Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ablası Nurhayat Seven vefat etti.
Açıklama fgulen.com internet sitesi ve web sitesinin Twitter hesabından açıklandı.
Mesajda şu ifadeler kullanıldı:
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ablası, sâlihât-ı nisvândan Nurhayat Seven vefat etti. Cenab-ı Hak merhûmeye rahmet, başta muhterem Hocaefendi olmak üzere akraba u taallukatına sabr-ı cemil ihsan eylesin.”
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ablası, sâlihât-ı nisvândan Nurhayat Seven vefat etti. Cenab-ı Hak merhûmeye rahmet, başta muhterem Hocaefendi olmak üzere akraba u taallukatına sabr-ı cemil ihsan eylesin.
— Fethullah Gülen (@FGulencomTR) January 18, 2021
Editör Notu: Hizmetten.com Yayın Platformu adına, büyüğümüz Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye başsağlığı diliyor, geride kalan kederli aile mensuplarına hayırlı ve uzun bir ömür vermesini Yüce Mevla’dan niyaz ediyoruz.
Freedom House: Türkiye’nin illegal geri getirmelerde sicili kabarık
Özgürlük Evi (Freedom House) Araştırma Direktörü Nate Schenkkan, Türkiye’ye insan hakkı ihlalleri konusunda ağır eleştirilerde bulundu.
Eskiden beri tasavvuf veya kalp hayatı denilince dünyadan yüz çevirme, uzak durma ve ‘’bir lokma, bir hırka’’ ana prensip olarak söylenmiştir. Bir de buna uygun, “Muhâcirin fakirleri, onların zenginlerinden cennet’e 500 sene önce girerler.”1 Ve “Cennet’in kapısında durup baktım. Bir de gördüm ki, içeri girenlerin çoğu miskinlerdi (yoksullardı). Zenginler ise hesap vermek için alıkonulmuşlardı. Cehennemlik olduğu kesinleşenlerin de ateşe girmesi emrolunmuştu.”2 Ayrıca “Çiftlik ve akar edinerek dünyaya rağbet etmeyin.”3 Hadisleri arka arkaya getirilince, sanki İslam dini fakirliği ve dünya işlerinden tamamen uzak durmayı teşvik ediyormuş gibi bir anlam çıkmaktadır.
İlk olarak şunu ifade etmeliyim ki; Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, ‘’Bir lokma bir hırka’’ meselesinin yanlış anlaşıldığını, ‘Dünya’nın terkedilmesinin çalışma olarak değil, kalben olması gerektiğini söylemektedir. Ve sonra Kalbin Dünya’ya bağlanmaması gerektiğini, dünyanın zehirli bir bala benzediğini, lezzeti kadar acısının olduğunu ve nihayet sonsuz olmayıp yok olacağını söyler.4 Yani ‘Bir lokma, bir hırka’ kişinin şahsi olarak dünyaya meyletmemesini hatırlatan özlü bir cümledir.
Yukardaki hadislerin izahına gelince; ilk hadis, fakirlerin önce cennete girmesi, zenginlerin mallarının hesabının çetin olacağıyla alakalıdır. Bu hesap bittikten sonra zenginlerin cennette fakirlerden daha aşağıda olacağını göstermez. Bunun aksine Allah resulü:
“ Kuvvetli mü’min, zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevimlidir”5
“Üstteki el(veren el), alttaki elden(alan el) daha hayırlıdır.”6
“ İyi bir mal iyi bir insan için ne kadar güzeldir.”7 Buyurmuştur.
İkinci hadisin izahına gelince, Allah Resulünün, çiftlik akar gibi şeylerin edinilmemesini, kişinin bu gibi şeylerle meşgul olarak Allah’tan uzaklaşmasına bağlamıştır. Hem ticaret yapıp hem de Allah’ı devamlı hatırlayanlarla ilgili Kuran’da, ‘Oralarda, sabah akşam O’nun şanını yücelterek tenzih eden öyle yiğitler vardır ki ne ticaretler, ne alım ve satımlar onları Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla ifa etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin dehşetten halden hale döneceği, alt üst olacağı bir günden endişe ederler.’’8 Buyurulmaktadır. Burada ticaret yapan ve zekât veren ‘ZENGİN’ ama Allah’ı anmaktan uzak durmayan kişilerden bahsetmektedir.
Bir de şu hadisi izah ederek yazıyı sonlandıralım. Allah Resulü, kendisini sevdiğini –üç defa- söyleyen bir sahabiye şöyle der: “Eğer beni seviyorsan, o halde fakirliğe karşı kendine bir zırh hazırla. Çünkü fakirlik, beni sevene yüksekten inen bir selden daha çabuk ulaşır.”9 Buyurmuştur. Efendiler efendisi bununla âdete şunu söylemek istemiştir: Beni seveceksen, benimle beraber olacaksan, o zaman İslâm davasından dolayı benim başıma gelecek olan tehlikelere, sıkıntılara, zorluklara ve problemlere dayanmalısın ki, bunlar senin de başına gelebilir. İşte bu sıkıntılardan birisi de başa geldiği zaman sabredilecek, isyan edilmeyecek olan fakirliktir.10 Bu davaya baş koyduysan Yunus Emre’nin dediği şu sözü unutmayacaksın,
Bu yol uzundur,
Menzili çoktur,
Geçidi yoktur,
Derin sular var…
Hizmetten | Mithat Tayyar
Koyun sürüsü gibi sürüklenip gittiler | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Onlar Müslümanlığı bilmiyorlardı ama bir gün dünyanın bir yerinde şayet nifak, mesela başkalarını aldatma, kandırma, olmadığı gibi görünme geçerli bir madde olsa, bu defa işin serkârları o argümanı değerlendirirler. Bir yerde toplumda az buçuk İslamî duygular gelişmişse, şöyle-böyle câmilerde cemaatin sayısı artmışsa… Bir zaman artmıştı; şimdi azalıyor, “Yüzde kırklardan yüzde yirmilere düşmüş!” diyorlar. “Uyuşturucu da ilk mektep talebelerine kadar inmiş!” diyorlar. Fakat o his, sönmemiştir; o uyuşturucuyu kullanmış, yerde kıvrım kıvrım kıvranan insana sorsan, “Ben Müslümanım!” der yine; meyhaneden çıkana sorsan, “Ben Müslümanım!” der; namaz kılmayan birine sorsan, caminin önünden geçiyor, “Ben Müslümanım!” der. Bu duygu değer kazandırdığından dolayı, bazıları onu suiistimal ederler.
Evet, bir dönemde sa’y ve sermaye değerlendirildi; Avrupa’da asırlarca sosyal mücadelelerin arkasında bu vardı. Bu mücadele, Karl Marks’ı ve Engels’i harekete geçirdi, “Das Capital” (Kapital) böyle yazıldı ve bunu daha sonrakiler yine “sa’y ve sermaye” meselesi olarak değerlendirdiler. Bir gün Müslümanlık bir yönüyle, şeklen, sûreten, herkesin benimsediği bir şey ise şayet, bu defa o Makyavelistler, hedeflerine ulaşmak için onu kullanırlar. Makyavelist yerine münafıklar da denebilir; böyleleri münafıktır zaten ve münafık, kâfirden daha şiddetlidir. Ve onların yaptıkları bu nifaka dinî kılıflar, kalıplar bulan, mesela rüşvete “hediye” diyen, mesela iftira etmeye, bühtanda bulunmaya اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ beyanını mesnet edinip “Bu, bir savaştır, savaşta da esas, ayak oyunu câizdir!” falan diyen insanlar, onların küfrüne iştirak ediyor demektir.
Öylelerinin cenaze namazları kılınmaz. Onlar için el açıp mezarlarının başında, musallanın başında dua etseniz, öbür tarafta Allah, size hesabını sorar; ilahiyatçı da olsa, imam da olsa, müezzin de olsa, Diyanet İşleri Başkanı da olsa, Allah, hesabını sorar. Neden?!. Çünkü münafığın rüşvetine sen, “hediye” dedin; yalanına “hud’a” dedin; aldatmasına, ayak oyununa اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ dedin. Bir yönüyle haramı, gayr-ı meşruyu, Makyavelist bir mülahaza ile “meşru” göstermek suretiyle, sen o sürülerin kafalarını bozdun; bilmem neyin arkasından sürüklenip giden koyun sürüsü gibi, arkasından sürüklenip gittiler.
Soru: Kibrin imana engel ve ilerlemeye mâni olduğu söyleniyor. Kibirden nasıl kurtulabiliriz?
Cevap: Kibir, insanın, kendisini üstün ve büyük görmesi; hakkı olmayan yerlere kendisini lâyık görmesi demektir. İnsan ancak imanın güçlendirilmesi sayesinde kibirden kurtulabilir. Çünkü imanı güçlenen insanın gözü hakikate açılır ve o insan, ululuğun sadece Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu görür.
Allah Teâlâ, kudsî bir hadiste, “Kibriya ridâm, azamet ise izârımdır.”[1] buyurmaktadır. Bu mânâda kibir sahibi bir insan, Cenâb-ı Hak’la kendi hesabına nizâa giriyor, ilâhî sıfatta hak iddia ediyor demektir. Bu itibarla Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennet’e giremez.”[2] buyurmaktadır. Kibir en başta imana girme hususunda inhiraf ettirici ve saptırıcı bir hastalıktır. O, iman ettikten sonra da insanın ilerlemesine mâni bir virüstür. Kibir, imanla beraber aynı yerde bulunamaz. Kibirli hiçbir insandan şimdiye kadar ehlullah çıkmamıştır. İman sahibi de olsa kibirli bir insan terakki edemez ve kendi gururunun kurbanı olur.
Bazen bir kısım meziyetlerinden dolayı halk tarafından makam-mansıp verilmiş, ancak kendisini aşamamış, hazm-ı nefs edememiş kimseler hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olabilirler. Onlar, gerçekten sırtlarına giydirilen urbanın kendilerine ait olduğunu zannederler. Bu tip kimseler –hafizanallah– kayıp gidebilirler. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kim tevazu gösterirse Allah onu yüceltir.”[3] buyurarak insanın terakkisi adına bir ölçü koymuştur. Bir kimse kendisini herkesten aşağı görüyorsa, yükselmeye namzet demektir. Üstad Hazretleri bu hakikati, “Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cemiyet-i beşerde, içtimaî binada, görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi vardır. Eğer pencere kâmet-i himmetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, uzanacak. Eğer pencere kâmet-i himmetinden alçaksa, tevazuyla tekavvüs edecek, eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklüğün mizanıdır büyüklük.”[4] ifadeleriyle dile getirmektedir.
Az önce ifade ettiğimiz hadisin devamında ise Allah Resûlü, “Kim de kibirlenirse Allah onu yerin dibine batırır.” buyurmaktadır.[5] Haddizatında hiç kimse kendi olarak büyük değildir. İnsan, başlangıcı itibariyle bir damla pis sudan yaratılmıştır. Sonu itibariyle ise içinde kurtların cirit attığı bir kemik yığınıdır. İnsan bu iki necaset arasında muvakkaten Cenâb-ı Hak’tan gelen tecellîlere mâkes olunca ahsen-i takvîm sırrına mazhar olmaktadır. Hadis-i şerifte geçen “tekebbür” ifadesi, sunî (kendini zorlayarak) büyük görünme demektir. Yani büyüklenen kişi zatında küçüktür. Şayet insanda bir büyüklük varsa o ancak Allah’a intisabın ve O’nunla irtibatın kuvveti ölçüsünde olur. Nitekim bir âyette, اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ اَتْقٰيكُمْۜ “Allah’ın ikram ve ihsanına en çok mazhar olanınız, Allah indinde en çok takvalı olanınızdır.” buyrulmaktadır.[6]
Âyette, “Sizin en büyüğünüz” denilmeyip, “Allah’ın ikram ve ihsanına en çok mazhar olanınız” buyruluyor. İnsan, takvalı olduğu ölçüde büyüklük kazanır. Fakat bu, insanın kendine ait şahsî bir büyüklük değildir. Belki kendisini Allah kapısında bir kıtmir olarak görmesi neticesinde yine Allah’tan (celle celâluhu) gelen bir iltifattır. İnsan, bir kıtmir gibi başını Hakk’ın eşiğine koyup, –Alvar İmamı’nın tabiriyle– orada sular gibi çağlayacak, Eyyüb gibi ağlayacak ve ciğergâhı dağlayacak ki Cenâb-ı Hak da başından tutup onu kaldırsın, “Hayır, sen o değilsin, sen Benim için Beni gösteren bir mir’ât-ı mücellâsın” diyerek tekrim ve teşrifte bulunsun. Demek ki mahiyeti böyle olduğu hâlde insan yine de kibre giriyorsa onda herhangi bir dengenin varlığından söz edilemez.
Tekebbür, –az önce de ifade ettiğimiz gibi– büyük olmadığı hâlde büyüklük taslama, diğer insanları hakir görme demektir. Bir insan sunîliğe girer de yapmacık büyüklüklere talip olursa –hadisteki ifadeyle– Allah onu yerin dibine batırır. Böyle bir insan, iman sahibi olsa bile terakki edemez. Terakki edemediği gibi ötede de sürüm sürüm olur. Bu zaviyedendir ki kibir, küfrün sebeplerinden biri sayılmıştır. İçindeki büyüklük duygusunu atamayan bir insan, iman dairesi içinde değilse o daireye girme bahtiyarlığına eremez. Nitekim münafıkların lideri Abdullah İbn Übey İbn Selûl mü’min olamamıştı. O, Yahudilerle oturup-kalkan, Tevrat ve İncil’i bilen zeki bir insandı. Bütün bu özelliklerinden dolayı Medine’ye emir olmayı bekliyordu. Tam o esnada, ateş böceğine mukabil Hakiki Güneş, Medine-i Münevvere’de birdenbire doğunca yalancının mumu da sönüvermişti. İşte Abdullah İbn Übey’in hazmedememe problemi böyle başlamıştı. O, hayatının sonuna kadar da içindeki kibri yenemeyecek ve Allah Resûlü’ne karşı içten içe hep düşmanlık besleyecekti. Kibirli insan, belli bir zirveye ulaşsa bile orada kalması düşünülemez, zamanla baş aşağı gider.
Bediüzzaman Hazretleri, “Tevazua niyet onu ifsat eder, tekebbüre niyet onu izale eder…”[7] demektedir. Tekebbür, niyetle olmaz; kibir, insanın kendi ruhunda vardır ve onda huy hâline gelmiştir. O, mütekebbirdir ve büyüklük duygusuyla zehirlenmiştir. Tevazu da insanın ruhunda, fıtratında vardır ve o insan, neye malik olursa olsun mütevazidir. İnsan, kendi içinde hesabını görmüş, muhasebesini yapmış, kendi kendine karar vermiş ve “Ben, insanların en küçüğüyüm” diyebilmişse, değerini korumuş demektir. Bir gün, rastladıkları köpek yavrularının kendi aralarında güzel güzel oynaştıklarını gören talebeleri, Mevlâna’ya, “Şunlara bakın ne kadar da cana yakınlar, oynaşıyorlar” derler. Mevlâna ise bu söze şöyle mukabele eder, “Bir kemik atın da o zaman görün siz onları!” Evet, bir insanın gerçek durumunu da benliğine bir iğne saplandığında görmek lâzımdır. O bakımdan göstermelik, yapmacık bir ahlâk ile doğrudan doğruya fıtrat hâline gelmiş ahlâk birbirinden çok farklıdır.
Bu mevzuda iki insan tipi karşımıza çıkıyor. Bu insanlardan biri, iffetli değildir. Tenhada kaldığı zaman gözleriyle her tarafı tarar ve herkese bakar. Ancak yanında arkadaşları olduğunda iffetli görünüp başını öne eğer. Bu durum sunîdir, yapmacıktır. Diğer insan ise günah manzaralarına gözü kaysa bile ciddi bir pişmanlıkla kıvranıp iki büklüm olur ve “Aman ya Rabbi, hata ettim” der. Bu ise samimidir ve tabiîdir. İnsan, günaha girmiş de olabilir. Ancak suniliğe girmek, o günahtan daha büyük bir günahtır.
Evet, bir insan tekebbüre niyet etse (içinde kibir olmadığı halde büyük görünmeye çalışsa), onun yaptığı sunî, yapmacık bir tekebbür olur. Sunî olarak yapılan tekebbür (büyük görünme çabası) ise vakar kabul edilir. Yani o kimse, bir mevkinin hakkını vermek için öyle görünme mecburiyetinde kalmıştır. Meselâ bir hoca, dersini takrir ederken; bir hâkim, mahkemede hüküm verirken; bir subay, erlerin başında gerekli olan disiplini temine matuf bir tavır alırken kibir göstermiş sayılmaz, belki o meslek, o hâl ve o vaziyetin gerektirdiği vakarı izhar etmiş demektir. Bu gereklidir ve günah da değildir. Tevazu da öyledir. İnsan tevazu yapmaya niyet ederse tevazuu ihlal eder. Tevazu böyle bir insanla bütünleşmemiş demektir. Böyle bir insan hakikatte tevazu değil, kendini küçük göstererek riyakârlık yapıyor demektir.
[1] Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26.
[2] Müslim, îmân 147-149; Tirmizî, birr 61; Ebû Dâvûd, libâs 26.
[3] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/76; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140.
[4] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler s. 790-791 (Lemaât).
[5] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/76; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, 5/140.
[6] Hucurât sûresi, 49/13.
[7] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye s. 185 (Şemme).
Dr. James Puglisi: Hizmet Hareketi vesilesiyle İslam hakkında çok şey öğrenme imkanı buldum.
“Sayın Fethullah Gülen’in ve bu hareketin, özellikle de Austin toplumu açısından, ortaya koymuş olduğu en büyük katkının, çok farklı kesimlerden gelen insanları bir arada toplayabilme başarısı olduğunu düşünüyorum; siyasîler, eğitimciler, dinî gruplardan temsilciler, iş adamları…”
“Bu denli çeşitlilikte bir grup insanı bir araya getirebilmek kolay bir şey değildir bazen. Bu hareketin bunu başarabilmesi bende bir hayranlık hissi uyandırıyor.”
“İnsanların evlerinde bulunup onlarla bir sofra paylaştığın zaman, kişinin kendisini tanımakla kalmayıp değer verdikleri şeyler ve bu değerlere vesile olan olgular hakkında da çok şey öğrenebiliyorsunuz. Aranızda büyük bir güven oluşuyor. Hizmet Hareketi vesilesiyle İslam hakkında çok şey öğrenme imkanı buldum.”
Dr. James Puglisi : kimdir?
Dr. James Puglisi, Texas eyaleti, Austin şehrinde bulunan St. Edward’s Üniversitesi Dinî Hizmetler progamının Direktör Yardımcısı. Yüksek Öğretim ve Uygulamalı Teoloji alanlarında Mastır derecesi var. Papazlık doktorasını Katolik Teoloji Birliği’nde Pratik Teoloji alanında tamamladı. Güneybatı Diyalog Enstitüsü’nün Austin bölgesi Danışma Kurulu üyesi olarak görev yapan Puglisi, göç ve kültür alanlarında dersler veriyor. Aynı zamanda, etnik uzlaşma ve dinlerarası diyalog üzerine konferanslara da konuşmacı olarak katılmış bulunuyor.
Kaynak:Spectra Media Tv | 06.06.2014
İslam’ın ilk muhatapları, farklı kimliklerden (mü’min, müşrik, münafık, münkir ve ehl-i kitap gibi) oluşur. Ve bu kimliklerin karakterleri, zihin kodları, hayat ve hareket felsefeleri, psikolojileri, bakış açıları, niyet ve hedefleri, duygu ve düşünceleri, tavır ve davranışları, söz ve eylemleri, hadiseler karşısında duruşları, iş, muamele ve münasebet ahlakları arasında büyük ve önemli farklılıklar vardır. Allah Resûlü, bu farklılıkların doğru anlaşılması ve inananların onlara benzememesi adına mü’minin farkını ortaya koyan birtakım tanımlamalarda, vasıf ve özellikleriyle ilgili açıklamalarda bulunur. Aradaki sınırları, kalın ve net çizgilerle çizer ve zaman zaman tespit ve değerlendirmelerini, daha rahat anlaşılması için birtakım temsil ve teşbihlerle de ifade eder. Bu çerçevede O (aleyhissalâtu vesselâm), hikmet dolu beyanlarında hem tarif hem takdir hem de ulaşmaları gereken ufku tayin noktasında hakiki mü’mini/Müslümanı, şu benzetmelerle nazarlara arz eder:
Canlılıkta Yapraklarını Dökmeyen Ağaca
İman ile Allah’a bağlanan mü’minin ana hedefi, O’nun hoşnutluğunu kazanmak ve ebedi kurtuluşa nail olmaktır. Bundan dolayı o, irade, kalp, kafa, vicdan ve ruh itibarıyla hep canlıdır. Değişen şartlara rağmen asla renk atmaz ve dökülüp yollarda kalmaz; her zaman iman kıvamını, insanî kalitesini ve istikamet çizgisini korur. Darlık ve genişlik, sıkıntı ve saadet zamanlarında hep inandığı ve doğru bildiği değerlerle irtibat halindedir. Asla Kur’ân ve Sünnet ile şekillenen karakterinden ödün vermez, sabır ve şükür aralığında sürekli hareket halindedir ve hiç heyecan yorgunluğuna düşmez. İmtihanda ve her anının hesaba tabi olduğu şuuruyla yaşar. Bu yönüyle o, âdeta dört mevsim meyve veren cennet ağaçları gibidir. Nitekim Allah Resûlü, onu, yaz kış “yaprağını dökmeyen ve sürekli yeşil kalan bir ağaca” benzetir1 ve onun bu yeşilliğinin ve canlılığının, çevresini de cıvıl cıvıl hale getirdiğine işaret eder.
İş Ahlakında Bal Arısına
Temizlik, imandandır ve iman, “kalbi”, inkâr, nifak, şirk, şüphe ve batıl şeylerden temizler. Bu yüzden mümin, her yönüyle temiz insandır. O, habis duygu ve düşüncelerden, kirli emellerden, pis işlerden ve yerlerden uzak durur. Maddi manevî en saf, en duru ve en temiz kaynaklardan beslenir ve en yüce mefkureler peşinden koşar. Kendisinden iman, ibadet, ahlak, adalet, hayır, hasenat, iyilik ve takva gibi hep en safî şeyler hasıl olur. Sözleri, yazıp çizdikleri, yapıp ettikleri, yiyip içtikleri, hedefe giderken kullandığı yolları, işleri ve kazançları tertemizdir. Ömrünü temiz ve nezih ortamlarda, temiz ve nezih insanlarla birlikte ve salih ameller peşinde geçirir. Hayat ve hareket felsefesinde, muamele ve münasebetlerinde, iş ahlakında çok duyarlı, dikkatli ve dengelidir. Asla bulunduğu konuma ve çevresine zarar vermez; vazifesini, kimsenin hak ve hukukunu ihlal etmeden yapar. Allah Resûlü, bu noktalarda onu, bal arısına benzetir ve şöyle buyurur:
“Mü’min, bal arısına benzer. Arı, daima temiz olan şeyleri yer, temiz olan şeyler ortaya koyar, temiz yerlere konar ve nazik davrandığı için konduğu yere zarar vermez, orayı kırıp dökmez.”2
Bela ve Musibetler Karşısında Yeşil Ekine
Mü’min, dünya hayatının bir gerçeği olan bela ve musibetler karşısında her zaman en doğru duygu ve düşüncelere yönelir ve o istikamette en isabetli duruşu sergiler. İmanı, karakteri, hadiselerin arkasındaki hak, hakikat ve hikmetlere odaklanışı, sünnetullaha saygısı, realitelerin farkında oluşu, kâinatta hiçbir şeyin abes ve Cenâb-ı Hakk’ın ilminin ve izninin dışında olmadığı gerçeği, onu teenniye sevk eder ve esnek hale getirir. Bu onu, olağanüstü durumlarda bile kendisini hayatta/ayakta tutan hatta sonunda kazançlı çıkaran bir güce sahip kılar. Fitne ve zulüm rüzgarları onu sağa sola yatırsa da tamamen deviremez; beslenme kaynaklarıyla irtibatını koparamaz ve büyümesine engel olamaz. O, aktif sabırla göğüslediği bu sıkıntılar geçince tekrar doğrulur ve varoluş gayesini gerçekleştirme adına emin adımlarla yoluna devam eder. Allah Resûlü, bu yönüyle onu, yeşil ekine benzetir ve şöyle buyurur:
“Mü’min, taze, yeşil ekine benzer. Rüzgâr hangi taraftan eserse onu o tarafa yatırır, rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mü’min de böyledir; o, bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat kökünden kopup devrilmez). Kâfir/münafık ise sert ve dimdik selvi/çam ağacına benzer; ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.”3
Birbirini Desteklemede Binaya ve Bedene
Mü’min, sevgi, şefkat ve merhamet insanıdır. O, Allah’ı ve Resûlü’nü bilen, ahirete ve hesaba inanan birisi olarak çevresine karşı çok hassastır. Kardeşlik ortak paydasında buluştuğu diğer mü’minlere karşı ise apayrı bir duyarlılığı vardır. Sevinçleriyle sevinir, dertleriyle dertlenir, elinden gelen maddi manevi her türlü desteği verir ve asla kardeşlerini yüzüstü bırakmaz. Allah Resûlü, mü’minlerin birbirleriyle olan bu sıkı dayanışmasını ifade sadedinde “Mü’minin mü’min karşısındaki konumu, parçaları birbiriyle sımsıkı kenetlenmiş bir binanın durumu gibidir.” buyurur ve bu hakikati ifade ederken iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek kenetler.4 Bir başka zaman da gerçek mü’mini/mü’minleri, bu noktalarda bir bedene benzetir:
“Mü’minler birbirlerini sevme, karşılıklı şefkat ve merhamet etme ve birbirlerini koruma ve dertleriyle dertlenme hususlarında vücudun işleyişine benzerler. Nitekim onun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar uykusuzluk ve humma ile (vücut hararetini yükseltmekle) onun elemine iştirak ederler.”5
İmana Sadakatte Küheylana
Mü’min, gönülden inandığı ulvi hakikatlere her zaman bağlı ve sadıktır. O, hayatı devam ettirme adına dünyevî şeylerin peşinde koşuyor olsa hatta bu esnada birtakım yanlışlara girse bile vakti gelince veya yaşadığı kopukluğun farkına varınca hemen imanının gerektirdiği işlere ve istikamet çizgisine geri döner. İbadet, dua ve tevbe ile O’na yönelir. Allah Resûlü, bu zaviyeden müminin halini şöyle anlatır:
“Mü’min ve imanın misali şuna benzer; mümin ve imanı halkalı demir kazığa bağlanmış bir küheylan gibidir. Küheylan, gezer-dolaşır, otlar sonra bağlı olduğu yere döner. Mümin de iyilik yapar-günah işler, şaşar-yanılır ama sonunda imanına döner. O halde yemeğinizi iyilere yediriniz, iyiliklerinizi ve güzelliklerinizi mü’minlere yöneltiniz!”6 Diğer mü’minlere, mü’min kardeşi bir yanlış yaptığında onu terk etmeme ve ihsan ile yaklaşarak Allah ile buluşmasını kolaylaştırma, hızlandırma ve ona yardımcı olma misyonunu yükler.
Değerini Korumada Saf Altına
İnsan, mahiyeti, misyonu ve donanımı itibarıyla en mükemmel şekilde yaratılmıştır. Fakat bu konumunu koruması ve daha da ilerilere taşıması, kalbini “iman” ile doldurmasına ve hayatını, “salih amellerle” sürdürmesine bağlıdır. O, imanla kendisini insaniyetten düşürecek uçurumlardan kurtulur; özü itibarıyla saf ve değerli bir varlığa dönüşür. Artık onun yönü ve yüzü hep yüce duygu düşüncelere doğru çevrilidir. Bundan sonra Malik’i, zaman zaman onu birtakım imtihanlarla sınasa da o, bu süreçlerde iradesinden, imanından, ümidinden, azim ve gayretinden bir şey kaybetmez ve asla isyana/nankörlüğe düşmez. Yaşadıklarını, sabır içinde şükürle karşılar, kurtuluş adına ortaya koyduğu gayretler ilahi inayetle buluşacağı ana kadar kazaya rıza ve kadere teslim ile hareket eder ve gevşemez; onu Hak katında değerli yapan özelliklerini her zaman korur:
“Mü’minin misali saf altın parçasına benzer. Sahibi onu ateşe tutsa dahi özelliğini kaybetmez ve ağırlığı eksilmez.”7
Hakka İttiba ve Hayırlı İşlere Koşturmada Deveye
Allah ve Resûlü, “mü’mini” ilme, tefekküre, imana, ahlaka, ibadete, iyiliğe ve adalete davet etmiş ve ona, dünyası, ahireti, canı, aklı, sıhhati, malı, ruhu , bedeni, ailesi, akrabaları ve başkaları ile münasebeti noktasında hayrına ve saadetine vesile olacak hak, iyi ve güzel şeyleri emretmiş ve batıl, kötü, çirkin ve zulüm kapsamına giren şeyleri yasaklamıştır. Mü’min de bu hak ve hakikatlere gönülden teslim olmuş; onları hem görev ve ödev hem de ahlak edinmiştir. Bu yüzden o, Kur’ân ve Sünnet’in esaslarına uymaya çağrıldığında ne halde olursa olsun çok istekli ve uyumludur. Allah Resûlü, bu yönüyle onu, uysal bir deveye benzetir ve şöyle buyurur:
“Gerçek mü’min öylesine uyumlu ve yumuşak huyludur ki, o, götürülmek istendiğinde kayanın üzerinde olsa bile, (sahibine) itaat ederek çöken bir deveye benzer.”8
İnsanlığa Faydalı Olmada Hurma Ağacına
Mü’min, zerre ağırlığınca da olsa kendisinden sadır olan şeylerin uhrevi bir karşılığı olacağı şuuruyla hareket eder. Elinde kısa bir ömür, önünde büyük bir hesap vardır. Bundan dolayı o, her anını hep hayırlı iş ve uğraşılarla değerlendirmeye çalışır; zararlı ve malayani sözlerden, fiillerden ve işlerden uzak durur. Baştan ayağa hayır ve iyilik yüklüdür ve Allah Resûlü, onun duygu ve düşüncelerine, basiretine, hal ve hareketlerine, söz ve eylemlerine hatta sükutuna büyük önem atfeder. Mü’minin her yönüyle çevresine faydalı bir insan olduğunu haber verir ve onu, dalı, yaprağı, meyvesi, lifi, gövdesi ve gölgesi ile birçok açıdan kendisinden istifade edilen hurma ağacına benzetir:
“Hakiki bir mü’min, hurma ağacına benzer. Hurma ağacından ne koparırsan sana faydası dokunur.”9
Kur’ân İle İrtibatta Portakala
Kur’ân, müttaki mü’minler için bir hidayet, hakikat ve şifa kaynağı; iki cihan saadetine giden yolun, haritasıdır. Mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine uzattığı bu kopmaz ipe, sıkı sıkı tutunmuş haldedir. Bir taraftan onu kılavuz edinir, hayatını ona göre şekillendirmeye çalışır, eşya ve hadiselere onun sunduğu perspektiften bakar diğer taraftan ibadet, zikir ve tefekkür adına sürekli onunla irtibat halindedir. Onun atmosferine giren kendisinden inşirah duyar, ruh alır, manevi değerler adına bir canlanma hisseder, mutlu ve mutmain olur. Onunla konuşur, sohbet eder ve sözünü dinlerse lezzet alır. Allah Resûlü, onun Kur’ân ile kurduğu bu samimi, seviyeli, sağlam ve istikrarlı irtibatı bir misalle söyle anlatır:
“Kur’ân okuyan mü’minin misâli turunçgillerden portakala benzer ki kokusu hoştur, tadı güzeldir!”10
İç Güzelliğinde İçi Mamur Eve
Mü’min, dışa bakan tarafıyla fakirlik vb. birtakım sıkıntılardan dolayı zahiren kırık dökük görülse de iç dünyası itibarıyla her zaman mamurdur. O, her an Allah’ın insanın iç dünyasına; onun duygu ve düşüncelerine, niyetine nazar ettiğini bilir ve hep bunun bilincinde hareket eder. İradesini, ruhunu, kalbini, kafasını, nefsini ve vicdanını, kibir, şirk, nifak, inkâr, kin, riya, ucub, hased, cehalet… gibi her türlü menfi şeylerden uzak tutar. İman, ibadet, ahlak, ilim, ihlas, Kur’ân, iyilik, sevgi, saygı, şefkat, adalet… gibi müspet değerlerle doldurur, donatır; bunlarla bayındır hale getirir ve her zaman bu halini korur ve geliştirir. Zira o bir irade insanıdır ve iradesini de hep hayır istikametinde kullanır. Allah Resûlü, bu yönüyle gerçek mü’minin iç dünyasını şöyle anlatır:
“Gerçek mü’min, içi mamur, dışı harabe olan bir eve benzer. İçine girdiğinde her yanı güzel bulursun. Münkir ise, dışı beyaz ve güzel olan bir kabre benzer. Dışı görende hayranlık uyandırır. Fakat içi aslında pis kokularla doludur.”11
Çevresine Yaydığı Şeyler Hususunda Güzel Koku Satana
Akraba, dost ve arkadaşlar başta olmak üzere çevrenin, insan üzerinde ciddi etkileri vardır. Bu yüzden mümin, yakın çevresine dikkat eder; kiminle oturup kalktığı, hareket ettiği ve iş yaptığı hususunda hassastır. Aynı şekilde müminin kendisi de başkalarının yakın akrabası, arkadaşı, dostu ve ortağı olabilir. Fakat o, karakteri, ahlakı, temiz duygu ve düşünceleri ve muameleleri itibarıyla bir emniyet ve güven insanıdır. Yeryüzünde hakkın, hayrın, müspet his ve hareketlerin temsilcisidir. İnsanın sahip olduğu her türlü imkânı ve donanımı, doğru zamanda, şekilde ve yerde nasıl kullanacağının canlı bir örneğidir. Bundan dolayı çevresine hep güzellik yayar ki onunla oturup kalkan asla pişmanlık yaşamaz. Allah Resûlü, bu yönüyle onu, attara benzetir ve şöyle buyurur:
“Mü’min güzel koku satan kimseye benzer. Onunla beraber oturursan sana faydası olur, beraber yürürsen sana faydası olur, beraber iş yaparsan yine sana faydası olur.”12
Hastalıklar Karşısında Kor Ateşe Sokulan Demire
İnsan için bu dünyada bir imtihan unsuru da hastalıklardır. Mü’min, bu türlü imtihanlarla karşılaşınca sabır gösterir, afiyet ve sıhhat nimetine tekrar kavuşma adına tedavi yolları arar ve derdine şifa ihsan eylemesi için Allah’a dua eder. Fakat asla şikâyet ve isyan etmez; nankörlükte bulunmaz. Süreci, sabır ve teslimiyetle göğüsler. Bu selim ve güzel duruşundan dolayı Cenab-ı Hak, onu ödüllendirir; çektiği acı ve sıkıntıları, günahlarına kefaret ve mağfiretine vesile kılar. Kul hakları hariç onu manevî olarak tertemiz hale getirir ve manevi derecesini yükseltir. Allah Resûlü, tam bu noktada hastalığa yakalanan mümini, ateşe sokulan demire benzetir ve şöyle buyurur:
“Hastalıklara veya hummaya yakalanan mü’min, ateşe sokulan demire benzer. Ondaki bütün habis şeyler giderde geriye sadece temiz öz kalır!”13
Sonuç
Örneklerde de görüldüğü üzere Allah Resûlü, mü’mini değişik açılardan sürekli yeşil kalan ağaca, arıya, saf altına, yeşil ekine, binaya ve bedene, küheylana, uysal deveye, hurma ağacına, portakala, içi mamur eve, güzel koku satana/yayana, kor ateşe sokulan demire benzetir; olması ya da durması gereken yer ve yön ile alakalı açıklamalarda bulunur. Ona her hususta ve her halükârda kendisine yakışanı, hak ve doğru olanı yapmaya yönlendirir. Bunu gerçekleştirme adına nelere dikkat etmesi ve nasıl hareket etmesi gerektiğini, rahatlıkla anlayabileceği ve hatırlatıcı olması adına hayatın gündelik akışı içerisinde sıklıkla karşılaşabileceği birtakım misal ve benzetmelerle de dile getirir. Ayrıca ona, hal, hareket, duygu, düşünce ve duruş noktasında diğer kimliklerin içine düştüğü boşluklara yuvarlanmaktan alıkoyacak incelikleri de haber verir.
Dipnot:
- Bkz. Buhârî, İlim 4, 5, 50; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 15 (63)
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned (6724); Hâkim, Müstedrek 4/558 (8566); Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 5/58 (5765, 5766); İbn-i Hibbân, Sahîh 1/481 (247); Taberânî, Kebîr 19/204 (459); Nesâî, Kübrâ 6/376 (11278)
- Buhari, Tevhid 31; Tirmizî, Emsal 4; Edeb 79; Müslim, Sıfâtu’l-münafikûn 14 (58-62); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 12, 16/118, 452
- Buhari, Salât 88; Müslim, Birr 65
- Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 18/86 (11526); Ebû Ya’lâ, Müsned 2/492 (1332); İbn-i Hibbân, Sahîh 2/381 (616); Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 7/452 (10964); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 10/204
- Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 11/457, 458 (6724)
- İbn-i Mâce, Sünnet 6. Ayrıca bkz. Ebû Dâvud, Sünnet 5
- Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1/88; Bezzâr, el-Ahkâmu’ş-Şeriyyetu’l-Kübrâ, 3/138; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/177
- Buhari, Fedâilu’l-Kur’ân 17; Et’ıme 30; Müslim, Salâtu’l-musâfirîn 243
- Suyûtî, Câmi’ 19/377; Deylemî, Firdevs 4/132 (6410)
- Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/418 (13541); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 2/15 (273)
- Bezzâr, Müsned 8/379; Heysemî, Keşfu’l-Estâr 1/362 (756, 757)
Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com