Bu hayat böyle mi olur?
Düşen hep yerde mi kalır?
Derviş; Farsçadaki derviz, dervij sözcükleri gibi fakir, yoksul mânâlarına gelen bir kelime. Dünyevî fakirlik, acizlik, yoksulluk da aynı sözcükle ifade edilse de Allah’a karşı, aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olma anlamındaki böyle bir yoksulluk, bu kelimeye yüklenen has bir mânâ. Tasavvufta derviş dendiğinde, söz konusu olan da işte bu mânâdır.
Hakikî anlamıyla fakirlik ve ihtiyaç, tese’ül ve dilenciliği hatırlatması açısından böyle bir mânâ hak yolunun yolcuları için bahis mevzuu olmasa gerek. Zira, kendini Allah’a adamış bir hakikat eri, aynı zamanda bir kanaat ve istiğna insanıdır. O, aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi, açarsa derdini sadece Allah’a açar ama kat’iyen halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaz ve bulunmak da istemez. Dervişin, “kapı eşiği” mânâsına gelmesi, insanlara karşı zillet gösterme anlamı itibarıyla değil, Allah karşısındaki tevâzuu, mahviyeti ve kendini sık sık sıfırlayarak, maddî-mânevî uzerinde taşıdığı değerlerin izafîliğini vurgulaması açısındandır. Onun, insanlara karşı aynı alçak gönüllülüğü göstermesi de Yaratan’dan ötürü, özü ve mahiyetindeki ilâhî cevherlerle başlı başına antika bir Hak sanatı olması itibarıyladır.
İşte bu mânâda, bazen çok kâmil kimselere bile “falan falan zâtın dervişidir” diyerek dervişliğin hem Hak nazarındaki hem de halk nazarındaki yeri hatırlatılmak istenmiştir. Ayrıca bazen, sade, mütevazi, kanaatkâr, tekellüfsüz rahat kimselere derviş dendiği gibi, çok büyük ve ârif kimselere de bazı vasıflar ilavesiyle “derviş-i sultan dil: padişah gönüllü fakir” denir ki, biz bu tabiri daha çok “gönlü çok zengin” sözcüğüyle, kanaatkâr kimseler hakkında kullanırız.
Tasavvuf erbabı arasında has mânâsıyla derviş; kalben mâsivâdan alâkasını kesip, hakikate ulaşma niyet ve cehdiyle, kendini Hakk’a kulluğa adamış, zühd, takvâ, sabır, ikdam, sevgi ve hoşgörü insanı demektir.
Derviş, ilk adımını, günahlardan uzaklaşıp, farz, vacip, sünnet.. gibi sorumluluklarını yerine getirmekle; ikinci adımını herkesi sevip, herkese sinesini açarak, kâinata bir “mehd-i uhuvvet” nazarıyla bakmak ve Ahlâk-ı Muhammediye (sav) Hakikat-i Ahmediyeyi (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) istidâdı ölçüsünde tam temsil etmekle; üçüncü adımını da, ihlâs ve ihsan ufku itibarıyla, nazarî bilgilerini, inanç ve kabullerini, hâlî, zevkî, şuhûdî derinliklere açılmakla atmış olur.
Birinci adımı itibarıyla derviş; takvânın mebdeine açılır, dini, Kur’ân’ı anlamaya namzet olduğunu ve vuslata talip bulunduğunu ortaya koyar; derken samimiyeti ölçüsünde de niyetinin mükafatını görür ve yürür rıdvan tepelerine kadar Cennet’in derinliklerine..
“Hak Teâlâ eder müttakîdir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet, içtiği kâfûr olur.” (Anonim)
sözleri mebdeden müntehaya bu kademin önemini vurgular.
İkinci adımı itibarıyla o, canlı-cansız bütün varlıkla münasebete geçer, herkese konumlarının gereği takdirlerini arz eder, her şeyi sever, her şeyi kucaklar; düşmanlıklara muhabbetle karşı koyar, kötülükleri iyiliklerle savar ve bu yolun darılma değil, dayanma yolu olduğunu düşünerek koşar hedeflediği rızâ payesine ve hep Yunus gibi mırıldanır durur:
“Sövene dilsiz gerek, dövene elsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek; sen derviş olamazsın…”
Üçüncü adımı itibarıyla ise o, artık bir huzûr ve şuhûd insanıdır. Tamamen O’nu görme, O’nu duyma, O’nu bilme ve Ona enîs-i sadık olma yoluna girmiştir; girmiştir ve fark etmez artık dost vefasını ve düşman cefasını. Hele bir de duymuşsa Yâr sesini gayri duymaz ağyar nefesini; sıyrılır bütün bütün mâsivâ (Allah’tan gayri her şey) kaydından ve bürünür ikinci bir tabiat ve mahiyete sırdan. Bilir bilinmesi gerekenleri ve kurtulur bilgi hamallığından.
Dervişlik; herkese açık bir kapıdır. O kapıya yönelen hiç kimseyi cevapsız bırakmaz ve geriye çevirmezler. Ne var ki, böyle bir kapıdan girişin de kendine göre bir kısım âdâbı vardır ki, ararlar onları gelip eşiğe dayananlardan ve onlara riayete bağlarlar içeriye alınmayı.
Tokâdîzâde Şekip:
“Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha,
Cândan geçenlerdir eren Allah’a.
Hakikat yolunda ben bu dergâha,
İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm.”
diyerek hem kapının her zaman açık bulunduğunu, hem de bu yolun, Cânân’a cân verme yolu olduğunu hatırlatarak ümitlerimizi şahlandırdığı aynı anda ihlâs ve ihsan çağrısında da bulunur.
Cân vermeden Cânan’a erilemeyeceğini hatırlatma bakımından Hazreti İbrahim -Kur’ân’ın da bu yönüyle O’nu nazara verdiği gibi- ne güzel örnektir: O, Hakk’a vuslat yolunda “nâr-ı Nemrud”u göğüsler.. yurdunu-yuvasını terk ederek gider çadırını -o çadıra köşklerimiz, villalarımız feda olsun- beyâbâna kurar.. Allah’a tefvîz-i umûr ederek, götürür eşini, evladını insiz-cinsiz bir vadiye bırakır.. uzun yıllar devam edegelen şiddetli evlat arzusuna bahşedilmiş “semere-i fuâd”ını tereddüt etmeden bir kurban gibi Hakk’a sunar… Hâsılı her hamlesinde öyle müthiş bir irade, bir azim ve bir kararlılık sergiler ki -İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hususî durumu mahfuz- Onun bir benzerini göstermek mümkün değildir.
“Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi;
Cân isteyen endişe-i cânana düşer mi” (Seyyid Nigâri)
sözleri sanki böyle bir vuslat kahramanı için söylenmiş gibidir. İşte dervişlik, böyle bir vuslat kahramanlığına talip olma demektir ki; o da başta dinî hükümlerin mânâ, maksat ve gâyesinin şuurunda olarak, bilâkaydüşart hayatını Allah’ın rızâsına bağlamanın ayrı bir unvanıdır. Onu, özüne, sözüne, nefsine hâkim olarak aşk u şevk rehberliğinde Hakk’ı arama diye tarif edenler de olmuştur ki, minvechin ayrı bir önem arzeder. Merhum Rızâ Tevfik’in melâmet urbası içinde sunduğu dervişlik, böyle bir mülâhazayı tenvir bakımından oldukça önemlidir:
“Dervişlik özüne hâkim olmaktır,
Esîr-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip Hakk’ı bulmaktır,
Keşkül, teber, asâ, tığ, şiş değildir.
İbadet namına dalgın oturma!
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma!
“Yâ Hû”, “yâ Hay” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.
Sırr-ı Hakk’ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile dîdârı gören;
Ârif-i âgâha o zevki veren,
Benk ü bâde, afyon, haşhaş değildir.
Keramet umma hiç Necef taşından,
Ayrılma insandan öz kardaşından;
Hakk’ı göremezsin Bağlarbaşı’ndan,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.
Ham ervah her yanda var yığın yığın,
Nedir onlarla verip aldığın!
Uzlete mail olan gönlüne sığın!
Cihan gönül kadar geniş değildir.”
Dervişlikte, nazarî ilimleri takip talebelik; öğrenilen bilgileri hayata geçirip yaşamak temsil; bilinip yaşanılan şeyleri hâlen ve zevken daha derince duymak ise -farklılığı istidatlara bağlı bütün mertebeleriyle- yakîndir. İsterseniz bunlardan birincisine nazarî şeriat, ikincisine amelî şeriat, üçüncüsüne de hakikat buudlu şeriat diyebilirsiniz.. dervişlik, mebdeden müntehaya bütün bu menzillerde, ayrı ayrı görünümler hâlinde karşımıza çıkan sâlikin hiç değişmeyen her zamanki unvanıdır.
Bir kısım hakikat erbabı, vuslat yolunda dervişliği “olmazsa olmaz” şeklinde kabul etmektedirler ki, onlara göre, bedenî rahatsızlıklarda hekim tavsiyesi istikametinde tedavi, perhiz, diyet ne ise, nefsin tezkiyesi, kalbin tasfiyesi ve ruhun mâverâîleşmesi adına da dervişlik aynı şeydir. Bedene ait rahatsızlıklarda, tabibin tavsiyeleri esas alınması gerektiği gibi mânevî rahatsızlıklarda da, bir mürşid, bir üstad ve bir bilgenin öğütlerini almaya ihtiyaç vardır. “Hastalık yok hasta var.” mülâhazasında olduğu gibi denebilir ki, bu konuda da her insan âdeta başlı başına bir âlem gibidir ve onun rahatsızlıklarının tedavisi de -usulde olmasa da- teferruatta farklı yöntemler gerektirmektedir:
Meselâ; bir türlü cismaniyet ve bedenin baskısından kurtulamayan, dolayısıyla da kalbî ve ruhî hayat seviyesine ulaşamayan bir sâlik için zühd çok önemlidir. Onun bu boşluğunu teşhis ve tespit eden ârif bir rehber, herhalde böyle birinin tedavisini, kesben olmasa da kalben dünya ve mâfîhâyı (dünya ve içindekiler) terke bağlayarak ona sürekli “terk-i dünya” telkininde bulunacaktır. Aksine, bütün himmet ve gayretini uhrevî hazlara bağlayıp Hakikî Matlûb ve Maksûd’u ihmal eden bir hak yolcusuna da “terk-i ukbâ” temrini yaptıracaktır. İster dünya, ister ukbâ bir hakikat erini asıl hedefinden alıkoymuyorsa, hatta fani şeylere bekâ rengi vermeye birer malzeme teşkil ediyorsa, böyle birine de dünya-ukbâ kapılarını ardına kadar açacaktır. Bu çerçevede düşüncelerini dile getiren Mevlânâ: “Dünya, Allah’tan gafil olmaktır; yoksa, gümüş, kumaş, evlad u iyal sahibi olmak değildir.” Dini ihya yolunda kullanılabilecek mal ve servet, Peygamberimiz (sav)’ce övülmüş ve: “Helal mal, salih kimse için ne hoştur!” buyurularak meşru kazanç şâyân-ı takdir bulunmuştur. “Su geminin içine girerse onu batırır, altında kalırsa onu yüzdürür. Sen de, mal muhabbetini kalbine doldurmazsan, seyr u sülûk denizinde rahatlıkla yürüyebilirsin.” der ki, hakikî dervişlik de işte budur.
Hazreti Âdem’den beri hakikî dervişler hep böyle düşündü ve böyle davrandılar. İsmi o şekilde konmamış olsa bile, Ashâb-ı Suffe’yi her zaman bu ümmetin ilk dervişleri saymak mümkündür. Zira onlar, hiç kimseye nasip olmayacak şekilde, dünya-ukbâ muvazenesine riayet etmenin yanında, sürekli ilâhî hakları da gözeterek birer rızâ kahramanı olmasını bilmişlerdir.
Ashâb-ı Kiram’dan sonra, bazen zahitlik, bazen sofîlik, bazen de dervişlik unvanıyla değişik organizasyonlar şeklinde devam edegelen bütün seyr u sülûk erbabı idareye, siyasete karışmadan, himmetlerini iman ve tevhidi ikameye hasrettikleri sürece, toplumlarının damarlarında kan ve can vazifesi görmüşlerdir. Aksine toplumlara zararlı olmanın yanında kendilerini de bitirmişlerdir.
Aslında, temeli, tevâzu, mahviyet ve hacâlete dayanan dervişliğin, dünyevî işlere alet edilmesi, ruhlarda öyle bir kirlenme vesilesidir ki, ihtimal böyle bir kirliliği hususi inâyetten başka hiçbir şey temizleyemez.
Son sözü yine Mevlânâ söylesin:
دَروِشَـان رَا عــَار بُـوَدْ مُحـتَـشـَمِى
دَر خَاطِرِ شَان بَارِ بُوَد مُحتَشَمِى
اَندَر رَهِ دُوست فَقرِ مُطلَق خُوشتَر
كَـندَر رَهِ او خَـار بُوَد مُحتَـشَمِى
(Rubâiyât’tan) “Dervişler için ihtişamlı bir hayat ayıptır. İhtişamlı hayat onların gönlünde bir yük gibidir. Dost yolunda yokluk (ona olan ihtiyacını duyma hissi) çok hoştur. Zira Dost yolunda saltanat ve ihtişam dikene benzer; dervişin ayağını incitir.”
اَللَّهُمَّ بَارِكْ لِي فِي دِينِيَ الَّذِي هُوَ عِصْمَةُ أَمْرِي، وَفِي آخِرَتِي الَّتِي إِلَيْهَا مَصِيرِي، وَفِي دُنْيَايَ الَّتِي فِيهَا بَلاَغِي، وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
Yeni Bölüm | Mehmet Ali Şengül Ağabey ile İrşad Ekseni bugün 21.30’da
Hizmetten.com ailesi olarak birbirinden değerli konuklarımızı sizlerle buluşturmaya devam ediyoruz.
Bugünkü konuğumuz Mehmet Ali Şengül Ağabey.Şengül Ağabey Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin İrşad Ekseni kitabından sohbet etmeye devam edecek.
Programın yeni bölümünü bu akşam saat 21.30(Almanya Saati)’da Hizmetten YouTube kanalımızdan ve internet sayfamızdan izleyebilirsiniz.
Mehmet Ali Şengül Ağabey ile İrşad Ekseni programını kaçırmayın.
Hizmetten YouTube kanalımıza ulaşmak için tıklayınız.
YAYIN SAATİ
⏰21.00 Avrupa Saati
⏰22.00 Türkiye Saati
⏰15.00 Newyork Saati
Çocukken oynardım böyle oyunlar. Uzun zamandır unutmuştum. Sonra, yaşlandıkça da oynamaya başladım. Ama sadece korktuğum, çok korktuğum zamanlarda. Sabahın seherinde kapıma vurulan yumruk sesleriyle uyanır mıyım endişesiyle yorganı başıma çektiğimde mesela. Yahut sevdiklerim, ciğer parelerim bir plastik botla çıkacakları varlık yokluk yolunun ucundayken. Ay ışığının altında nehrin sularına girip çıkan kürekler şşlapp şşlap ederken…
Yüreğim ağzıma geldiğinde onu yerine döndürmek için bulduğum bir şey bu. Geceleri oynuyorum genelde. Yataktaysam, dizlerimi karnıma çekip gözlerimi yumarak. Direksiyon başındaysam gecenin karanlığına dalarak. Bir ağaç hayal edeyim diyorum, hatırladığım her hangi bir ağacı. Onun çevresinde bir çağrışım, bir hatırlama oyununa başlayayım.
O gece yüreğim yine ağzımdaydı. Dut ağacını seçmiştim… Fakat peşinden bir orman sökün edip gelmişti. İğdeler, erikler, söğütler, kavaklar, ardıçlar, kızıl çamlar, meşeler, akasyalar… Kimi kokusu, kimi rengi, sesi, tadı, gölgesi, yaprakları, kökleri, çiçekleri, meyveleriyle çağırıyordu beni; postu onun altına sermem için. Çocukluğumun, ilk gençliğimin, evimizin, mahallemizin, bahçelerimizin, dağlarımızın ağaçları bunlar.
Hepsiyle birden baş edemeyeceğimi anlayınca ormanı taksim ettim. Niye onları başa aldığımı bilmeden, öncelikle dutlar dedim. Bu sefer bir sürü dut ağacı doluştu zihnime. Beyaz dut, kara dut, mor dut, ahududu, çalı dutu. Altında gölgelendiğim, dalında sallandığım, yemişlerini silkelediğim, boyasına boyandığım, renklerine vurulduğum şerbet dolu tulumbacıklar…
Böyle de baş edemedim onlarla. Sadece çocukluğumdaki, hatırladığım en eski dutlara odaklanmaya çalıştım. Köydeki evimiz geldi gözümün önüne. Dere tarafındaki pencerenin altındayız. Orası komşu evin arka avlusu. Ama manzara bizim, göze sınır yok. Tek başına bir ak dut var orada. Sahipsiz. Çünkü dut ağacı sahiplenilmez, o sebiller gibi hayrattır. Gelen geçen, kurt kuş, börtü böcek yer ondan. Parayla satılmaz, poşete-pakete girmez o zamanlar.
Mahallenin çırpı bacaklı yeni yetme oğlanları, yani biz üç beş zıpır, bir çırpıda dutun tepesine ağmışız. Bir annenin yahut ablanın öncülüğünde aşağıya bir sofra bezi açılmış. Bezin etrafını sekiz on kız çocuğu çevrelemiş. Ağacın altındalar. Tam üstlerine denk gelen daldaki zıpır oğlan, ayağıyla pat diye bastığı dala vuruyor. Birden dut yağmuru başlıyor. Sofranın üstüne tok sesler düşüyor. Kızlar gözlerini yumup başlarını eğiyor. Yine de birkaç yerlerinden yakalanıyorlar. Üstlerine bal damlıyor sanki. Oğlan bir daha, bir daha vuruyor dala. Her vuruşunda azalıyor yağmur. Kızlar sergiyi öbür oğlanın altına taşıyor. Pat, pat, pat, patpatpatpa…
Her evden bir kap gelmiş oluyor. İsteyen istediği kadar dut dolduruyor sofradan. Gelemeyen komşuların hakkı ayrılıp bir çocukla evlerine gönderiliyor. Birkaç gün sonra aynı şölen tekrarlanacak. Ama şimdi kızlar pınara koşuyor kaplarıyla. Pınardan akan dağ suyuyla yuyup yıkıyor, iyice ağartıyorlar akça pakça dutları.
Ben dut ağacının dalında bir başıma kalakalıyorum öylece. Nereye gitti o kızlar, o oğlanlar? Tek tek hatırlamaya çalışıyorum. Birkaç tanesi ağabeyim, ablam ve kardeşim zaten. Geri kalanların da çoğu kuzenlerim; emmoğullarım, teyzekızlarım. Onlardan da haberim yok. Bir acı rüzgâr esti, sılamızın ipi koptu. Sallanmadık dal kalmadı…
Ben öylece kalakalmışken bizim evin açık penceresinden bir şarkı yükseldi. Ağabeyim delikanlı o yıllarda. Kasabada teybin tuşuna basıp mahalleye bangır bangır arabesk dinletmek moda. Kızlarla böyle haberleşiyor olmalılar. Aynı sanatçıyı aynı şarkıyı sevenler arasında bir yakınlaşma oluyor. Kasaba Müslümcüler, Orhancılar ve Ferdiciler olarak bölünmüş. Arada bir de İbocular, Cengiz Kurtoğlucular, Hakkı Bulutçular, Neşe Karaböcekçiler.
Bizim evden Ferdi yükseliyor. Daha Emmoğlu’yu bestelememiş, Fadime’nin düğününe gitmekten söz etmiyor. Ne çalıyordu acaba? Merak Etme Sen mi, Huzurum Kalmadı mı, Son Sabah mı, Nisan Yağmuru mu…
Derken gün eğiliyor kasabanın üzerinden. Otlaklara yayılmaya giden inek ve keçi sürüleri sokağa giriş yapıyor. En önde zıp zıp oğlaklar; en arkada dili bir karış sarkmış, vazifesini tamamlamış, kıvrılacak yer arayan yorgun köpekler…
Trafikte ışıklar yanıyor, ışıklar sönüyor bu arada. Arabama yolcunun birini alıp ötekini bırakıyorum. Meşguliyet unutturuyor, geçmişi hatırlama unutturuyor hafakan basacak şeyleri…
Aynı dutun altına bir çadır kurulmuş bu defa. Çadırın içinde yatak gibi bir şeyler olmalı ama bir türlü netleştiremiyorum görüntüyü. Elbette yakın yaşlarda olduğumuz kardeşim ve üç beş komşu çocuğu da orada olmalı. Çadırın önünde birikenlere bisküvi arası lokum dağıtılmış. Bizde de onlardan var. Birer ısırık almışız, kalanı gözyaşlarımızla ıslanmış muhtemelen. Hayal meyal iki adam hatırlıyorum. Adana şalvarı giymişler, kırçıl bir siyah. Şimdi sünnetçi diyorlar onlara fakat sair zamanlarda abdal dendiğini biliyoruz. Yıllardır bizi korkuttukları, abdallar gelince kestireceğiz dedikleri adamlar bunlar. Nasıl olduğu çıkıp gitmiş aklımdan, olmuş da bitmiş maşallah…
Otuz yıl kadar sonra tekrar gidişimi anımsıyorum o ak dutun, o pencerenin altına. Evimiz, doğduğum ev, o çucukluk arkadaşım dimdik ayakta. İçinde benle yaşıt birileri oturuyor olmalı. Çocukları koşuşturuyor sağda solda. Benim oğlanla kız pencerenin altında boş boş durmaktan sıkılıp arabaya gitmişler. Hanım telefonda ablasıyla konuşuyor.
Dutla baş başa kalıyoruz. Göz göze gelip bakışıyoruz. Yaşlanmış, beli bükülmüş. Hayalimdeki kadar kocaman da değilmiş.
“Tanıdın mı beni?” diyorum, pek oralı olmuyor.
“Senin gibi kaç kişi gelip geçti gölgemden bir bilsen!”
Güceniyorum. “Onların kaçı otuz yıl sonra gelip seni ziyaret ediyor, halini hatırını soruyor?”
Dalından bir yaprağı önüme yavaşça, bir zeytin dalı gibi bırakıveriyor. Mevsimsiz gelmişim, yemişleri yok. Mahzunluğu ondan belki de. Elimi gövdesine değdirip kabuklarını okşuyorum. Çıkıp dalına tünemeyi geçiriyorum aklımdan, cesaret edemiyorum. Başımı önüme eğip ağır ağır arabaya doğru yürüyorum. Arkamdan gelen korna sesiyle kendime geliyorum. Yeşil yanmış, fark etmemişim. Arka koltuktaki yolcum telaşlanmış. Birden silkinip oyundan çıkıyor, kendimi trafiğe veriyorum. Peki ama, nereye gidiyordum ben?
…
Bizimkiler pamuk yahut pirinç tarlalarında yürüyor olmalılar şimdi. Allah’ım yürekleri nasıl pır pır atıyordur çocukların. Yok, bunu bu çıplaklığıyla kaldıramam ben. Kendime yeni bir ağaç bulmalıyım. Kaçacağım bir yerler, bir şeyler lazım bana…
Kaynak:Yusuf Ünal | TR724
İKİNCİ SÖZ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
Îmânda ne kadar büyük bir saadet ve ni‘met; ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbîn, tâli‘siz bir tarafa; diğeri hudâbîn, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbîn adam, hem hodgâm, hem hod-endîş, hem bedbîn olduğundan, bedbînlik cezâsı olarak nazarında pek fenâ bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler zorba, müdhiş adamların ellerinden ve tahrîbâtlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hâli görür. Bütün memleket bir mâtemhâne-i umûmî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim hâleti hissetmemek için, sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yûsâne ağlayan yetîmleri görür. Vicdanı azab içinde kalır.
Diğeri hüdabîn, hüdaperest ve hak-endiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umûmî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürûr, bir şehr-âyîn, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhâneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhîsât-ı umûmiye şenliği görüyor. Hem tekbîr ve tehlîl ile mesrûrâne ahz-ı asker için bir davul, bir mûsîkî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel; şu bahtiyar hem kendi, hem umum halkın sürûruyla mesrûr ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şüküreder. Sonra döner. Öteki adama rast gelir. Hâlini anlar. Ona der: “Yahu! Sen dîvâne olmuşsun. Bâtınındaki çirkinlikler zâhirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhîsâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al. Kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın. Hakîkati görebilesin. Zîrâ nihâyet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizâmperver, müşfik bir melikin memleketi; hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkıyât ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği sûrette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir. Nedâmet eder. “Evet, ben işretten dîvâne olmuştum. Allah senden râzı olsun ki, cehennemî bir hâletten beni kurtardın” der.
Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam kâfirdir. Veya fâsık-ı gāfildir. Şu dünya onun nazarında bir mâtemhâne-i umûmîdir. Bütün zîhayat firâk ve zevâl sillesiyle ağlayan yetîmlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcûdât ruhsuz, müdhiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici dehşetli evhâm, küfründen ve dalâletinden neş’et edip, onu ma‘nen ta‘zîb eder.
Diğer adam ise mü’mindir. Cenâb-ı Hâlik’ı tanır, tasdîk eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhâne-i Rahmân,bir ta‘lîmgâh-ı beşer ve hayvan ve bir meydân-ı imtihân-ı ins ve candır. Bütün vefeyât-ı hayvâniye ve insaniye ise terhîsâttır. Vazîfe-i hayatını bitirenler bu dâr-ı fânîden, ma‘nen mesrûrâne dağdağasız bir âleme giderler. Tâ yeni vazîfedârlara yer açılsın. Gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvâniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazîfe başına gelmektir. Bütün zîhayat birer muvazzaf, mesrûr asker; birer müstakîm, memnun me’murlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazîfe başlamasındaki zikir ve tesbîh; ve paydostan gelen şükür ve tefrîh; veya işlemek neş’esinden neş’et eden nagamâttır. Bütün mevcûdât, o mü’minin nazarında Seyyid-i Kerîm’inin ve Mâlik-i Rahîm’inin birer mûnis hizmetkârı, birer dost me’muru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok latîf, ulvî ve lezîz, tatlı hakîkatler îmânından tecellî eder. Tezâhür eder. Demek îmân, bir ma‘nevî tûbâ-yı cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise, ma‘nevî bir zakkūm-u cehennem tohumunu saklıyor.Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyet’de ve îmândadır. Öyle ise biz dâimâ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي د۪ينِ الْأِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْأ۪يمَانِ
demeliyiz.
“ Sizin vucut organlarınız içerisinde en kıymetlisi olan göz ve kulaklarınızın sahibi kimdir? Hangi Pazar tezgâhından ya da dükkânından aldınız? Bu çok ince ve hassas özellikteki kıymetli göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icat edip sizi şekillendirerek terbiye veren de O’dur; bunları size O vermiştir. Öyleyse yalnız Rab O’dur. İbadet edilmeye layık olan da ancak O olabilir. ” (Sözler sh: 416)
Gözler insan ruhunun dışa yansıyan penceresidir. Bir ev düşünün her tarafı örülmüş üzeri kapatılmış. İşte gözleri görmeyen âmâ bir insanın durumu da her halde farklı değildir. Görme özürlü insanların idrak edebileceği böyle karanlık dünyada yaşamak kolay olmasa gerek. Ancak gözü tüm unsurlarıyla bilirsek, gözün ne kadar muhteşem bir uzuv olduğunu anlayabiliriz.
Özellikle, sivrisineğin gözünden gergedanın gözüne kadar milyonlarca hayvan türünün tümünün gözlerinde aynı sanatın görülmesi neredeyse aynı fizyolojiyle çalışması sanatkârının birliğini göstermesi açısından çok önemlidir.
Evrim düşüncesine sahip insanların monte ederek bilimsel bulgu diye ileri sürdürdükleri yapay ara form modellerinin gözlerini de bulsalardı mahcup olacaklardı. Zira hepsinin gözlerinin fizyolojisi ve anatomisi aynı olduğu görülecekti.
Gözlerimiz, zemin sağlamlığı bakımından sağ ve sol çukurlara özel olarak yerleştirilmiştir. Kameralı göz yapısındaki gözlerimiz, vücudumuzdaki tüm reseptör alıcıların %70 ini yapısında bulundurur. Gözümüzün ağ tabakasına yerleştirilmiş bu alıcılar görüntüleri algılayacak şekilde tasarlanmışlardır. İşte bu alıcılarla algılanan görüntüler, sinir hücrelerinde elektriksel impuls şeklinde görmeyle ilgili beyin bölgesine aktarılır ve orada görüntü gerçek anlamda algılanır.
Tıpkı bir biyokameradır gözlerimiz. Korumasıyla, temizlenmesiyle, beslenmesiyle, beyin bağlantısının kurulmasıyla, optik kiyazma bölümünde sağ ve sol gözden gelen görüntülerin birbirini tamamlayıp iki gözle tek görmenin sağlanmasıyla, uzak ve yakın görüntülere odaklanabilmesiyle, gündüz parlak ışıkta renkli ve loş ışıkta renksiz görebilmesiyle, gerçekten inanılmaz bir sanat eseridir.
Burada gözlerle ihtisas yapmaya yönelik bir çalışma yapmayacağımızdan bunların teferruatını ciltler dolusu gözü anlatan ve göz sağlığı ile ilgili kitaplara havale edelim.
Evet, gözlerimiz kirpiklerden, kapakların dış ve iç anatomisine, oradan merceklerin, korneanın, gözyaşı bezlerinin, damar tabakasının ve camsı cismin yapılışında çok ince sanatın kullanıldığı anlaşılıyor.
Darvin’in arkadaşına yazdığı, ancak deşifre olmuş gizli mektubunda “Gözü düşündükçe tepem atıyor; zira gözü aktif seleksiyon düşüncemle izah etmem imkânsız.” sözünün manası anlaşılıyor.
“Gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir.” (Risale-i Nur)
Kulaklarımız, işitme organlarımız olmakla beraber burun ve boğazla birlikte mütalaa edilir. Kulaklarımız dış, orta ve iç kulak olmak üzere üç bölümde incelenir.
Dış kulakta: En dışta kulak kepçesi özel kıkırdak yapısıyla esneklik kazanmıştır. Kulak yolu kulak kepçesinin topladığı sesi kulak zarına iletmede görevli olup kulağa giren tozların toplanmasını sağlayan salgı dokusu bulundurur. Kulak zarı, mekanik etkili ses uyartısını orta kulağa aktarır.
Orta kulakta zara bitişik duran çekiç-örs-üzengi kemikleri zar marifetiyle hareket ettirilerek, sesin sıvı titreşim şeklinde nakledileceği salyangozun giriş bölümündeki oval pencere zarına iletilir. Oval pencere zarı, aldığı uyartıyla ardındaki sıvıyı titreştirir ve ses sıvı bir titreşim haline dönüştürülmüş olur.
İç kulakta: Kohlea denen zar labirentinin içinde, mekanik sıvı ses titreşimi şeklinde gelen tüm uyartıları elektriksel impulslara çevirebilen sinirlerin bağlantılı olduğu üzeri silli korti organı vardır. Sillerin sıvı titreşimden etkilenmesiyle oluşturduğu impulslar beyindeki ilgili işitme merkezinde algılanır.
Göz, kulak, deri, dil ve burun beş duyu organımızdır. Bu duyu organlarımızın bize olan mesajlarını duymamız gerekir. Duyu organlarımız çok kıymetlidir. En büyük kıymetleri de bizi Rabbimize (cc) ulaştıracak kadar mükemmel sanata sahip olmalarıdır.
Bunların hepsi şükür gerektiren nimetlerdir. Herhalde, kıymetlerini idrak edebilmemiz için kaybetmemiz gerekmez.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
Yetkin insan demek olan insan-ı kâmil; Allah’ın ef’âl, esmâ, sıfât, hatta şuûnât-ı zâtiyesinin en parlak aynası demektir. “Mutlak zikir kemaline masruftur.” esprisi açısından, insan-ı kâmil denince, ilk akla gelen Hakikat-ı Muhammediye’dir (sav). Sonra da diğer enbiya, gavs, kutup ve derecelerine göre evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrebîn.. bu konuda böyle bir farklılığı kabullenmek, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha açısından mahzursuz olduğu gibi, akla, mantığa, hiss-i selime de aykırı değildir.
Bir kısım mülâhazalara bağlayarak bazı felsefeci ve kelâmcılar insan-ı kâmili, “akl-ı evvel”, “akl-ı küll”, “kelime-i câmia”, “nokta-i câmia”, “nokta-i vahdet”, “sırr-ı ilâhî”, “âyine-i sırr-ı ilâhî”, “vesile-i uzmâ”; bazı sofiler de pîşuva, hâdî, mehdî, dânâ-ı kâmil, mükemmil, bâliğ, tiryak-ı ekber, iksir-i a’zam.. şeklinde birbirinden farklı kelime ve tabirlerle yorumlamış iseler de, bütün bu mülâhazaların hepsini câmî bir hususa irca etmek de mümkündür; o da, insan-ı kâmilin âyine-i vücûd-u Hak ve “dû kevn” olması gerçeğidir. Evet o, varlığın özü, usâresi, dili, tercümanı olarak bütün kevn ü mekânlardaki “kenz-i mahfî”yi ifadenin yanında, her şeyi Zât-ı Hakk’a bağlar; bağlar ve O Zât’ı hem vicdanın enginliği, hem de muhtevalı mahiyetinin diliyle seslendirir.
Aslında insan-ı kâmil, öyle bir mir’ât-ı mücellâdır ki, her dakika kim bilir kaç defa, şuûnât-ı zâtiye onda “bî kem u keyf” tecellî eder, tecellî eder de, işte böyle bir arzlıdan ötürü yerküre semâların önüne geçer. Zira insan-ı kâmil, âdeta bütün varlığın aklı, kalbi ve ruhu mesabesindedir; onsuz hiçbir şey doğru anlaşılamaz, hiçbir ilim mârifete dönüşemez ve hiçbir şeyin hayat esrarı tam hissedilemez. Onun bakış zâviyesine bağlanamamış bütün bir fizik âlemi ruhsuz, ve onunla şöyle-böyle aydınlanamamış bütün zaman parçaları da nûrsuzdur.. tabiî böyle bir boşlukta yaşayan insanlar da kalbî ve ruhî ufukları itibarıyla fetret insanı sayılırlar. Muahezeye maruz kalmayacakları mânâsına fetret insanı değil, mahiyet-i insaniyelerini inkişaf ettirememiş olma anlamında fetret insanı.
Bugüne kadar insanların arızasız Hakk’a yönelmeleri hep insan-ı kâmillerce gerçekleştirilegelmiştir; kitleler onların rehberliğinde ebedî mihraplarını bulmuş, Hakk’a yönelmiş ve onların neşrettiği nûrlar sayesinde varlık ve hadiseleri isabetli yorumlayabilmişlerdir. Bu itibarla da denebilir ki, onları bulan dolayısıyla da hakkı hakikati bulmuş ve onları iç dünyalarıyla müşahede eden de, mazhar ve tecellîgâhın şeffafiyeti, vüs’ati ölçüsünde Hak cemalini temâşâ etmiş sayılır.
İnsan-ı kâmil, din ve diyanet adına örnek bir tiptir. İman, İslâm, ihsan onun yol ve yörüngesi, Allah rızâsı hedefi, Hakk’ı sevip sevdirmek vazifesi, Cennet ve Cemalullah da -kulluğunu onlara bağlamama kaydıyla- bu mübarek düşünce ve aksiyonun sürpriz semeresidir.
İnsan-ı kâmil, her zaman başkalarına yararlı olma emelinde ve mârifet ufkunu yükseltecek bilgi peşindedir. Ahlâk-ı haseneye bağlı yaşadığından, hep güzellik sergiler durur.. güzel görür, güzel düşünür, güzel ve faydalı sözler söyler.. güzel işler yapar, güzelliklere ve güzellere peyrev olur.. her davranışını Hak hoşnutluğuyla irtibatlandırarak, hep O’nunla oturur-kalkar.. O’nu düşünür.. O’nu konuşur.. her tavrı ve her beyanıyla O’nu hatırlatır ve hakkın-hakikatin en talâkatli bir lisanı olarak yaşar. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıydı. İslâmiyet’in özündeki ilâhî sırrı görebilmek için, onu bir kerecik olsun -önyargısız ve insaflı olmak şartıyla- temâşâ yetiyordu. Cîlî’nin de dediği gibi; varlık âleminde, Hazreti Muhammed Mustafa (sav) ölçüsünde kemalât-ı insaniye ile tanınmış bir ikinci şahsı göstermek mümkün değildir.
Eğer kemalden maksat; Hakk’ın hiçbir zaman yanıltmayan vahiy ve ilhamlarıyla ruhların tasfiye edilmesi, nefislerin tezkiyesi, insânî lâtifelerin inkişafı; ve bunların yanında cismanî isteklerin, bedenî arzuların aşılması, derken Hak’la tam mukayyet hâle gelinmesi ve bekâ-yı Ehadiyet’le bekâ bulup, bütün esmâ, sıfât ve şuûnât-ı ilâhiye adına mücellâ bir mir’ât seviyesine ulaşılması ise, -ki öyledir- bu yüce evsafı mahiyetinde cem etmiş bulunan ve kulluğunu “kâb-ı kavseyni ev ednâ” ufkunda sürdüren Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kemal ehlinin en kâmili ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle, şeref-i nev-i insanın ve divan-ı nübüvvetin de hâtemidir.. evet O Zât, kemaliyle ferid-i kevn ü zaman ve bihakkın fahr-ı kâinattır. Sofîye ıstılahında insan-ı kâmil; ilâhî ve kevnî, aslî ve zıllî, cüz’î ve küllî, cevherî ve arazî, maddî ve manevî bütün âlemleri özünde cem etmiş bulunan bir asıl cevher, bir hulâsa, bir usâre ve bir fihristtir. Seyyid Şerif’e göre, beşerin medâr-ı fahri olan Zât; “kadri, kıymeti fevkalâde yüksek sırlı bir kitap ve ilâhî, kevnî hakikatleri câmi öyle bir risaledir ki, bedenî ve cismanî kirlerden arınmış olan talihlilerden başkası O’nu tam idrak edemez.” Aklın zâhirî nazarında âlem-i kebir kâinattır; hakikatte ve Allah katında ise kebir olan insandır. Hazreti Ali’nin yaklaşımıyla, onun mahiyeti meleklerden de ulvîdir; avâlim onda pinhândır, cihanlar onda matvîdir. (Türkçesi Âkif’e aittir.) İnsan-ı kâmil, Cenâb-ı Hakk’ın, zâtî şuûnâtının tam bir mazharı ve O’nun varlığının da câmi bir aynası olması itibarıyla, bâtını esmâ, sıfât ve şuûnât-ı zâtiyenin nokta-i mihrakiyesi, zâhiri de kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bütün varlık ve eşyanın kısmen sarahaten, kısmen de remzen ve işareten tam bir hulâsası, bir fihristi, hiç olmazsa ana başlıklarıyla eşya ve hadiselerin câmi bir indeksidir. Hazreti Vücûd, onda küllî ve tafsilî bir şekilde tecellî ettiğinden, yani icmalen de olsa o her şey ve her nesneden bir çizgi, bir kelime, bir satır taşıdığından, bir mânâda her varlık onun âyine-i vücûdunda mündemiç, Zât-ı Hak da kalbinde kenzen mütecellîdir. Her hâlde ilk insan-ı kâmile meleklerin secde ile emredilmesinin hikmetlerinden biri de, işte onun bu zâhirî-batınî donanımı ve potansiyel zenginliğiydi! Böyle bir zenginlik, aynı zamanda bu ölçüdeki hususî teveccühe ciddî bir teveccühle mukabeleyi gerektiriyordu ki, o da din şeklinde sistemleştirilen ilâhî ahlâk ve kevnî kanunların temsilinden ibaret olan diyanetti. Evet, eğer Hakk’ın gözü bizim üzerimizde ise -ki öyle olduğu açıktır- bizim gözümüz de dini, hayata hayat kılma cehdiyle hep O’nda olmalıydı..!
Varlık ve hadiselerle münasebet ve müdahalesi açısından insan-ı kâmil, yeryüzünde Allah’ın tam halifesidir. Bu itibarla da o, ilâhî icraatı temâşâ, herkes ve her şeye nezaret etme konumuyla Hakk’ın gören gözü, işiten kulağı, tutup destekleyen eli olmakla şereflendirilmiştir. O, şefkatle görülüp gözetilme, himaye edilip korunma durumunda bulunan herkesi, bir anne gibi kucaklayıp bağrına basan tam bir merhamet insanıdır. Evet o, her zaman çevresini şefkatle süzer.. damarlar içinde dolaşan kan gibi, içtimaî bünyenin her yanında bulunur.. zararlılara karşı o bünyeyi korur.. ihtiyaca göre onu görür-gözetir ve besler.. bir ruh gibi onun bütün faaliyetlerini kontrol eder.. ve her hâliyle onun varlığının en sağlam teminatı olduğunu gösterir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) mazmununca insan-ı kâmil, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm itibarıyla bil-âsale, diğerleri açısından da bittebeiye, ins-cin, canlı-cansız her şeye ve herkese rahmettir.
وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا “Biz seni bütün insanlara rahmetimizin müjdecisi, azabımıza karşı da uyarıcı olarak irsal ettik.” (Sebe, 34/28) işaretiyle de bütün insanlığa rehber, rehnümâ, hâdî, mehdî, nezîr ve beşîrdir.
İnsan-ı kâmilin bütün varlık ve eşyaya tekvinî emirler açısından nezareti, onların ruhlarına feyiz ifazası, mahiyetlerinin şerh u izahı ve beyanı uygun burhanlarla değerlendirip irfana bağlamak; şuurlu varlıklar zâviyesinden görüp gözeticiliği de, irşad, pişdarlık, onların ruhlarının tasfiyesi, nefislerinin tezkiyesi ve insanî lâtifelerinin Hakk’a uyarılması şeklindedir. Evet o, halk içinde, tesbit-i kıble, tevhid-i kıble adına bir pusula ve olgunlaşmaya açık ruhları da insanî kemalâta yönlendirip yükselten bir mürebbîdir. O’nu tanıyıp atmosferine girebilen herkes, istidâdı ölçüsünde Hakk’a ulaşmış ve O’nu bulma yoluna girmiş sayılır. Gerçi Hak, cisim, cevher, araz olmadığı gibi, zamandan, mekândan, mesafeden, hayyizden de münezzehtir; “ulaşma”, “bulma” gibi kelimeler O’nun hakkında birer mecazdır. Bunlarla kastedilen şey ise, bize her şeyden yakın O Zât’a karşı mahiyetimizdeki uzaklığı aşmak, kalben, hissen, zevken O’nun yakınlığını duymaktır.. evet, hayvâniyetten sıyrılıp cismaniyeti aşan hemen herkes, kabiliyeti ölçüsünde, “bî kem u keyf” kalben O’nun yakınlığını duyar, basiretiyle temâşâsı zevkine erer ve ruhuyla da her zaman üns yudumlayabilir. Bu mevzûda, herkesin belli şeyler duyup hissetmesi söz konusu olsa da, tam mazhariyet, sürekli aynadarlık ve kusursuz aksettirme, O’nun küllî tecellîsinin mazhar-ı tâmmı olan insan-ı kâmile mahsustur.
Bütün varlık, esrar-ı ulûhiyeti insan-ı kâmilde duyup hissettikleri gibi, Hazreti Zât da, başka aynalardaki tecellî ve zuhûru, has bir mânâda bu mir’ât-ı mücellâda temâşâ buyurur. Bu itibarla da insan-ı kâmil, fâniler arasında Bâkî’yi gösteren câmi öyle bir aynadır ki, onu gören Hakk’ı görmüş, onu seven Hakk’ı sevmiş, ona uyan Hakk’a ubûdiyet neşvesine ermiş olur. Aslında bütün bunlar, asliyet plânında ve külliyet çerçevesinde hakikî insan-ı kâmille alâkalı hususlardır. Zılliyet dairesinde ve cüz’iyet çizgisinde kemal sahiplerine gelince onlar, bittebeiye bu payeyi ihraz ederler. Bunlar, ilim, irfan, muhabbet, aşk u şevk, cezb u incizâb hususunda hakikî insan-ı kâmilin mirasçılarıdırlar ve mevhibeleri, misyonları itibarıyla da aynı sofranın davetçileri ve davet edilenleri sayılırlar.
Hak, her zaman değişik aynalarda kendini temâşâ edip ettirmesi ve insan-ı kâmilin de bu temâşâ edilen şeyler arasında en şeffaf, en berrak ve Rahmaniyet şuûnâtını tam aksettiren câmi bir ayna olması itibarıyla o, yeryüzünde görme ve gösterme vazifesi açısından çok önemli bir unsurdur ve ondan hâlî bulunan mekânlar, zamanlar da min vechin yetimdirler. Bu itibarla da her mekân parçasının, her zaman diliminin su kadar, hava kadar insan-ı kâmile ihtiyacı vardır. Evet eğer Hak, insan-ı kâmilde, câmi ve tafsilî bir plânla mütecellî ise -ki öyle olduğunda şüphe yoktu-bu mazhariyetteki kimselerin her zaman ve her mekânda bulunmaları bütün bir varlık için çok önemlidir; zira böyle birinin zâtı, Hazreti Zât’ın aynası; ilmi, ilminin lem’ası ve o da, varlık içinde Hak sırlarının sırlı bir anahtarıdır.
Onu bulup onunla aynı atmosferi paylaşan biri, başkalarının hiçbir zaman ulaşamayacağı pek çok esrara, envâra ulaşır ve bir feyiz kaynağı hâline gelir. İnsan-ı kâmil, her zaman kendi konumunun farkındadır. O, kendini bir meclâ, bir memer ve en fazla da bir mazhar telâkki eder; eder de ne kendini, ne sıfatlarını, ne de zâtî gibi görülen kabiliyetlerini kat’iyen kendinden bilmez; aksine, nefsini فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَكِنَّ اللهَ قَتَلَهُمْ “Siz onları kendiniz olarak öldürmediniz; onları Allah öldürdü.” (Enfâl, 8/17) mazmununa bağlı görür ve her zaman وَمَا رَمَيْتَ إِذ رَمَيْتَ وَلَكِنَّ اللهَ رَمى “Attığında da sen atmadın; onu Allah attı.” (Enfâl, 8/17) hakikatini vicdanında duyarak, hep memerriyet ve mazhariyet mülâhazalarıyla oturur-kalkar; ne ittihad ne hulûl; her şeyi O’ndan bilir ve üzerindeki fevkalâdelikleri de O’nun ekstradan tecellîleri sayarak,
“Değildir bu bana lâyık bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir.?” (M.Lütfi)
der; sevinç ve sorumluluklarını değişik taaccüblerle daha bir derince duyar. Aslında hulûl ve ittihad, bizzat mevcut iki şey arasında cereyan eder. Hak karşısında insan-ı kâmil müstakil bir mevcut değildir ki, hulûl ve ittihad söz konusu olabilsin. Zât-ı Hak, bi’l-asâle bir mevcud, insan ise, O’nun ziyâ-yı vücûduyla kâimdir. İster insan-ı kâmil isterse bir başkası, vücûdu mümkün ve yaratılmış olan muhtaç birini büyütme adına böyle bir tasavvur, dalâletten başka bir şey değildir.
İnsan-ı kâmil, her şeyin Hak’tan geldiği şuuruyla kendi mahlûkiyet ve kulluk sınırlarını korumada fevkalâde hassas hareket eder ve ne mazhariyetlerini şatahat vesilesi yapar, ne de âyinedarlığında ayniyet iltibasına düşer. Kendisindeki mevhibeleri kâmilâne aynadarlık yapma ölçüsünde, ilâhî sıfât ve zâtî şe’nlerin bir tecellîsi ve ehadiyet-i ilâhiyenin de bir mazhar-ı tâmmı olarak duyar, zevk eder ve mehâbetle iki büklüm olur. İnsan-ı kâmilde böyle bir hâl, onun nefis ve enâniyeti açısından yok olup, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla yeni bir mevcudiyete ermesi hâlidir ki; buna, bizzat var olmayan birinin, O’nun vücûduyla hakikî var olmayı zevk etmesi de diyebiliriz. Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde, bu mazhariyet ve bu payenin kahramanlarıyla alâkalı olarak şöyle der:
هَست محو و محوست آنجا پديد آمد مرا
تا بديدم از ورايى آن جهان جان صفت
ذَرّه ها اندر هوايش از وفاو از صفا
“O makamda var olan bana yok göründü, yok olan da var. Bir câna benzeyen dünyanın ötesinde, O’nun sevdasıyla başları dönmüş varlıklar gördüm. Hepsi de, tertemiz vefa ve safâ içindeydiler.”
İnsan-ı kâmil, Zât-ı Hak adına bir mücellâ ayna ve başkaları hesabına da, çevresinde peyklerin dönüp durduğu bir Kutup Yıldızı’dır. O, kendi etrafında döndüğü aynı anda, bir yandan sürekli olarak kendi yörüngesinde O’na merbûtiyetini soluklayarak pervaz ederken, diğer yandan da وَعَلاَمَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ “Yol bulmada Allah size ne emareler ne emareler vaz’ etti.. ve o yıldızla da onlar, dosdoğru yollarını bulurlar.” (Nahl, 16/16) işaretiyle, âleme yolunu, yönünü gösterir ve hep bir işaretçi gibi hareket eder. Aslında o, her zaman bir mihrab, bir kapı, bir köprü vazifesi görür; doğruya yönelmeyi sağlar, doğruyu görmeye menfezler açar ve insanları, kendi dünyalarının darlığından sonsuzluk ikliminin genişliğine ulaştırır. İnsanlar, onun atmosferine girince üns esintileri duymaya başlar; o kapının önüne varınca öteden çağrılarla ürperir ve o köprüden geçince de, Hazreti Zât-ı Ehad ü Samed’le, en kâmil mânâda bir abd-Mabud münasebeti ufkuna yükselirler. Bu ufuk, külliyet plânında ve vâhidiyet çizgisi itibarıyla istivâ-i arş televvünlü, cüz’iyet dairesinde ve ehadiyet yörüngesi açısından da lâtife-i rabbâniye buudludur. Bu ufkun yolcularının en önemli yol azıkları ve bir mânâda zâd u rahîleleri ise, kalbin her zaman lebriz edilerek pak ve temiz tutulması, başkalarının, ahvâlimize muttalî olamayacağı kutlu vakitler sayılan gecelerin o sihirli dünyasında da, secdelerle pusuya yatıp tecellî avlamaktır. İbrahim Hakkı:
“Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde.”
diyerek, yol alma adına gecelerin o serin ve ufku açık iklimini salıklar bizlere. Kenz-i Mahfî’ye uzanan gece koridoru veya helezonuyla alâkalı şu hoş söz de Mevlânâ’ya ait:
نيك اختريت باشد گر چون قمر نخسيى
گر شهريار خواهي اندر سفر نخسيى
در سـايهء خدا خســبند نيكبختان
زنهار اي برادر جـاي دگر نخسيى
“Eğer sen O Eşsiz Padişah’ı istiyorsan ve eğer O’nun yolunda sefere çıkmış isen, bu yolculukta uyumamak gerekir. İyi ve bahtiyar kimseler, Allah’ın sevgi ve merhamet gölgesinde uyurlar. Kardeşim, sakın başka yerde uyuma!” Uyuma ve insanı engin düşüncelere, lâhutî mülâhazalara çeken geceleri, ya kıyam edebi, ya rükû tâzimi, ya secde mahviyeti ya da evrad u ezkâr tazarruu ile geçir.
Bazı mutasavvifîne göre, her şeyin bir açık olan yanı vardır ki; ona zâhir denir; bütünüyle bu âlem, işte o zâhirdir. Bir de kapalı yanı vardır ki, ona da bâtın denir; o da mânevî, uhrevî ve bütün metafizik dünyalardan ibarettir. Bunlardan başka bir de, bu iki cepheyi câmi ve âlem ile esmâ arasında, zuhûrun butûndan, butûnun da zuhûrdan ayrılma noktasında berzahî bir âlem vardır ki, o da insan-ı kâmil âlemidir. Hakk’ın kendi zâtına ilmi, bi’l-asale kendisine aynadır. Zât-ı Hak da, tasavvurlarımızı aşkın bir mânâ ile o aynada müteayyindir. İnsan-ı kâmilin ilmi de, bittebeiye ve zılliyet plânında kendi aynasıdır. O da, bu ilim aynasında müteayyindir. Ne var ki, onun bütün sermayesi mevhibedir ve vâhid-i kıyasî zâviyesinden Hazreti Zât’ta bulunan şeylere birer delil ve birer emare mesâbesindedir..
Evet, insanın zâtı, Zât-ı Hakk’a, sıfatları da sıfât-ı Sübhaniye’ye dayandığı gibi, bunlardaki izafîlik ve sınırılılık ya da zılliyet ve cüz’iyet de tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın evsafındaki hakikîliğe, nâmütenâhîliğe, asliyet ve külliyete delâlet etmektedir veya delâlet etmek içindir.
Zât-ı Hak’la bu çerçevedeki münasebet açısındandır ki, insan-ı kâmil mertebesine ulaşan müstaid bir müntehî, aynı zamanda hilâfet-i tâmme mertebesine de yükselmiş sayılır. Bunun üstünde ise, vücub-imkân arası bir nokta diyebileceğimiz “ev ednâ” payesi vardır. Ve o payenin de, gelmiş-gelecek bütün insan-ı kâmiller arasında bir tek mümessili olmuştur; o da mertebe-i ekmel veya Hazreti Ehadiyet’in tecellî-i etemmine mazhar bulunan Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (sav)’dır. O’nun bu ölçüde “aksa’l-merâtib”i ihraz buyurması, yüksek ahlâkı; davranışlarındaki istikameti; Rabbiyle münasebetlerindeki derinliği; dünyevî-uhrevî konulardaki dengesi; ilâhî ve kevnî hakikatlerin esrarına nüfuzdaki ısrar ve kararlılığına lutfedilmiş peşin bir teveccüh-ü Rahmânîdir. Bu itibarla da, O’nun dışındaki bütün kâmillerin kemalâtı O’na nisbeten izafî, tâlî ve O’na tebaiyete bağlıdır. Evet, semâ-i risâletin ayları ve güneşleri sayılan başımızın tâcı bütün o büyük insanların nûr ve ziyâsı, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın içinde bulunmadığı zaman itibarıyladır. Busayrî:
فَإِنَّهُ شَمْسُ فَضْلٍ هُمْ كَوَاكِبُهَا يُظْهِرْنَ أَنْوَارَهَا لِلنَّاسِ فِي الظُّلَمِ “O bir fazilet güneşi, diğerleri ise yıldızdır. Yıldızlar insanlara ışıklarını ancak geceleri sızdırırlar.” diyerek, O Zât’ın, güneşin üstünlüğünü hâiz olduğunu, diğerlerinin ise, O’na nispette peykler mesâbesinde bulunduğunu ve O’nun olmadığı dönemlerde çevrelerine nûrlar saçıp etraflarını aydınlattıklarını söyler ki, yerinde bir tesbittir.
Her şeyden evvel, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), varlığın hem çekirdeği hem de meyvesi olması itibarıyla, hilkat ağacı mebdeden müntehâya hemen her faslında sürekli O’nunla münasebet içinde olmuş ve O’na bağlı gelişmiştir. Aslında O, meyvenin de ötesinde, hilkat ağacının özü, usâresi ve ruhudur. İsterseniz, O’na (aleyhi salavâtullahi ve selâmuhû) varlık bulamacının en temel unsuru da diyebilirsiniz.
“Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ
Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..”
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsının bütününden ibaret olan mahiyet-i mücerrede-i vücûdun âyinedarlığından arz ve semânın ictinab etmeleri, taayyünlerinin bunu aksettirmeye tam müsait olmayışındandı. İnsanın taayyünü ise, bilkuvve bunu aksettirecek donanımda idi. İşte, insanoğlu, böyle önemli bir gayeyi gerçekleştirmek için vücûd-u hâricî ile şereflendirildi. İnsanların bazıları itibarıyla, böyle önemli bir âyinedarlık vazifesini tam temsil edememeden ötürü bir zulüm ve cehalet söz konusu olsa da, o potansiyel cehalet ve zulme düşmeme de, yine böyle bir âyinedarlığa terettüb eden duyarlılık, sorumluluk ve temsilden geçiyordu. Yani insan, mahiyetindeki zulüm ve cehalet açığını vahy-i semâviyle harekete geçireceği vicdan mekanizmasıyla kapatacak ve kaybetme alanını kazanma pazarı hâline getirecektir. İnsanların bir bölümü itibarıyla da bu, böyle oldu. İşte إِنَّا عَرَضْنَا اْلأمَانََةَ عَلَى السَّموَاتِ وَاْلأرْضِ وَالْجبَالِ فَأبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا اْلإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً “Biz, emaneti (teşriî açıdan değil, tekvinî zâviyeden) göklere, yere, dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve böyle bir sorumluluktan korktular. (Mahiyet ve donanımı itibarıyla) bu emaneti insan üzerine aldı. Doğrusu (pek çoğu itibarıyla) insanoğlu, (bu emanetin hakkını gözetemediğinden), çok zalim ve çok cahil bir duruma düştü.” (Ahzâb, 33/72) âyeti, bu umumî serencamenin esrarlı bir tercümanıdır. Arz, semâ ve bütün eşyanın hakikat-ı uzmâyı görme, gösterme ve aksettirmede zarurî birer eleman olan kalb, irade, şuur, his ve bunların “lâtifeler” unvanıyla diğer fakülteleri bulunmadığından, o yüce hakikat adına ne tam temessül kabiliyetleri, ne de temsil aktiviteleri vardır; zira, taayyünleri fevkalâde dardır. Dolayısıyla da, ayna olacakları şeyi mahiyet-i insaniye ölçüsünde zengince ifade edebilmeleri mümkün değildir. Ancak insandı ki, tekvinî donanımı teşriî emirlerin temsiliyle derinleştirerek bu misyonu edaya yeterli olduğunu ortaya koyuyordu.. ve bu misyonu ortaya koyabilenler de, zulümden ve cehaletten kurtuluyordu.
Evet her insanın bu vazifeyi yerine getirmediği veya getiremediği gerçekti ama; yaratılış gayesinin şuurunda olan ve insan-ı kâmil olma yolunda teşriî dairede rehabiliteden rehabiliteye koşan bir kısım müstesna fertler de bulunacaktı. Ki bunlar, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kemallerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman insanoğlunun yaratılmasına gaye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde ebediyetlerin dantelasını örecek ve bu ilâhî maksadı gerçekleştireceklerdi. İşte, dünya ve ukbâ âlemlerinin birleşik noktasına taht kurmuş bu gönül sultanları, mahiyetleri mahiyet-i beşeriyeyi aşkın, canları Cân’ın nefahâtıyla dipdiri, ufukları üns esintileriyle üfül üfül hep kemal yolunda kemal soluklamada ve berzahî vücûdlarıyla her an yeni bir çerçeveye oturmaktadırlar. Mevlânâ, her zamanki o sehhâr ifadesiyle, kemal semâsının bu üveyklerini şöyle resmeder:
مردان رهش زنـده بجان دگرنـد
مرغـان هواش ز آشـيان دگرند
منگر تو بدين ديده بدشان كايشان
بيرون ز دو كون درجهان دگرند
“Hak yolunun erleri, bu candan başka bir can ile diridirler. Onun havasından kanat çırpıp uçan kuşların ayrı bir yuvası vardır. Beyhude bu gözle bakma, onları göremezsin; onlar, iki dünya ötesinde başka bir âlemdedirler.”
Allah, ef’âl ve esmâsıyla mâlûmdur; esmânın tecellî alanı da, varlık ve hâdiselerdir. İnsan ise, varlığın hem nüvesi, hem de meyvesidir. İnsan-ı kâmile gelince o, her şeyin özü, usâresi ve ruhudur. Öyle ise, mebde itibarıyla varlığı mülâhazaya almadan, insanı düşünmeden, insan-ı kâmil ufkuna yönelmeden, Allah’ı kâmil mânâda bilmek de mümkün değildir. Zira insan-ı kâmil, Zât, sıfât, esmâ ve ef’âl dairesiyle alâkalı câmi bir lisandır.. ve vücûd mertebesinin en son halkasını teşkil etmesi açısından, bütün vücûd mertebelerinin enmûzeci mahiyetindedir. Bu itibarla da diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hakk, kendi azamet ve celâline uygun şekilde ancak insan-ı kâmille bilinir.. onunla görülür, onunla işitilir ve onunla duyulur. Diğer taraftan, insan-ı kâmil de, her şeyi O’nunla görür, O’nunla bilir, O’nunla tutar ve O’na bağlayarak münasebete geçer. Ne var ki, bu görmelerin, duymaların, işitmelerin, işlemelerin, başlamaların ve münasebette bulunmaların asliyet plânında bir tek mümessil ve kahramanı vardır; o da, Hakikat-ı Muhammediye’dir (sav). Zira O’nun hakikati, bütün hakikatlerin câmii bulunan vâhidiyet hakikatine dayanmaktadır. “Allah” ism-i zâtı, O’nun -mürebbisi mânâsına- Rabb-i hâssıdır. Ve bu ism-i şerif, bilmutabaka, bililtizam ve biddelâle bütün esmâ-i hüsnâ ve sıfât-ı Sübhaniye’yi de tazammun ettiğinden, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi ekmelü-t tehâyâ), hem esmâ-i İlâhiye’ye, hem sıfât-ı Sübhaniye’ye, hem de şuûnât-ı Zâtiye’ye mücellâ bir ayna olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bu itibarla da, “Mir’ât-ı Muhammediye’ den Allah görünür dâim.” sözü mübalâğa değil, vâkıa tam muvafıktır. Diğer bütün büyükler bu ölçüde bir mazhariyete sahip olamadıklarından ذلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ “Bu Allah’ın bir fazlıdır, o’nu dilediğine verir.” (Cum’a, 62/4) Onların mir’âtiyetleri de izafîdir.
Evet, bu büyüklerden her biri, birkaç ism-i şerifin ya da sıfat-ı Sübhaniye’nin mazhar u meclâsı ise de, her isimden nasibi aynı ölçüde değildir. “Herkesin kabiliyetine vâbestedir âsâr-ı feyzi.” fehvâsınca, semâ-i risalet ve vilâyetin ayları, güneşleri sayılan bu insanlar, ne ölçüde büyük olurlarsa olsunlar, yine de kendi istidat ve kabiliyetleriyle mukayyettirler. Bunlar, kendi arş-ı kemalâtları itibarıyla müntehî, Hazreti Ekmel-i Kümmelîn (Kâmiller Kâmili)’e nisbetle mütevassıt ve mübtedîdirler; vazife ve misyon açısından değil, mir’âtiyet ve meclâiyet açısından mübtedîdirler. Ârifler, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîde derece derece birbirlerinden farklı oldukları gibi, esmâ-i İlâhiyenin mütefavit derecedeki tecellîlerine mazhariyet açısından da insan-ı kâmil mertebeleri hep farklı farklı olagelmiştir. evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrebînin, dinin yoruma açık yanlarıyla alâkalı, yani fürûâtta ortaya koydukları teviller, tefsirler de, o kâmil insanlara dair böyle bir farklılığın tezahürüdür.
Enbiya ve mürselîn arasındaki farklılık ise:
تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ “Biz, bilinen bu peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık” (Bakara, 2/253) mazmununca, ilâhî takdire bağlı olmak üzere, yine esmâ-i ilâhiyenin farklı dalga boyundaki tecellîlerinden kaynaklanmaktadır. Hz. Âdem’in mazhar olduğu icmalî “ilim”, Hz. İbrahim ve İsmail’deki “ilim”le beraber “hilm”, Hz. Mesih’deki “kudret”, başkalarına nisbeten ileri seviyededir ve bu yüce kâmetlerin hususiyeti gibidir. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’s-salâti ve etemmü’t-teslîmât)’da ise, bütün enbiya ve mürselînde icmal edilen esmâ ve sıfât-ı Sübhaniye’nin tafsilî bir şekilde ve a’zam derecede tecellîsi söz konusudur.
Herkes kendi çerçevesinde kâmildir ve kemali de onun istidat ve mârifet gayretiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı)’tir. Evet, bütün kâmil insanlarda beyan ve burhanın yanında irfan da önemli bir derinlik ve zenginliği teşkil etmektedir. Bu hususlardan herhangi birindeki bir kusur, kemal adına da ciddî bir eksiklik sayılır. Kur’ân ve Sünnet temel yörünge; mantık ve akılla istidlâl, beyana bağlı bu konunun bir burhan ayağı; irfan ise, böyle bir istikametin semeresidir.
Son söz:
“Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.” (Niyazi)
يَا رَبَّنَا يَا سَيِّدَنَا وَيَا غَايَةَ رَغْبَتِنَا، أَسْأَلُكَ يَا اَللهُ أَنْ لاَ تُشْوِيَ خَلْقِي بِالنَّارِ،[1] نَعُوذُ بِاللهِ مِنْ عَذَابِ النَّارِ، نَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الْفِتَنِ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ،[2] وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ كُلَّ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَكَرَّرَ الْجَدِيدَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ.
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
Şer’î şehadetleri kabul olmayan çocuklar bir yönüyle dünyanın en sadık şahitleridirler.
* * *
Basiret, Efendimiz’in mesajının genel çerçevesidir.
* * *
İlim gerçek kıymet ve derinliğe ibadetle ulaşır.
* * *
Ümit, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretine dayanıp tevekkül etmenin unvanıdır.
* * *
Allah’a doğru yürünen yolda iştiyak nisbetinde kapıların aralanması müyesser olur.
* * *
Dua, sebepler ötesi bir yöneliştir ve onda hâlis tevhid nümâyandır.
* * *
Biz Rabbimizle münasebette tam olursak, O, küçük şeylerle bizi muvaffak eder.
* * *
İstiaze ve Besmele, namazın atkıları gibi olmalı, sonra da namaz o atkılara göre işlenmelidir.
* * *
Dünyanın bütün bağ ve bahçelerine sahip olmanın üç tane insanla ilgilenmek kadar ehemmiyeti yoktur.
* * *
Senin onurun Ka’be değil ki yıkılınca kıyamet kopsun!
* * *
Allah’ın lütufları ölçüsünde O’na sadık olmak lazım.
Ebu Bekr, Memlük sultanı En-Nasır Nasır’üddin Muhammed b. Kalaûn (1293–1341) zamanında yaşamış, ortaçağın ve İslâm medeniyetinin en büyük veteriner hekimidir. Ebu Bekr’in babası Bedreddin El-Baytar da Memlük sarayında veteriner olarak çalışmıştı. Nasır’ın babası Mansur El-Kalaûn (1279–1290) at aşığı bir hükümdardı. Sonradan meşhur olan hatta tanınmış Türk hekimlerinin de gidip çalıştığı bimaristanı (hastane) tesis etmişti. Kalaûn’un oğlu Muhammed Nasır da babası gibi İlme ve ilim ehline muhabbeti olan bir hükümdardı. Babasının kurduğu bîmaristanı tamamlamıştı. Nasır hayvan yetiştirilmesine ve ziraata çok ehemmiyet vermiştir 1298–1340 yılları arasında Ebu Bekr saray veterineri olarak çalışmıştır. Zaten bütün İslâm devlet adamlarının at sevgisi fazladır. Sarton bu mevzuda “Zamanımızda, eski günler, bilhassa İslâm memleketlerindeki kraliyet ahırlarının büyüklüğü tahmin ve tasavvur edilemez. Birkaç yıl önce (1947’den birkaç yıl Önce) Moraka’da Meknes’i ziyaretimde 17. asırda Malay İsmail tarafından inşa edilmiş olan 12 bin at aldığı söylenen ahırların içini ancak otomobille gezebildim.” demekle saraylarda ata gösterilen büyük alâkayı ifade etmeye çalışmıştır. İşte Ebu Bekr, böyle bir atmosfer içinde yaşamış ve ilgi çekici vasıfta bir eser vermiştir. Batılı tarihçilerce de devrinin en iyi veteriner hekimlik kitabı olarak kabul edilen eserinin adı “Kâmil’üs-Sınaatayn el-Baytara ve’z-Zırtıka”dır. Baytarlık ve zırtıka hakkındadır. Zırtıka, zartaka’nın cemi (çoğul) şeklidir ve hayvanların talim-terbiyesi ve diğer işleri demektir.
Gebelik ve doğum mevzuunda gebelik belirtileri iyi anlatılmıştır. Gebe hayvanların bakımı bugüne benzer durumdadır.
Veterinerlikle ilgili beşinci makale otuzdört babtır.
Birinci babtan sonra hastalıklar baştan itibaren vücudun kısımlarına göre ayrılarak, çok sistematik olarak İncelenmiştir. Göz ve kulak hastalıkları iyi anlatılmıştır. Burun akıntısı ile seyreden gourme ve malleus’a (orta kulak kemiği) da dikkat etmiştir. Boğaz ve çene hastalıklarının başında “sıraca” adı altında malleus ve gourme’ti anlatırken bu iki hastalığı birbirinden açık bir şekilde ayırmaktadır. Hiçbir şekilde gourme’nin malleus’a başlangıç olacağından söz etmemiştir. Çene altında soğuk apselerle beliren malleus’un bacaklarda da lymphangitislerle (lenf damarları iltihabı) seyrettiğini yazmakla “deri ruamı”nı da bildirmiştir. Bu satırların 14.ncü yüzyılda yazılmış olması çok mühimdir, çünkü daha sonraları 16. ncı hatta 17. nci yüzyılda bile veteriner yazarlar gourme’un eskiyi nce malleus’u doğurduğunu, deri ruamının ayrı bir hastalık olduğunu, akciğer ruamı ile alâkasına dikkat etmeden yazmışlardır. Gene çok mühim olan bir nokta da Ebu Bekr’in malleus’un insanlara geçtiğinden de bahsetmiş olmasıdır ki, biz en eski olarak buna Ebu Bekr’de rasladık. Hatta 17. nci yüzyılda yaşamış ve malleus mevzuunda en ileri görüşlere sahip olan Fransız veterineri Solleysel dahi bundan bahsetmemektedir.
Boyun hastalıkları arasında Ebu Bekr romatizma ve tetanozdan bahsetmiştir. Omuz topallığından ve arpalamadan bahsetmiştir. Atın diz ve sinirlerinde hastalıklar başlığı altında exostose, (kemiklerde çıkıntı) hygroma, (mâyi ihtiva eden kist) hydarthrosse, (eklem boşluğunda su toplama) tendinitis (kirişlerin İltihabı tendonla-rtn (kiriş) yara ve kopmaları gibi hastalıklardan bilgi ile bahsetmektedir.
Tırnaklar için Ebu Bekr, “atın esası tırnaktır, tırnak evin temeli gibidir. Tırnak hastalıkları her hastalıktan daha mühimdir.” demekle modern bir görüşe sahip olduğunu belirtmiştir. Arka bacakların dizlerden yukarı kısımların patelle (diz kapağı kemiği) takılması, kalça topallığı, elephantiasis (Fil hastalığı) adı altında lymphangitis malleosa’ya benzer arazla hastalıklardan bahsetmiştir. Ebu Bekr, bu bölümlerde ne kendinden önce ne de yüzyıllarca sonrasına (Solleysel’e) kadar hiçbir yazarla karşılaştırılamayacak kadar mükemmeldir.
Bu büyük yazarın büyük ve üstün eseri üzerinde bizden önce Batılı yazarlar, Perron’un 1852-1860 yıllarında Fransızcaya yaptığı tercümesinden faydalanarak incelemeler yapmışlardır.
Ebu Bekr bu eserini, Melik Nasır’a ithaf ettiği için kitabın meşhur ve maruf ismi: Nasırî’dir. Kitap on makaleye ayrılmıştır. Kitabın birinci makalesi yirmi kısma ayrılmıştır. Kur’an’dan bazı âyetlerle başlar. İnsan ve at arasındaki benzerlik ve ayrılıkları ele almış, insan ve atta burun, nefes borusu, kalb, baş, ciğer, mesane, böbrekler, erkeklik ve dişilik, kemikler, kıkırdak, sinir, kaslar, deri kılları ve beş duyu aynıdır, demiştir. Her iki canlı arasında müşterek hastalıklar arasında kuduz da sayılmaktadır. Birçok ilaçlar her İkisinde de kullanılır. Bazı durumlarda farklı ilaçlar verilir.
Genital organ hastalıklarına ayrılan bölümde durin (dourine) anlaşılır semptomlarla bilinmektedir. Metritislerin (rahim iltihabı) sonradan kısırlık yaptığını doğru olarak yazmıştır.
Bundan sonraki üç bab’da vücudun kuyruk, bel ve karın gibi yerlerindeki hastalıklar üzerinde durulmuştur. Lumbago, (bel ağrısı) bazı yaralar, hydrops (safra kesesinin mayi ile dolu şiş hali) ascites, peritonitis (iltihab sıvısı) exudativa hernia abdominalis ve ventralis harnia umbilicaIis ve evantrasyon doğru, anlaşılır septomlarla anlatılmıştır.
Üç bab karaciğer, akciğer ve böbrek hastalıklarına ayrılmıştır. Malleus akciğer hastalıkları arasında yeniden gözden geçirilir; aynı zamanda burundan fena bir akıntının da geldiğine çok doğru olarak İşaret edilir.
Ebu Bekr, tedavi bölümlerinde başlangıçtan İtibaren yara ve apseler İçin uygun metotlar kullanır. Kırık, çıkık ve burkulmalarda durum aynıdır. Omuz ve kalça topallıklarında bugünkü gibi apse de fixation (tesbit) yapar. Arpalama hastalığı için kan almayı, bacakların soğuk suya sokulması ve friksiyon gibi bugünde kullanılan uygun tedavi şekilleri tavsiye edilmiştir.
Prolapsus uteri ve vaginae (rahim ve haznenin dışarı çıkması) olaylarında dışarı çıkan organ kısımlarını papatya suyu İle yıkadıktan sonra yeniden yerine yerleştirmekte ve vulvaya alt kısmı açık kalmak ü-zere dikiş koymaktadır. Daha sonraki günlerde nar kabuğu (sıkıcı) ve alkol ile lavajlar yapar. Bu tedavi prolapsusun en uygun tedavisidir. Bazı sancılarda rektal (son barsak) muayeneyi tavsiye ederken bu işteki tecrübesini göstererek veterinerin tırnaklarını kısa olması gereğine dikkati çekmektedir.
Ebu Bekr’in en modern olduğu bölüm embriyotomi (ceninin rahimden çıkarılması) operasyonudur. “Karından yavru ölmüşse çıkamaz. Eğer yavru yaşamıyor ve bir uzvu çıkmışsa önce o uzuv kesilir, sonra zikrolunacağı üzere kol uterusa sokularak embriyotomi yapılır. Üstad olan veteriner elini temizledikten sonra menekşe yağına batırıp kollarını güzelce yağlar, parmaklan arasına bir ustura alır, kolunu yavaşça uterus’a (rahim) sokar. Eğer yavru doğru gelmiş de başı önde ise hazır olan çengelleri gözünün, üst çenesinin ve alt çenesinin kekimlerine iliştirip azar azar dışarı çekilir. Çekmeden önce kısrağın vaginası (haznesi) koyungözü otu ve eğrice yonca otunun kaynamış suyu ve menekşe yağı ile kayganlaştırılır. Ölü yavrunun bütün çıkması için yolların kaygan olması gerekir. Eğer yavru devrilmiş (dönük) ise veya boynu eğri olup doğrultulması mümkün değilse önce rastlalanan uzuv kesilir. Bu kesilen uzuv tam olarak dışarı çıkarıldıktan sonra yavrunun diğer kısımları dışarıya alınır. Ondan sonra kunduz hayası, kimyon ve tuz kaynatılmış zeytinyağı ile lavaj yapılır, bunu tekrarlamak gerekir.” Yukarıdaki hülasa edilmiş operasyon tarifinden Ebu Bekr’in bu mevzuda ne kadar bilgili olduğu görülmektedir.
Kastrasyon (kısırlaştırma) bahsinde de Ebu Bekr çok yeterli bilgi vermektedir. Bugün dahi kullanılabilecek ateşle veya bıçakla kesme, döğme ve serbest kastrasyon gibi dört usul tavsiye eder.
Evantrasyon olaylarında çok uygun tedaviler tatbik etmektedir. Başka hiçbir yerde rastlanamayan bu operasyonu hülasa olarak anlatmak yerinde olacaktır: Evantrasyona uğrayan hayvan arka üstü yatırılır, ayaklan yukarı kaldırılır; bu suretle bağırsaklar kolaylıkla yerine gönderilecektir. Geri gönderilmeden önce bağırsakları ılık alkolle yıkamalıdır. Sonra karın boşluğuna itilirler. Yarada iç derinin (kas tabakalarının) uçları yaklaştırılır, kanatlı karıncalarla tutturulur. Karıncaların bir tanesi ele alınır, arka tarafı sıkılır, bu suretle karınca ağzını açar. Ağız açılınca iç derinin iki kenarı karıncanın ağzına verilir, sonra makasla karınca ortasından kesilir, karınca acıdan eti ısırır. Daha sonra diğer bir karınca alınıp aynı şeyler tekrarlanır. Yara baştanbaşa karıncaların ağızları ile kapatılır. Her iki karıncanın aralıkları bir parmak mesafede olmalıdır. Bundan sonra dış tabaka (deri) pamuk ipliği geçirilmiş iğne ile dikilir. Dikişlerin araları ikişer parmak olup, aralıklarından hava ve rutubet çıkabilmelidir. Baştanbaşa dikilince yara uzunluğunca sargı konup üstü uzun bir bağ ile bağlanmalıdır. Tedavî müddetince, atın yemi yaş ve soğuk olmalıdır. Hayvan kabız olmamalıdır. Çünkü kontipasyonda defakasyon (dışkılama) esnasında karnın sıkılmasından dikişler sökülebilir. Yaraya yakın sakız yakısı vurup üçüncü gün sargı değiştirilir. Yaraya hurma, zift merhemleri gibi kavuşturucu ilaçlar sürülür. Evantrasyon tedavî eperasyonu sırasında Ebu Bekr bağırsakların, karın boşluğuna itilmeden önce, ılık alkolle yıkanmasını ihmâl etmemiştir. Kas tabakasını dikmek için katgüt yerine gene organik bir madde olarak karıncaları kullanması ilgi çekicidir. Operasyondan sonraki diyet de uygundur.
Ebu Bekr, hydrops ascides olaylarında karın boşluğuna biriken sıvıyı ponksiyon yolu ile boşaltmaktadır. Zamanından çok ileri tedavî metotları ile dolu olan bu makaleden sonra 9 ncu makalede Ebu Bekr 12 bab’da materia medika ve koteriasyon şekillerinden bahsetmiştir.
“ORTOPEDİ”
Kitabın 10 ncu ve sonuncu makalesi 15 bab’a ayrılmıştır. Ebu Bekr’in en rahatlıkla yazdığı bölüm burasıdır. İlk bablar çeşitli at nalları, nal çivileri ve nallama tekniğine ayırmıştır. 360 kadar nal çeşidi bildiğini yazmaktadır. Bu nallardan büyük bir kısmı ayak hastalık ve kusurlarında tedavî maksadı ile kullanmaktadır. “Topuk çalma hâlinde tırnağın dış tarafı iç tarafından daha fazla yontulduktan sonra, topuk çatan yer düz olan bir nalla orası yükseltilerek nallanır.” diyen yazar bazılarının ökçeleri fazla sıkıştırarak nallamalarının ökçe darlığına sebeb olduğunu ve daralan ökçenin tırnak çatlaklarını doğurduğunu büyük bir hazakatle yazmıştır.
Paytak bacaklılık olaylarında iç kenarları daha alçak nalla; ayağın kavisli (bou-leture) durumlarında ise tendoların kısalmasından tırnak dik bir pozisyon alır, bunu düzeltmek için ökçeleri düzeltir, alçatır ve sümbükte gagaları bulunan bir nalla tırnağı nallar ki yalnız bu bile bize Ebu Bekr’in ortopedi mevzuunda ne kadar modern olduğunu göstermeye yeterlidir. İtellilik, kronik farbür ve krapo gibi ayak hastalıklarının tedavilerinde çok uygun nallar kullanmıştır.
Kitabın son bölümünde katır ve merkep nallarından da bahseder.
Bu son makalede Ebu Bekr tarafından verilen bilgilere ne daha önceki eski Yunan eserlerinde ne de sonraki kitaplarda rastlanmaktadır. 17 nci hata 18 nci yüzyıldan sonradır ki ayak hastalıklarının nallarla tedavî ve düzeltme metotları Batıdan veteriner hekimliğine girmiştir.
Netice olarak Ebu Bekr 14.ncü asırda İslâm veteriner hekimliğinin Avrupa’ya nazaran çok üstün durumunu gösteren, zamanının veteriner ansiklopedisi diyebileceğimiz pek değerli eseri ile veteriner tarihinde parlak yer tutmaya hak kazanmıştır.
Hizmetten | Safvet Senih
Konuşmamak, sessiz kalmak ve sükût etmek demek olan samt; Sofiyece, konuşmadan kaynaklanan ya da kaynaklanması muhtemel bulunan, faydasız, belki de bazen zararlı olan söz, beyan ve mütalâalara karşı
مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ إِلاَّ لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ “Ağzından çıkan hiçbir söz yoktur ki, onun yanında hazır bulunan gözcüler (o ifadeleri) kaydetmiş olmasınlar.” fehvasınca, temkinli davranıp düşüncelerini ifade etmeyi sadece ve sadece Allah rızasına ve mutlak gerekliliğe bağlayarak, Hakk’ın hoşlanmayacağı, hattâ çok defa lüzumsuz sayılan konularda dilini tutup konuşmamak demektir. Samtla alâkalı, Hazreti Andelib-i Zîşân’ın (sallâllahü aleyhi ve sellem) “Ya hayır söyle veya sükût et” mealiyle vereceğimiz beyanları bir “kavl-i fasl” mahiyetindedir ve hem konuşma hem de susma adına bir çerçeve niteliğini taşımaktadır. Burada, yine O’na (sallâllahü aleyhi ve sellem) atfedilen “Sözün hikmet, sükûtun da tefekkür olsun.” tavsiyesini hatırlatmakta da yarar görüyoruz.
Aslında çok konuşma ve hele mâlâyâniyâttan ise, hep mezmum görülmüş ve öteden beri insanları felâkete sürüklemiş günahların (mühlikât) en tehlikelilerinden biri kabul edilegelmiştir; gelmiştir de, seyr-i sülûk-i rûhânîde hak yolcuları, bir dil âfeti olarak buna karşı sürekli uyarılmışlardır. Hak erleri arasında çok yeme, çok uyuma, çok konuşma, “kesret-i taâm”, “kesret-i menâm”, “kesret-i kelâm” sözcükleri ile, sâlikin boynunda birer tasma, ayaklarında pranga ve kollarında kelepçe olduğu sürekli hatırlatılmış ve hatarları üzerinde ısrarla durulmuştur. Eski ifadesi ile “sebeb-i kesret-i hatîât ve zellât” olduğu sık sık ihtar edilmiştir. Hazreti Ömer Efendimiz’e isnad edilen ” مَنْ كَثُرَ كَلاَمُهُ كَثُرَ سَقَطُهُ– Çok konuşanın hata ve sürçmeleri çok olur -buna sakatâtı çok olur da diyebiliriz.” şeklindeki söz de, bu mülâhazayı teyid eder mahiyettedir.
Hem ahlâk kitapları, hem de tasavvuf risaleleri kendi açılarından ‘samt’ı ele almış ve onu, sâlikin önemli bir zenginliği, müntehînin gizli bir definesi ve her müminin de edeb emaresi saymış, üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Ne var ki, bir müminin hem “emr-i bi’l-ma’ruf” ve “nehy-i ani’l-münker” konularında, hem ilim ve irşad mevzûlarında, hem de mazarratları def’ ve menfaatleri celb etme hususlarında, konuşması da bir vecibe görülmüştür. Evet dinimizde, ihkâk-ı hak etme mevzûunda konuşulacak şeyleri konuşma bir vecibe, sükût etmek ise bir mâsiyettir. Bu itibarla da denebilir ki, Allah’ın rızası gözetilmeden ve meşrû bir gaye takip edilmeden çok konuşma zararlı olduğu gibi, konuşulması gerekli olan yer ve zamanlarda konuşmama da aynı ölçüde zararlı ve mezmumdur.. evet, her zaman sükût istihsan edilse de bazen konuşma, ondan daha makbul görülmüştür. Bu açıdan, sükûtun altın kabul edildiği yerler de vardır, gümüş kabul edildiği yerler de. Onun için, nerede sükût edilip nerede konuşulması gerektiğini bilmek çok önemli görülmüştür. Hakkın çiğnenip, hakikatin tahkir gördüğü bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçık şeytan-ı ahras (dilsiz şeytan) sayılmış; faydasız ya da batıl şeyler konuşanlar da, şeytanın dostu ve tercümanı kabul edilmişlerdir.
Konuşması gerekli olan birine konuşma fırsatı verilmesi ve o ölçüde yararlı olamayacak kimselerin susması ahlâkî bir sükût olup, düşünce ve beyan pazarında haddini bilmeye delâlet eder. Konuyla alâkalı:
“Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî;
Bırak meydanı cevher fürûşân olanlara!”
denilmiştir.
Hâl ehli ve hikmet erbabı yanında dilini tutmak, edeble alâkalı bir samttır, hâle ve hikmete hürmetin ifadesidir. Şeyhülislâm Yahya Efendi, bu hususla alâkalı şöyle der:
“Sözün dinle, kelâm-ı ehl-i hâli gayra benzetme;
Bilirsin vâizâ, çok fark vardır kâlden kâle.”
Ayrıca, Hakk’a vâsıl olmuş maiyyet erleri yanında, murakabe ölçüsünde bir sessizlik vardır ki, o da, hem mehbit-i ilham-ı ilâhî olan kalblere, hem de o kalbleri doygunluğa ulaştıran Zât’a karşı bir tâzim samtı ve kadirşinas gönül erlerinin sükûtudur. Bunlar susmaları gerektiği yerde susar, ilham esintilerinin önünü açarlar; dünya nimetlerine bedel, cennetlerin turfanda meyvelerine sofra sererler.
Bazen de anlatmaya esas teşkil eden konu bizim idrak ufkumuz ya da mevzûun derinliği bakımından o kadar aşkın olur ki, sesimizi keser, çevremizdekilere de “sus” der ve her şeyi samta emanet ederiz: “Arza ne hâcet, hâlimiz ayândır..” veya bir kelâm-ı nefsîyle: “Hâl-i pür-melâlimize bak, bizi yalnız bırakma!” ifadeleri böyle bir samtın sesi soluğu olduğu gibi, Hazreti Mevlânâ’nın:
“چهره ء زَرْدِ مَرا بین و مرا هیچ مگو
دَرْدِ بی حَد بِنِگرْ بَهَرِ خدا هیچ مگو
دلِ پر خون بنگر چشم چو جیحون بنگر
هرچه وبینی بگذرْ چون وچرا هیچ مگو
– Sararmış solmuş yüzüme bak da, bana hiçbir şey söyleme! Sayısız dertlerimi gör, (ama) Hüdâ aşkına bana bir şey söyleme! Kanla dopdolu gönlüme bak; ırmağa dönmüş gözyaşlarımı seyret; ne görürsen geç hepsinden; neymiş, nasılmış diye bir şey söyleme!” şeklindeki beyanları da, böyle bir samt çağrısının ifadesidir.
Avam, dilini tutarak samt-ı sûrîde bulunur; arifler, dil ile beraber kalblerini de kontrol ederek, sükût murakabesi yaşarlar; muhibler de, aşk u iştiyaklarını gizleyerek, bir vefâ samtı ortaya koyarlar. Birinciler, sükûtları ile beyan sakatâtından kurtulmuş ve muhtemel ta’n u teşnîden korunmuş olurlar. İkinciler, sükûtun vaad ettiklerinin yanında tefekkür ve murakabenin de vâridâtına mazhar olurlar. Üçüncüler, “âşıkım dersin, belâyı aşktan âh eyleme/Âh edip, ağyârı âhından âgâh eyleme” fehvâsınca, samt içinde sırlarını korur ve derin bir vefâ örneği sergilerler.
Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen
