Amerika’nın Louisiana eyaletinde faaliyet gösteren Atlas Vakfı, hem gerçekte hem de sanal ortamda faaliyetlerine tüm hızıyla devam ediyor.
Vakfın altı haftadır devam ettirdiği “ Hıristiyanlık ve İslamın Esasları” dersinin bu haftaki misafiri, Dr Zeki Sarıtoprak. Sarıtoprak “İslam’da Hazreti İsa“ kitabını anlatacak.
Program; 22 Ekim Perşembe günü saat 6.00’da(ABD saatiyle), YouTube’dan canlı yayınlanacak.
ATLAS VAKFI’NIN YOUTUBE SAYFASINA ULAŞMAK İÇİN TIKLAYINIZ

Nebiler Sultanı, Allah’tan gelen mesajları emniyet içinde muhafaza ediyor ve bu emniyet atmosferini de, bütün varlığı içine alacak kadar geniş tutuyordu. Ümmetini de aynı ahlâkla ahlâklanmaya çağırıyor ve onlara, insanlar arasında emin olarak yaşamalarını tavsiye ediyordu. O’nun yanında hıyanetin en küçüğü düşünülemez ve tek bir mü’minin dahi gıybeti yapılamazdı. O, hemen karşısındakini ikaz eder ve ruhuna gıybet gubârının konmasına asla müsaade etmezdi.
“Falan kadının eteği ne kadar uzun!” diyen Hz. Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ): “Onun gıybetini yaptın ve etini dişledin.” demesi;[1] Mâiz’in arkasından konuşan bir başka sahabiye de benzer şekilde karşılık vermesi[2] hep O’nun emîn olmasından ve emniyet hâlesi bir atmosferin, ruhlarda hâsıl edeceği itminanı bilmesinden kaynaklanıyordu.
Kendisi daima şu duayı okur ve ümmetine de tavsiye ederdi: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُوعِ فَإِنَّهُ بِئْسَ الضَّجِيعُ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْخِيَانَةِ فَإِنَّهَا بِئْسَتِ الْبِطَانَةُ “Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım; o ne kötü bir arkadaştır. Hıyanetten de Sana sığınırım; o ne kötü sırdaştır.”[3]
Emanete riayet etmek önemli olduğu kadar, hıyanete girmemek de o derece önemlidir ve zaten bunlar birbirinin lâzımı hasletlerdir.
Ahde vefa göstermeyen ve böylece hıyanette bulunan insanlar hakkında söylenen şu ürpertici ifade de, yine Allah Resûlü’ne aittir: إِذَا جَمَعَ اللّٰهُ اْلأَوَّلِينَ وَاْلآخِرِينَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرْفَعُ لِكُلِّ غَادِرٍ لِوَاءٌ فَقِيلَ هَذِهِ غَدْرَةُ فُلاَنِ بْنِ فُلاَنٍ “Allah, kıyamet gününde, evvel-âhir bütün insanları bir araya topladığında her vefasız için bir sancak çekilecek ve: ‘İşte falan oğlu falanın vefasızlığı budur.’ denilecektir.”[4]
Allah Resûlü’nün bütün fenalıklara karşı kapanmış, mühürlenmiş bir ruhu vardı. İyiliğin en küçüğüne, hatta teferruat kabul edilenine de alabildiğine sinesini açar ve hep iyilik duygusuyla oturur-kalkardı. O, hayatını hep güven atmosferinde geçirdi. İnsanlık da O’na güvendi, itimat etti. Hâlbuki O’na sırt çevirenler aldandı ve yollarda kaldılar. Ancak O her zaman bir koruyucu melek gibi ümmetinin üzerine titredi. Kim, ne zaman ve hangi şartlarda O’nun kapısını çaldıysa O’ndan “Lebbeyk!” sesini duydu.
O nasıl güvenilir bir insandı, kendisi de Allah’a öyle güveniyor ve itimat ediyordu. O’nun Allah’a güvenip itimat etmesi, emanet sıfatının nebiden Allah’a urûcu ve yükselmesi demektir. Emanet, Allah’tan nüzûlü ile peygamberde emniyet ve itminan hâlinde zuhur eder. Bu iki kavsiyenin ucu birleştiğinde de umumî emniyet ve itimat hâsıl olur.
Her peygamber Allah’a itimatla serfiraz kılınmıştır. Bu onların ayrılmaz hususiyetlerinden ve yüce sıfatlarından biridir. Kur’ân, bize bunu şu âyetleriyle çok net şekilde anlatır:
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ نُوحٍ إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ إِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَامِي وَتَذْكِيرِي بِآيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَأَجْمِعُوا أَمْرَكُمْ وَشُرَكَاءَكُمْ ثُمَّ لاَ يَكُنْ أَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُوا إِلَيَّ وَلاَ تُنْظِرُونِ
“Onlara Nuh’un haberini oku. Hani O, kavmine şöyle demişti: Ey Kavmim! Eğer benim (aranızda) durmam ve Allah’ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse, ben yalnız Allah’a dayanıp güvenirim. Siz de ortaklarınızla toplanıp yapacağınızı kararlaştırınız, sonra içinizde ukde, dert olmasın, bundan sonra vereceğiniz hükmü bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin.”[5]
Hz. Nuh (aleyhisselâm), Rabbine güveniyor, itimat ediyor ve karşısına aldığı bütün bir küfür cemaatine: “Eğer içinizde bulunuşum, duruşum, mevkiim ve emri tebliğ edişim size ağır geliyorsa, hazmedemiyorsanız dilediğinizi yapınız.. ben bulunduğum durum itibarıyla Allah’a (celle celâluhu) güvenip dayandım; işte siz, işte ben. Sizler yığınla insan, ben ise tek başımayım. Fakat bilin ki, Allah (celle celâluhu), beni size karşı zayi etmeyecektir. Siz şimdi bir araya gelin, kafa kafaya verin, meşveretler yapın ve benim aleyhime çeşitli plânlar kurun; bunu yaparken de bütün şeriklerinizi, ortaklarınızı ve yardımınıza koşacak herkesi bir araya toplayın. Toplayın ki, sonra içinizde bir ukde kalmasın; ‘Keşke şunu da yapsaydık!’ demeyin ve yapmanız mümkün olan her şeyi yapın, düşündüklerinizin hepsini tatbik edin! Şimdi ben, sizden gelebilecek her şeyi bekliyorum, gelsin!” diyor ve onlara meydan okuyordu.
Hz. Nuh (aleyhisselâm) bunları söylerken, Allah’a fevkalâde bir güven ve itimat içinde söylüyordu. O kat’iyen biliyordu ki, Rabbi onu koruyup muhafaza edecektir. Sefinesine kaç insan bindi, bilemiyoruz; fakat biliyoruz ki –Hz. İbrahim (aleyhisselâm) dahil– nice peygamberler hep O’nun soyundan gelmiştir. Çünkü Kur’ân, Hz. İbrahim’i O’nun milletinden sayıyor ve şöyle diyordu: وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ “Şüphesiz İbrahim de Nuh’un milletindendi.”[6]
Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) durumu, teslimiyeti ve tevekkülü şu şekilde dile getirilir:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ إِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ إِنَّا بُرَآءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَاءُ أَبَداً حَتَّى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُ إِلَّا قَوْلَ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ لَأَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَا أَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
“İbrahim’de ve Onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: ‘Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız İbrahim’in babasına: ‘Andolsun ki senin için mağfiret dileyeceğim. Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez.’ demesi hariç. ‘Rabbimiz, Sana dayandık, Sana yöneldik ve dönüş ancak Sanadır.’ dediler.”[7]
Evet, İbrahim ve yanında bulunanlar da küfre karşı baş kaldırıyor ve kâfirlere meydan okuyorlardı. “Biz” diyorlardı, “Sizin Allah’tan başka taptığınız her şeyden fersah fersah uzağız. Biz, sizi ve bütün tağutlarınızı inkâr ettik. Aramızdaki düşmanlık ise geliştikçe gelişti.” Zaten bu düşmanlık, Hz. Âdem’den günümüze kadar devam edegelmiştir. İman ve küfür, ilk gününden beri birbirinin düşmanıdır. Aynı yer ve mekânı paylaşmaları mümkün değildir. Dolayısıyla, elbette küfür, imana çelme atmak isteyecek ve ondan rahatsız olacaktır. “Rencide olur dîde-i huffaş ziyadan.”; gözleri ışığa alışmadığından dolayı onlar, yarasalar gibi iman ve nübüvvet ışığından rahatsızlık duyacaklardı.
“Evet, siz de bizim gibi Allah’a iman ve itimat etmedikçe aramızdaki düşmanlık hiçbir zaman kesilmeyecektir.” dediler. Çünkü küfrün mahiyetinde sapıklık ve bürûdet vardır. Kâfir, bütün eşyaya düşman nazarıyla bakar. Mü’minin ruhunda ise mürüvvet ve insanlık vardır. O, bütün kâinata bir kardeşlik beşiği olarak bakar. Herkesle bir birleşme çizgisi ve herkesle bir diyalog yolu araştırır. Mü’min böyle olurken, kâfir herkesle dalaşmaktan zevk alır. Hâlbuki, herkes Allah’a iman edip O’na yürekten inandığı zaman, umumî bir sulh ve sükûn hâsıl olacaktır. Bu sulhü, kâfirden ve küfürden beklemek ise tamamen gaflet ve safderûnluk olur. Çünkü küfrün, milletleri birbirleriyle boğuşturmaktan başka insanlığa vereceği hiçbir şey yoktur. Onun için Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’in babasına söylediklerini bir istisna olarak zikretmektedir. Hz. İbrahim’in söylediği ise, sadece bir temenniydi ve onun aşırı re’fet ve şefkatinden kaynaklanıyordu. Ancak, o da, Allah katında babasına karşı elinden bir şey gelmeyeceğini açıkça ifade ediyordu. Ve sonra Hz. İbrahim: “Sana dayandık, Sana yöneldik.” diyerek, Cenâb-ı Hakk’a karşı olan güven, itimat ve tevekkülünü dile getiriyordu. Zaten bütün peygamberlerin hayatı tetkik ve tahkik edilse, onlarda Allah’a tevekkül ve itimadın çok ağır bastığı müşâhede edilecektir. Onların tevekkülleri, sıradan insanların tevekkül ve itimatları gibi değildir. Hele bu tevekkül, Peygamberler Sultanı’nın tevekkülü ise. Evet, İki Cihan Serverinin tevekkül ve itimadı bütün peygamberlerin itimat ve tevekkülünden daha çaplı ve daha derince idi…
Allah (celle celâluhu), O’na bir kere “Hasbiyallah” demesini öğretmişti.[8] Allah Resûlü de bütün hayatını O’na itimat, tevekkül ve emniyet içinde geçirmişti. Düşünmeli ki, Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi haydar-ı kerrâr, kahraman ve şecaatli bir insan şöyle demektedir: “Biz harp meydanlarında sıkıştığımız ve içimize bir korku girdiği zaman, derhal Allah Resûlü’nün arkasına sığınır, itminan ve emniyete kavuşurduk.”[9]
[1] Ebû Dâvûd, edeb 35; Tirmizî, kıyâme 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/189.
[2] Ebû Dâvûd, hudûd 23.
[3] Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.
[4] Buhârî, edeb 99; Müslim, cihad 9-16 (Lafız Müslim’den.)
[5] Yunus sûresi, 10/71.
[6] Sâffat sûresi, 37/83.
[7] Mümtehine sûresi, 60/4.
[8] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/129.
[9] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/156; Ebû Ya’lâ, Müsned, 1/258.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Dünyanın renkleri Covid-19 salgını nedeniyle online sahne almaya hazırlanıyor.
Bu yıl 18.’si düzenlenecek olan Uluslararası Dil ve Kültür Festivali (IFLC) Covid-19 salgını nedeniyle online sahne alacak. Dünyanın renkleri salgına rağmen müzik severleri bu yılda yalnız bırakmayacak.
Aylardır süren hazırlıklarını büyük bir titizlikle devam ettiren genç yetenekler sanat severlere bu sefer online ortamda gösteri düzenleyecek. IFLC etkinlik öncesi yayınladığı tanıtım videosunda daha önce yapılan gösterilerden kesit görüntüler sundu.
Cumartesi günü New York saati ile 14.00’da, Avrupa saati ile 20.00’da ve Türkiye saati ile 21.00’da yayınlanacak olan gösteri IFLC’nin YouTube kanalından izlenebilecek.
SORU: İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir?
CEVAP: ilhad netice itibariyle inkar olduğundan, yayılması ve önalması da ruhundaki tahribe bağlıdır.
Evvela, şu hususu belirtmede faide olduğu kanaatindeyim. İlhad: düşüncede inkar, (Allah) kabul etmeme ve bir ateizm; tasavvurda, sınırsız hürriyet ve alabildiğine serazad ve çakırkeyf olma haleti; amel ve davranışlar da ise, bir ibahiye, yasak tanımama ve aklına estiği gibi yaşama keyfiyetidir.
Düşüncede ilhad, kendi içinde ve kendi şartlarıyla serpilip geliştiği gibi, daha sonra arzedeceğinı hususlardan da dolayısıyla müteessir olarak hız kazanmakta ve yayılmaktadır.
Bir toplum içinde ilhadın ilk yeşerdiği vasat ve serpilip geliştiği atmosfer, o toplumun kalb ve ruh yetersizliğidir. Kalbî ve ruhî beslenemeyen topluluklar, er – geç ilhadın pençesine düşerler ve bir daha da kurtulmaları oldukça imkansız hale gelir.
Bir millet, kendini meydana getiren fertlere öğretilmesi ve inandırılması gerekli olan şeylerin, öğretilmesi ve inandırılması uğrunda, lüzumu derecesinde hassasiyet göstermezse, bilgisizlikten askıya alınan o fertler, kendilerine telkin edilecek herşeyi kabule müheyya hale gelmiş demektir.
İlhad evvela, inanç esaslarına karşı alakasızlık, umursamazlık şeklinde belirir. İçinde biraz da fikir ve düşünce serbestiyeti gamzeden bu tavır, ilhad ve inkâra destek olabilecek küçük bir emare bulunca büyüyüp dalbudak salma zeminini elde eder ve gelişir. İnkârın ciddi, kayda değer ve hatta ilmi hiçbir sebebi yoktur. Bazen, bir ihmal, bazen bir gaflet, bazen de bir yanlış değerlendirme onu doğurabilir.
Günümüzde bu hususların hepsiyle helak olmuş pek çok kimse vardır. Ancak bunlar arasında, ehemmiyet derecesine göre baş sırayı alacakların tesiri, tahribi daha büyük olduğundan ona işaret etmekle iktifa edeceğiz.
Şunu da hemen arzedeyim ki, burada ilhad ve inkârın izalesi ve bu hususta gerekli olan delillerin serdedilmesi mevkiinde bulunmadığından, maksadım sadece, ilhada götüren bir kısım sebeplerin tadadından ibarettir. Aslında, soru – cevap sütunlarında, çok hamuleli olan böyle derin bir mevzuun tahlil edilemeyeceği de herhalde takdir buyurulur. Kaldı ki, o hususta meydana getirilen şaheserler varken, yazılacak her şey, vakit zayi etmeden başka bir şeye yaramayacaktır.
Sadedimize dönelim. Günümüzde, herbiri, ilahi birer mektup olan eşya ve herbiri kudret kaleminden çıkmış hadiseler; tabiri diğerle, tabiat ve onun kanunları, ilhada ”meşcerelik” gibi gösterilmek de ve nesiller iğfal edilmektedir. Oysaki, şarkta ve garbda ellibin defa yazılıp çizildiği misillü, tabiat kanunları. ahenkli işleyen bir mekanizma, alabildiğine istihsali bol olan bir fabrika ise, bu ahenk ve ıttıradı: bu düzen ve istihsal gücünü nereden almıştır. Bir şiir gibi akıcı, bir musiki gibi ruhları okşayan tabiatın bu ses ve soluğunu kendine ve rastlantılara vermek mümkün müdür?.
Tabiat, zannedildiği gibi, inşa edici bir güce sahipse, kendinin nasıl var olduğunu, bu gücü nereden elde ettiğini izah edebilir miyiz? Yoksa “kendi kendini yarattı” mı diyeceğiz!. Bu ne korkunç muğalata, ne inanılmaz yalandır.
Bu hilaf-ı vakinin içyüzü şudur:
“ağaç ağacı yarattı, dağ, dağı; sema, semayı’’. Böyle bir mantıksızlığa “evet’’ diyecek bir fert çıkacağını zannetmiyorum.
Ve şayet “tabiat” denilince, doğrudan doğruya “şeriat-ı fitriye’’deki (1) kanunlar kasdediliyorsa, bu da ayrı bir aldatmacadır. Zira kanun eskilerin, ifadesiyle – bir arazdır- Araz, cevherin varlığıyla var ve onunla kaimdir. Yani; bir mürekkebin, bir organizmanın heyet-i umumiyesini, (2) onu tamamlayan bütün parçaları, bir arada düşünmeden, onlarla alakalı kanun mefhumunu tasavvur etmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile, kanunlar, varlıklarla kaimdirler. Neşv-u nema kanunu bir tohum ve çekirdekle; cazibe kanunu, kitleler arasındaki değişik münasebetler veya hayyizle (3) kaimdir.
Bunları çoğaltmak mümkündür. O halde varlıkları düşünmeden, kanunları düşünmek ve hele o kanunları varlığa menşe ve esas saymak, tamamen bir muğalata ve bir diyalektiktir.
Sebepler’ in varlığa esas ve kaide olması da, bundan daha az garip değildir. Doğrusu, binbir hikmet ve incelikleri ihtiva eden şu Menü, hiçbir ilmi kıymeti olmayan sebepler ve rastlantılarla izaha kalkışmak, oldukça gülünç ve gülünç olduğu kadar da ilimlerin butlanını iddia gibi bir tenakuzdur.
Müller’ in denemeleri, sebeplerin yetersizliğini ve tesadüflerin aczini ilan ederken, “Sovyetler Birliği kimya enstitüsü” Oparin başkanlığındaki 22 senelik çalışmasıyla, kimyevi kanunların ve kimyevi reaksiyonların, varlığa ışık tutmadan çok uzak bulunduğunu duyuruyordu.
Yıllarca ilim mahfillerinde tecrübevi “pozitif ” bir hakikat gibi tedris edilen (evolüsyon) ve (transformizm) yeni ilmi buluşlar ve genetikle alâkalı gelişmeler karşısında, artık fantezi birer nazariye haline gelerek, tarihe malzeme olmadan başka kıymeti ilmiyeleri kalmamıştır.
Buna rağmen, bu yetersiz ve mevsimlik vâhi meseleler, tamamen muallakta olan, kültürsüz, mesnetsiz ve kaidesiz zavallı neslimizin ilhadını netice vermektedir. Bereket versin ki, buna muhazi olarak, duygu ve düşüncelerimizdeki zedelenmeleri giderecek, kalbi ve ruhi yaralarımızı tedavi edecek eserlerde bol bol gençliğimizin istifadesine arz edilmektedir. Tabiat ve sebepleri, hakiki yüzleriyle aydınlığa kavuşturan kitapların, doğu ve batı dilleriyle yazılmış yüzlercesine her yerde rastlamak mümkündür. Kendi dünyamızda yazılanları bir mizaç inhirafı olarak yadırgarsak bile, ‘‘Niçin Allah’a inanıyoruz” gibi kitapları dünya efkârına arzeden yüze yakın batılı kalem, hiç olmazsa bu türlü müstağribleri düşündürmelidir.
İlmi muhit ve atmosferin bu kadar aydınlığa kavuşmasından sonra, ilhadın bir mizaç inhirafı hezeyanı, bir inat ve peşin kararlılık ve biraz da çocuk ruhluluk olduğunu söylersek, mübalağa yapmış olmayız. Ne var ki gençliğimiz, henüz kendini idrak edemediği, ruh dünyasıyla bütünleşemediği için, yukarıda işaret ettiğimiz, bir kısım müzelik ve tamamen fantazi düşünceleri, ilmî gerçekler zannederek aldanmaya devam etmektedir.
Bunun içindir ki, günümüzde, doğruyu öğrenme ve öğretme seferberliği her türlü mükellefiyet ve vecibenin üstünde bir ağırlık kazanmıştır. Bu yüce vazifeyi görecek kadronun bulunması ise, çok ehemmiyetli ve tamamen başka bir şeydir. Belki de, yıllar yılı gerçek ızdırâbımızın asıl sebebi de budur. Biz, kalp ve kafa izdivacına yükselmiş, kendi içinde derinleşmiş: öğretme aşkıyla yanıp tutuşan, muzdarib mürşitlerden mahrum talihsizleriz. Ümit ederiz ki, gerçeğin öğreticileri, bu köklü ve beşeri vazifeyi yüklensinler ve bizi asırlık ızdırablarımızdan kurtarsınlar.
Bu sayede bir cinnet ve hezeyandan ibaret olan, düşüncedeki kararsızlık, fantaziler arkasına düşmeler ve bir (sarkaç) gibi, sağa-sola gidip gelmeler ve sık sık yer değiştirmeler duracak ve kısmen dahi olsa, ilhada düşmeler önlenmiş olacaktır.
Netice olarak diyebiliriz ki, düşüncede neslin ilhadı, tamamen bilgisizlikten, terkib kabiliyetine sahip olamamadan, kalp ve ruh gıdasızlığından kaynaklanmaktadır. Zira insan, çok iyi bildiğini – ve hele meziyetleri de varsa – sever; bilmediğine karşı ise düşman kesilir; en azından alakasız kalır.
Şimdi başımızı kaldırıp, raflarda ve vitrinlerde sergilenen kitaplara ve o kitaplarla bize anlatılan fikirlere ve tanıtılan şahıslara bakalım. O zaman, sokaktaki çocuğun neden “apaçi” kıyafetine girdiğini; neden kendini “Zorro” ya benzettiğini ve nasıl ‘‘donjuan” kesildiğini anlama imkânını bulacağız.
Bahsettiğim şeyler, gerçeğe ışık tutan bir iki misaldir. Siz bu kitap ve şahıslara, içtimaî ve iktisadi hüviyette olanların da eklediğiniz zaman, daha pek çok, kendinden uzaklaşmış maskaralıklar görebilirsiniz.
Dünden bugüne insanımız, kendisine iyi olarak tanıttırılanı sevdi ve arkasına düştü. Tanıyıp bilmediklerine karşı da hep yabancı ve alakasız kaldı. Şimdi biz, onun azgınlaşan ruhu karşısında, kendisine neler götürebildiğimizi düşünerek, bundan sonra da aynı hataya düşmemeğe çalışmalıyız.
Neslin ilhada sürüklenmesi ve inkârın yaygınlaşmasında ikinci mühim amil, gençlik fıtratıdır. Onların sınırsız hürriyet arzuları, doyma bilmeyen iştihaları ve ankâ gönülleri, bir muvazenesizliğin gereği olarak ilhadı benimsemektedir. Bu serâzad gönüller, ‘‘peşin bir dirhem lezzeti, ilerde batmanlarla elemden” kurtulmaya tercih ettiklerinden, acınacak akıbetlerini hazırlama yolunda, şeytanın takdim ettiği surî zevk ve lezzetlere pey çekmekte ve kendini ateşe atan kelebekler gibi, uçup uçup ilhada düşmektedirler.
İlgisizlik, kalp ve ruh gıdasızlığı gibi hususlar arttıkça, madde ve cismâniyette, yüceltici duygulara galebe çalmakta ve Faust’un bir toyluk neticesi özünü Mefisto’ya kaptırdığı gibi, zavallı gençler de gönüllerini şeytana kaptırmaktadırlar. Ruhlar ölü, kalpler fakir, akıllar alabildiğine hezeyan içinde; ilhad mecburi istikamet demektir. İnanç, mesuliyet duygusu ve ısrarlı kalp ve ruh terbiye ve tezhibi ise, gençliğin diri kalmasının en büyük teminatıdır. Yoksa şeytanın hevâ-i nefislerine musallat olduğu bir topluluk, hezeyandan hezeyana düşecek, durmadan mihrab ve kıble değiştirecek ve her nevzuhur felsefeyi bir halaskâr olarak alkışlayacak ve bir daye (4) sayıp kendini onun kucağına atacaktır.
Sabah kalktığında nihilizme alkış tutacak; öğlene doğru marksist-leninist sisteme selam duracak; ikindiye doğru egzistansiyalizme pey çekecek ve belki de, akşam karanlığıyla beraber Hitler’e ait türküler söyleyecektir. Ama hiç mi hiç, kendi ruh- köküne, ulu-millet ağacına ve onun asırlık meyvelerine; kültürüne, medeniyetine dönüp bakmayacaktır.
Tasavvur dünyası, bu denli bozulmuş bir neslin hevâ ve hevesten kurtulması, zihin ve düşüncede istikametle ermesi oldukça müşkil, belki de imkânsızdır.
Onun için neslimize, bugüne kadar varlığımızı ona borçlu olduğumuz esaslardan müteşekkil bir terminolojinin belletilmesi ve fikri hayatında sistemli ve müstakim düşünceye ulaştırılması şarttır. Yoksa bu maymun iştihalılık ve ‘‘bu hissizlikle, cemiyet yaşar derler pek yanlış: bir millet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış’’
İlhada, diğer bir saik de, herşeyin mübah görülmesi ‘ ibahilik’’ ve mevcud herşeyden istifade edilmesi düşüncesidir. Sınırsız dünya nimetlerinin bütününden küm alma felsefesine dayanan bu anlayış, bilhassa günümüzde sistemleştirilerek bir felsefi mektep haline getirilmiştir. Bize doğru gelirken, ilk defa ‘‘libido’’ile sarsılan ve ırgalanan hayâ hissimiz, i.P. Sartre, A. Canıus’la yerle bir edilmiş ve harabe haline getirilmiştir.
İnsanı insanlığından utandıran ve daha çok çöplüğe benzeyen bu (ruh sefaleti) felsefesi, nesillere, insanın gerçek yanını aydınlığa kavuşturan bir düşünce sistemi diye arz ve takdim edildi. Evvela, bütün Avrupa gençliği, daha sonra ise taklitçi dünya, hipnoz edilmiş gibi bu akıma koştu. İnsanlık, onda, komünizmle güdükleşen benlik ağacının, yeniden serpilip gelişeceğini ve kendi kendine ereceğini zannediyordu. Heyhat! 0, son bir kere daha bir çılgınlık ve hezeyan felsefesiyle iğfal edilmiş ve kendinden bir konak daha uzaklaşmış oluyordu.
İşte, Yaratıcıyı kabuldeki, (haramlar) ve (mubahlar) inancı, bu alabildiğine soysuzlaşmış ve yılışıklaşmış neslin, her şeyden kâm alma felsefesine ters geldiği için: O, kendini ilhadın kucağına atmakta e onda Hasan Sabbah’ın yalancı cennetlerini bulmağa çalışmaktadır.
Geleceğin basiretli sevk ve idarecilerinin, mürşid ve muallimlerinin nazar-ı itibara alacakları yukarıdaki hususlar, insanımıza musallat, ilhadı durdurma adına bir fikir verir mülahazasıyla arzettik. Yoksa, ne serserilik ve hezeyanın sebepleri bunlardan ibarettir: ne de buna karşı yapılması gerekli olan tahşidat söylenilenlere münhasırdır.
Başlayan bu yeni dönemde milletimizin kendi kendini feth ve keşfetmesi dileğiyle.
________________
(1) Şeriat-ı Fıtriye: Yaratılışa ait. Yaradılışla alakalı.
(2) Hey’et-i Umumiye: Umumi heyet
(3) Hayyiz: Taraf, meydan. mekan, mevki.
(4) Daye: Sütnine, çocuğa bakan dadı
M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Fetanet, akılla aklı aşma demektir. Ona, peygamber mantığı da diyebileceğimizi arz etmiştim. Bu mantık; ruh, kalb, his ve letâifi bir araya getirip, mütalâa edilecek şeyi öyle mütalâa etmenin adıdır.
Fetanet, asla kuru bir akıl ve mantık değildir. Onun içindir ki, İslâm’ı böyle bir akıl ve mantığa izafe edip, “İslâm akıl dinidir.”, “İslâm mantık dinidir.” gibi laflar etmek, İslâm’ı bilmemenin de ötesinde büyük bir tahrife ilk adım sayılır. Hayır, İslâm, ne akıl ne de mantık dini değildir; o, doğrudan doğruya bir vahiy dinidir.
İslâmî meselelerin akıl ile, mantık ile mütenakız düşmemesi, bir yönüyle onun “İlm-i Muhit”ten gelip her meselesini akla da tasdik ettirmesinin, diğer yönden de, onu semavîliğe uygun yorumlayan peygamber mantığının şümul ve ihatasındandır. Yani peygamber ilhamı ve peygamber mantığıdır, başka değil… O mantık ki, vahyi telakkî edebilecek bir çapta yaratılmıştır. Ve yine o mantık ki, hisse, muhakemeye, kalbe, letâife ve hikemiyât mânâsına felsefeye de açıktır. O, mantık üstü bir mantıktır veya tek kelime ile “Fetanet-i A’zam”dır.
Cenâb-ı Hak’tan gelen her vahyin evvelâ bu mantıkta aksetmesi bir zaruret ve ihtiyaçtır. Ancak bu ihtiyaç, insanlara yönelik bir ihtiyaçtır. Çünkü, vahiy evvel emirde böyle bir mantığa uğrayıp orada regüle edilmese veya alternatif akımın doğru akıma çevrilmesi gibi bir çeviriye tâbi tutulmadan gelip insanlara ulaşsaydı, beşeriyet, o akdes ve mukaddes feyizden meşîet‑i âmme ile gelen vahiy ve ilhamlar karşısında cayır cayır yanardı. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, sübuhât-ı vechinden perdeleri kaldırıverse, bütün mevcudat yanıp kül olur; vahyin gönderilmesinde de aynı şey söz konusudur.[1]
Evet, vahyin yakıcı şahaplarına atmosferlik yapan, peygamberlerin fetanetidir. Zaten din dediğimiz de budur. İlâhî tenezzülât, beşerin idraki seviyesine indirilmiştir. Bunu da yapan, peygamberlere ait mantık, yani fetanettir. Onun içindir ki, fetanet, her peygamberde bulunması gereken bir sıfattır ve sadece peygamber olanda bulunan bir mantıktır ki, bu mantığı “deha” kelimesiyle ifade etmek de doğru değildir. Yani peygamberin mantığı, bütün mantıkların üstündedir ve ona da fetanet denir.
Eğer peygamberlerde fetanet olmasaydı, düşmanların itirazlarına, dostların da sorularına maruz kalan bu insanların karşılarına çıkan bunca meseleyi izah ve tefsir etmeleri nasıl mümkün olacaktı ki? Böyle bir imkânsızlık da hiç şüphesiz, dinin anlaşılmaması gibi bir neticeyi doğuracaktı. Bu takdirde ise, dinin tekliflerinin bir mânâsı kalmayacak, dinin teklifleri kalmayınca da, insanın yaratılması abes olacaktı. İşte bütün bu menfî neticelerin olmaması, peygamberlerin harikulâde bir mantıkla donatılmalarına bağlıdır. Evet, peygamberler, bütün müşkilleri gayet rahatlıkla çözen bir fetanetle serfiraz kılınmışlardır.
[1] حِجَابُهُ النُّورُ (وفي رواية الناَّرُ) لَوْ كَشَفَهُ لَأَحْرَقَتْ سُبُحَاتُ وَجْهِهِ مَا انْتَهَى اِلَيْهِ بَصَرُهُ مِنْ خَلْقِهِ “Hicabı nurdur. (Başka bir rivayette ateştir) Eğer onu açmış olsa vechinin sübuhâtı, basarının ihata ettiği bütün mahlukatını yakardı.” (Müslim, iman 293-294; İbn Mâce, mukaddime 13; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/401.)
Amerika’da faaliyet göstere İnsan Hakları Kuruluşu Huddled Masses mazlumların ve mağdurların sesi olmaya devam ediyor…
Kuruluş, son zamanlarda yaşanan hukuksuzluklara yüksek sesle karşı çıkan isimleri 25 Ekim Pazar günü YouTube kanalında konuk edecek.
” R e a l l i f e s t o r i e s ” ismiyle yayınlanacak programa, hukuksuz KHK’lara karşı çıkarak son nefesine kadar karşı direnen Prof.Dr Haluk Savaş’ın eşi Doç.Dr. Esen Savaş, İnsan Hakları Aktivisti Natali Avazyan, gazeteciler Arzu Yıldız, Sevinç Özarslan, dünyaca meşhur satranç şampiyonu ve Yeniden Demokrasi İnisiyatifi Başkanı Garry Kasparov, NBA yıldızı Enes Kanter, Steven Young, sadece ringlerdeki duruşu ile değil hukuksuzluklara karşı da ses çıkaran Avrupa Boks Şampiyonu Ünsal Arık, gözaltında hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkollu’nun eşi Tülay Açıkollu, HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, İşkence mağduru ev hanımı Müberra Boşçu, Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya ve Ege Denizinde iki evladını kaybeden baba Ebubekir Kara, hikayelerini anlatacak.
Birbirinden değerli isimlerin katılacağı program Huddled Masses YouTube kanalından ekranlara gelecek.
25 EKİM 2020 PAZAR
⏰19,00 Avrupa Saati
⏰20,00 Türkiye Saati
⏰13.00 Newyork Saati
📺YouTube Kanalı:📺
https://www.youtube.com/c/HuddledMasses
