgilenirdi. Öncelikle risaletin ilk yıllarındaki ferdi davet dönemi, aslında böyle bir eğitim-öğretim sürecini ve tecrübesini beraberinde getirmişti. Zira Mekke’deki şartlardan dolayı toplu halde ashabıyla buluşamayan Efendimiz, onlarla birebir ilgilenmişti. İlerleyen yıllarda üst düzey görevler üstlenen başta raşit halifeler olmak üzere ilklerin çoğu bu süreçte yetişmişti. Hatta O, birebir yetiştirdiği kimselere, insan zimmetlemiş ve geliştirdiği bu sistematikle kişiye özel eğitime yaygınlaştırmıştır. Böylece hem en zor şartlarda eğitim aksatılmamış hem de Allah Resûlü, gelecekte İslam toplumuna rehberlik yapacak, İslam’ı insanlığa ulaştıracak ilk muallim kadrosunu da oluşturmuştu.
Allah Resûlü’nün takip ettiği bu eğitim anlayışının bir yansımasıdır ki, ilgilendiği şahısların soru, sorun ve isteklerine, onların ihtiyaç, kabiliyet, psikolojik yapı ve sosyal durumlarına göre farklı cevaplar vermiş ve farklı tavsiyelerde bulunmuştur:
En Faziletli Amel Hangisidir?
Bu soruyu Allah Resûlü’ne bir çok sahabî merak edip sormuş ve O, çoğu zaman şahısların durumuna göre farklı cevaplar vermiştir. Mesela Abdullah İbn-i Mes’ud’a, “Vaktinde kılınan namaz!”,4 Ebu Zerr’e, “Allah’a iman ve Allah yolunda cihad!”,5 Hz. Ebû Ümâme’ye “Sen oruç tut. Zira onun dengi bir ibadet yoktur!”,6 Hz. Amr İbn-i Abese’ye “Hacc-ı mebrûr ve umre!”7 Hz. Ebu Mûsa el-Eş’arî’ye “Herkesin, senin dilinden ve elinden emniyet ve güvende olması!”8 Muaz İbn-i Cebel’e “Dilin, Allah’ı zikirle yaş iken ölebilmendir!”9 karşılığını vermiştir.
Dolayısıyla kişiden kişiye şart ve ihtiyaçlar değişebilir. Eğitimde müspet anlamda bir sonuç alınması için bunun gözetilmesi gerekir. Zira bazen belli bir amel, birisi hakkında daha faziletli olabilir. Mesela, zengin bir cimri için infak ve sadaka vermek, oruç ya da cihaddan daha faydalı ve faziletli bir amel sayılabilir. Çünkü infak, onu cimrilikten kurtarır ve iyileştirir. Yine şehvetine tam hâkim olamayan bir kimse için oruç tutmak, onu tedavi etmede sadaka ve umreden daha etkili olabilir ve nefsine ağır da gelse onun için en faziletli bir amele dönüşebilir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bunun içindir ki Efendimiz, bu kişiye özel eğitim anlayışıyla hareket ederek adeta herkese hususi reçete yazmış ve ümmetine bu yolu uygulamalı olarak talim buyurmuştur.
Bana Öğüt Verir Misiniz?
Allah Resûlü’nün, şahıs merkezli eğitim anlayışının bir yansımasını da kendisinden öğüt isteyenlere verdiği farklı nasihatlerde görmekteyiz. Burada da O, yeri geldiğinde şahısların durumuna, yaşına, seviyesine ve vazifesine göre farklı tavsiyelerde bulunmuştur:
Bir gün Efendimiz’i ziyarete gelen birisi, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana öğüt verir misiniz?” demişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, ona “Öfkene kapılma!” buyurdu. Adam üst üste talebini tekrar etti. Fakat Efendimiz her seferinde ısrarla “Öfkene kapılma!”10 tavsiyesinde bulundu. Zira onun öfke duygusuyla imtihanı daha ağırdı ki Allah Resûlü ona bunu tavsiye ediyordu.
Başka bir gün Hz. Ebu Zerr gelmiş ve Allah Resûlü’nden öğüt istemişti. Efendimiz, ona “Sana, takvayı tavsiye ederim. Zira takva her işin başıdır.” buyurmuştu. Hz. Ebu Zerr, daha fazla tavsiye isteyince Efendimiz, “Kur’ân okumaya ve Allah’ı çokça zikretmeye bak. Çünkü Kur’ân, yeryüzünde senin için bir nur, ötelerde de azıktır.” tavsiyesinde bulunmuştu.11
Allah Resûlü’nden öğüt isteyenlerden birisi de Hz. Muaz İbn-i Cebel’di. Yemen’e doğru yolculuğa çıkacağı sırada nasihat isteyince ona, “Ey Muaz! Nerede olursan ol Allah’tan kork. Yanlışlıkla bir kötülük işlediğinde arkasından hemen bir iyilik yap ki onu silsin, temizlesin ve insanlara karşı güzel ahlak ile davran…” buyurmuştu.12
Allah Resûlü, kadınlardan da özel öğüt isteyenlere kabiliyet, ihtiyaç ve konumlarına göre nasihatlerde bulunuyordu. Mesela Hz. Enes’in annesi Ümmü Süleym, öğüt isteyince kendisine şu üç tavsiyede bulunmuştu: “Günahlardan hicret et, uzak dur. Zira bu hicretin en faziletlisidir. Farzlara da dikkat et zira bu cihadın en faziletlisidir. Bir de zikri çoğalt, zira sen Allah’a çok zikirden daha sevimli bir şeyle varamazsın!”13
Sana Bazı Kurallar Öğreteyim!
Allah Resûlü’nün kişiye özel eğitim ve öğretim anlayışının bir örneği de bazı sahabileri yolculukları boyunca yakınında tutup bineğine bindirmesi ve seyahat boyunca ona bir şeyler anlatıp öğretmesidir ki bunu yaparken de yine onların şahsi durumlarını nazara almıştır:
Bir gün terkisinde bulunan Abdullah İbn-i Abbas’a, “Yavrucuğum! Sana bazı kaideler öğreteceğim.” buyurmuş ve şunları söylemişti: ‘Sen, Allah’ın emirlerini gözet ki o da seni gözetip korusun. Allah’ın rızasını her işte önde tut ki Allah’ı her işinde yardımcı olarak yanında bulasın. Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile! Ve bil ki, bütün bir ümmet toplansa ve sana fayda temin etmeye çalışsa ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı verebilirler. Yine eğer bütün ümmet, sana zarar vermeye kalkışsa ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kader kalemi yazmaz olmuş, yazıları değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir.’”14
Bir başka zaman bire bir ilgilenmek için bineğine aldığı Hz. Muaz’a, yolda giderken “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?” sorusunu yöneltmiş ve peşinden şu cevabı vermişti: “Allah’ın kulları üzerinde sabit olan hakkı, onların Allah’a ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.” Bir müddet sessizce ilerledikten sonra Efendimiz, ona “Bunu yaptıkları zaman kulların, Allah üzerindeki hakları nelerdir?” diye ikinci bir soru yöneltmiş ve ardından şu cevabı vermişti: “Bunu yaptıkları zaman Allah’ın onlara azap etmemesidir.”
Şahsa Özel Dua ve Yasaklar
Allah Resûlü’nün kişiye özel eğitim anlayışının yansımalarından birisi de ashabından bazılarına yaptığı duayı bir başkasına yapmaması ya da birinden kabul ettiği bir hayrı bir diğerinden kabul etmemesidir. Zira onların, ihtiyaç, kabiliyet ve maddi-manevî durumlarını çok yakından bilen Allah Resûlü, her birine kendi özel şartlarına göre muamele etmiş ve yönlendirmiştir.
Mesela kendisini ziyarete gelen Enes İbn-i Malik’in annesi, oğlunun çok mal sahibi olması için Allah Resûlü’nden dua talep edince, “İyi bir mal, iyi bir insan için ne güzeldir!”15 buyurarak ellerini açıp ona “Allahım! …Onun malını ve evladını çoğalt.” diye dua etmişti. Ancak Sa’lebe İbn-i Hatîb’in aynı istikamette talebine ise, “Şükrünü eda ettiğin az mal, şükrüne güç getiremeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır.” karşılığını vermekle yetinmişti.16
Bütün malını bağışlamak için getiren Hz. Ebu Bekir’den bu hayrını kabul ettiği halde17 aynı şekilde davranmak isteyen Ka’b İbn-i Mâlik’e ise “…Malından bir kısmını alıkoy, bu senin için daha hayırlıdır.”18 buyurmuştu. Yine Ebu Lübâbe, Allah yolunda bütün malını bağışlamak isteyince, “Malının üçte birini sadaka olarak dağıtman senin için kâfidir.”19 demiş ve onu bu isteğinden men etmişti. Yine Hz. Ebu Bekir çizgisinde hareket ederek malının hepsini infak etmek isteyen Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ın da bu isteğini onaylamamış ve ona “…Varislerini zengin bırakman, onları muhtaç ve insanlara el açar bir vaziyette bırakmandan daha isabetlidir.”20 buyurmuştu.
Sonuç
Görüldüğü üzere Allah Resûlü’nün eğitim ve rehberlik sisteminde takip ettiği strateji ve metodolojilerden biri de kişiye özel eğitimdir. Ashabını fert fert çok iyi tanıyan Efendimiz, onları yetiştirme adına kabiliyetlerini ve ihtiyaçlarını nazara alarak onlara hitap etmiş, ilgilenmiş, görevler vermiş, gerekli telkin ve tavsiyelerde bulunmuştur. Bunun için herhangi bir konuda kendisine soru soran sahabînin iman, ibadet ve ahlaki alandaki gelişimine katkı sağlayacak cevaplar vermiştir. O, cevap ve öğütlerinde muhatap olduğu insanın kabiliyet, yaş, özür, görev, sorumluluk vs. gibi durumlarını dikkate almıştır. Dolayısıyla eğitimde başarılı olmanın en önemli dinamiklerinden bir tanesi de kişinin şahsi durumunu ve seviyesini gözetmek; kabiliyet ve ihtiyaçlarına odaklanmaktır. Bu sünnet, eğitim hayatına imkân verdiği ölçüde taşınmalı ve yaşatılmalıdır.
Kaynak: Peygamberyolu.com | Dr. Selim Koç
Bugün Cuma namazı vaktinde ellerimizi her hafta olduğu gibi birlikte İlahi Rahmete doğru açıyoruz. Saat 13.30’da (Almanya Saati) başlayacak dua programı Hizmetten.com’un YouTube sayfasından yayınlanacak.
Hep birlikte insanlığın selameti için tam Cuma Vakti sizleri Hz Hasan El Basri(kaddesallahu sırrahu)`nun Cuma İstiğfarı ve İmam Şazili’nin Hizbü`n Nasr dualarına birlikte amin demeye davet ediyoruz, gelin hep birlikte yürekten Amin diyelim.
YAYIN SAATİ
⏰13.30 Avrupa Saati
⏰14.30 Türkiye Saati
⏰07.30 Newyork Saati
📺YouTube Kanalımız:📺
Fakirlik, yoksulluk, muhtaç bulunduğu şeylere sahip ola-mama mânâlarına gelen fakr; erbâbınca kalben bütün varlıktan vazgeçip, sadece ve sadece abd ve Ma’bûd münasebeti içinde bulunma, yalnız Allah’a muhtaç olduğunu duyma ve varlığa karşı ihtiyaç alâkalarından kurtulma şuuruyla yaşamaya denir ki, tasavvufçuların “fakr”dan anladıkları da işte budur. O, halkın anladığı mânâda fakirlik ve yoksulluk olmadığı gibi, insanlara karşı ihtiyaçlarını izhâr ederek dilencilikte bulunmak da değildir.
Fakr; varlığı kendinden olmayan her şeyden alâkayı kesip, doğrudan doğruya Hazret-i “Ehad ü Samed”e teveccühten ibarettir. Bu itibarladır ki; insan bütün fâniyat ve zâilâtı kalben terk edip, sıfât ve Zât-ı İlâhî’de fânî olduğu ölçüde fakra ulaşmış ve اَلْفَقْرُ فَخْرِي “Fakirlik iftihar vesilemdir.”[1] fehvâsınca fahre ermiş sayılır. Bir kudsî sözde de ifade edildiği gibi, fakr, iman ve iz’ânın bir buudu hâline gelince, bütün iradeler, bütün meşîetler ve bütün havl ü kuvvetler silinir gider de, sadece ve sadece Allah’ın (c.c.) havl ve kuvveti kalır… Böyle birisinin dünyalar dolusu serveti de olsa, fânî ve zâil olması itibarıyla her şeyi vehm ü hayâl farz ederek, sadece O’nu görür, O’nu bilir, O’nu düşünür.. ve acz ü fakr şuuruyla sadece ve sadece O’na güvenir, O’na dayanır ve O’ndan başka her şeye karşı bütün bütün kalben bîgâne hâle gelir. Nâbî merhum ne hoş söyler:
“Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbî,
Fakr, âyinesidir suret-i istiğnânın.”
Fakr ile alâkalı bir hoş söz de Hz. Mevlânâ’dan:
اَلْفَقْرُ جَوْهَرٌ وَسِوَى الْفَقْرِ عَرَضُ وَالْفَقْرُ شِفَاءٌ وَسِوَى الْفَقْرِ مَرَضُ
اَلْعَالَـمُ كُلُّهُ صُـدًى وَغُـرُورُ وَالْفَقْرُ مِـنَ الْعَالَمِ سِرٌّ وَغَرَضُ
“Fakr, her şeyin özü; onun gayrisi ise sûret ve şekildir. Fakr bir şifa, başkası ise marazdır. Bütün âlem bir hevâ, bir çalım ve gurur; fakr ise varlığın sırrı ve özüdür.”
Aslında insan, kendi acz, fakr ve ihtiyacını iman şuuruyla görüp sezemese bile, bir realite olarak o hep aciz, fakir ve muhtaçtır. Cenâb-ı Hak onun bu tabiî durumunu hatırlatma sadedinde şöyle buyurur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللهِ وَاللهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ‘Ey insanlar, siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan bir Ganiyy ü Hamîd’dir.”[2] Evet insan “mümkinü’l-vücûd” iken vücûda gelebilmek için O’nun tercih, takdir ve meşîetine muhtaç olduğu gibi, varlığını devam ettirebilmek için de yine her lâhza O’nun feyz-i vücûduna muhtaçtır.
İnsanın fakr ve ihtiyacı O’nun zilletine sebep değildir. Aksine, fakrının şuurunda olduğu ölçüde izzetine vesiledir. Zira “Ganiy-yi Mutlak” olan Allah’a karşı fakr u ihtiyaç şuuru, gınânın ta kendisidir. Evet insan, vicdânındaki nokta-i istinâd ve nokta-i istimdâdı duyup, hissedip O’na yöneldiği nisbette “başka şeylere muhtaç olmadığı” şuur ve idrâkine ulaşır ki, böyle birisi tam bir fakir olduğu halde, hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı ihtiyaç hissetmez. Ve yine böyle bir fakir, kendi varlığı dahil her şeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir ve sahip olduğu şeyleri O’nun vücûdunun ziyasının bir gölgesi sayar ki, tevhid şuurunun bu seviyeye ulaşmasına “fenâ fillâh” denir.. ve iki adım ötede de “bekâ billah” vardır. Bu mânâ ile alâkalı olarak Hayâlî merhum şöyle der:
“Hayâlî fakr şalına çekmek cism-i üryânı,
Ânınla fahrederler, atlas ü dîbâyı bilmezler.”Fakr; evliyânın şiârı, asfiyânın hâli ve Hak sevgisinin de en bâriz emâresidir.
Fakr; Cenâb-ı Hakk’ın, dostlarının kalbine koyduğu öyle bir sırdır ki, onunla nurlanan gönüller ma’mûr olur.
Fakr; insanın kalb gözünü, Hakk’ın tükenmez hazinelerine açan nurdan bir anahtardır; bu anahtara sahip olan, dünyanın en zengini sayılır.
Fakr; gınânın kapısıdır; o kapıdan geçebilenler vicdanlarında “Mâlikü’l-Mülk”ün sonsuz definelerine ulaşırlar; ulaşırlar da, fakrı ayn-ı gınâ bulurlar. Bu itibarla da, Hz. Cüneyd’in de buyurduğu gibi, diyebiliriz ki: “Gınâ, fakrın kemâle erme keyfiyetinden başka bir şey değildir.”[3]
Evet, Allah’a karşı iftikar tamamlanınca, mutlak gınâya ulaşılır; gınâya ulaşılınca da, insan ruhu başka bir şeye ihtiyaç hissetmez ki, halk arasındaki: “Asıl zenginlik kalb zenginliğidir.” sözünün mânâsı da bu olsa gerek…
Evet insan, böyle bir zenginliğe erince âdetâ her yerde geçerli bir kredi kartını elde etmiş gibi olur. Böyle sırlı bir sermayeye sahip olan ise ne güçsüzdür, ne de fakir. Bir eski söz, bu yeni gerçeği, hiç yoktan iyidir ölçüsünde şöyle anlatır:
Kuvvet O’nun biz güçlüyüz;
O’nun namıyla ünlüyüz,
Zirveler aşar yürürüz;
Zorluklar âsândır bize.
Malımız yok pek ganîyiz;
O’nun ile olduk aziz.
Tefekkürdür mesleğimiz;
Yaş-kuru irfandır bize.[4]
اَللَّهُمَّ تَمَّ نُورُكَ فَهَدَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ،عَظُمَ حِلْمُكَ فَغَفَرْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ بَسَطْتَ يَدَكَ فَأَعْطَيْتَ فَلَكَ الْحَمْدُ رَبَّنَا وَجْهُكَ أَكْرَمُ الْوُجُوهِ وَجَاهُكَ أَعْظَمُ الْجَاهِ وَعَطِيَّتُكَ أَعْظَمُ الْعَطِيَّةِ وَأَهْنَاهَا تُطَاعُ رَبَّنَا َتَشْكُرُ وَتُعْصَى فَتَغْفِرُ وَتُجِيبُ الْمُضْطَرَّ وَتَكْشِفُ الضُّرَّ وَتَشْفِي السَّقِيمَ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَيِّدِ الْعَالَمِينَ مُحَمَّدٍ الْهَادِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ
[1] Bkz. el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/113.
[2] Fâtır sûresi, 35/15.
[3] el-Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye s.418.
[4] M. Fethullah Gülen, Kırık Mızrap-1 s.44-45.
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi