



Hizmet Konuşmaları her bölümüyle yüreklere bir kere daha dokunuyor.
Programımızın YENİ BÖLÜMÜNDE konuğumuz İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan Rumi Camii’nden Hizmet Gönüllüsü, Yüksek Mühendis Mani Hussain.
Hussain’i dinlerken duygulanacaksınız.
Hizmet Konuşmaları’nın yeni bölümü 25 Ekim Pazar saat 20.30’da(Almanya Saati) Hizmetten YouTube kanalında. Ailecek bekliyoruz…
-Vallahi yalnız değilsiniz. Türk olmayan mümin kardeşleriniz sizinle. Sizinle ağlamak, ağlamak istiyoruz. Yalnız değilsiniz
-Benim için hizmet felsefesi Allah rızası için yaşamak ve beklentisiz olmaktır.
-Güçlü olun Allah’a imanınızı koruyun birlik olun yapabileceklerinizi yapmaya devam edin.
-Ben sadece sıradan bir insanım biliyorum ki bir gün belki ben öldükten sonra olacak hizmet tekrara güçlü olacak öncekilerden daha iyi olacak çünkü bu testlerden ve imtihanlardan geçti. Allah hepimizin yardımcısı olsun ve onun rızasını kazanmak için güç versin.
Tarih:25 Ekim 2020 Pazar
Saat:
⏰20.30 Avrupa Saati
⏰21.30 Türkiye Saati
⏰14.30 Newyork Saati
Yer: Hizmetten YouTube Kanalı
Hele ibadeti, hele ibadeti! O’nun ibadetine bakan insan, sanki O, hayatında başka hiçbir iş yapmamış da, hep ibadet etmiş zannederdi. Evet O, kulluğunda bu kadar derindi. Zaten, bütün güzelliklerde de O, öyle değil miydi? Hangi sahada, O’na kim yetişebilmişti ki? Hayır, hiçbir sahada, hiç kimsenin O’na ulaşması mümkün değildi.!
O, namazında kulluğunu o denli derin temsil ediyordu ki neredeyse ürperip ağlamadığı namaz yok gibiydi. Sahabe, namaz kılarken O’nun sinesinin değirmen taşının ses çıkardığı gibi ses çıkardığını söylemektedir.[1] İçinde dönen boyunduruklar ve kulluğun o ağır mükellefiyetleri O’nu kaynayan bir kazana çeviriyordu. Elbetteki bu hâl, O’nun en yüksek seviyede, kulluğunu ifa edebilme gayretinden ileri geliyordu.
Namaz O’nun âdeta şehvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir zevk, O’na namazın verdiği zevki vermiyordu. O’nun içindir ki, bir gün şöyle buyurmuştu: حُبِّبَ إِلَيَّ: اَلنِّسَاءُ، وَالطِّيبُ، وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ “Bana (üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gerçek göz aydınlığım.”[2]
Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır. Hz. Âdem (aleyhisselâm) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır. Bu alâkanın fazlalığı şehvettir. Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir. Böyle bir unvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi. Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir. Tek başına çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir. Onun için Allah (celle celâluhu), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı.
İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün değildir. Mümkün olsaydı, bunu başta Hz. Âdem (aleyhisselâm) aşardı. Ve işte Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve “Bana kadın sevdirildi.” buyuruyordu. O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir peygamberdi. O’nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu. Kendilerini ibadete vermek ve vakitlerinin bütününü, Allah’a (celle celâluhu) kullukta geçirebilmek gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu: “Allah’ı (celle celâluhu) en çok bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Ama ben ibadet ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum. İstirahat ediyorum, gece ibadetini de yapıyorum. Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum. Bu, benim yolumdur. Benim yolumdan yüz çeviren ise benden değildir…”[3]
O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti. O’nun getirdiği din, bir hanîfiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti.. herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.
Güzel kokuya gelince, seçkin ruhlar, güzel kokudan hoşlanırlar. Allah Resûlü, ruhaniyâtıyla öyle incelmiş ve cismaniyeti o derece rikkat kesbetmişti ki, âdeta ruhuyla atbaşı gidiyor ve meleklerle bütünleşiyordu.
Ruhiyat başkadır, ruhaniyat başkadır. Hem ruhiyat, hem de ruhaniyat sahibi olanlar, aynı zamanda “nefs-i sâfiyât”ın da sahibidirler. Sâfiyeye ancak nebiler ulaşabilir. Bu makamın zirvesinde de, yine Efendimiz vardır. Düşünün ki, O’nun bedeni, miraçta dahi ruhuyla olan yarışını bırakmamış, ruh nerelere çıkmışsa, Efendimiz’in bedeni de ruhuyla beraber orada olmuştur.
Ben, burada miracın keyfiyeti üzerinde yapılagelen münakaşaları tekrar edecek değilim. Cumhur-u ulemânın bu husustaki görüşü, Efendimiz’in miraca ruh ve bedeniyle beraber çıktığı şeklindedir.[4] O’nun bedeni o kadar ruhaniyat ve nuraniyet kesbetmiştir ki ruhunun adımını attığı her yerde, bedeninin temâşa ve nazarı da vardı. Başkaları ruhlarıyla veya rüyalarında miraç yapabilirler. Ancak, ruh ve cesetle miraç yapmak, sadece Efendimiz’e nasip olmuştur. O işin eri ve o yolun şehsuvarı, O’dur.
Güzel koku, meleklerin ve ruhanilerin gıdasıdır. Allah Resûlü de, onlarla hem ruh hem de ceset itibarıyla iç içe girdiğinden ve onlarla çok ciddî bütünleştiğinden dolayı, güzel kokudan son derece hoşlanmaktaydı ki, güzel koku O’nun içine âdeta inşirah vermekteydi.
İşte Allah Resûlü, “Bana kadın ve güzel koku sevdirildi.” derken ruh ve cesedinin ihtiyacını, bir çırpıda, bu “cihet-i câmia” ile ilan ediyor, kendisine ait hususiyetleri anlatmış oluyordu…
Ancak, bu ilk iki mesele, tabiî, fıtrî ve beşer olmanın gereğidir ki, bunlarda, başkaları da Allah Resûlü’ne iştirak edebilirler. Yani, kadını ve güzel kokuyu sevmek, sadece Efendimiz’e mahsus değildir. Çünkü bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın insan fıtratına yerleştirdiği duygularla sevilirler. Ve bu husus az-çok herkeste vardır.
Üçüncü hususa gelince, işte orada biraz durmak icap eder; zira Allah Resûlü: “Namaza gelince, o benim göz aydınlığım, o benim yavuklum ve o benim şehvetimdir.” der.
Bizden birine, en çok sevdiğimiz insanlardan birinin geldiği müjdelense, nasıl sevinir ve kendimizden geçeriz; Allah Resûlü de, namaza duracağı zaman bizim bu duyduğumuz sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Hani, uzun bir müddet Fatıma’dan (radıyallâhu anhâ) ayrı kalsaydı, sonra da O’na Fatıma (radıyallâhu anhâ) geliyor denseydi, O, ne kadar sevinir, nasıl mesrur olurdu; işte namaz vaktinin geldiğini haber veren sesi duyduğunda da O, daha çok sevinir, daha çok mesrur olurdu. Çünkü namaz O’nun sevgilisi, namaz O’nun mâşukası ve namaz O’nun gözdesiydi.
Bu hadisi takviye eden Taberânî’nin rivayet ettiği başka bir hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurmaktadır: إِنَّ اللّٰهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَِبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ “Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.”[5]
Bunun mânâsı şudur: “Siz, cismaniyetinize, bedeninize ait değişik zevkleri adım adım takip edersiniz; size, o zevkler adına gelen sinyaller, sizi tutar kendine cezbeder; siz de, o zevklerin ardına düşersiniz. Bana gelince, ben, vicdan denen vaizin ‘Kalk namaz vaktidir!’ sesini duyunca, beni bu sinyal, öyle ardına düşürür ve öyle kendimden geçirir ki, namazsız edemem. Gece namazı kılmadığım, gece kalkamadığım anlar, benim için en hüzün verici anlar ve dakikalardır. Ve benim için en zevkli ve saadetbahş olan anlar da, namazda olduğum anlardır.”
Allah Resûlü’nün, kulluğu ve Cenâb-ı Hak’la olan irtibatı ve aynı zamanda tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı öyle derindi ki, şimdiye kadar bu derinliğe çok kimse akıl erdirememiştir. İşte yukarıda naklettiğimiz hadis de bunun en açık örneğidir.
Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
“Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü’nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü’nün namaz kılmakta olduğunu anladım.. başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ (عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُكَ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلاَ اِلَهَ غَيْرُكَ)
“Allahım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım. İkabından affına sığınırım. Allahım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. (Celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re’fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.”[6] “Senin komşuluğun, yakınlığın, azizliktir. (Sana mücavir olan, aziz olmuştur.) Senin senâ ve övülmen, yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen vaadettiğin şeyde, vaadinden dönmezsin. Senden başka ilâh, Senden başka mâbud da yoktur.”[7]
Evet, O’nun namaza yaklaşması, âdeta bir şehvet yaklaşmasıydı. İsterseniz şimdi de Ebû Zerr’i (radıyallâhu anh) dinleyin. Diyor ki: “Bir gece sabaha kadar namaz kıldı. (Dua âyetleri geldiğinde, o duaları ısrarla tekrar eden Allah Resûlü, namazını saygı, huşû ve taatin mozayiği hâline getirirdi. Nafile namazlarında, secdede, rükûda, kıyamda okuduğu çeşitli ve çok uzun dualar vardır. O gün sabaha kadar:
إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ âyetini[8] okudu ve ağladı.”[9] O, namaza bir türlü doyma bilmiyor, âdeta hiç doyum noktasına varamıyordu.
Şimdi de İbn Mesud’u (radıyallâhu anh) dinleyelim: (İbni Mesud, Kûfe’nin yüzünün akı, şanlı sahabe.. Hanefi mezhebi, ona çok şey borçludur. Alkameler, İbrahim Nahaîler, Hammad b. Ebî Süleymanlar –ki Ebû Hanife’nin hocasıdır– hep onun altın ikliminde yetişmişlerdir. Sahabe onu Ehl-i Beyt’ten zannederdi. Evet, O, Allah Resûlü’nün hanesine öyle teklifsiz girer çıkardı.[10] Efendimiz, ona Kur’ân okutur, dinler ve ardından da, “Kur’ân’ı indiği gibi dinlemek isteyen İbn Ümmi Abd’den (İbn Mesud) dinlesin.”[11] buyururlardı. Hz. Ömer (radıyallâhu anh), onu Kûfe’ye gönderirken, hicran ve üzüntüsünü şöyle dile getirmişti: Kûfeliler! Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, Abdullah b. Mesud’u (radıyallâhu anh) kat’iyen yanımdan ayırmazdım.[12] Kısa boylu, sıska bacaklıydı.[13] Ama o, bir ilim dağarcığı, daha doğrusu bir ilim okyanusuydu.
İbn Mesud (radıyallâhu anh) diyor ki: Bir gün Allah Resûlü’yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O’nunla geçirecek ve O’nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, “Şimdi rükûa gider.” dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmrân’ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi. (Bu kötü düşünce ne olabilirdi? İlk anda acaba Hz. Süleyman (aleyhisselâm) gibi Allah Resûlü’nü kıyamda iken vefat etti mi zannetti, diye akla gelebilir.) Onun için dinleyenler arasından biri sordu: Ne düşünmüştün? İbn Mesud (radıyallâhu anh): “Namazı bozup, O’nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.”[14]
Abdullah b. Amr da şu hâdiseyi naklediyor: Bir gece Allah Resûlü’nün arkasında namaza durdum. Durmadan şu âyeti okuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu:
رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ “Allahım, muhakkak onlar insanların çoğunu saptırmıştır. Kim bana tâbi olursa bendendir. Kim de isyan ederse, Gafûr sensin, Rahîm sensin.”[15]
Ve, yine böyle hüzünlü olduğu bir gündü. Ağlıyor, ağlıyor, durmadan ağlıyordu. Cibril geldi, Allah’tan (celle celâluhu) selâm getirdi. Ve Cenâb-ı Hak, “Muhammedim niçin ağlıyor acaba?” diye soruyor, dedi.
O, Allâmü’l-Guyûb’dur. İlmi, bütün eşyayı kuşatmıştır. Zaten hiç kimse O’nun ilim, kudret ve iradesinin dışında olamaz.. ama soruyor… Bu sormadan maksat ister işhad, ister O’nun numuneliğini ilan olsun farketmez.
Allah Resûlü, ağlamaktan cevap veremiyordu. Sadece dudaklarından şu kelime dökülebildi: “Ümmetî, ümmetî!” Dert, ızdırap belliydi: O’nun ümmeti… Cibril durumu âdeta rapor edip götürdü. Ve, Cenâb-ı Hak, onu ikinci bir selâmla daha gönderdi ve onu şu sözlerle teselli buyurdu:
اِذْهَبْ اِلَى مُحَمَّدٍ فَقُلْ لَهُ: اِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي اُمَّتِكَ وَلاَ نَسُوءُكَ “Git Habîbime (selâm söyle) ve de ki: Muhakkak ümmetin hakkında seni razı edecek ve seni asla tasa ve keder içinde bırakmayacağız.”[16]
O, ömrünü kullukla geçirmişti. Namaz, O’nun en sevdiği gözdesiydi. Gece gündüz namaz kıldı ve hep öyle yaşadı. Nasıl yaşanırsa öyle ölüneceğini zaten O söylememiş miydi?[17] Ve her fâni gibi O da ölecekti. Ama o, namaz demiş yaşamıştı ve namaz deyip hayata veda edecekti…
Son günleriydi. Gözlerini açacak dermanı dahi kalmamıştı. Başından aşağıya bir kova soğuk su dökülünce gözlerini açıyor, şayet bir tek kelime söyleyecek kadar dermanı varsa, “Cemaat namazı kıldı mı?” diye soruyordu. Ancak bu kadarcık dahi, enerji sarfı, efor, O’nun dermanını tüketiyor ve yine bayılıyordu. Dökülen soğuk suyla kendine gelince sorduğu soru yine aynı soruydu “Cemaat namazı kıldı mı?”
Hayır, cemaati saatlerden beri O’nu bekliyordu. Gözler hep kapısındaydı. Ne zaman perde aralanacak ve mescide yine güneş doğacaktı.. işte bunu gözlüyorlardı. Çoğu, O Güneşin batmak üzere olduğunun farkındaydılar; ancak buna bir türlü inanmak istemiyorlardı. Bu arada, Allah Resûlü, artık namaz kıldıracak takatinin olmadığını anlayınca “Ebû Bekir’e söyleyin namazı kıldırsın.” buyurdu. Biraz kendinde iyileşme hissedince de mescide doğru yürüdü. Bir kolundan amcası Abbas (radıyallâhu anh), diğerinden de amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı Hz. Ali (radıyallâhu anh) tutmuş, ayakları sürünerek mescide götürülmüştü. Her hâlinden ve her hâllerinde namazın ihtişamı, namazın değeri, namazın büyüleyiciliği dökülüyordu… Kendisinden sonra imam olacak zatın arkasına durdu ve namazını oturarak kıldı. O, bu şekilde mescide sadece iki defa gelebildi. Birinde namazı Allah Resûlü kıldırdı, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de arkadakilere onun sesini duyurdu.[18] Diğerinde ise, namazını Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) arkasında kıldı.[19] Cemaatine kendisinden sonra gelecek imamı âdeta iş’âr buyurdu.
Bir kere daha, evet O, namazla ve cemaatle bu derece bütünleşmişti. Son ânına kadar da cemaati terketmemişti.. hatta, ayaklarını sürüye sürüye mescide gelmiş ve namazını cemaatle kılmıştı…
Ahmed b. Hanbel’e göre, cemaat “farz-ı ayn”dır.[20] Zira Allah (celle celâluhu), “Rükû edenlerle beraber rükû edin.”[21] buyurmaktadır. İmamlardan bazıları, cemaati namazın sıhhat şartlarından sayarlar. Cemaatsiz namaz, onlara göre namaz değildir.[22] İmam Şâfiî’ye göre cemaat farz-ı kifâyedir.[23] Hanefi mezhebinde ise, sünnet-i müekkededir.[24] Hanefî imamlardan bazıları ise cemaati vacip kabul etmektedir…[25]
Biz, burada meselenin fıkhî tahlilini yapacak değiliz. Sadece küçük bir hatırlatma olsun diye, bu kadarcık temas ettik. Esas konumuz, Allah Resûlü’nün ubûdiyeti, kulluğunda gösterdiği titizlik ve namazındaki derinliğidir.
Sıradan bir insan dahi, şuuruna ererek namaz kılsa, bu namaz, onu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar.[26] Bir namaz ki, onu kılan Allah Resûlü’dür; O’nu nasıl günaha bırakır!.. Hayır hiç bırakmamıştır.. bırakmaz!
O’nun kıldığı namazı, Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatırken: “Öyle kıyamda dururdu ki, sorma gitsin. Öyle rükûa varırdı ki, sorma gitsin ve öyle secde ederdi ki, sorma gitsin!”[27] der ve Allah Resûlü’nün kıldığı namazın güzelliğini bu ifadelerle anlatmaya çalışır.
Cenâb-ı Hakk’ın varlığına başka hiçbir delil olmasa, Allah Resûlü’nün kıldığı namaz, delil olarak yeter. Çünkü O’nun, bütün namazında, namazının rükünlerinde âdeta Cenâb-ı Hak tecellî ederdi. Hiç namazı böyle olan bir insan günaha meyleder mi?
O’nun ibadeti, bir bütünlük arz ediyordu. Namazı en mükemmel şekliyle eda ederken, başka bir ibadet çeşidi olan meselâ orucu da ihmal etmiyordu. Haftanın bir iki gününü mutlaka oruçlu geçiriyor; hatta bazen de o kadar uzun süre oruç tutuyordu ki, sanki hiç iftar etmiyor zannedilirdi.[28] Bazen da işi fıtrî seyrinde bırakır ve herkes gibi iftar ederdi. Ancak oruçlu olduğu günler, diğerlerine kıyasla daha çoktu.[29]
O, zaman zaman savm-ı visâl yapardı. Yani hiç iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutardı. Sahabe O’nun orucuna özenir ve O’nu taklit etmek isterlerdi ama, bu çok zordu. Bir defasında, Ramazan’ın son günleriydi ki, Efendimiz savm-ı visâle niyetlenmişti. Sahabe de aynı şekilde niyet ettiler. Ancak, oruç birkaç gün uzayınca, hepsinin dermanı kesildi. Bereket bayram gelmiş ve herkes sevinmişti. Zira, bayram, bir gün daha gecikmiş olsaydı, âdeta hepsi dökülecekti. Allah Resûlü, onların bu durumunu görünce tebessüm buyurdu ve “Eğer bayramın gelmesi gecikseydi, ben yine oruca devam edecektim.” dedi. Ardından da kendisinin güç yetirdiği bu ibadete, onların gücünün yetmeyeceğini söyledi. “Çünkü Allah bana, sizin anlamayacağınız tarzda yedirir, içirir.” buyurdu.[30]
Bilhassa, Ramazan ayının son günlerinde Allah Resûlü, paçaları sıvar ve bütün gününü ibadetle geçirirdi.[31] Sanki bu günlerde O’nun sırtı hiç yere değmezdi.
Yazın en şiddetli günlerinde de Allah Resûlü oruç tutardı. Birçok muharebede O, hep oruç tutmuştu. Hele bazen harp öyle şiddetlenirdi ki, bunlardan biri itibarıyla kendisiyle beraber Abdullah b. Revâha’dan (radıyallâhu anh) başka oruç tutan kalmamıştı.[32] O, “Oruç, insanı günaha karşı koruyan bir zırhtır.”[33] demişti. Ve bu zırhın en sağlamını da kendisi giymiş ve korunmuştu..
[1] Ebû Davud, salât 161; Nesâî, sehv 18.
[2] Nesâî, işretü’n-nisâ 1; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/128, 199, 285.
[3] Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/113 vd.
[5] Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/84; Deylemî, Müsned, 1/172; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 2/271.
[6] Müslim, salât 221-222; Ebû Dâvûd, salât 148.
[7] Tirmizî, daavât 90; Ebû Dâvûd, edeb 97; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 10/124.
[8] Mâide sûresi, 5/118.
[9] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/149.
[10] Buhârî, fedâilu’l-ashab 27; Müslim, fedâilu’s-sahabe 110-111.
[11] Buhârî, fedâilu’l-ashab 27; Müslim, fedâilü’s-sahabe 116-117.
[12] İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/157.
[13] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/990.
[14] Buhârî, teheccüd 9; Müslim, müsafirîn 204.
[15] İbrahim sûresi, 14/36.
[16] Müslim, iman 346.
[17] Müslim, cennet 83.
[18] Buhârî, ezan 51; Müslim, salât 90-97.
[19] Tirmizî, salât 151; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/159.
[20] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Cezîrî, el-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erbaa, 1/405.
[21] Bakara sûresi, 2/43.
[22] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Merdâvî, el-İnsaf, 2/210.
[23] Cezîrî, el-Fıkh ale’l-mezâhibi’l-erbaa, 1/407.
[24] Merğınânî, el-Hidâye, 1/55.
[25] İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi’l-Muhtâr, 1/552.
[26] Bkz.: Ankebût sûresi, 29/45.
[27] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, müsafirîn 125.
[28] Ebû Dâvûd, savm 53; Tirmizî, savm 43; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/91.
[29] Buhârî, savm 53; Müslim, sıyâm 178.
[30] Buhârî, savm 49; Müslim, savm 59.
[31] Buhârî, leyletu’l-kadr 5; Müslim, i’tikaf 7.
[32] Müslim, sıyâm 108-109; Ebû Davud, sıyâm 45.
[33] Buhârî, savm 2; tevhid 35; Müslim, sıyâm 162-163.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Kâinatın idaresi Allah’ın (cc) elindedir. Kâinat üzerinde tam bir temizlik geçerlidir. Milyonlarca hayvan leşinin ve havadaki gazların temizlenmesi için ilgili ağaçlarda geri dönüşüm mekanizmasına alınırlar. Ağaçlar ve insanlar arasında gazlar yer değiştirler böylece atmosfer temizliği sağlandığı gibi bitkilerin fotosentez için gerekli gazı da elde etmesi sağlanır. Gaz dengesinde bozulmayı ise denizlerdeki mikroskobik yeşil canlılar giderirler. Denizin tuzlu olması, denizin temizliği açısından önemli bir durumdur, gökyüzünün ve zeminin temiz tutulması tamamen Allah’ın “Kuddus” isminin tecellileridir.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l Beyân kâinattaki bu nezafet kanununu Allah’ın (cc) Kuddüs ismine dayandırarak anlatıyor…
İnsandan arza, arzdan semanın derinliklerine kadar kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddûs ismiyle müsemma bir Zât’ı (cc) anlatmaktadır.
Toprak öyle muhteşem bir geri dönüşüm makinesidir ki, her türlü kiri ve pisi dezenfekte ederek canlılara zarar vermesinden korur.
Hizmetten | Zekeriya Çiçek
Soru: Salât-u selâm ne demektir?
Salât ve selâm kelimelerinden oluşan “salât-u selam” terkibi, Hz. Peygamber için okunan ve Allah’ın rahmet ve selamının onun üzerine olması dileğini ifade eden dualardır.
Soru: Salât-u selâm neden önemlidir?
Cevap: Salât-u selâm, bizim manevi hayatımızın kıvama ermesi, kemal bulması için en önemli dinamiklerden birisidir.
Soru: Kur’an-ı Kerimde salavât okumak geçiyor mu?
Cevap: Evet, Ahzab suresi, 56. cı ayetinde şöyle geçmektedir: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) ediniz ve samimiyetle selâm veriniz.”
Soru: Kur’an ve sünnet bağlamında “Salavât” kelimesi ne anlama gelmektedir?
Cevap: Salavât, salât kelimesinin çoğuludur. Salât ise; tebrik, tezkiye, duâ, istiğfar, rahmet gibi anlamlar içermektedir.
“Salavâtın manası ve özü, Allah Resulü (asm)’e dua edip makam ve mevkisinin daha da genişleyip parlak bir hâle gelmesi için Allah’a ricada bulunmaktır.
Soru: Yazılarda Peygamberimizin adı her geçtiğinde açıkça: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” yahut da “Sallallahü aleyhi ve sellem” demek gerekir mi?
Cevap: En iyi, en güzeli bunu uzun şekliyle yazmak, kısaltma yapmamaktır.
Ancak yazıda bu gibi salavat getirme çoğalınca, okuyanlar bazen zorlanmakta ve hürmet yerine bıkkınlık ve geçiştirmeye sebep olmaktadır. Hürmet zedelenmesi meydana geliyor.
Böyle bir hürmet eksilmesine sebep olmaktansa bir kaç defa “Sallallahü aleyhi ve sellem” yazdıktan sonra bunun kısaltılmış şeklini (sav) şeklinde yazıp, okuyanların irfanına bırakmak da uygun olabilir.
Soru: “Salât-ı münciye” ve “Salât-ı tefrîciye” duaları Kur’anda ve sünnette geçiyor mu?
Cevap: Bu salavatlar Hz. Peygamberden (sav) nakledilen dualardan değildir. Bunlar, Kur’an-ı Kerim’in, Hz. Peygambere (sav) salât-ü selâm getirmeyi emreden âyetine istinaden asr-ı saâdetten çok sonraları tanzim edilmiş salât-ü selâm türü dualardır.
Soru: Peygamber aleyhisselatü vesselâm’ın öğrettiği bir salavât var mıdır?
Cevap: “Ey Allah’ın Elçisi, sana selâm vermeyi anlıyoruz; peki, nasıl salât edeceğiz?” sorusuna karşılık, Peygamberimiz, namazların teşehhüdlerinde okumakta olduğumuz “Allahümme salli, Allahümme bârik” duâlarını öğretmiştir.
(Buhârî, Tefsir 33:10; Tirmizî, Tefsir 33:23.)
Soru: Salavat getirmenin dini hükmü nedir?
Cevap: Salavat her mümine ömründe bir keresi farz, sonrakileri vacip, tekrarlarda ise sünnettir. Salavatın terki ise şefaatten mahrumiyete sebeptir, denmiştir. Rasûlü Ekrem Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtünsün, hakarete uğrasın ” buyurmuştur. (et-Tâc, V, 145)
Soru: “Salât-u selâmın faydası nedir?” diye soranlara nasıl cevap veririz?
Cevap: Getirilen salât–ü selâmdan hem Rabbimiz, hem de melekleri razı olmakta, ayrıca melekler salavat getirenlere de dua etmekteler. Hadis kitaplarında görüyoruz ki, Efendimizin (asm) cennetteki makamının yükselmesine sebep olan salavatı okuyan insana melekler, “Allah da senin makamını yükseltsin!” diye dua etmekte, öteki melekler de bu duaya amin demekteler. Salavat getiremeyene ise, “Allah da senin makamını yükseltmesin!” diye tepki göstermekte, öteki melekler de bu tepkiye amin diyerek iştirak etmekteler.
Soru: Belli bir salavat var mıdır?
Salavâtın sayılamayacak kadar çeşitleri vardır. Bunların en meşhurları da namazlarda tahiyyattan sonra okuduğumuz, “Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” ile “Sallallahü aleyhi vesellem” salavatları ve ezandan sonra okuduğumuz duadır.
Soru: Salavat için belli bir gün var mıdır?
Cevap: Her zaman salavat okunabilir, okunmalıdır. Hadis–i şerifte: “Günlerinizin en üstünü Cuma günüdür. O gün bana çok salât ve selâm getirin. Çünkü sizin salât ve selâmlarınız bana sunulur.” buyrulmuştur.
Soru: Salavât için belli bir sayı var mıdır? Salavâta başlanırken besmele okunur mu?
Salât-ü selâm getirmek için belirli bir vakit ve sayı yoktur. Kişi dilediği zaman ve istediği miktarda salât-ü selâm getirebilir. Salât-ü selâm için besmele çekme zorunluluğu yoktur.
Soru: Salavât getirmenin faziletleri nelerdir?
Cevap: Salavât, Allah tarafından reddedilmez bir duadır. Bu niyetle dualarımıza redde uğramayan salavâtla başlar, salavâtla bitirirsek iki makbul dua arasına aldığımız duamızın kabul olacağını ümit ederiz.
Her salat getirenin ismi Peygamber Efendimiz (S.A.V) e iletilir.
Günahları affedilmesine vesile olmaktadır.
Übeyy ibni Kâ’b bir gün Peygamberimize (asm) şöyle sordu:
“Ey Allah’ın Elçisi, ben sana çok salavât getiriyorum. Duamın ne kadarını salavâta ayırayım?” Peygamberimiz
“Dilediğin kadarını” buyurdu. Übeyy yine sordu:
“Dörtte birini ayırayım mı?” Peygamberimiz yine,
“Dilediğin kadarını, ama arttırırsan senin için daha iyi olur.” buyurdu.
“Yarısını?”
“Dilediğin kadarını. Ama arttırırsan senin için daha iyi olur.”
“Peki, duamın tamamını salavâta ayırsam?”
“İşte o zaman Allah senin bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını da bağışlar.” (Tirmizî, Kıyamet: 23.)
Soru: Salavât, sadece Peygamber Efendimiz sallahü aleyhi ve sellemin şahsi kemalâtını inkişaf ettirmek için midir?
Cevap: Salavât sadece Peygamber Efendimiz (asm)’in şahsi kemalâtını inkişaf ettirmeye yönelik değildir. Peygamber Efendimiz (asm) öyle şümullu bir hâle gelmiş ki, onun kemalatı bütün inananların kemalatı demektir.
Mesela, bir ülkenin devlet başkanının dünya gündeminde itibar kazanması hem kendi mevkisinin yükselmesi, hem de temsil ettiği milletin itibar kazanması demektir.
Aynı şekilde Peygamber Efendimiz (asm)’in şümullü sofrası olan bu makam-ı mahmudu biz dua ve salavatlarımızla teyit ve takviye edersek, bu hem Peygamber Efendimiz (asm) açısından hem de inananlar açısından güzel ve faydalı olur demektir.” (Sorularla Risale)
Soru: Peygamber aleyhisselama bağlılığın ifadesi olarak salavâtı nasıl anlamalıyız?
Cevap: Biz getirdiğimiz salavâtla, Peygamber Efendimiz aleyhisselâtü ve sellem ile olan manevi bağımızı güçlendirmiş, O’na olan bağlılığımız ve biatımızı yenilemiş oluyoruz. Sadakat ve bağlılığımızı gösteriyoruz. Biz ne ölçüde Efendimiz (asm)’e salavat getirirsek o ölçüde onunla bağlantı kuracağız ve o ölçüde Rabbimize yakın olacağız.
Soru: Mekandan münezzeh, Allah’a yakınlaşmak için salavât getirmenin hikmetleri nedir?
Cevap: Allah resûlü, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. O, rahmetin cisimleşmiş, somut halidir. “Alemlere rahmet olan, rahmetin o cisimleşmiş haline ulaşma vesilesi ise salavâttır. Öyleyse âlemlere rahmet olan Resûlü Ekrem’e kavuşmak için salavâtı kendine vasıta yap ve o Zâtı da (aleyhisselâtü ve sellam) rahman’ın rahmetine vesile kabul et.”
Sözün Özü: Rahmet hazinelerinin en kıymetli pırlantası ve bekçisi Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı da Bismillahirrahmanirrahîm’dir. Bu hazinelerin kapısını en kolay açan anahtar ise salavâttır.
(Ondördüncü Lemâ, ikinci makam, Altıncı sır)
Soru: Bu kadar çok salavât okumanın hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Cevap: Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salavât getirmek, tek başıyla bir tarik-i hakikattır. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm sonsuz derecede rahmete mazhar olduğu halde, sonsuz salavâta ihtiyaç göstermiştir.
Çünkü, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedü’l-âbâdda, nihayetsiz ahvâle mâruz ümmetin, bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, sonsuz salavâta ihtiyaç göstermiştir.
Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan, ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki: Ubudiyet halktan Hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu es-salât ifade eder. Risalet Haktan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrâsına muvaffakıyet ister ki, selâm lâfzı onu ifade ediyor.
Hem biz seyyidinâ lâfzıyla tabir ettiğimizden, diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” (Emirdağ Lahikası/2, sayfa 220)
Biz ne kadar Allah Resulüne salavât getirirsek, Peygamber Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellemin Allah katında eli ve şefaati o kadar kuvvet kazanır. Bu kuvvet kazanan şefaat eli yine zorda kalacak olan ümmetinin kurtuluşunda sarf edilecek. Yani bir çeşit, bizim Allah resulüne dua ve salatlarımız, bize şefaat olarak geri dönecektir. Biz kendimiz için dua etmiş oluyoruz.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Hizmetten | Halil Şimşek
Efendimiz’in yaşadığı devri şöyle bir düşünüverelim:
Bir taraftan sahabe, halledemediği şer’î meseleleri Allah Resûlü’ne getirip O’nun halletmesini isterken, diğer taraftan İslâm’a girmek isteyen bazı insanların kafalarındaki tereddüt ve şüpheler de cevap beklemektedir. Bir de buna ilave olarak Allah Resûlü’nü çekemeyen ve kıskanan Kitap Ehli’nin üretip piyasaya sürdüğü şüphe ve tereddütler vardır ki, bütün bunların altından kalkmak ve sorulan sorulara doğru ve isabetli cevaplar vermek, ancak ve ancak peygamber mantığı, yani fetanetle mümkün olabilir.
Ayrıca, Efendimiz’in emir ve tavsiyelerine muhatap olan insanlar da derece derecedir. Bunlardan bir kısmı, din ricalidir. Ruhun derinliklerine dalmış bu insanlar, kilise ve manastırlarda hiç olmazsa belli sahalarda alabildiğine mümârese kazanmış ve derinleşmiş kimselerdir. Muhataplarından bir kısmı, tamamen felsefî meselelere dalmış, âdeta bütünüyle bir mantık ve muhakeme insanıdır.. keza bunların içinde, ticarî ve iktisadî sahada yed-i tûlâ sahibi olanlar; harp meydanlarında yetişmiş nadide kumandanlar; büyük siyasî dehalar ve hatta hatta kültür seviyesi sıfırda seyreden bedevî insanlar vardır.. ve bunların hepsinin de kendilerine göre çözüm bekleyen soruları vardır. Bu durumda Allah Resûlü, öyle söz söylemeli ve öyle izahlar yapmalıdır ki, bedevîsinden en zirvedeki insana kadar herkes bu sözlerden kendine ait hisseyi alabilsin ve âlemşümul bir dinin hususiyeti olarak da bu iş, kıyamete kadar hep böyle devam etsin…
İnsan, konuşan, düşünen bir varlıktır. Bu yönüyle de o, Cenâb-ı Hakk’a ait bir sıfatı temsil etmektedir. Düşünceler, konuşmalara emanet, konuşmalar da yazıya emanet edilebilirse devamlılık kazanır. Konuşulmayan ve yazılmayan düşünceler yaşamaz, sahibiyle birlikte fena toprağına gömülür gider. Düşünebilme kabiliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın insanlara büyük bir lütfu olduğu gibi, konuşma ve düşündüğünü beyan etme de aynı şekilde büyük bir lütuftur. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyetini anlatma sadedinde, insanın yaratılmasını ifade ettikten hemen sonra, insana “beyan”ın talim edilmesini zikretmekte ve:عَلَّمَهُ الْبَيَانَ “Allah insana beyanı öğretti.”[1]demektedir. Hz. Âdem’den beri insanlar düşünüyor, söylüyor.. ve kıyamete kadar da düşünüp söyleyeceklerdir. Ancak, ne düşünme ne de anlatma ve konuşma tükenip bitmeyecektir. Bu da, Rabb’in sonsuz rahmetinin bir eseridir.
İşte bu rahmete en şümullü mânâda mazhar olanlar, peygamberler ve onların içinde de en üst seviyede bu işe mazhar olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. Peygamberlerin ve Peygamberimiz’in bu mazhariyeti, ancak onlardaki fetanetle izah edilebilir. Fetanet olmadan bu durumu elde etmek imkânsızdır. Öyleyse fetanet, peygamberlerin çok önemli bir özelliğidir.
Her peygamber, üstün bir idrak gücüne ve bunları beyan melekesine sahiptir. En muğlak ve mu’dil meseleleri dahi, kahvaltı yapma rahatlığı içinde halleder. Anlatırken de ifadelerinde aynı kolaylık vardır.. ve âdeta her beyanları “sehl-i mümteni”dir. Yani bu sözü dinleyenler, kendilerinin de aynı şekilde böyle bir söz söyleyebileceklerini zannederler; fakat teşebbüs ettiklerinde görecekler ki, onlar gibi söz söylemek, onlar gibi beyanda bulunmak mümkün değildir. Çünkü, aslında çok zor olan o meseleleri anlatmak, onlara Allah tarafından kolaylaştırılmıştır. Evet, nebilerde açan hitap çiçeğindeki revnak ve güzellik, başkalarında asla bulunmaz!..
Nebinin huzuruna gelen her problem, muhakkak çözüm bulur. O mesele ne kadar bâkir ve ne derece zor olursa olsun, nebi o mevzuda sanki kırk yıllık ihtisası varmış gibi konuşur. Bundan dolayıdır ki, Bernard Shaw, Allah Resûlü hakkında şöyle demek mecburiyetinde kalmıştır: “Üst üste problemlerin çözüm beklediği şu dönemde, bütün problemleri kahve içme rahatlığıyla çözen Hz. Muhammed’e her devirden daha çok muhtaç bulunuyoruz…” Evet, asrımızda iktisadî, içtimaî ve siyasî nice problemler var ki, hep çözüm beklemektedir. Ve günümüzde, artık dost düşman herkes anladı ki, Allah Resûlü’nün, pırıl pırıl beyan pınarına müracaat edilmeden bu problemlerin çözülmesi asla mümkün olmayacaktır.
O’nun fetaneti hakkında söylenen birçok söz vardır. Bütün bu sözler bir araya toplansa, hacimli bir kitap olur. Biz, bunlardan bir ikisini naklederek, bu engin mevzuu da noktalamaya çalışalım:
“Ümmetin Fakihi” ve en âlimi unvanlarına mazhar Abdullah b. Abbas hazretleri buyuruyor ki: “İnsanların en faziletlisi ve yine insanların en akıllısı, sizin nebiniz, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır.”[2]
Tevrat ve İncil’i didik didik etmiş, tâbiînin âlimlerinden Vehb b. Münebbih de, Allah Resûlü’nün fetanetini şu cümlelerle dile getirir: “Bütün insanların idraki, Allah Resûlü’nün idrak ve fetanetine nispeten, bir kum tanesinin, bütün dünyadaki kumlara nispeti gibidir…”[3]
[1] Rahmân sûresi, 55/4.
[2] İbn Hacer, el-Metâlibü’l-âliye, 3/214.
[3] Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/67.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Bir ağacın altında istirahat etmektedir. Tam o esnada Gavres isminde bir kâfir, O’nun uykusundan istifade ederek, dala asılı kılıcını alır ve âdeta gırtlağına dayar. Müstehzî bir eda ile de: “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der. Buna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermez. Çünkü O’nun, Allah’a (celle celâluhu) itimadı tamdır. Kendinden emin bir şekilde “Allah” diye bağırır. O’nun bu gürleyişi âdeta kâfirin ödünü koparmıştır; kılıcı elinden düşer ve olduğu yerde kalakalır. Bu sefer de kılıcı Allah Resûlü eline alır ve sorar: “Ya şimdi seni kim kurtaracak?” Adam, sıtmalı gibi titremeye başlar. O esnada, Allah Resûlü’nün sesini duyanlar da oraya gelmişlerdir. Gördükleri manzara, onları da hayrete sevkeder. Daha sonra, olup bitenleri öğrenince, Allah’a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada gördüğü güvenle “el-Emîn”e güven sözü verir ve oradan ayrılır.[1]
Batılı meşhur mütefekkir Bernard Shaw diyor ki: “Hz. Muhammed çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı tam mânâsıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O’nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah’a olan güven ve itimadıdır.” Shaw doğru söylüyordu…
O, Allah’a öyle bir itimat ve teslimiyet içindeydi ki, O’nu bildiğimiz kıstaslarla, ne ölçmemiz ne de değerlendirmemiz mümkün değildir. Ve, O’nun Allah indindeki yeri, değeri, nazı da Allah’a güveni ve itimadı ölçüsündedir. Yerinde O’nun isteme, dileme ve iltimasıyla geceler gündüze döner, zulmetler nur olur, kömür elmasa inkılâp eder ve dilencilere sultanlık mülkü bağışlanır. Bu münasebetle Hasan Basrî Hazretlerine müsnet bir hâdiseyi nakletmek istiyorum. Efendimiz’le irtibatlı olmanın ehemmiyeti açısından, bence oldukça mühim bir hâdise sayılır. Vak’anın, hadis kriterleri açısından tenkidi yapılabilir ama; benzeri vak’alar o kadar çoktur ki, adiyattan sayılabilir ve naklinde hiçbir mahzur yoktur. Hâdise şudur:
Basralı bir genç, yaşlı babasıyla hacca niyetlenir. Mekke’ye giderken yolda babası vefat eder.. eder ama adam, meshe uğramış ve şeklen sevimsiz bir mahluka benzemiştir. Bu durum zavallı gence o kadar dokunur ki, şaşkına döner ve ne yapacağını bilemez: Şimdi, kimi çağırıp da bu cenazeyi ona gösterecek ve yardım isteyecektir! Bu dertle kıvranırken, aniden üzerine bir ağırlık çöker.. ve uyku ile uyanıklık arası bir hâlde iken çadır kapısının açıldığını ve güneş yüzlü birisinin içeriye girdiğini görür. Bu gökçek yüzlü zat, babasının cenazesi başında durur, eliyle onun bütün vücudunu sıvazlar, derken, elinin değdiği her yer eski hâline döner ve babasının cenazesi pırıl pırıl nuranî bir insan hâline gelir. Genç, hayret içinde ve kendinden geçmiştir. Gelen zat, tam çadırdan çıkacağı sırada genç ileriye atılır: “Allah aşkına söyle, sen kimsin?” der. “Sen beni tanımadın mı? Ben Muhammed’im.” Bunu duyan genç, sevinçten uçacak hâle gelir. “Yâ Resûlallah, bu olanlar nedir? Niçin babamın şekli değişmişti?” Allah Resûlü: “O, devamlı içki içiyordu. Mesholmasının sebebi buydu.” der. Genç: “Teşrifinizin sebebi?” diye sorunca da, Allah Resûlü şu cevabı verir: “Çünkü senin baban, ne zaman benim adım anılsa, bana salavat getirirdi…”
İşte, bu adamın bu kadarcık irtibatı, karşılıksız kalmıyor ve Allah Resûlü, en muhtaç olduğu bir anda onu şefaatle kucaklıyor. Öldüğünü haber alınca ruhaniyeti, Allah’ın izniyle hemen orada hazır oluyor.
Allah Resûlü, insanlar arasında en çok güvenilecek ve kendisine itimat edilecek bir şahsiyettir. Ümmeti de aynı itimada lâyık olmalıdır. Onun içindir ki, bir âyette şöyle buyrulur:
إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا اْلأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً
“Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah, her şeyi işitici ve her şeyi görücüdür.”[2]
Bu âyetin nüzul sebebini tefsir kitapları şöyle anlatıyor: “Mekke fethedilince Efendimiz, Kâbe’nin anahtarlarını, henüz yakın zamanda Müslüman olan Osman b. Talha’dan alıp, Kâbe’yi bizzat kendisi açtı. Derken, Hz. Abbas gelip anahtarları talep etti. İhtimal, Osman b. Talha o emanete daha lâyıktı ve aynı zamanda anahtarların ona verilmesi onun gönlünü İslâm’a daha çok ısındıracaktı. Ve öyle de oldu. Evet, bu âyet nazil olunca Kâbe’nin anahtarları tekrar Osman b. Talha’ya verildi.[3] Ancak âyetteki hüküm umumîdir. Zira, Allah Resûlü, emanetin ortadan kalkmasını, kıyamet alâmeti olarak saymakta ve şöyle buyurmaktadır: “Emanet zayi olduğunda kıyameti bekleyin!” Sahabe sorar: “Yâ Resûlallah! Emanet nasıl zayi olur?” Cevap verir: “İş, ehli olmayana verildiği zaman!”[4]
Evet, emanet çok önemlidir. İşi ehline vermek, bir emanettir, bu da, dünya nizamını ayakta tutacak en mühim âmillerden biridir. Emanetin zayi olması, umumî dengenin ve nizamın ortadan kalkmasıyla aynı mânâya gelir. Böyle bir dünyanın ise, varlığı ile yokluğu müsavidir. Başka bir hadislerinde bu hususla alâkalı Allah Resûlü şöyle buyurur:
كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. اَلْإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ. وَالرَّجُلُ رَاعٍ فِي أَهْلِهِ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، وَالْمَرْأَةُ رَاعِيَّةٌ فِي بَيْتِ زَوْجِهَا وَمَسْؤُولَةٌ عَنْ رَعِيَّتِهَا. وَالْخَادِمُ رَاعٍ فِي مَالِ سَيِّدِهِ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ وَكُلُّكُمْ رَاعٍ وَمَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
“Her birerleriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî, elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyyetinden mesuldür. Kadın, beyinin hanesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mesuldür. Her birerleriniz râî ve her birerleriniz raiyyetinden sorumludur.”[5]
Bu geniş perspektifle anlatılmak istenen şudur ki, burada herkes birbirine emanettir. Varlık, bütünüyle Allah’a emanettir. Kur’ân evvelâ Cibril’e, sonra da Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a emanettir. Kur’ân hakikatleri ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın dava-yı nübüvveti, ümmete emanettir. Ardından da yine bütün ümmet Allah’a (celle celâluhu) emanettir.
Hayatı meydana getiren ve toplum hayatına hayat olan bütün unsurlar, birbiri içine girmiş daireler gibidir. Bunlardan birinde meydana gelecek en küçük bir arıza, katlanarak diğer dairelere de sirayet edecektir. Zannediyorum bunda kimsenin şüphesi yoktur. Fert plânında bir arıza var ve bu arıza derhal giderilmiyorsa, kısa bir zaman sonra onun tedavi edilmez bir kangrene dönüşeceğinden şüphe edilmemelidir. Öyle ise her daire, kendi uhdesine aldığı emaneti hakkıyla yerine getirmelidir ki, muhtemel bütün arızaların önü alınabilmiş olsun.
İşte hadis-i şerifte de bu irtibata ve bu bütünlüğe işaret edilmektedir. Bu işaret çerçevesinde, kapıcıdan devlet reisine kadar, milleti meydana getiren bütün fertler, emanet mevzuunda kendi sorumluluklarının şuurunda olurlarsa, insanlık ütopyalarda aradığını bu “emîn”ler topluluğunda bulacaktır.
Emanetin bu her şey sayılan ehemmiyetindendir ki, Allah Resûlü şöyle buyurur: لاَ إِيمَانَ لِمَنْ لاَ أَمَانَةَ لَهُ “Emaneti olmayanın imanı da yoktur.”[6] Elinin altında bulunan emanete riayet etmeyen ve emanetin hakkını görüp gözetmeyen kimsenin imanı da tam ve kâmil değildir.
Yani, bir cihetten imanla emanet, birbirine sebep ve netice gibidirler: Emanete riayet etmeyen bir insan, kâmil mü’min sayılamayacağı gibi, kâmil mü’minlerin dışında da sağlam bir emanet düşüncesi bulmak zordur. Evet, eğer insan kâmil bir mü’min ise o, emanette de emin olacaktır; eğer emanette emin olamıyorsa, imanı da kâmil değil demektir.
Başka bir hadislerinde Allah Resûlü, mü’minin tarifini yaparken şöyle buyururlar: اَلْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ عَلَى دِمَائِهِمْ وَأَمْوَالِهِمْ “Hakikî mü’min odur ki, insanlar malları ve canları hususunda ona karşı emniyet içindedirler.”[7]
Efendimiz’in sıdkını anlatırken arz ettiğim bir hadisi –meal olarak– mevzumuzla alâkalı gördüğüm için tekrar etmek istiyorum. Allah Resûlü mealen şöyle buyururlar: “Siz bana altı meselede söz verin; ben de size Cennet’i tekeffül edeyim:”[8]
1.“Konuşurken dosdoğru konuşun!” Evet, davranış ve beyanlarınız dosdoğru olsun.. ve sizler bu mevzuda âdeta birer oka benzeyin!
2.“Vaadettiğinizi yerine getirin!” Zaten bunun aksi münafıklık alâmetidir ki, yukarıda bir nebze bahsedilmişti.
3.“Emanette emin olun!” Bir yerde emin bilindiğinizden dolayı size bir şey emanet edilmişse, sakın sizi böyle zannedeni, zannında yalancı çıkarmayın! Hatta, onların hüsnüzanlarını ahirette dahi yalan çıkarmamaya bakın!
4.“İffetli olun!” Irz ve namusunuzu koruyun; başkalarının ırz ve namusunu aynen kendi namusunuz gibi muhafaza edin! (Bu bahsi ileride iffet bahsini işlerken tafsilatıyla ele alacağız).
5.“Gözlerinizi harama karşı kapayın!” Size ait olmayan şeylere bakmayın ve istifadesine mezun olmadığınız şeylere göz dikmeyin!
Harama bakmak, kalbi ifsat eder. Bir kudsî hadiste şöyle buyrulur: إِنَّ النَّظْرَةُ سَهْمٌ مِنْ سِهَامِ إبْلِيسَ مَسْمُومٌ، مَنْ تَرَكَهَا مَخَافَتِي أَبْدَلْتُهُ إِيمَاناً يَجِدْ حَلاَوَتَهُ فِي قَلْبِهِ “Harama bakmak şeytanın zehirli oklarından bir oktur. (Sizin irade yayınızdan çıkar ve kalbinize saplanır. Veya şeytana ait bu yay, sizin irade elinizdedir). Kim Bana saygısından dolayı o bakışı terk ederse, onun kalbine öyle bir iman salarım ki, onun zevkini bütün kalbinde hisseder.”[9]
6.“Elinizi başkalarına zarar vermekten uzak tutun!” Hiç kimseye ve hiçbir şekilde kötülük yapmayın!
İşte, bir bakıma emniyet insanı olmanın şartları sayılan bu maddelere riayet eden bir insan, emin olarak yaşar, ahiretini de bu şekilde emniyet ve garanti altına almış olur. Zaten bu mevzuda, Allah Resûlü’ne söz verene, O da Cennet sözü vermektedir.
Evet, yeryüzünün güven içinde devamı, emin insanların söz sahibi olmalarına bağlıdır. Eğer topyekün İslâm âlemi, kendine tevdi edilen emanete sahip çıkar, yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi hâline gelebilirse, dünya da yeniden muvazene ve dengeye kavuşacaktır. Yoksa şu anda, sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın hâli yürekler acısıdır. Bu tabloyu Âkif, şu mısralarla ne güzel dile getirir:
Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde…
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer o incecik perde!
Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl;
Yalan rayiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl.
Ne tüyler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş!
Ne din kalmış, ne iman.. din harâb, iman türâb olmuş!
[1] Buhârî, cihad 84; megâzî 31; Müslim, fezâil 13; Hâkim, el-Müstedrek, 3/29.
[2] Nisâ sûresi, 4/58.
[3] İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 1/516-517.
[4] Buhârî, ilim 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/361.
[5] Buhârî, cuma 11; vesâyâ 9; Müslim, imâre 20.
[6] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/135; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 8/195; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/97.
[7] Tirmizî, iman 12; Nesâî, iman 8.
[8] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/323; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 8/262; el-Mu’cemu’l-evsat, 3/77; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 6/288.
[9] Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 10/173.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Bu yıl 18.’si düzenlenecek olan Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) Covid-19 salgını nedeniyle online sahne alacak. Yıllardır büyük salonlarda yaptığı etkinliklerle bilinen IFLC bu yılda salgına rağmen sanat severleri yalnız bırakmayacak.
IFLC büyük etkinlik öncesi hazırladığı Türkçe özel tanıtım videosunda herkesi programı izlemeye davet ediyor.
Videoda genç yetenekler rap şarkı söyleyerek Covid-19 salgının devam ettiğini ve bu dönemde sosyal mesafeye dikkat edilmesi gerektiği uyarısında bulunuyor. Öğrenciler klipte IFLC’nin kaldığı yerden online olarak devam edeceğine dikkat çekerek ‘insanın değeri’ni tema olarak seçtiklerini belirtiyor. Sosyal medyada büyük ilgi gören tanıtım videosunda bu yıl etkinliklerde gösterilecek bazı projelerden kısa kesit görüntülere yer verildi.
Cumartesi günü New York saati ile 14.00’da, Avrupa saati ile 20.00’da ve Türkiye saati ile 21.00’da yayınlanacak olan gösteri IFLC’nin YouTube kanalından izlenebilecek.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi