Koronavirüs sebebiyle vefat eden Hizmet gönüllüsü Hasan Bacak Ağabey, Almanya’nın Köln şehrinde bugün toprağa verildi.

İki hafta önce Covid-19’a yakalanan 41 yaşındaki Bacak tedavi gördüğü hastanede önceki gün vefat etti.



İki hafta önce Covid-19’a yakalanan 41 yaşındaki Bacak tedavi gördüğü hastanede önceki gün vefat etti.


Belçika’da Hizmet Hareketi’ne mensup oldukları gerekçesiyle insanlara fiili ve sözlü saldırıda bulunan kişiler ‘ağır cezada’ yargılanacak.
Belçika’da AKP rejimini nefret söyleminin neden olduğu şiddet olaylarıyla ilgili önemli bir dava görülüyor. Söz konusu davada, 15 Temmuz sonrasında Belçika’da Hizmet Hareketi gönüllülerini ve FEDACTIO ile DE GOUDEN MERIDIAAN isimli dernekleri nefret diliyle hedef alan şahıslar yargılanıyor. Hizmet Hareketi’ne mensup insanlara sözlü ve fiili saldırıda bulunan AKP yandaşı bazı Türk vatandaşları, Gent’teki Islah Mahkemesi tarafından yargılandı.
Dava konularından biri, Facebook’taki bazı hesaplardan Gülen Hareketi’ne mensup insanlara yönelik aktif bir şekilde nefret ve şiddetin körüklenmesiydi. Söz konusu davada 14 kişi bu tür Facebook mesajlarından ve paylaşımlarından dolayı yargılandı.
Facebook’taki sayısız mesaj nedeniyle, birçok AKP yandaşı gerçek hayatta da Belçika’daki Gülen Hareketi’ne mensup insanlara saldırmaya hakkı oludğunu savundu. Bu saldırıların bir kısmı da yine bu davada ele alındı.

1.600 AVRO PARA CEZASI
Hürü Örnek ve Sultan Yıldırım isimli saldırganlar, Gent’teki Fedactio binalarını tahrip etti. Söz konusu binalara Gülen Hareketi mensuplarını aşağılayan ve onları terörist olmakla suçlayan duvar yazıları yazılmıştı. Ahmet Başoğlu adlı bir başka saldırgan da daha sonra söz konusu binaların pencerelerini kırdığı için yargılandı. Mahkeme, 16 Kasım 2020 tarihinde kararını verdi. Hürü Örnek ve Sultan Yıldırım, 1200’er Euro para cezalarına çarptırıldı. Bu para cezasının zamanında ödenmemesi halinde 2 ay hapis yatacaklar. Ahmet Başoğlu ise 6 ay ertelemeli hapis ve 1,600 avroluk para cezasına çarptırıldı. Bu para cezasını zamanında ödememesi halinde 2 ay hapis yatacak.
PAYLAŞIMLARLA İLGİLİ AĞIR CEZAYI ADRES GÖSTERDİ
Facebook paylaşımları sebebiyle yargılanan 14 kişiyle ilgili ‘ehliyetsiz’ olduğuna (görevsizlik) ve şahısların ağır ceza mahkemesinde yargılanması gerektiğine hükmetti. Ağır ceza mahkemeleri, en ciddi cezai suçlar için ayrılmış ve bir halk jürisinden oluşuyor. Nefret suçu işledikleri belirtilen 14 kişiyle ilgili jürili ağır ceza mahkemesinde yeni bir dava süreci başlayacak.
Kaynak:TR724
“Dünya spor camiasının tanınmış isimlerinden Maradona’nın vefatını teessürle öğrenmiş bulunuyorum.
Mesleki kariyerinde başarılı ve kalıcı iz bırakan isimlerin sosyal projelerde de yer alması, ortak problemlerin çözümü adına bir tercihte bulunması çok önemlidir ki, Maradona çok sayıda hayır projesine destek veren bir isim olarak hatırlanacaktır.
Bu minvalde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, savaşın acı yüzünü görüp yaşayan Bosna-Hersek’li çocuklar için 1995 yılında organize ettiği futbol yıldızları maçına katılmış ve bu acının dünyaya duyurulmasında aktif rol oynamıştır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” buyurur. Bu zaviyeden Maradona, aktif futbol hayatına son verdiği günlerin akabinde de hayır faaliyetlerine devam etmiş, fakirlik ve açlıkla mücadeleye katkı için çok sayıda futbol maçına katılmış, Covid hastalarına sağlık hizmeti götüren hastanelere bağışlar yapmış ve insanlık yararına yardım faaliyeti yürüten nice kuruma destekte bulunmuştur.
Başta Maradona’nın ailesi ve yakınları olmak üzere bütün sevenlerinin başı sağ olsun ve umarım bundan sonra da hayırla yad edilsin.”
Bir çocuğu anlattılar; beş yaşında, Sincan’da babasını ziyaretten kalan alışkanlıkla alışveriş merkezinin giriş kapısında, X-Ray cihazından geçerken ayakkabısını çıkartan çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; on iki yaşındayken babası cezaevine giren, on altı yaşında da cezaevinde babasının cenazesini teslim alan çocuğu. Annesinin “Baban öldü” haykırışlarını unutmak istemediğini ve “Benim babam hain değil, şehittir” diye haykıran çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; on bir yaşında öksüz kalmış, üstüne babasını alıp yetim bırakmışlar. Hem öksüz hem yetim haliyle yedi yaşındaki kardeşi ile birlikte, babasını cezaevinde ziyaret ederken “Baba dik dur, biz dik duruyoruz” diyen çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; hastanede son saatlerinde “Babamı istiyorum” diyerek vefat eden çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; soğuk kış günü Meriç’in azgın sularında kardeşleri ile boğulan çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; babası cezaevindeyken doğan ve ziyaretlerde yabancı diye babasına gitmeyen çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; sınıfta “Baban ne iş yapıyor,” diye sorulduğunda “Babam uzakta çalışıyor,” demek zorunda kalan çocuğu.
Bir çocuğu anlattılar; cezaevinde koğuş araması esnasında elindeki şekeri gardiyana uzatan çocuğu.
Elleri ve ayakları öpülesi kuzular. Hadi biz neysek de, ya bu fidanlar. Elleri kurusun dokunanların. Kurudu da! Yanlarında konuşamazsın bile. Kocaman cümleler kurup destanlar yazamazsın onların yanında. O küçücük beden kendi kelimeleri ile kitaplar yazmış, kitaplar hıfzetmiş. Kendi cümlelerinin en masum halinde bile kocaman paradigmalar, sonuçlar mevcuttur. Ya Rabbi, nasıl cümleler kuruyorlar:
“Ben sevincimi öyle gösteremem, belli etmem.”
“Hiç kimseye babam ne zaman çıkacak diye sormadım. Durumu tahmin ediyordum, acımı çoğaltmadım.”
“Herkes en büyük acıyı kendisinin çektiğini sanıyordu. Ama benim herkesten daha fazla desteğe ihtiyacım vardı, söylemedim, sakladım.”
Bizler, anne-babalar, hep ihmal ettiğimizi sanırdık, ama Allah onları hiç ihmal etmemiş. İlmik ilmik işlemiş, bugünlere yetiştirmiş. Nesli Âti diye tercih etmiş.
Özel zamanların özel lütuflarını, özel ikramlarını görmek isterseniz onlara dikkatli bakın, hikâyelerine bakın. Sanki değil, gerçekten öyle. “O” özenle seçmiş, her birini özenle yerleştirmiş.
Onları ve hikâyelerini öğrenince üzülüyor, iki büklüm oluyoruz, ama öyle de değil, belki de yapmamak lazım. Gözlerine bakıp “Allah’ım! Nasıl kahramanların var, nasıl kulların var!” diye secdede kalmak lazım. Çok özeller. Bunu onlara hep hatırlatmak lazım.
Kim bilir! O ayakkabılarını çıkartan, atide asrın evlerini inşa edecek.
Kim bilir! “Babam şehit” diyen onun yolunda atını diyarlara sürecek.
Kim bilir! “Meriç’te boğulan” ırmaklar boyu dünyaya sevgi götürecek.
Kim bilir! “Dik dur” diyen, âhirin lideri olacak.
Kim bilir!.. Kim bilir!..
Bize düşen, acılarının bir anlamı, hikmeti olan Nesli Âti’ye bakarken, pencerelerimizin sayısını arttırmak, bir pencereden bakmamak. Hikmetle diğer pencerelerin kulpuna dokunmak! Açmak. Yahu, bu pencereden bakınca “Bu bir çocuk değil, bir kahraman” diye haykırmak.
Asla “Ya ne olacak oğluma, kızıma” deme. Sen nesin ki o ne olacak. Seni ödüllendiren Allah onlara cimri mi kalacak! Hiç üzülme ne olur, bu çocuklar baharın gülleri olacak!
Hizmetten | Mehmet Parlak
Hasan hoca sahabeden çok sevdiği Hz Cafer (ra) gibi 41 yaşında kavuştu Rabbisine…
Ölüm, zahiren soğuk bir rüzgar gibi esip ayırır dostları sevdiklerinden.. Ayaza kesilir yürekler, gözyaşları yanaklarda donar kalır öylece..
Hakikatte ise mümin, dünya nöbetini tamamlayıp yürümüştür asıl memleketine..
Yürekler, acının ocağında kavrulurken; zordur dostların ölümünden sonra bir şeyler yazmak, söylemek..
Ağıtlarımız göç eden sevdiklerimizi geri getirecek olsaydı Hasan Hocaya binlerce insan günlerce ağlardı…
Gözyaşlarımız, dünya hayatı açısından kuruyan fidanları yeşertecek olsaydı, ağlaya ağlaya çağlayanlar oluştururdu Hasan hocanın sevenleri…
Ama hayatı da ölümü de yaratan Rabbimiz müminlerin en sıkıntılı olduğu zamanlarda en ihlaslı olanları kurban olarak seçip yanına almıştır.. Hz Hamza, Hz Mus’ab, Hz Cafer ve daha niceleri gibi..
İnşallah Hasan Hoca da bu cümle kabilindendir…
Hasan Hocayı 2006 yılında Kuzey Almanya’da tanıdım. Ömrünü vakfettiği talebe hizmetlerinde koşturuyordu. Vefatına kadar da ömür dakikalarına günler, günlerine aylar sığdırarak hizmet etti.. Şahidiz…
Tam bir Karadeniz insanıydı Hasan Hoca…İçi-dışı bir; dilinden, halinden samimiyet dökülen riyasız bir fıtrattı… Karadeniz’in bulanmayan, bakınca taa dibi görünen berrak akarsuları gibiydi.
Adeta başını taştan taşa vura vura gidip döküldü ahiret denizine..
Geride sevenlerinin gözyaşı, üç yetim ve tıpkı Hasan Hoca gibi Hizmet delisi bir eş bıraktı..
Hasan hocanın kaderine, onu tanıyan herkesin hüsn-ü şahadette bulunduğu tertemiz bir hayat yaşayıp göğ ekin gibi erkenden ahiret yurduna göçmek; bizlerin yüreğine ise onun boşluğunun dayanılmaz acısı düştü.
41 yaşındaydı Hasan hoca. Hz Cafer’in (ra) Mu’te harbinde şehit olduğu aynı yaşta…
Hz Cafer’in şehit olduğu haberini eşine Efendimiz (sav) vermişti..
Hz Cafer-i Tayyar (ra) 629 yılında Mute harbinde şehid oldu. Bu savaşta Müslümanlar sayı ve teçhizat bakımından kendilerinden çok üstün olan Rum imparatorluğunun ordusuyla karşılaştılar. Hz Cafer (ra): “Ya Allah yolunda büyük bir zafer kazanıp Allah’ın dinine yardım ederim, veya Allah yolunda şehit düşerim“ diyerek ikinci komutan olarak üç bin askerle katıldığı bu savaşta harb ederken 41 yaşında şehid oldu. Mübarek bedeninde doksandan fazla mızrak, ok ve kılıç yarası vardı.
Peygamberimiz(sav) Hazreti Cafer(ra)’in şehadet haberini verdiğinde vefakar hanımın feryatları göklere yükseldi. Efendimiz (sav) Cafer’in (ra) eşi ve çocuklarını ziyaret etmiş ve yetimlerin başlarını okşamış çocuklarını severken mübarek gözlerinden yaşlar dökülmüştü.
Hz Cafer’in (ra) oğlu Hz Abdullah (ra) der ki:
“Resûlullah (sav), babamın şehit olduğu haberini anneme verirken bir taraftan benim ve kardeşimin başını okşuyordu. Ben onun yüzüne bakıyordum, gözlerinden süzülen yaşlar sakalından damlıyordu.”
Ve bize şöyle dua etti:
“Ey Allah’ım! Cafer hiç şüphesiz sevabın en güzeline doğru ilerleyip vardı, kavuştu.
Sen iyi kullarından olanların zürriyetlerine halef olduğun en güzel şeylerle onun zürriyetine de halef ol!”
Bu dua her dönemde şehit olan ve şehitlerin yetimlerine yapılan, çağları aşan Nebi duasıdır…
Bu duadan Hasan Hoca’nın ve yetimlerinin de hissesi vardır inşallah…
İnşallah şu dönemde yetim kalanların başlarını Hz Caferin (ra) çocuklarının başlarını okşadığı gibi Efendimiz (sav) okşuyor ve şehitleri bağrına basıyordur ki biz O’nun (sav) vefasını böyle öğrendik.
Allah Hasan Hoca’ya rahmet etsin. Yavrularına babalarına layık şerefli bir hayat yaşatsın…
Âmin
Fatihalarınızı esirgemeyin!…
Hizmetten | İsmet Macit
Allah Resûlü, arkasındaki insanları çok isabetli olarak yerli yerinde kullanmıştır. Kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak ki mevcut arasında o işe en liyakatlısını hem de tam bir isabetle tespit etmiştir -ki icraatı baştan sona bunun şahididir.- Öyle ki, O’nun peygamberliğine hiçbir delil olmasaydı, sadece insanların istidat ve kabiliyetlerini keşfedip kullanması ve her insanı yerli yerinde vazifelendirmesi; fertlerin enerjisinden tam istifade etmesi ve bunlarda da hiç yanılmaması; yani kimi nereye koymuşsa onu sonuna kadar orada tutması; (Bir kısım belirli şahısların muvakkaten belli hislerine müdârâtın dışında) ve kimi nereye yerleştirmişse hayatının sonuna kadar onun orada kalması, Allah Resûlü’nün peygamberliğine en büyük delildir.. ve bize مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ اْلأَمِينُ dedirtir.
İslâm’ın ilk devresi çile ve ızdırap yüklü geçmiştir. 5-6 sene zarfında inananların sayısı ancak kırka ulaşmıştır. O dönemde, ölümü göze almadan birine bir şey anlatmak mümkün değildir.
Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi, Mekke’de hatırı sayılır bir insan dahi, kaç defa dayak yemiş ve girdiği komadan ancak günler sonra kurtulabilmiştir.[1]
Hz. Ömer ki (radıyallâhu anh) develerle güreşen bir insandır. Kaç defa dayak yiyip ayaklar altında çiğnenmekten kurtulamamıştır.[2]
Zulüm ve işkence bu seviyedeki insanlara kadar ulaştığına göre, diğer inananların çektikleri çile ve ızdırabı varın siz düşünün…
Ve, işte bu ölüm arenasında O’nun herkesle alışverişi başka başkadır. Meselâ, ne Hz. Ebû Bekir’e (radıyallâhu anh) ne de Hz. Ömer’e (radıyallâhu anh) hicret emri vermemiştir. Ali gibi, Zübeyr gibi, o gün için henüz çocuk denecek yaşta olanlar da Habeşistan’a gönderilmemiştir. Zira bunların hepsi, Mekke’de olanlara karşı tahammül edebilecek güçte insanlardı.
Hz. Osman (radıyallâhu anh), narin ve ince yapılıdır. O gün için Mekke’de estirilen sert havaya tahammülü cidden çok zordur. Hem Habeşistan’a gidenlere en güzel hâmiliği yapabilecek Müslümanlar arasında sadece o vardır. Onun için Allah Resûlü, Hz. Osman’ı (radıyallâhu anh) bu işle vazifelendirmiş ve onu Habeşistan’a göndermiştir.[3]
1. Ebû Zerr el-Gıfârî (radıyallâhu anh)
Meselâ; bir aralık, Hz. Ebû Zerr gelir Müslüman olur.. bu heyecanlı insanın, o devrede Mekke’de bulunması, hem kendi hem de diğerleri için zarar doğuracağından Allah Resûlü onu kabilesine geri gönderir ve orada irşada memur eder.. ve ilâvede bulunur: “Bizim galebe çaldığımız devri gözet; ve işte bize, o zaman gel!”[4]
Ebû Zerr (radıyallâhu anh), Hayber’in fethinden sonra gelir ve Allah Resûlü’ne dehalet eder. Hâlbuki o, daha Mekke döneminin ilk yıllarında Müslüman olmuştur.[5] Ebû Zerr (radıyallâhu anh) âbiddi, zahitti.[6] Ebû Zerr, bugünün içtimaiyatçılarının aklını döndürecek şekilde içtimaî adaletçi; hatta sosyalist yazarlara göre, ilk sosyalizm düşüncesini ortaya atan insandı. -Bu düşünceleri onların olsun!- Yani fakirlik ne demektir? Fakirliğe karşı savaş nasıl verilir? Bunu ilk ortaya atan kahraman Ebû Zerr’dir. Aynı zamanda o, Cennet’in kendisine müştak olduğu insanlardan biridir.[7]
Bütün bunlara rağmen bir gün Allah Resûlü’ne geldi ve şöyle dedi: “Bana da bir imaret ver yâ Resûlallah!” Yani, bir ordunun başında kumandan veya bir vilâyetin başında vali olayım. Bir yerde beni de vazifelendir. Allah Resûlü ona şu cevabı verdi: “Sen zayıfsın, bu işler çok ağırdır yâ Ebâ Zerr! Böyle bir vazifeye talip olma. Bu vazife, ona talip olana verilmez!”[8]
O, Ebû Zerr’e böyle derken, Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e aynı şeyleri söylemiyordu. Aksine, onların imaretlerine işaret sadedinde; sağ eliyle Hz. Ebû Bekir’in, sol eliyle de Hz. Ömer’in elini tutmuş ve şöyle demişti: “Benim gökte iki, yerde iki vezirim var. Göktekiler Cebrail ve Mikâil; yerdekiler de Ebû Bekir ve Ömer’dir.”[9]
Diğer taraftan, gaybbîn gözüyle, olacakları görmüş ve dört raşid halifenin hilâfetlerine dair işaretlerde bulunmuştu. Hz. Osman’a (radıyallâhu anh) gelince عَلَى بَلْوَى yani “imtihan ağırlıklı” kaydını ilâve etmişti..;[10] ve öyle de Hz. Osman’ın hilâfeti biraz belâlı olmuştu.
Evet, O, kadrosundaki insanları, onlardan daha iyi tanıyordu. Vazifelendirdiği şahıslarda vazife itibarıyla hiç falso olmamıştı. Ebû Zerr (radıyallâhu anh), imarete talip olabilir; kendini bu işin altından kalkacak güçte görebilir; fakat Allah Resûlü, Ebû Zerr’i, Ebû Zerr’den daha iyi bilmektedir. “Sen zayıfsın, bu iş ise ağırdır.” der ve ona imaret vazifesi vermez.
Şimdi bu hususla alâkalı bir iki misal arz edelim:
2. Amr b. Abese (radıyallâhu anh)
Ahmed b. Hanbel naklediyor: “Amr b. Abese, Allah Resûlü’ne geldi. Gayet kaba ve bedevîce: مَا أَنْتَ؟ dedi. Bu “Sen nesin?” demekti. Allah Resûlü, gayet sakin bir eda ile أَنَا نَبِيُّ اللّٰهِِ buyurdu “Ben Allah’ın (celle celâluhu) nebisiyim.” O korkunç kabalığa karşı bu mülâyemet, Amr b. Abese’yi vurmuştu. Hemen diz çöktü اِنِّي مُتَّبِعُكَ “Ey Allah’ın Resûlü, bundan böyle Sana tâbiyim.” dedi.
Bu hâdise Mekke’de olur.. tabiî inananların sayısı gayet azdır. Böyle bir dönemde en azından güçlü görünmek için adama ihtiyaç vardır. Fakat Allah Resûlü kimi nerede ve ne zaman kullanacağını çok iyi bilmektedir.. ve bildiğini tatbik hususunda da hiç tavizi yoktur. Amr b. Abese’ye de aynen Ebû Zerr’e dediği gibi der: “Sen zayıfsın. Şimdi burada kalmaya güç yetiremezsin. Kabilene dön. Orada irşad vazifesi yap. Ne zaman benim galebe çaldığımı duyarsan o zaman gel ve bana iltihak et!”
Amr gider. Aradan seneler geçer. Bu arada, Allah Resûlü’nün birbiri ardına zaferleri dört bir yanda duyulur ve Amr b. Abese, beklediği vaktin geldiğini anlar. Hemen yola koyulur ve Medine’ye gelir. Allah Resûlü mescitte oturmaktadır. Mescide girer ve Allah Resûlü’nün yanına sokulur. Efendimiz o esnada sohbet etmektedir. O, sözünü bitirince, Amr fırsat bulur ve sorar: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَتَعْرِفُنِي؟ “Yâ Resûlallah, beni tanıdınız mı?”
İki Cihan Serveri hiç tereddüt etmeden cevap verir:
أَلَسْتَ أَنْتَ الَّذِي أَتَيْتَنِي بِمَكَّةَ؟ “Sen Mekke’de iken bana gelen filan zat değil misin?” Ve hâdiseyi, sanki daha dün olmuş gibi anlatıverir. “Ben seni geriye göndermiş ve şöyle şöyle demiştim.” der. Amr b. Abese hayret içinde tasdik eder.[11]
Bu hâdiseyi, Amr’ın unutmaması hiç mühim değildir; çünkü onun için bu hâdise hayatının en unutulmaz bir hatırasıdır. Fakat Allah Resûlü için durum farklıdır. O, hem bu hâdise gibi birçok hâdise yaşamış, hem de geçen bunca sene içinde, başına gelenler ve çektiği sıkıntılar, değil beş dakika gördüğü ve sonra gönderdiği bir adamı, en yakın dostlarını dahi unutturacak çaptadır. Ancak görüldüğü gibi, Efendimiz kendisiyle irtibata geçmiş hiç kimseyi unutmamıştır. İhtimal ki Amr veya Ebû Zerr, O’na gelmeselerdi, Allah Resûlü, Mekke fethinden sonra onları aratır ve davet ederdi. Çünkü tam galebe Mekke fethinden sonra olmuştur…
Evet O, bizim kendi öz evlâdımızı tanıdığımızdan daha fazla raiyetinin bütün fertlerini tanırdı. Çünkü etrafındaki her insanın, Allah Resûlü’nün gönlünde ayrı bir yeri vardı. Ayrıca, bu tanıma, her istidada, kapasitesi ölçüsünde vazife tahmil edip yüklemesi bakımından da çok önemliydi.
Acaba cihan tarihinde, raiyetini bu kadar yakından tanıyan ikinci bir lider gösterilebilir mi? Zannetmiyorum. Çünkü Allah Resûlü sadece bir lider değil, aynı zamanda bir nebidir. Zaten bizim sözümüzün mihrak noktası da O’nun nebiliği meselesidir.
3. Cüleybib (radıyallâhu anh)
Cüleybib’den daha önce bahsetmiştik. 15-16 yaşlarındaki bu genç, kadınlara sarkıntılık yapmaktan kendini alamadığı söylenir. Ve Allah Resûlü, o iksir ifadeleriyle onu ikna eder ve ardından da onun için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulunur.[12]
Artık Cüleybib, Medine’nin en iffetli insanlarından biri hâline gelmiştir. Bir gün Allah Resûlü, onu evlenecek kızları olan bir aileye gönderir. Aile soylu ve afiftir. Her an kızları için bir teklif beklemektedirler.
Cüleybib kapıyı çalıp içeriye girer ve onlara Allah Resûlü’nün selâmını söyler. Aile heyecanlanmıştır. Ardından da teklifini yapıştırır ve Allah Resûlü’nün dediklerini aynen onlara nakleder. İki Cihan Serveri: “Benim selâmımı, söyle kızlarını sana versinler.” demiştir.
Ana-baba birbirlerine bakışırlar. “Cüleybib’e mi?” diye düşünürler. Ancak emri veren Allah Resûlü’dür ve meselenin tereddüte tahammülü yoktur. Onlar kızları adına tereddüt geçirirken, perde arkasından bütün konuşulanları dinlemiş olan evin kızı seslenir: “Allah Resûlü’nün emrini yerine getiren birisi karşısında niçin tereddüt gösteriyorsunuz?”[13]
Cüleybib artık evlenmiştir. Üç-beş hafta sonra da bir cihada iştirak eder ve orada şehit düşer. Bazıları şehitlerini araştırmaktadır ve: “Kayıplarınız var mı?” diye sorar Allah Resûlü; “Yok!” diye cevap verirler. O: “Ama benim kaybım var!” der ve evlâdını yitirmiş mahzun, yüreği yaralı bir baba gibi Cüleybib’i arar.. arar ve bir yerde bulur. Yedi kâfirin yanında, üstü başı kanlı, bir sürü yara içinde ve elinde kılıcı. Allah Resûlü ferman eder: “Yedi tane öldürdü gazi oldu ve sonra da şehit düştü.” Başını dizine koyar ve şöyle buyurur: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.”[14] İşte Allah Resûlü’nün arkadaşlarına sahip çıkması!
4. Ali b. Ebî Talib (radıyallâhu anh)
Hayber fethedilecekti. Günlerce süren muhasara netice vermemiş ve kaleden içeriye girilememişti. Bir gün Allah Resûlü: “Yarın bu sancağı, Allah’ı seven ve Allah (celle celâluhu) tarafından sevilen birine vereceğim!” buyurdu. Ertesi gün herkes ön safta yer almak için âdeta yarışıyordu. Allah Resûlü sabah namazını kıldırdı. Daha sonra cemaate döndü.. herkesin gözü Allah Resûlü’nün gözlerine dikilmişti.. O’nun gözleri ise, orada olmayanlardan birini arıyordu.
Sahabe, başındaki kuşu uçurmak istemeyen bir adam dikkatiyle, biraz sonra Allah Resûlü’nün dudaklarından dökülecek kelimeyi bekliyor ve herkes bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Allah (celle celâluhu) tarafından sevildiğini duymayı kim istemez ki? İnsan Cennet için dahi fedakârlık yapabilir ve “Benim yerime o kardeşim girsin.” diyebilir.. fakat böyle bir pâyede fedakârlık olamazdı…
İşte, Allah Resûlü’nün dudakları kıpırdamak üzereydi. Ve işte Allah Resûlü’nün dudaklarından beklenen kelime çıkıyordu.. çıktı ve: أَيْنَ عَلِيٌّ “Ali nerede?” buyurdu.
Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) gözleri çok şiddetli ağrıyordu. Onun için sancağın kendisine verileceğini hiç düşünmemişti.. ve geride kalmıştı. Sahabe cevap verdi: يَشْتَكِي عَيْنَيْهِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ “Gözlerinden rahatsız yâ Resûlallah!”
Efendimiz onu huzuruna çağırdı. Mübarek tükrüğünü Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) gözlerine sürdü. Hz. Ali (radıyallâhu anh) kasem ediyor ve diyor ki: “Bir daha göz ağrısı görmedim.”
Daha sonra sancağı ona teslim etti. Hâlbuki o gün sahabenin arasında Hz. Ebû Bekir gibi, Hz. Ömer gibi, Hz. Mikdad gibi niceleri vardı. Ama sancak onlara değil, genç Ali’ye teslim edilecekti.[15]
Ve, Hayber’in fethi, Allah Resûlü’nün bu mevzudaki isabetini hemen göstermişti. Zaten O, kimi nerede tavzif ettiyse muhakkak isabet etmiştir. Bu da O’nun risaletinin bir delilidir. Zira Allah Resûlü fetanet-i a’zam sahibidir.
Evet, Allah Resûlü, kime hangi vazifeyi vermişse, muhakkak o şahıs verilen vazifeyi hakkıyla yerine getirmiştir.
Meselâ, O, Halid’e (radıyallâhu anh) “Seyfullah” demiştir.[16] Halid her yerde Allah’ın kılıcı olmuş ve hiçbir muharebe meydanından mağlup ayrılmamıştır. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), seneler sonra haklı olarak: “Analar Halid gibisini doğurmadı.”[17] diyecektir ki bu ifadede de Allah Resûlü’nün isabetini tasdik ve takdir vardır.
Keza, 17-18 yaşlarındaki Üsame’yi (radıyallâhu anh) bir ordunun başına kumandan tayin etmiş ve Mute cihetlerine göndermişti ki,[18] Üsame hayatı boyunca böyle bir mevkiye liyakatını ispat etmiştir.
5. Ezvâc-ı Tâhirât (radıyallâhu anhünne)
Yüzlerce namzet arasından seçtiği hanımlarındaki isabet de ayrıca kayda değer önemli hususlardandır.. zira Allah Resûlü, mü’minlere ana olabilecek ve hakkıyla bu ağır yükü yüklenebilecek kadınları seçmiş ve bu seçmede de tam isabet buyurmuştu. Bu kadınların da hemen hepsi som altın çıkmıştı. Hele, irşad adına, onların hepsi, birer mürşide ve birer muallime olarak yetişmiş ve daha sonra kapılarında yetiştirdikleri büyük insanlarla, İslâm’a en büyük hizmeti yapmışlardı. Mesruk gibi, Tavus b. Keysan gibi, Atâ b. Ebî Rebah gibi dehâ ve zühd sahibi nice insanlar, hep mü’minlerin analarının rahle-i tedrisinde çıraklık yapmış ve her biri birer bahr-i muhit bu kadınların feyiz kaynaklarından kana kana içmişlerdi.
Görüldüğü gibi, Allah Resûlü, ileride büyük birer mürşide olabilecek kadınları seçiyor, hane-i saadetinde onlara yetişme ve yetiştirme imkânı hazırlıyor ve gelecek adına bu büyük istidatları, dava-yı nübüvvetin vârisleri hâline getiriyordu. Bu mübarek kadınlar arasında, Allah Resûlü’nün esas gaye ve hedefine hizmet etmeyecek bir tek kadın yoktu. İşin başında ve kuruluş devrinde, nasıl Hz. Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) bütün varlığını, O’nun yolunda bitirip tüketti ise diğer hanımları da, ilim ve İslâm’ı neşretme mevzuunda aynı cömertlikte bulunmuşlardı. Bundan da anlaşılıyor ki Hz. Hatice Validemiz’den başlayarak -ki o zaman Efendimiz henüz peygamber olarak gönderilmemişti, fakat peygamberliğe ait emarelerle tülleniyordu- diğer bütün hanımlarını firaset ve nübüvvet nuruyla keşfetmiş, öylece seçmişti. Zaten bu kadar isabeti başka türlü izah etmek de mümkün değildir.
[1] Bkz.: İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/29-30.
[2] Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/193; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/82-83.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/164; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/66.
[4] Buhârî, menâkıb 6; Müslim, fedâilü’s-sahabe 132-133.
[5] Buhârî, menâkıb 6; Müslim, fedâilü’s-sahabe 132-133; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/127.
[6] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/156.
[7] Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 7/305.
[8] Müslim, imâre 16-17.
[9] Tirmizî, menâkıb 16; Hâkim, el-Müstedrek, 7/175.
[10] Buhârî, fedâilü’l-ashab 5-7; Müslim, fedâilü’s-sahabe 29.
[11] Müslim, salâtü’l-müsafirîn 294; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/112.
[12] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/256, 257.
[13] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/422.
[14] Müslim, fedâilü’s-sahabe 131; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/421-422, 425.
[15] Buhârî, fedâilü’l-ashab 9; Müslim, fedâlü’s-sahabe 34.
[16] Buhârî, fedâilü’l-ashab 25, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/204.
[17] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/315; İbn Esîr, el-Kâmil fi’t-tarih, 2/242.
[18] Buhârî, fedâilü’l-ashab 17; Müslim, fedâilü’s-sahabe 63; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/49.
Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen
Hizmetin ilklerinden, kilometre taşlarından biriydi.
Yamanlar Koleji’nin kuruluşundan Akyazılı Vakfı’na kadar Hizmet Hareketi’nin hep ilkleri arasındaydı. M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dava arkadaşlarındandı.
Zeki Sakman Ağabey ruhunun ufkuna yürüdü.
İzmir eşrafından Sakman Ağabey, fedakarlığı hamiyetperverliği ve nezaketi ile gönülleri fethetmişti.
Sakman Ağabey, katıldığı Geçmişten İzler programında Hizmetle tanışmasını ve yaşadıklarını anlatmıştı.
Güler yüzü, mütevazılığı, ve pek çok güzel hasletleriyle hep örnek oldu.
Önden giden bir atlıydı Hasan Bacak. Ömrünü iman ve Kur’an hizmetlerine adamıştı. Durmadan ve yorulmadan koşmuş çevresindekilere umut olmuştu. 1979 doğumlu Hasan Bacak Ağabey Hakk’a yürüdü.
Yaklaşık 2 haftadır Korona Virüsü ile mücadele ediyordu. Ama olmadı. Geride 3 gözü yaşlı evlat ile bir eş, binlerce de seven bıraktı.
Hasan Ağabey yarın (27 Kasim 2020 Cuma ) Almanya’nın Köln şehrinde Saat 13.00’te toprağa verilecek.
Bacak, Almanya’nın Frankfurt şehrinde bulunan Avicenna e V ve Huv e V derneklerinin ikinci başkanlığı ile derneklerin proje koordinatörlüğü görevini yürütüyordu.

Merhum Hasan Ağabey kısa bir süre önce Korona’ya yakalandığında bir şiir kaleme almıştı.
Hayat güzel ondan hiç bir şeye aldırmam,
Hakkını bilir olmayana saldırmam,
Üç günlük dünyada kimseyi kandırmam,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
Acayip bir şey bu tarifsiz illet,
Perişan oldu bak düvel-i millet,
Rabbim göstermesin başka bir zillet,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
Pasiflik var şimdi olamazsın aktif,
Kaporta sağlam baş ağrısı hafif,
Nezleden biraz farklı yapılır tarif,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
Mevzuyu anlatır kısaca yazı,
Evde çekerler niyazı nazı,
İşlerimiz kaldı dışarda olan bazı,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
Sağlam adamım yerimde durmam,
Meşhurdur kafamda süratli planlar kurmam,
Bana bulaşmaz diye var idi ummam,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
Yerimiz belli mekânımız fest,
Dünya elhamdülillah çekmişim rest,
Pozitif bizim Covid-19 test,
Yine de korona uğradı bize e’lân.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi