Allah var ve bir de O’nun sanatı var. Sanatı Sanatkar’la karıştırmamak lazım.
***
Temiz bir zihin ve selim bir kalb isteyenler, her türlü düşünceye vize uygulamalı ve yabancı mülahazalara geçiş hakkı tanımamalıdırlar.
***
Dinî ilimleri bilen çok insan var, fakat Allah’ı bilen, Efendimiz’i bilen çok az.
***
Ne yapıp edip taklide takılı mülahazalardan sıyrılmak lazım!.
***
İmam Rabbani, İmam Gazali, Üstad Bediüzzaman gibi kimseler Zat-ı Uluhiyeti çok iyi anlamışlar. Zannediyorum kalb O’na teveccüh edip ısrarla “Bildir bana Kendini!” deyince, O da bu yakarışa marifet şualarıyla cevap veriyor ve talep edenin samimiyeti ölçüsünde Kendini ona tanıtıyor.
***
Başkalarının marifete yürüdüğü yolu takip ederek Allah’ı bilme ufkuna ulaşmak mümkün değildir. Diğer insanların tecrübeleri sadece bir fikir verir; onlar adeta yol haritasını belirler. Ne var ki, o haritayı eline alsan ve yolu öğrensen de, mesafeleri bizzat sen katedecek ve varılacak yere sen varacaksın!..
***
Allah’ım! Bana, yaptığım en küçük kötülüğü dahi asla unutmayacak kadar güçlü, Senin inayetinle benden sadır olmuş bazı iyilikler varsa onları da hemen unutacak kadar dağınık bir hafıza ver!.
***
En küçük günahlardan dolayı bile kayıp düşme endişesi olmalı! Kayma endişesi olmalı ki, Allah kaydırmasın!
***
Allah’tan (celle celâlühû) isterken, Allah’ı (azze ve celle) istemeli!
***
Tabiî olmayan davranışlarda inkıtaların olması pek tabiîdir.
***
Ruhunu yonta yonta onu Cuma Yamaçları’na ehil hale getirememiş insanların hayatı bir yalandan ibarettir.
2008 yılında Almanya’nın Bremerhaven şehrinden Hüseyin Dön Bey aramıştı ve şunları anlatmıştı: “Viktor (Süleyman) Dock ile tanışıklığımız yıllar öncesine dayanır. Geçenlerde beni arayıp ‘Hüseyin biliyorsun ben MS (kas erimesi) hastasıyım ve bir bakımevinde kalıyorum. Belki ömrümün son günlerini geçiriyorum. Biraz para biriktirdim benim yerime vekaleten hacca gider misin?’ Çok duygulanmıştım. Aniden ‘Neden ben gidiyorum sen gitsene’ dedim. Hüzünlü bir ses tonuyla ‘Bu halimle mi?’ dedi. Zira kas erimesi hastalığından dolayı tekerlekli sandalyede idi ve tuvalete bile başkasının yardımı ile gidiyordu. ‘Seni ben götüreceğim ve beraber hac yapacağız’ deyince sevinçten ağladı.”
O sene (2008) de Kuzey Almanya’dan yaklaşık 80 kişilik bir grupla hacca gittik. Şüphesiz grubun en ilgi çeken şahsı Viktor idi. Hac boyunca Hüseyin Dön Bey ile aynı odada kaldılar. Hüseyin Bey Viktor’a bir anne şefkati ile baktı. Bir keresinde Mekke’de kaldıkları odayı ziyarete gitmiştim. Gördüğüm manzara hiç aklımdan çıkmadı: Hüseyin Abi Viktor’a banyo yaptırmış ve üzerini giydiriyordu. Viktor’un dudaklarından ise Hüseyin Bey ve hac arkadaşlarına dualar dökülüyordu. Viktor haccını çoğu yerde gözyaşı dökerek tamamladı.
O yılki hacda Viktor’la yaşadığım bir hatıram var ki aklıma geldikçe gözlerimdeki yaşa hakim olamam.
Mekke’ye inip ilk umremizi tamamladıktan sonra otelin teras katında oturuyorduk. Viktor son derece mutlu ve huzurlu görünüyordu. Birden aklıma geldi ve Viktor’a şunu sordum: “Viktor biliyorsun Allah Kâbe-i Muazzama ile gözlerin ilk buluştuğu andaki duayı reddetmezmiş sen hangi duayı yaptın?” O neşeli hali birden kayboldu ve ıstırap kokan şu cümleler döküldü: “Evet biliyorum o duanın önemini ama Kâbe’yi görünce kendi hastalığımı unuttum. Aklıma Avrupa’da Rabb’imden habersiz yaşayan insanlar geldi ve Allah’ım Seni aradığını bilmeden Sana muhtaç milyonlarca insan yaşıyor geldiğim coğrafyada. Ne olur Rabb’im buluş onlarla ve onların gönlüne de doğ onlara da hidayet ver.”
Orada bulunup da duygulanmayan tek insan kalmamıştı. Kendi adıma kulluğumdan ve insanlığımdan utanmıştım.
Ertesi yıl kaldığı bakımevinde ailece ziyarete gittiğimizde odasında 24 saat Kur’an dinlediğini söylemişti. Zira şeytan çok uğraşıyor benimle diye eklemişti. Odasındaki Türk bayrağını göstererek Anadolu insanını çok sevdiğini anlatmış duvardaki Mekke Medine resimleriyle ilgili ise “Yüreğimdeki hasreti bir nebze hafifletiyor.” demişti.
İşte bu güzel insanın dâr-ı bekaya irtihalini öğrendim. Hüseyin Abi yine yanındaymış. Hemen telefona sarıldım. Hüseyin Abi; “Ben başında Cevşen okurken o kısık sesiyle ‘Allah, Allah, Allah’ diyordu. Ruhunu öylece teslim etti.” dedi.
Hayatı çile ile örgülenmiş bu güzel insan bize kulluk dersi verip Rabb’ine yürüdü. Tekerlekli sandalyede hayatını geçiren Viktor’un vefatı ayaklarındaki sakatlıktan dolayı yürümekte zorluk çeken Amr ibn-i Cemuh’un (ra) Uhud öncesi Efendimiz’e (sas) söylediği şu sözleri getirdi aklıma: “Ya Rasûlallah müsaade et Uhud’a çıkayım şehit olayım ve cennete ayaklarım düzelmiş olarak yürüyeyim.” İbn-i Cemuh (ra) Uhud’da şehit olmuştu. Allah Rasûlü (sas) ise o kutlu mağarada iken dudaklarından şu cümleler dökülmüştü: “İbn-i Cemuh’u cennette görüyorum, düzelmiş ayaklarıyla reftare yürüyor.”
Mekânı cennet olsun. Viktor da inşallah cennette Amr ibn-i Cemuh’lar (ra) ile beraberdir.
Hizmetten | İsmet Macit
Bir şeyin gerçek veya doğru olup olmadığını araştırma-soruşturma, ortaya çıkarma ve inkâr edilemeyecek, çürütülemeyecek delillerle ispatlama mânâlarına gelen tahkik; erbab-ı tasavvufça, Hazreti Zât-ı Ehad u Samed’i, vücûd ve evsâf-ı kemaliyesiyle, -Kur’ânî muvazene içinde- bilmenin ötesinde, ulûhiyet hakikatinin “bî kem u keyf” müntehî bir sâlikin vicdan ve letâifinde, hususî tecellîlerle belirip duyulması şeklinde yorumlanmıştır ki; bu seviyeye eren bir hakikat eri, ondan öte artık, ne şüphe, ne tereddüt, ne de herhangi bir kuşkuya maruz kalmadan, istidâdı müsait olduğu ölçüde, yolculuğunu ya “seyr fillâh” ya da “seyr minallah” ufkunda sürdürür ve -biiznillah- herhangi bir husûfla da karşılaşmaz; karşılaşmaz, zira o mazhar olduğu makam ve pâye itibarıyla artık hep, Hakk’ın gözüyle görmekte, O’nun sem’iyle işitmekte ve her şeyi O’nun sıfatlarının ziyâsı ve vesâyeti altında duyup hissetmektedir.
Tabir-i diğerle böyle bir tahkik kahramanı hep Hak yolunda, Hak için Hak iledir. Hak dostları arasında böyle bir pâye “makam-ı mahbubiyet”e ait bir pâyedir ve Hazreti Mahbub’un hususî bir teveccühünün remzidir. Başı bu pâyeye eren bir tahkik eri, Hakk’ın mahbubu olduğu gibi, onun gök ehlince sevilmesi ve yerde temiz kalblerin ona teveccüh etmesi de ona karşı Hak teveccühünün bir aks-i sadâsıdır. Bu bâtınî alâkanın zahirî emaresine gelince o da, farzların kusursuz olarak yerine getirilmesi üzerine bina edilmiş bir nafile tutkusudur.
Evet, farzları vaktinde hakkıyla yerine getiren, getiremediklerini de ciddî bir nedâmet ve telâfi duygusuyla kazâ eden, sonra da tabiatının gereklerini yerine getirme ölçüsünde nafilelere düşkünlük gösteren bir hakikat âşığı, her zaman hakkı duyar, hakkı görür, hakkı tutar kaldırır ve hakka doğru yürür ki, böyle birinin gönlüne ağyarın gölge etmesi ve gözlerine başka hayâlin girmesi asla söz konusu değildir. Ara-sıra ufkunu buğu ölçüsünde bir sis bürüse de, bahar bulutları gibi gelip geçicidir ve bu yeni bir açılımın da şafak emaresidir.. evet onlar sıkıntı hâlinde de, sevinç-neş’e zamanında da sürekli yol alır ve hep kazanırlar.
İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri bu tahkik kahramanlarını şöyle resmeder:
“Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
Nûr-u Hakkı âleme bîçûn[1] karîn
Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsiru)[2] dedi,
Bulduğu için nûrunu bu mâ u tıyn.[3]
Nûr-u pâk bulmasaydı âb u hâk,[4]
Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
Nûr-u (Lâ şarkî ve lâ garbî)[5] bulan,
Ehl-i dil mişkât-ı nûr olmuş yakîn.
Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
Âminûn u sâlimûn u gânimîn.[6]
Hakka tefvîz ile Hakkı sen seni,
Fâil-i Muhtâr’ı bul Ni’me’l-Muîn.”
Bir diğer yaklaşımla tahkik; sâlikin, imanını mârifetle, mârifetini muhabbetle derinleştirerek bunları âdeta birer gez-göz-arpacık gibi kullanıp, uğradığı her izâfî makamın ufkuna göre Hak rızâsına talip olması ve onu takip etmesidir. Bu yüce hakikatin, seyr u sülûk-i ruhânînin her mertebesinde duyulup hissedilmesi farklı farklıdır; zira, her hak yolcusunun imanı, mârifeti, aşk u iştiyakı onun yakîniyle mebsûten mütenâsib (doğru orantılı)’dir.. ve imanda, mârifette, muhabbet ve zevk-i ruhânîdeki farklılık, tahkikteki farklılığın bir neticesidir. Evet, nazarî bilgilere dayanan iman -aksine ihtimal vermeyecek şekilde de olsa- [7]لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعِيَانِ fehvâsınca, gaybî fakat emare ve işaretleriyle müşahede ve mükâşefeye istinat eden yakîn gibi değildir; tıpkı böyle bir yakînin de, insan mahiyet ve tabiatının bir buudu hâline gelmiş kâmil bir iz’âna denk olmadığı gibi… Bunlardan birincisi, her şeye rağmen, tahkik sahasında ilâhî teveccühe vesile olabileceği ümit edilen ve ببضَاعَةٍ مُزْجَاةٍ “Değersiz bir sermaye” (Yûsuf, 12/88) ölçüsünde kıymet-i zâtiyesi olmayan bir şart-ı âdi; ikincisi, mevcudiyetinin nisbî-kisbî olmasının yanında Hazreti “Cevâd”ın cömertliği ile tomurcuklaşabilmiş bir meyve namzedi; üçüncüsü de, O’nun nûr-u vücûdunun şuaâtı altında fenâ bulmuş, sonra da farklı bir renkte ikinci bir varlığa ermiş hem var hem yok hâlis bir meyve; belki de ondan da öte tam bir hulâsa.. Hazreti İbrahim, أَرِنِي كَيْفَ تُحْيي الْمَوْتى “Ölüleri nasıl dirilttiğini göster bana.” (Bakara, 2/260) talebiyle tahkikin mebdeine, لِيَطْمَئِنَّ قَلْبي “Kalbim itminana erip doygunluğa ulaşsın..” (Bakara, 2/260) mesned-i talebiyle de onun müntehâsına işaret etmiştir. Elbette ki, böyle yüce bir peygamber ufku itibarıyla, bu ölçüdeki bir tahkikin, ne “ilme’l-yakîni”ni, ne “ayne’l-yakîni”ni, ne de “hakka’l-yakîni”ni kavramamız mümkün değildir; bizim bu şekildeki yaklaşımımız, kendi zevk ve ruh hâlimizi ifade edebilmemiz için bir “vâhid-i kıyâsî” ve bir “mirsad-ı mülâhaza” olarak değerlendirilmelidir ki, Allah Rasûlü de (sav), Hazreti İbrahim’in itminana ermek arzusuyla ortaya attığı böyle bir talebine karşı: نَحْنُ أَحَقُّ بِالشَّكِّ مِنْ إِبْرَاهِيمَ “(Bu şekilde izâfî) bir şekk İbrahim’den daha çok bizi alâkadar eder.”[8] diyerek bu ince farka işaret buyurmuşlardır.
Tahkik kahramanı; İman, mârifet, muhabbet, aşk u şevk ve zevk-i ruhânî açısından tevhidî bir düşünceyle sürekli ona tahsis-i teveccüh ve im’ân-ı nazarda bulunarak O’nu biricik murad ve rızâsını da tek hedef kabul edip celâlî esintilerde cefâ mülâhazasına, cemâlî meltemlerde de safâ duygusuna kapılmadan, kahrı-lûtfu bir bilme esprisiyle bütün tecellîleri yolda bulunuyor olmanın tezahürleri sayarak; daha doğrusu öyle duyup öyle hissederek, onlara takılıp kalmadan, onlarla doğrudan doğruya meşgul olmadan, gerçek gâyenin dışındaki her şeyi gelip-geçici birer gölge telâkkî edip, sonra da hedefe kilitlenmenin gereği deyip hep ona ulaşma azmi içinde bulunan tam bir gönül eridir.
Evet o, dişini sıkıp elemlere katlanarak, elinden geldiğince cismanî lezzetlere karşı tamamen kapanarak ve dinin emir ve yasaklarına da kılı kırk yararcasına riayet ederek “Hû” deyip ilerleyen öyle bir semâ yolcusudur ki, her dönemeçte kendini ayrı bir itminan esintisiyle istikbal ediliyor görür, her makamda ayrı bir rızâ televvünüyle hoşâmedîler alır ve zâhir-bâtın duygularında:
“Bana Hak’tan nidâ geldi; gel ey âşık ki mahremsin!.
Bura mahrem makamıdır seni ehl-i vefâ gördüm.” (Nesîmî)
sözlerinin tın tın ses verdiğini duyar. Doğrusu, burası öyle bir makamdır ki, bu makamda duyulan iman O’ndan, mârifet O’ndan, sevgi O’ndan ve aşk u şevk de O’ndandır. Bu makamda duyguları çepeçevre saran سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki!” (Bakara, 2/32) itiraf-ı azîmesi, vicdanlarda hissedilen biricik gerçek de هُوَ الْبَاقِي اْلأبَدِيُّ الْسَرْمَدِيُّ hakikatidir. İşte böyle bir tahkike erinceye kadar göze-kulağa neler ilişir neler.! Mertebe rütbeye, hâl de makama dönüşünce, mahiyet-i insaniye “sübühât-ı vech”in şuaâtı karşısında للهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ (Allah onlara şöyle hitab eder: “Bugün mülk ve hakimiyet kimin?) Mutlak galip, tek Hâkim olan Allah’ındır!” (Mü’min, 40/16) der erir-gider ve cihetler üstü dört bir yanda (Rahman, 55/27) وَيَبْقى وَجْهُ رَبِّكَ ذو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ gerçeği duyulmaya başlar. Bu noktayı tutacağı âna kadar, “dün-bugün-yarın” diyen insan mantığı, o makama erip, kendini o makamın mevhibe sağanakları içinde bulunca [9] أَنْتَ اْلأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ، وَأَنْتَ اْلآخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ hakikat-ı ezeliye ve lâyezâliyesi karşısında mütelâşi olup dört bir yana saçılır; hatta vicdan bazen izâfî vücûdunu dahi nisyâna gömerek كَانَ اللهُ وَلاَ شَيْءَ مَعَهُ “O vardı da başkası yoktu.”[10] mülâhazasını bir kere daha derinden derine duyar.. “Ne hulûl ne ittihat; hakikî “vücûd” Sana ait; mâsivâ ise, Senin varlığının ziyâsının gölgesinden ibaret” diye mırıldanır ve bütün benliğiyle O’na nisbetin şerefini soluklar; mütevazi, mahviyet içinde ve hacâletiyle beraber “ahsen-i takvîm”e mazhariyetin bütün fezâilini ruhunda duyar.
اَللَّهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَمَحَبَّتَكَ وَمَعِيَّتَكَ. وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وعَلَى أَصْحَابِهِ الَّذِينَ هُمْ مُحِبُّوكَ وَمُقَرَّبُوكَ…
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
[1] Bîçûn: Eşsiz, benzersiz
[2] Benimle işitir, Benimle görür. (el-Hakîm et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-usûl 3/81; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 2/580; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 1/13.)
[3] Mâ u tıyn: Arapça; su, toprak anlamına
[4] Âb u hâk: Farsça; su, toprak anlamına
[5] Lâ şarkî ve lâ garbî: Hazreti Tecellî’den kinaye, ne doğulu ne de batılı
[6] Emniyet, Selâmet ve kazanç içindedir demek
[7] Müsned 1/215; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 1/46; es-Sehâvî, el-Mekâsıdü’l-hasene, s. 414-415; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/168-169
[8] Buhârî, tefsiru sûre (2) 46; Müslim, îmân 238
[9] Ezelden beri var olan Sen’sin. Sen’den gayri de ezelde hiçbir şey yoktu. Her şey helâk olduktan sonra bâki kalan sadece Sen’sin, Sen’den gayrı bâki olan hiçbir şey yoktur. (Müslim, zikir 61; Tirmizî, deavât 19; Ebû Dâvûd, edeb 98)
[10] Buhârî, tevhid 1; Müsned 4/431; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/204
Ci’râne’de yaşanmış bir örnekten hareketle bir önceki yazıda, bakış açısına göre (niyet ve nazar) işin renginin değiştiğini ve herkesin de kendi yaptığını “doğru” kabul ettiğini yazmaya çalışmıştım.
Bugün, aynı mekânda yaşanmış ikinci bir hâdiseyi paylaşmak istiyorum:
Gönüller Sultanı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), 21 yıl kin ve nefret soluklayan Mekkelileri de gemisine alabilmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Şefkat Güneşi’nin doğuşuyla birlikte kitlelerin gözü açılmaya başlamış ve şartlı baktığı için düne kadar hakikatin rengini göremeyenler de sel olup Kâbe’ye doğru akıyordu. Ancak kin ve nefrete kilitli bir ömrü bir çırpıda geride bırakmak ve bir manada geçmişini yok sayarak üzerine çizgi çekmek herkes için kolay değildi.
İşte o gün Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün himmeti, her fırsatı değerlendirmek suretiyle bunu kolaylaştırmaktı; geride kalan kim varsa hepsinin elinden tutacak ve onları da Cennet’e ehil hale getirecekti. Bir manada bunun “olabilir” olduğunu gözler önüne serecek ve Kıyâmet’e kadar gelip geçecek herkesin, birer mazeret olarak ileri sürebileceği kozları elinden alacaktı.
Bugüne kadar görmeseler de aslında onlara, 21 yıldır ne emekler vermişti.
Şimdi de veriyordu!
Müellefe-i kulûba taksimattan pay verilirken yanına, Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra denilen bir adam geldi.
Burnundan soluyordu!
Genel görüntüsüne bakıldığında akıl ve muhakemesi gitmiş durumdaydı; hislerinin mağlubuydu!
Öfke yüklü bir ton ve yüksek sesle, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bugün ben, Senin yaptıklarına tanık oldum!”
Bu bir sitemdi.
Üstelik, beden dili her şeyi açıklıyordu; açıkça adam, hem de Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘yanlış yapıyorsun!’ diyordu!
Sesin geldiği tarafa yönelen Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Evet!” buyurdu ve sordu:
“Neye tanık oldun?”
Sanki hiç duymamış gibiydi; bildiğini okuyor ve ağzını doldururcasına, “Adaletli davranmadığını görüyorum; âdil ol!” dedi.
Şimdi anlaşılmıştı!
Dünyalık istiyordu.
Daha doğrusu, verilenleri az bulmuş ve daha fazlasını talep ediyordu!
Nebevî niyeti okuyamamış ve sadece kendi bildiğini okuyarak hakkı olmayanın da peşine düşmüştü!
Muhtemelen, kendini bir yere koymuş ve şahsına verilenle başkalarına verilenleri kıyaslıyor, evine daha fazla deve ile dönmenin hesaplarını yapıyordu.
Kısmî de olsa Ensâr’ın o günkü muvakkat burukluğu işine gelmişti; yalnız olmadığını düşünüyor ve bunları söylerken, ‘rahatsız olan sadece ben değilim!’ mesajını veriyordu!
Sera-Süreyya farkı; bir tarafta, mâmeleki adına ne varsa hepsini, düşen birisini daha kaldırabilmek için seferber eden bir Peygamber diğer yanda, içindekilerle birlikte Ci’râne’yi de verseniz doymayacak bir göz!
Bu da bir problemdi ve problemler sarmalı içinde bulunan bir mü’minin, canını yakıp yüreğini yırtan hâdiselere nasıl yaklaşması gerektiğini gösterircesine bir temkinle adama baktı.
Evet, O’nun da duyguları vardı; ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), duygularının en aktif olduğu, en çok acı çekip gözyaşı döktüğü demlerde bile akıl ve muhakeme odaklı bir duruş sergilerdi.
Bugün de aynısını yaptı; “Eğer” dedi. “Ben de âdil olmazsam, işim bitmiş demektir!” Sonra devam etti:
“Şâyet adâlet, Benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir?”
Mücessem Kur’ân’dı O (sallallahu aleyhi ve sellem); evirip çevirip konuyu adalete getiren bir Kitâb’ın mübelliği idi aynı zamanda ve attığı her adımı, kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle atıyordu.
Ama gel gör ki elin oğlu, Allah’ın Resûlü’nü bile -hâşâ- adaletsizlikle ittiham edebiliyordu!
Gelişmelere şahit olan Hazreti Ömer’i (radıyallahu anh) çileden çıkaran bir davranıştı bu ve pür-heyecan Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına yaklaştı; “Yâ Resûlullah!” dedi. “Şu münafığı bana bırak, boynunu vurayım!”
Bu da başka bir bakış açısıydı ve onun o gün baktığı yerden mesele, ancak kılıçla çözülebilirdi!
Ancak hüner, problemi başka problemlere dönüştürmeksizin çözebilmekti; erken ve yersiz müdahalenin çıbanı başka noktalara sıçrattığı gibi ihmal edilip geç kalındığında vücudun elden gitmesi gibi sıkıntılar yaşamamanın yolu, hâzık bir hekim hassasiyeti ve müdahalede zamanlama titizliğinden geçiyordu.
Onun için Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu çıkışı ayrıca endişelendirmişti Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” buyurdu.
Öyle ya, Nebevî mektepte herkese bir hisse vardı; tehevvür değil, teenni ve temkin esastı ve beklenenin aksine, “Onu kendi hâline bırakın!” buyurdu.
Şüphe yok ki o gün o da razı edildi ve beklediği dünyalığına kavuştu. Fakat bu vesileyle Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine bir ikazı vardı; şunları söyledi:
“İleride onun gibi başka insanlar da zuhûr edecekler! Onlar, din konusunda belki çok derin bilgilere ulaşacaklar; Kur’ân’dan başlarını kaldırmayacaklar ama bu, gırtlaklarından aşağıya inmeyecek. Üstelik, okun yaydan çıkıp da gitmesi gibi dinden uzaklaşacaklar! Bir kere ok çıkıp da gittikten sonra yaya bakıldığında oktan ne bir eser görülebilir ne de okun ucunun konulduğu yerde bir izi kalır; kirişin olduğu yerde oktan bir eser yoktur artık! Zira o, çoktan hedefine ulaşmış ve hayvanın karnını delip kana bulanmıştır! Aynı zamanda sizler, onların namazları yanında kendi namazlarınızı; oruçları yanında da kendi oruçlarınızı küçümsersiniz!”
Öyle ya, kimsenin kurtuluş garantisi yok.
Hepimiz etten-kemikten varlıklarız.
Hislerimiz ağır bastığında sesimizi yükselttiğimiz, öfkemiz kabardığında bağırdığımız az değildir!
İbâdet ü taâtimize bakarak kendimizi sahile demirlemiş ebediyet gemisinde görmek, hepimizi yanıltabilir. Halbuki âdemoğlu hata ile ma’lûl ve biz de onlardan birisiyiz.
Aramızda, ‘Bu bana söylenmiş bir söz değil; Zü’l-Huveysıra’ları ilgilendirir’ diyenler de olabilir. Şüphesiz bu da başka bir bakış açısı. Ancak unutmamak lazım ki bu ikazları Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine söylemiş.
Topu taca atmaya gerek yok; -Allah (celle celâlühû) ayırmasın- bizler de o ümmetin efrâdındanız!
Düz yolda herkes reftâre yürür; önemli olan karşımıza çıkan sürpriz bâdirelerde sergilediğimiz duruşumuzdur!
Birileri, kitleleri din ile aldatıyor, doğru!
Ancak, bin bir kusur ile ma’lûl dindarlığımız da bizi aldatmasın!
Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724
***
Allah’ın rızasını elde etmekle hiçbir gaye tartılamayacağı gibi onu kazanma vesilesi olarak da i’lâ-yı kelimetullahla hiçbir amel tartılamaz.
***
Davranışların tabiata mal olması çok önemlidir. Sahabe çok tabiî bir topluluk idi.
***
Yazmasına, okumasına, konuşmasına… aşık olanlar ruhen hasta insanlardır ve onların, muhataplarına müessir olmaları da kat’iyen söz konusu değildir.
***
Yanlışları asgariye çekmenin en önemli yolu meseleleri, ehil olanlarla meşveret etmektir.
***
İşe derinlik katan ve onu kabul ufkuna götüren iksir niyettir.
***
İnsan kalbi gözlerle ve kulaklarla sürekli beslenmiyorsa iman havzına bir şey akmıyor demektir.
***
Kur’an’ı Efendimiz’de, Efendimiz’i de Kur’an-ı Kerim’de aramak lazım.
***
Şeâire riâyet etmenin, Allah’la irtibata delalet eden emarelerin en önemlilerinden biri olduğunda asla şüphe edilmemelidir.
***
Kur’an’sız ümmet de, ümmetsiz Kur’an da gariptir.
***
İrşad eksenini bulmak ancak gerçek mürşidlere nasip olur.
İnsana verilen hislerin, kabiliyetlerin dengeli kullanılmayışı neticesi bir herc-ü merce varıp dayandık. Haksızlıklar tepe tepe yığılıp, mazlumlar, altında mengenede sıkılanlar gibi ezilirken kanlarından terlerinden ümranlar kurulmak istendi. Merhametsizlik katı bir maddeciliğe döndü. Ruhun, vicdanın teneffüs ettiği maneviyat âlemini, silme-inkâr etme, materyalizmin katı kalıpları içine insanın sonsuza uzanan bütün hissiyatını dondurup hapsetme, insanlığı bir kaç asırdır tahammülsüz acılarla kıvrandırdı. Ve öyle bir medeniyete köle etti ki, onun çarkları insanlığı eriten tüketen bir sistemi çevirmekte ve kurduğu dolap, semavi? bir bela, bir musibet gibi başlarda dönmekte.. Çünkü temelinde hak yok, kuvvet var.. Medeniyet temsilcileri, kuvvetli oldukları için kendilerini felsefeleri icabı haklı kabul etmekte. Her biri hiçbir esasa istinat etmeden istedikleri milletleri, devletleri ezip geçmekte, istediklerini bir ahtapot gibi emip tüketme gayreti içinde yarışmaktalar.. İşte Afrika, işte Asya, işte geri kalmış ülkemiz ve işte esir mazlum milletler..
Bu medeniyetin temel felsefesi şahısların da içlerine sindiğinden, insan tabakaları arasında da aynı şeyler olmakta; toprak altında maden ocaklarında çalışıp “küt-u la yemut’ imkânlarla ömür tüketenlerin yanında, gayr-ı meşru yollarla hiçten, yoktan kazanç temin edenler, bir gecede büyük bir topluluğun alın terini, göz nurunu har vurup harman savuranlar, ulvi bütün insani hislerini yitirmiş insan azmanları var…
Hedefte fazilet ve rıza-i İlahi unutulmuş, herşey menfaat esası üzerine oturtulmuş.. İşte sırf menfaat kavgasından, açık pazar aramadan çıkmış olan cihan savaşları!. Bir menfaate çok eller uzanınca bundan başka ne olabilir ki? Belki ilk de orta çağın zulüm ve vahşetleri bu iki korkunç savaşta olanlardan çok geri kalmaktadır, Daha fecisi milletler veya aynı millet fertleri arasında çıkarılan fitneler, sırf silah satıp menfaat elde etmek için körüklenmektedir.
Hayat düsturu, rekabet ve mücadele esası üzerine kurulduğundan, bu medeniyet kendisini giyotine götürecek evladım kendi kucağında büyütmektedir. Yerine göre insanlık, açlık ve ihtiyaç içinde kıvranırken temel ihtiyaç maddeleri bile olsa, kendi hesapları için, menfaatlerini bir noktada tutabilmek arzusu ile tonlarcasını denize dökme salahiyetini kendilerinde bulmakta, Allah’ın bütün insanlığın istifadesine yarattığı ve onun kullarının el emeği ile elde edilen İlahi ihsanlar israf edilmektedir.
Bu anlayış, insanlar arasında ırk, sınıf farklarını lisan-ı hal veya belâgatlı bir lisanı kal ile körüklemekte.. Çünkü yetiştirdiği, birbirine bazen düşman, bazen dost görünen ikiz çocukları, diş ve tırnaklarına uygun, geri kalmış, bölünmüş, parçalanmış topluluklar, istismar edecek sınıflar ve guruplar aramaktadırlar.
Sansür koymadan her önüne gelene el uzatmayı “zevkli yaşayış” sayan, kabir ötesi ölümsüzlüğü inkârından dolayı gün ha gün bu anlayışı ile insanı dört ayaklılardan aşağı düşüren en süfli hayat tarzına “gerçekçi değerlendirme” kabul eden Epikür taklitçisi bu medeniyetin felsefesi herşeyi alt üst etmiştir.
Fosilleşmiş bu fikirlere sahip çıkışın neticesi ruhi tatminsizlik, fikrin temiz kaynakları kalb ve vicdanı fersiz bırakmış bakışları bulandırmıştır. Değer ölçüsü noktasından herşey tepe taklak olduğundan insan artık sırt üstü sürünür bir vaziyet almış ve herşeyi ters görür hale gelmiştir. Böylece altı üst, yüceyi çukur, narı nur zanneder olmuştur. Neticede ise, kalb yoksulluk, ruhi açlık onda ne sürur bırakmıştır ne de huzur. Sıkıntılar sefahatlere atmış, sefaletler sefaletlere itmiş, insanlık için zor mu zor günler başlamıştır. Ama kurtlaşmış bir ağaca dönen bu fersude medeniyet ve anlayışa karşı, iman kökümüzden bağlı bulunduğumuz solmayan, pörsümeyen bir medeniyet var. Kutsi bir ihtizazla baharda uyananlar, başlarındaki gubarı silkeledikten sonra işte bu medeniyetin temellerine tutunmaya başlamıştır. İçi kof, yıkılmaya namzet büyük kütüklerin dibinde yeni tuba filizleri, narin nahif fidanlar elbette pek cüce görünecektir ama bu büyük küçük farklılığına bedel, ölüme gidişle gençliğe yöne- iş tezadı bütün bir cihanda ümitli bir şu- ur halinde gelişmektedir. Çünkü bu medeniyet fıtridir. Temelinde “Benim yanımda en kuvvetliniz zalimden hakkını alamayan mazlum: en zayıfınız da mazluma hakkını vermeyen zalimdir.’ diyen Nebi Halefinin hak düsturu vardır.
Hedefinde, İskenderiye’de Hıristiyan halktan, gene onları korumak ve maslahat-ı umumumiyeyi temin etmek için topladığı vergileri, büyük düşman ordularına karşı şehri koruyamayacağını anlayıp terk ederken tekrar halka teslim eden kumandanımızın fazilet anlayışı vardır.
İnsanlar arası rabıta anlayışı, ırklar ötesi bir iman duygusu ile rengine ve diline bakmadan herkesi kucaklama havasıdır.
Hayat düsturu “İyilik ve takva üzerine yardımlaşın.” Kutsi prensibi ile zerreden küreye bütün kâinatta cari olan “teavün” dür. Bu esasa göre kâinatta hiç birşey birbiriyle rekabet halinde değildir. Aksine herşey diğerleri için bir tamamlayıcı olup onlara medet vermektedir. Ulvi bir nizamla, çok hassas bir muvazene ile]birbirine tutunmuş olan şu büyük-küçük kâinat cüz’leri arasında ufak bir düşmanlık ve hodgamlık olsaydı, şu muazzam ve müthiş ahengi görmemize imkân olmazdı. İşte insan bu insicamlı ağacın meyvesi olduğundan kuracağı fıtri medeniyetin mühim bir esası da, bu dayanışma prensibi olacaktır.
Körüklenen sınıf mücadelelerine alet olanlar, yaşadıkları âlemdeki umumi akıştan habersiz, kendi kuruntuları ile kurdukları karanlık ve dar dünyalarının içinde körebe oynayan rüştüne ulaşamamış çocuk ruhlardır. Çünkü büyük bir kitap olan kâinatın şartlı olarak bazı sayfalarını, -onları da tabii ve fıtri şekilleri ve renkleriyle değil de- gözlerine takılan gözlüklerin ölçü ve renkleri altında sığ kapasiteleriyle mütalaa edebilmişlerdir. Değerlendirmeleri ne kadar belagatlı olursa olsun, tatbikat devamlı onları yalanlamıştır Çünkü tecrübe teoriyi dinlemez. Kış, bahar edebiyatına kulak asmaz.
Medeniyetimizin en mühim semeresi, insana layık gelişme ve refahı, ruha uygun tenevvür ve tekâmülü tekeffül etmesidir. Buna tarihimiz şahittir. Sayfalarını dolduran melek-misaller ve kerem-namdarlar insanlığın ufkunda insanlık ve fazilet kutbu birer yıldız olarak parlamaktadırlar.
Hem de medeniyetimizde azınlığın saadeti değil; umumun, hiç olmazsa ekseriyetin saadeti esastır. “Kendisi tok iken, komşusu aç olarak sabahlayan” bu medeniyete mensup değildir. Bu anlayışa göre, “Bir mahallede bir kişi açlık sebebiyle ölse, oradaki sakinlerin hepsi de, katiller olarak İlahi Divanda hesap vereceklerdir.”
Safvet Senih
“12 yıldır yurt dışındayım. Kara ve hava yolu ile sayısız seyahat yaptım. Bir kez bile namazımı cem etmedim.” Bir sohbet esnasında zikredilen bu cümleyi anlattı birisi bana. Bunun faziletfüruşluk nev’inden anlatılması aklına ve mantığına tam oturtamamış. “Ne düşünüyorsunuz bu konuda?” dedi. Bir soru ile karşılık vermeyi düşündüm ve klasik “dinde yeri var mı” klişesini kullanarak “Belli şartlara binaen namazların cem edilmesinin dinde yeri var mı?” sorusunu sordum. Hiç düşünmeden; “Tabii ki yeri var, ruhsattır namazı cem etmek” karşılığını verdi. Ben, o sözü söyleyen zatın namazlarını cem ruhsatını kullanacak bir durumla karşı karşıya kalıp kalmadığını bilmediğim için muhatabıma bir soru daha sordum: “Bu 12 yıl içinde sayısız kara ve hava yolculuğunda namazları cem ruhsatını kullanacağı bir pozisyonla baş başa kalmamış mı?” dedim. Cevabı alabildiğine netti; çünkü kendisi de yıllardır doğusundan batısına ancak 6 saat uçak yolculuğu ile ulaşabildiğiniz devasa bu ülkede yaşıyordu ve şartları benden daha iyi biliyordu. “Mutlaka kalmıştır.” Bunun üzerine ilk sorusuna cevap verme zamanı gelmişti. Dedim ki cevaben: “Pekâlâ bu ruhsatı ölüm sonrası mezarda mı yoksa ahirette mi kullanacak? Namazların cem ruhsatını kullanmama azimet mi oluyor?” Verdiğim cevap aklına yatmış olmalı ki sadece “Haklısın, hiç böyle düşünmemiştim” dedi tebessüm ederek.
Önce şu azimet-ruhsat meselesi üzerinde duralım ve ele aldığımız namaz konusu üzerinden gidelim. Halkımız arasındaki genel yargıya göre sanki bu iki kavram arasında ve tam da ortada duran bir normal var, azimet ve ruhsat da bu normalin sağ ve sol uçlarında yerini alıyor. Bu anlayışa göre, namazı Hz. Peygamberin (sas) ve ona bağlı olarak fıkıh ulemasının tespit ettiği çerçeve içinde kılmak “normal”, bu normali daha iyi, daha güzel yapmak azimet, gerektiğinde bu normalden taviz verme ruhsattır. Gerçekte böyle midir? Yoksa bu kavramlar kelimelerin lügat manasından hareketle zamanla halkın muhayyilesinde kendine yer bulan ve topluma mal olan bir zihniyetin ürünü müdür?
Açık ve net, ben ikincisi olduğunu düşünüyorum. Derinlemesine inceleme yapmaya gerek yok, fukahanın söz konusu iki kavrama getirdiği tariflerden bu sonucu çıkartmak mümkündür. İsterseniz Mustafa Baktır ve İ. Kafi Dönmez Hocaların kaleme aldığı azimet ve ruhsat maddeleri hakkında İslam Ansiklopedisinde yapılan tariflere bakalım. “Azimet, kulların karşılaştığı sıkıntı ve zorluklar gibi ârizî hallere bağlı olmadan başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümlerdir…..Sözlükte “kolaylık” anlamına gelen ruhsat kelimesi, fıkıh usulü terimi olarak şer‘an geçerli mazeretlere binaen normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren, kolaylaştırma esasına dayalı geçici hükmü ifade eder.”
“Azimet, başlangıçta konmuş bulunan ve normal şartlarda herkesin uymakla mükellef tutulduğu aslî hükümler” ve “normal durumlara ait aslî hükmün (azîmet) gereğine uymamayı meşrû hale getiren” ne anlıyorsunuz bu cümlelerden? Benim anladığım şu, halk muhayyilesinde var olduğunu söylediğim normal, aslında azimet demek. Böyle olunca şartlar tahakkuk ettiği halde dinin sunmuş olduğu ve kolaylığı ifade eden namazları cem ruhsatının kullanılmaması halkımızın kullandığı şekliyle ifade edecek olursam, azimet değil, normalin ta kendisi. Usuli kavramı kullanacak olursak azimetin ta kendisi. Dolayısıyla ortada faziletfüruşluk yapılacak bir şey yok.
Kavramların anlam çerçevelerini belirledikten sonra gelelim benim “mezar da mı ahirette mi bu ruhsat kullanılacak?” dediğim noktaya. ‘Hangi şartlarda namazlar cem edilebilir?’ cevaplanması gereken kilit sorudur ve bu kilit sorunun cevabı objektif değil sübjektiftir. Mezhepler tercih ettikleri metodoloji eşliğinde Efendimizin (sas) uygulamalarından hareketle bazı objektif sayılabilecek kriterler koymuştur. Ama onların tahakkuk edip-etmediğine karar verecek olan Müslümanın ferdin kendi aklı, muhakemesi ve vicdanıdır. Sübjektif dememizin gerekçesi budur. Yoksa furuu fıkıhta belli kriterlerin konulmadığını iddia ediyor değiliz.
Buna göre, hemen herkesin bildiği gibi Hanefiler namazların cem edilmesini sadece hac ibadeti esnasında Arafat ve Müzdelife’de öğle-ikindi ve akşam-yatsı namazları için geçerli olduğunu söyler. Diğer mezhepler Efendimizin başka uygulamalarından hareketle hava muhalefeti, güvenlik sorunu ve yolculuk gibi sebeplerle de cem edilebileceğini kanaatini ileri sürerler. Burada Hanefilerin cem gerekçesi adına çerçeveyi alabildiğine dar tuttuğu tartışma götürmez. Bununla beraber onlar, hayatın tabii akışı içinde namazları zamanında kılmada karşılaşılacak zorlanmalar olduğunda “zaruriyat ve haciyat” kavramlarını öne sürerek diğer mezheplerin taklid edilebileceğini söyleyerek bir çözüm yolu ortaya koymuşlardır.
Gazetede yayınlanan bir köşe yazısı, mezheplerin ortaya koyduğu görüşlerin kaynak değeri, delillerin sıhhati, kullanılan metodoloji (usul) ve ulaşılan fer’i hüküm açısından ele alıp değerlendirme için uygun bir zemin değil. Ama şu kadarını ifade edeyim ki, Hz. Peygamber’in hayatında kendine yer bulan bu uygulamayı değişen sosyal ve kültürel arka plan şartlarını nazarı itibare almadan “Hanefi Mezhebi içtihadlarına göre” deyip bir çırpıda yok saymanın doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Benim bu yaklaşımımı yukarıda bahsini ettiğim fıkhî düzlemdeki mütalaaları bilmeden “mütesâhil” bir yaklaşım olarak görenler olabilir. İçtihadî görüşlerin din olarak kabul edildiği bir zeminde neşet eden, Ali Bardakoğlu’nun ifadeleriyle “dinî bilgi ile dine ait bilgiyi” karıştıran zihniyete sahip olan kişilerden daha ötesini de beklemek zor. Dolayısıyla bu eksende dile getirilecek itirazlara nazarı müsamaha ile bakar ve şunu derim; bu mütesâhil olma değil aksine olması gerekli olan şey, takınılması gerekli olan tavırdır.
Zira din asli mahiyeti itibariyle zaten kolaylıktır. Allah Kur’an’ın da bu hakikati hem de oruç ibadetini farz kılıp hasta ve yolcu olanlara muafiyet getirdiği beyanlarının hemen ardından şöyle ifade eder: “Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez.” (2/185) Hz. Aişe validemiz de Efendimizi anlatırken der ki: “Rasulullah (sas) iki şey arasında muhayyer bırakıldı mı O, günah olmamak şartıyla mutlaka en kolay olanı seçerdi. Kolay olan, herhangi bir günahı gerektirirse, o zaman da ondan en uzak duranı olurdu.” (Buhari, Menakıb, 23) Bir başka hadiste “Allah Resulü (sas) ashabına emrettiği zaman daima amellerin kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri miktar ve şeklini emrederdi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI/56) İbadetlere vurgu yapması açısında ayrı bir öneme haiz hadiste ise Allah Resulü şunu söyler: “Ümmetimi meşakkate sokacağımdan endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim.” (Buhari, “Mevakitu’s-salât”, 24;) Ayrıca anasının yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işittiği zaman kısa bir sûre okuyarak namazı tamamlaması zaten bilinen bir örnektir. (Buhari, Ezan, 65)
Sonuç itibariyle; dinin hayatın merkezinde olmadığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. İbadetler bir yana kendi çocuklarımızın inanç ekseninde nasıl savrulmalar yaşadığını bizatihi görüyor ve gözlemliyoruz. İşte böylesi bir zeminde şahsi inancınıza, o inancın sizde hasıl ettiği yaptırım gücüne bağlı olarak ibadetlerinizi yerine getirmeye ve ruhsatları bile kullanmamaya hiç kimse bir şey demez, diyemez. Ama böylesi bir davranışı ortada dinin vermiş olduğu ruhsat dururken faziletfüruşluk nev’inden dile getirmek, çok daha farklı şartlarda hayatlarını devam ettiren insanlardan da beklemek, üstelik namazlarını cem edenleri “mezhebi geniş” diye yaftalamak, o şartlarda Allah’a olan kulluk borçlarını yerine getirenleri kırmaktan ve özellikle yeni nesilleri dinden uzaklaştırmaktan başka bir şey yaramayacaktır.
Belki menfi anlamda kullanılıyor ama bence doğru bir söz mezhebin geniş olması. Mezhep zaten gidilen yol anlamında ve geniş bir alanı kapsamaktadır. İsterseniz herhangi bir mezhebin ya da mezheplerin aynı mesele hakkında verdikleri hem de siyah-beyaz ölçüsünde birbirine aykırı görüşlerine bakın. Namazın ceminde olduğu gibi birinin caiz dediğine diğeri caiz değil diyor. Bu mezhebin genişliğinin göstergesi değil midir?
Efendimiz “Zorlaştırın kolaylaştırmayın” demiyor aksine buyuruyor ki: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, Edeb, 8.) İsterseniz bir başka yazıda buradan devam edelim ve bu hadisin sebebi vürudu ve sahabe toplumuna ne dediği ve 14 asır sonra bize ne demek istediğini ele alalım.
Kelime mânâsı itibarıyla, devam, sebat ve hep aynı hâl üzere kalma anlamına gelen bekâ; kulun, kendi nefsi dahil bütün eşyayı -onların zâtları ve nefisleri itibarıyla- yok kabul edip, canlı-cansız her nesneyi Hazreti Vücûd’un ya da Hazreti İlim’in ziyâsının bir tecellîsi ve bir gölgesi olarak vicdanî müşahede ile müşahede etmesidir. İşte böyle, nefis ve benlik cihetiyle mahv u sahka uğrayıp, sonra da Hakk’ın bekâsıyla yeniden var olan sâlik, artık Hakk’ın vücûduyla mevcûd, Hakk’ın bekâsıyla bâkî, Hakk’ın hayatıyla hayy, Hakk’ın ilmiyle âlim, O’nun iradesiyle mürîd, sem u basarıyla da semî ve basîrdir; insan üstü görür, duyar veya öyle görüp duymaya terettüp eden mazhariyetlerle serfirâz olur.
Bu seviyede zevkî ve hâlî olarak kendi isim ve resminden sıyrılabilen müntehî bir sâlik, izâfî olarak, arz ve semâda Allah’ın sıfatlarından biriyle tavsif edilir ki, melekûta açık olanlar vicdanlarında her zaman bunun bir aks-i sadâsını duyabilirler. Böyle bir hâl, her gönül erinin, kendini idrak ve zevk edişine göre isimlendirilmesi de sayılır ki, bu da Mahbûb-u Hakikî’den başka hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey düşünmeyen; kalbi hep O’nun varlık ve bekâsıyla atan; ruhu her an O’nun ayrı bir lem’a-yı tecellîsiyle yenilenip duran saf ruhların temâşâ ve zevk ufkudur. Sâlikin, onu bu zirveye taşıyan Hak’la münasebeti, Hakk’ın da onunla bu ölçüdeki muamelesi devam ettiği sürece, böyle bir “bekâ billâh” kahramanı; ilim, idrak, his ve şuur itibarıyla, az da olsa başka şeylerin tesiri altına girmeyi kalbî ve ruhî hayatını söndürebilecek bir mânevî küsûf gibi görür; ezkaza, böyle bir şeye mâruz kaldığını hissederse, bir an evvel bu kâbuslu durumdan sıyrılmak için, Hazreti Mahbub’un, meârif-i mahsusası ile onun ruhuna bir perde aralamasını beklemeye koyulur ve göz kırpmadan da bekler durur.
Bir diğer yaklaşımla bekâ; fâni meşhudât ve mahsusâtın kendi renk ve çizgileriyle bütün bütün zâil olmalarını müteakip -bu biraz da zamanın tesiri altında bulunmayı duymaya göredir- kendi şartlarına bağlı, gelip geçici mukayyet bir devam veya ilâhî inâyetin harikulâde teyitleriyle mutlak bir istimrardır. Şöyle ki hak yolcusu; yoldaki işaret ve işaretçilerle seyr u sülûkunu sürdürürken, belli bir noktadan sonra -nokta ifadesi yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyettir- emareler, işaretler yol kenarlarına çekilir ve görünmez olurlar. Medlûlün, kendi varlığının ziyâsıyla delil ve işaretlerin nûrlarını aşkın hâle geldiği ve şahitlerin, yüce gerçeğin destanı adına birer malzeme veya enstrümana dönüştüğü makam görüntülü bu nokta; farklı bir nefes alma noktasıdır ve farklı bir zâviyeye yönelme hâlidir. Yolculuk devam ederse -bu biraz da sâlikin istidadının, daha ötelere açık olmasına ve azmin sürekliliğine bağlıdır- afakî ve enfüsî atmosferlerin her yanında “fenâ” esintileri hissedilmeye başlar. Sülûk, zaman ve mekan üstü bir hâl alınca da; vicdanda bekâya açık tam bir fenâ duyulur ve hissedilir ki; artık böyle mânevî bir atmosferde ne hâl ne de meâl söz konusudur. Bu noktaya -yukarıdaki nokta mülâhazası mahfuz- ulaşınca aklın dili tutulur.. idrak kendi kabuğuna çekilir.. ve artık her yanda yıldızlar parlaklığında şahitler de olsa, güneş zuhûr ettiğinde her şeyin gaybûbet etmesi gibi, en parlak ışık kaynakları dahi silinir gider..
“وَيَبْقَى وَجْهُ رَبِّكَ ذو الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ – Ancak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zâtı baki kalır.” (Rahman 55/27) mazmûnunca, fevka’l-idrak, fevka’l-ihata ve fevka’l-ihsas sadece ve sadece O kalır.
İlmin bilinen sebepleriyle elde edilen bilginin derkenar hâline gelmesi; bilinenlerin bir mâlum-u mahza içinde eriyip yok olması; bütün görmelerin, sezmelerin zâtî olarak silinip gitmesi; bunlara karşılık, görme, bilme, sezmelere dayanan mânâ ve muhtevânın olduğu gibi devamı; hakikatin her şeye galebe çalması ve bütün mahiyetleri “cem” nûrlarının kuşatması neticesinde izâfî gerçeklerin birer birer kaybolması mânâsında O’nun bekâsı ki, birinci derece ilmî, ikinci derece şuhûdî ve üçüncü derece de zevk-i vücûdî mertebelerine bakar. Bu mertebelerin hemen hepsinde, fenâ bekâya bir yol teşkil eder ve onun gerçekleştiği her yerde, ayrı ayrı his ve idraklerin seviyesine göre bakabilir ve eşyanın başına kendi hakikatinden izâfî atkılar, izâfî renkler salar. Bu itibarladır ki, bu makam, sadece “bekâ billâh” sözcüğüyle değil de, daha yerinde bir deyimle, “bekâ billâh-maallah” sözleriyle ifade edilmesi yeğlenmiştir.
Ayrıca böyle bir yaklaşımda, iki farklı zâviye söz konusudur:
1) İnsanın, eşya ve hâdiseleri onların vücutları ve zâtları itibarıyla fâni bulup, fâni hissettiği bir hâldir ki -bu seviye, her şeyin kendi nefsine bakan yanlarıyla mütelâşî olup gitmesi seviyesidir.. ve sâlikin, bu mânânın hâsıl ettiği atmosferle kuşatıldığı yer de “Hazreti Cem”dir- her şey zevken ve hissen itibardan düşer ve bütün bütün sıfırlanır.
2) Müteyakkız sâlike, farkın galebesi durumunda eşyanın bitamâmihâ fenâ bulmaması; aksine bütün varlığın nisbî ve izâfî vücutlarının bekâsı söz konusudur ki, bu iki ayrı seviyedeki duyuş, seziş ve zevk edişe büyükler, “Cem’de sukût, farkta sübût söz konusudur.” demişlerdir.
Konuyu Sahabî telâkkisine yaklaştırarak yorumlayacak olursak; hiçbir şey kendi nefsi itibarıyla var değildir; her şey Vücûd-u Hakk’ın kendi dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir. Eşyanın hakikatinin sübûtu kendi çerçevesinde bir gerçek, Hakikî Vücûd’a nisbet edildiğinde ise izâfîlikten öte bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Böyle bir telâkki, mebde’de bir itikat ve kabul, neticede ise bir ilme’l-yakîn, bir şuhûd ve bir zevktir ki, seyr u sülûk-i ruhânî sayesinde, sâlikin kalbinde bütün varlık ya tamamen kıymetten düşer ve sıfırlanır veya Hakikî Vücûd’un nâmütenâhi ziyâsı karşısında, güneş tulû ettiğinde ateş böceklerinin ateşlerinin silinip gitmesi gibi silinir gider; sâlik de, kalben ve zevken bütün mâsivâdan sıyrılarak O’nun iradesinin vesâyetine, meşîetinin şümûlüne ve vücûdunun nûrlarına müstağrak olarak kendini zevk-i ruhânisinin çağlayanlarına salar ve “Hû” der durur.
Böylece her sâlik, zevken ve hâlen kendi fiillerinde fâni olmakla Hakk’ın ef’âlinde yeni bir vücûd ve bekâya açılır. Kendi sıfatlarında fâniliği duymakla Hak sıfatlarındaki bekâyı zevkeder. Kendi zâtını unutmakla da -unutma hususu farklı yorumlara açık bir konudur- Hakk’ın vücûdunun ziyâsıyla yer yer fark, zaman zaman da cem mülâhazalarıyla yeni bir varlığa erer ki, böyle bir mertebeye erişen talihli sâlikin önünde, istidadının ölçüsü nisbetinde sadece “maiyyet-i ilâhiyye” kalmıştır ki, o da bekâ billâh kahramanının ulaşacağı en son zirvedir. Böyle bir makama mazhariyet beraberinde bazen hayret, bazen sekr ve dehşet getirir. Câmî bu hayreti, şu sözleriyle çok güzel ifade eder:
عِشق جُز نَايِي وُ مَاجُزَ او نه اِيم
وى دَمِـــي بــي او نـــه إِيــم
نَـي كِـه هَـردَم نَـغمَـه آرَايـي كُند
دَر حَقِيقَت اَز دَمِ نَايِي كُنَد
“Aşk neyzensiz, biz de onsuz değiliz. O bir lâhza bizsiz biz de onsuz olamayız. Ney ki her zaman nağmesini süsler; hakikatte ise nağmenin süsü de neyzenin soluklarındandır.”
Bir başkası ise, böyle bir hayreti ve hayret üstü dehşeti şöyle dile getirir:
“Dîdemin envarı Hû’dur, aklımın fermanı Hû.
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû.
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû.
Sırrımın esrârı Hû’dur, mihrimin tâbânı Hû.
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Savmı Hû’dur, iydi Hû’dur, zühd ile erkânı Hû.
Nakd-i vârın harç kılmış yoluna dildarının,
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, dert ile dermanı Hû.”
Öyle ki, artık hep O’nu duyar, O’nu düşünür, O’nunla oturur-kalkar, O’nunla işler, O’nunla başlar, O’nun cezbiyle müncezib kendini vahdet çağlayanlarına salar ve iradî, gayri iradî hep O’nun hoşnutluğu etrafında döner durur; dönüp dururken de sürekli O’nun şuaât-ı ilim ve vücûdunun ağyarı ifnâ, yârânı ibkâ tecellîleri karşısında “Yâ Hayy” der kendini hisseder gibi olur, “Yâ Hak” der O’nun ziyâ-yı vücûdu karşısında erir gider.
اَللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ أَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ وَاسْقِنَا مِنْ شَرَابِ حُبِّكَ وَأَدِمْنَا عَلَى السُّنَّةِ وَاْلاِسْتِقَامَةِ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُعَرِّفِ طَرِيقَ الْحَقِّ وَصَحْبِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ.
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
“İstanbul Center’daki, Niagara’daki, hatta ziyaret ettiğim, örneğin Salt Lake City gibi diğer şehirlerdeki insanlarda, Sayın Fethullah Gülen’den etkilenmiş olan insanlarda, çok güzel bir hasletin, belli bir karakterin var olduğunu gördüm.
Duruşlarında bir sukûnet, bir huzur, bir adanmışlık, bir rûhî zenginlik var.”
“Hristiyan inancında, Hz. İsa der ki, ‘Onları meyvelerinden tanıyacaksınız’. Gülen Hareketi’ne ve onların ortaya koymuş olduğu meyvelere bakıyorum ve dünya çapında harikulâde bir organizasyon olduklarını düşünüyorum.”
“Nezaketleri sayesinde, sevgileri vasıtasıyla, fıtratlarından gelen güzellikler sayesinde kalpleri açma konusunda kendilerine has yöntemleri var. Ve, kalpler açıldığı zaman, başka kapılar da açılıyor ve güzel şeyler gerçekleşiyor. Genel olarak baktığımızda, hem dünya çapında hem de bu ülkede yapılan şeylerin faydalı ve güzel şeyler olduğunu, desteklenmeye layık şeyler olduğunu düşünüyorum.”
“Bir Müslüman düşünür olarak, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından yapmış olduğu açıklamaları da takdir ediyorum. 11 Eylül hadiselerinden yıllar sonra bile, yaşadığımız ülkedeki insanlar durmadan, ‘niye Müslümanlar hiç bir şey söylemiyorlar ki’ gibi hayıflanmalarda bulundular, ama o sesini yükseltmiş ve konuşmuştu aslında, fakat kitlelere çok duyurulmamıştı. Tabir-i caizse, mikrofonu eline vermemişlerdi.”
Gilbert Friend Jones kimdir?
Chicago Crystal Lake Protestan Kilisesi’nde kıdemli papaz olarak görev yapan Dr. Gilbert Friend Jones, Kuzey Amerika Dinlerarası Diyalog Merkezi yönetim kurulu üyesidir. Princeton Dinbilimleri Fakültesi’nde yüksek lisans ve Washington Howard Üniversitesi’nde Din Bilimleri üzerine doktora yaptı.
Kaynak:Spectra Media Tv-İlk yayın tarihi 28.06.2014