Zaman zaman, “Verilen örnekler hep Mekkeli müşrikler; halbuki…” diye başlayan bazı serzenişlerle karşılaşıyorum.
Söylenilenler doğru da olabilir.
Bugünden itibaren Medîne’den, hatta Mescid-i Nebevî’nin göbeğine kurulu örneklerden bahisler açacak ve görüntüsüyle realitesi çelişen insanlarla Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetlerine mercek tutmaya çalışacağım.
Onları ne zaman fark etti?
Etiketleyerek ötekileştirdi ve toplumdan tecrid mi etti?
Araya mesafe koyup ilişkileri sonlandırdı mı?
Yaptıklarını yüzüne vurup cezalandırdığı oldu mu?
Yoksa, bildiğimiz bütün ezberleri bozan bir başka yol mu takip etti?
Sahi, başta İbn-i Selûl olmak üzere münafıklar ortalığı kaynattığı demlerde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl bir duruş sergiledi ve bu duruşun sonucu, semeresi ne oldu?
Bugünleri anlamak ve problemler sarmalının içinden sıyrılabilmek için bizim adımıza da bu Nebevî duruşun ifade ettiği çok şey var.
Zira, sûret-i haktan gözüktüğü halde Kur’ân ve Sünnet’le bağdaşmayan uygulamalar bugün de söz konusu; o kadar maharet kesbedilmiş ki bu, Kur’ân ve Sünnet ambalajına sarılarak sahneye konulabiliyor!
En iyisi, gündemin sıcaklığını bırakıp Asr-ı Saâdet’e gidelim ve işe, nifakın baş aktöründen başlayalım:
Çevirdiği dolaplar hayatını gölgelemiş bir isim, İbn-i Selûl. Ne kadar zorlasanız da kaynaklarda üç beş bilginin ötesinde malumata ulaşamıyorsunuz.
Kendisine “Selûl’ün oğlu” manasında İbn-i Selûl denilmiş ama babasının ismi Selûl değil; Übeyy İbn-i Mâlik.
Selûl, Huzâa kabilesine mensup bir kadının adı; babaannesi oluyor.
Çocukluk yılları ve ailesiyle ilgili bilgi bunlardan ibaret.
Muhtemelen babaannesinin yanında büyüdüğü için ona izafe edilmiş.
Başka bir ifadeyle, kadının adının bile anılmadığı bir toplumda babası, babaannesinin gölgesinde kalmış!
O günkü evlilikler, ailelerin çocuk sayısı ve toplumun bunlara bakışı nazara alındığında kavgalı ve karışık bir ortamda büyüdüğünü tahmin etmek zor değil. Hırslarının, beklentilerinin ardında, muhtemelen bu kargaşanın tesiri var.
Bu yönüyle İbn-i Selûl, karakter ve şahsiyet fukarası Ebû Cehil’e çok benziyor!
Hem, tanışıyorlar! Zaman zaman görüşüp konuşuyor, fikir alışverişinde bulunuyorlar!
Başka birliktelikleri de var; birisi, câriyelerini fuhşa zorlayıp elde edeceği üç kuruşa tamah edecek kadar düşkün, öbürü yapacağı yardım karşılığı Yesrib kadınlarını kendisine helal görecek kadar alçak!
Hangisinin heybesinde boza hangisinde şıra yüklü belli değil!
Câriyeleri sermaye olarak kullanmak, Câhiliyye’den kalma bir kara leke idi ve görünürde Müslüman olmasına rağmen İbn-i Selûl, Muâze, Müseyke, Ümeyme, Amra, Ervâ ve Kuteyle nâm câriyelerini bu iş için kullanmak istiyordu ki onlar, bir şekilde seslerini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ulaştırdı ve İbn-i Selûl’ün bu anlamsız dayatmalarını şikâyet ettiler. Cevabı, semalar ötesinden geldi (Nûr Sûresi, 24/33) ve insan onurunu ayaklar altına alan bu uygulamaya kalıcı bir şekilde son verildi.
Bundan da rahatsız olmuştu; “Bu meselenin gerekçesini kim Muhammed’e sorar?” diyor ve “Artık cariyelerimize de el koymaya başladı!” tepkisini verebiliyordu!
Savaş mevsiminin kapıya dayandığı demlerden birisinde Evs kabilesine mensup bir heyet, umre görüntüsüyle Mekke’ye gelmiş ve hasımlarına karşı Kureyş’ten yardım istemişti. Konuştu ama anlaşamadılar.
Bu sırada aralarında Ebû Cehil yoktu ve haberi olunca Kureyş’i devre dışı bırakarak aynı heyetle yalnız görüşmek istedi. “İstediğiniz yardımı yaparız, amma..” diyordu. “Bizim kadınlarımız çarşı pazarda herkese açık halde dururlar; kimin kimde muradı varsa o onunla istediğini yapar! Şayet, bizim kadınlarımız gibi sizin kadınlarınızın da bize aynı şeyi yapmalarına razı iseniz, sizinle anlaşırız; yoksa, sizinle anlaşma falan yapamayız!”
Al birini, vur ötekine!
Nasıl da yakışıyorlar?
Canı tatlı, İbn-i Selûl’ün ve Yesrib’de yaşanan kavgaların içinde hiç olmamış veya hep uzaktan bakmayı tercih etmiş. Ancak bunu bir argüman olarak kullanmasını da iyi bilmiş. Hedefi belli; iki tarafın da itimadını kazanmaya odaklanmış.
Başarmış da!
Hicret öncesi ortamda Yesrib, 120 yıldır kavgalı Evs ve Hazrec’in ittifakıyla İbn-i Selûl’e taç giydirmeye hazırlanıyormuş ki Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hicreti söz konusu olmuş.
Yani, tam da koltuğa uzanmak üzereyken hevesi kursağında kalmış!
Bu yönüyle de bir benzeşme var; hevesi kursağında olan bir diğer isim de koltuk sevdalısı Ebû Cehil; Ebû Tâlib’i indirip Mekke koltuğuna yerleşme hayalleri kurarken risâlet gelmiş!
İkisi de aynı körlüğü yaşıyor!
Ne de olsa, menfaat üzerinde cereyan eden siyaset kör; hem de yanındaki Şeytan’ı bile melek görecek kadar!
İlk işareti, Akabe bey’atlarından sonra vermiş. Ebû Cehiller sorunca haberi olmuş gelişmelerden ve “Ben bilmiyorum!” demiş. “Vallahi, böyle bir şey olması imkânsız; çünkü bu gibi meselelerde kavmim bana sormadan adım atmaz!”
Sanki herkesin beynini ipotek almış ve kendinden ne kadar da emin!
Gerçekleşen hicretle birlikte kin ve nefreti daha da artmış; elinden kaydığını gördüğü koltuğu karşısında kabardıkça kabarmış, büyük bir hazım problemi yaşamış.
Yanına uğradığı günlerden birisinde Allah Resûlü’ne de (sallallahu aleyhi ve sellem) tepki göstermiş; Allah’ın en sevgili kuluna karşı tavır almış ve “Seni kim davet etti ise git onun evinde kal!” diyebilmiş!
Üstelik bu ne ilk ne de son!
Benzeri bir küstahlığının ardından durumu Hazrec’in liderine açan Fahr-i Âlem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh) o gün şunları söylüyor:
“Yine de sen ona yumuşak davran yâ Resûlallah! Çünkü biz, neredeyse ona taç giydirmek, liderimiz ilan etmek üzereydik ki Allah (celle celâlühû) seni bize gönderdi. Allah’a yemin olsun ki İbn-i Selûl, yitirdiği krallığının müsebbibi olarak seni görüyor!”
Demek ki herkes farkında.
Ne var ki büyüklük taslama ve kibrin beslediği, kin ve nefrete dönüşen hasedin yapmayacağı kötülük yok!
Kötülüğün en büyüğü de kendine…
Kuru bir koltuk sevdasına ne güneşler batmış!
Üstelik, kasvet dolu bataklıklar, bu sevdanın kara sevdalılarıyla dolu.
Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724
Soru: Bir mü’minin, kötü söz ve muamele karşısında karakterinde çatlama ve kırılma yaşamaması için dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap:Kendi düşünce dünyamız ve terminolojimiz açısından karakter, İslâm’ın emretmiş olduğu amel ve ibadetlerin, ihsan şuuruyla yani Allah’ı görüyor ve O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yerine getirile getirile insanda bir tabiat hâline getirilmesidir ki siz buna İslâmî karakter de diyebilirsiniz. Buna göre mü’minin karakterli olması derken bizim anladığımız, onun Allah’la münasebetlerini sağlam tutması; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) -konumuna yakışır şekilde- fevkalâde saygılı olması; gerek şahsî, gerek ailevî, gerekse içtimaî vazifelerini tastamam yerine getirmesi ve bütün hayatını bu istikamette dosdoğru sürdürme gayreti içinde bulunmasıdır.
Nafile ibadetlerle temrinat
Bir insanın böyle bir karaktere sahip olması ciddî bir cehd ü gayrete vabeste olduğu gibi, bir ömür boyu onu muhafaza etmesi de oldukça zordur. Fakat mü’min, böyle bir zora talip olmalıdır. Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
“Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.” (Hûd sûresi, 11/112)
âyet-i kerimesini de ihtiva eden Hûd Sûresi’nin kendisini ihtiyarlattığını ifade buyuruyor. (Bkz.: Tirmizî, tefsir (56) 6) O hâlde hakikî mü’minin gaye-i hayali, Efendiler Efendisi’nin yaşadığı bu ufka, yaklaşabildiği kadar yaklaşmak olmalıdır. İşte zorlardan zor bu mesele, ibadet ve amellerde temrinat yapa yapa tabiat hâline getirilebilirse, iradenin üzerindeki yük kısmen hafifleyecek ve insan yapması gerekli olan mükellefiyetleri daha rahat yerine getirecektir.
Aslında nafile ibadetlerin böyle bir fonksiyonu bulunduğu söylenebilir. Mesela uzun, sıcak ve bunaltıcı yaz günlerinde bir ay boyunca oruç tutması insanın nefsine ağır gelebilir. Fakat bildiğiniz gibi Sahib-i Şeriat, mü’minlere haftanın pazartesi ve perşembe günlerinin yanı sıra her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri oruç tutmayı nafile bir ibadet olarak tavsiye buyurmuştur. (Bkz.: Buhârî, savm 56, ehâdîsü’l-enbiyâ 37; Müslim sıyâm 181) İşte kısa ve serin günlerde bu nafile oruçları tutan bir insan oruç tutmaya alışacağı için, uzun ve sıcak yaz günlerinde açlık ve susuzluk karşısında daha mukavemetli olacak ve Allah’ın izniyle daha kolay bir şekilde bu farz vazifeyi eda edecektir.
Zekât ibadeti için de aynı husus geçerlidir. İslâm, yerine göre kırkta bir, yirmide bir, onda bir veya beşte bir oranında, sahip olunan malların zekâtının verilmesini farz kılmıştır. Eğer insan az bir miktar dahi olsa sadaka nev’inden kendisini vermeye alıştırmadıysa, İslâm’ın farz kılmış olduğu zekât mükellefiyetini yerine getirmekte zorlanabilir. Fakat o, az da olsa tasaddukta buluna buluna nefsini buna alıştırmış ve zamanla vermeyi tabiat hâline getirmişse, zekâtı ödeme konusunda iradesi çok fazla zorlanmayacaktır.
Aynı şekilde vaktinin müsait olduğu daha rahat bir vakitte nafile namaz kılmayı tabiatına mal eden bir kimsenin, şartların daha ağır olduğu sabah namazı veya diğer farz namazları eda etme konusunda nefis ve hevanın önüne çıkarttığı engelleri aşması daha kolay olacaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde:
إِنَّ اللهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ
“Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 12/84)
buyurarak, bir mânâda, “Sizin cismanî ve bedenî şeylerden lezzet aldığınız gibi, Ben de Rabbime ibadet etmekten lezzet alıyorum” demek istemiş; tabiat hâline gelmiş ibadet u taat düşüncesini nazara vermiştir. İşte her bir Müslüman’ın hedefi, böyle bir ufku yakalamaya çalışmak olmalıdır. Vâkıa herkes böyle bir zirveyi ihraz edemeyebilir fakat bu yolda olmak ve onu talep etmek de çok büyük bir fazilettir. Allah (celle celâluhu) bu konuda gösterilen cehd u gayretleri ibadet sayacak ve bununla o kişinin derecesini yükseltecektir.
Kaçınılması gereken negatif ameller için de aynı bakış açısını göz önünde bulundurabilirsiniz. Mesela bir insan; nefsinin aldanabileceği baş döndüren münkerat ve fuhşiyatla karşı karşıya kaldığında o esnada tam olarak iradesinin hakkını vermekte zorlanabilir. Fakat o, hayat çizgisi itibarıyla küçük büyük demeden her türlü haram fiile karşı kapalı bir hayat yaşamaya çalışır ve bunu tabiatının bir derinliği hâline getirirse, Allah’ın izni ve inayetiyle baş döndürecek, bakış bulandıracak münkerat ve fuhşiyatla karşılaştığında bile, kirlenmeden, herhangi bir çirkefe bulaşmadan o badireyi aşabilir.
Tavır ve davranışlarda istikamet
Bahsedilen bütün bu hususlar, mü’minin diğer insanlarla kurduğu münasebetler konusunda da geçerlidir. Evet, bir mü’min, Rabbisiyle münasebetleri yanında insanlarla olan muamelelerinde de dinin emirleri istikametinde hareket etmeyi karakter hâline getirmelidir. Biraz daha açacak olursak, şayet bir insan, kim olduğuna bakmadan herkesi sevgiyle kucaklama, karşılaştığı herkese tebessüm yağdırma, muhtaçlara yardım etme, çevresindekilere izzet ü ikramda bulunma gibi güzel sıfatları tabiat ve karakter hâline getirememişse, bir gün beklemediği çirkin bir muameleyle karşılaştığında farkına varmaksızın hırçın ve haşin bir tavır sergileyebilir. Böyle biri karşılaştığı her kötü muamele karşısında mü’mine yakışır şekilde mukabelede bulunmayı iradesine havale edeceğinden ciddî mânâda zorlanacak ve bazen falso yaşamaktan kurtulamayacaktır. Tavır ve davranışlarındaki bu zikzaklar ise onun inanılırlık ve güvenilirliğini zedeleyecektir. İnanan gönüller olarak eğer biz çevremizde inandırıcı ve güven vaat eden biri olmak istiyorsak, gerek ibadetleri, gerek haramlardan sakınmayı ve gerekse de muamelata ait hususları tabiatımızın bir buudu hâline getirmeliyiz.
Her şeye rağmen, kimi zaman insanın karakterinde, hâdisenin şiddetine göre çatlama ve kırılmalar meydana gelebilir. Karakterindeki kırılma, o insanın, gayret-i diniyesinden kaynaklanabileceği gibi, bazen de birilerinin hiçbir insaf ölçüsü tanımayan iftira ve hakaretlerinden, onun dem ve damarına dokundurmasından da kaynaklanabilir. Bu durum karşısında insan hiç farkına varmaksızın bir anda negatif bir havaya girebilir. Karşılıklı atışmalar ve tartışmalar yaşanabilir; kalbler kırılabilir. Fakat unutmamak gerekir ki, ne olursa olsun, karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz. Bu itibarladır ki hakikî bir mü’min, en alçakça saldırı ve tecavüzler karşısında bile karakterinden taviz vermemelidir. Mukabele edecekse bile, bu, edep ve ahlâk abidesi bir mü’mine yakışır şekilde olmalıdır.
Yüksek karakterli sabır kahramanları
Aslında Kur’ân-ı Kerim,
وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ
“Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.” (Nahl sûresi, 16/126)
âyet-i kerimesiyle mü’minlere saldırılara misliyle karşılık vermeye ruhsat vermiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, âyet-i kerimenin devamında yüksek karakter sahiplerine şöyle seslenmiştir:
وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ
“Eğer sabrederseniz bilmelisiniz ki, hiç şüphesiz sabretme, dişini sıkıp katlanma, sizin için daha hayırlıdır.”
Çünkü bir kere bile olsa karakter kırılması yaşayan bir insan, hem muhataplara karşı güvenini sarsmış hem de daha sonraki yanlışlara kapı aralamış olur. Karakterinde böyle bir çatlak meydana gelen kişi ise, hiç olmayacak yerde falsolar yaşayabilir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun her yerde karakteri korumak ve onu hiç deldirmemek ve kırmamak gerekir.
Hususiyle iman ve Kur’ân hizmetine gönül vermiş adanmış ruhlar, sevgi ve müsamaha ufuklarını her yerde korumalıdırlar. Maruz kaldıkları en deni saldırılar karşısında bile onlar yol ve yön değiştirmemelidirler. Yunus Emre, “Dövene elsiz, sövene dilsiz, derviş gönülsüz gerek.” diyor. Son kısmı biraz değiştirerek, isterseniz siz “Kur’ân talebeleri gönülsüz gerek.” diyebilirsiniz. Evet, onlar, kırılsalar da kırmamalı, incinseler de incitmemelidirler. Çünkü netice itibarıyla incitilen bir gönüldür. Gönül ise, realite planında olmasa bile, potansiyel olarak arş-ı Rahman’dır. (Bkz.: İbn Kayyim, el-Fevâid s.27) Başka bir ifadeyle gönül, bir ağacı meydana getirecek çekirdek konumundadır. Vâkıa bazıları itibarıyla çekirdek konumundaki bu yüksek değer, kuvve-i imbatiyesi olan bir toprağa yerleşmediğinden, uygun atmosferi bulamadığından, nemle bütünleşemediğinden, güneş şualarıyla kucaklaşamadığından ötürü inkişaf edememiş olabilir. Ama siz, Allah’ın (celle celâluhu) potansiyel olarak arş-ı Rahman’ın izdüşümü olarak yarattığı yüce bir varlığa karşı saygısızlık yapamazsınız.
Bu noktada zihne hemen, “Peki mü’min kötülükler karşısında sessiz mi kalacak, onları engellemek için nasıl bir tavır sergilemelidir?” sorusu gelebilir. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, mü’min, şahıslara değil kötü sıfatlara karşı tavır almalıdır. O, cehalet, ilhad, nifak ve temerrüt gibi sıfatlara karşı gösterdiği tavrı, insanın mânevî değerini öldürücü ve kahredici olan bu sıfatları gidermeye matuf kullanmalıdır. Başka bir ifadeyle mü’min, ateşe doğru giden veya uçurumun kenarına doğru sürüklenen evlâdı karşısında nasıl bir korku ve ızdırapla çırpınıp duruyorsa, olumsuz sıfatlara sahip olan insanlar karşısında da aynı ızdırabı duymalı, tavsiye ve ikazlarıyla onlara yol göstermeye çalışmalıdır. Bu durumu, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir temsille tasvir etmektedir. O, şöyle buyuruyor: “Benimle sizin misaliniz ancak ve ancak ateş yakan ve o ateşe haşerat ve pervaneler düşmeye başlayınca da onları ateşten uzaklaştırmaya çalışan adamın misaline benzer. Ben sizin eteklerinizden tutup çekiyorum. Siz ise Benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Buhârî, enbiyâ 40; Müslim, fezâil 17-19)
Evet, hakikî mü’min, bir rahmet ve şefkat abidesidir. Şimdi siz, şefkat ve merhametin yeryüzündeki temsilcileri olarak, Cehennem’e doğru sürüklenip giden bir insana, “Canın Cehennem’e! Madem oraya gitmek istiyorsun hadi git o zaman!” mı dersiniz; yoksa Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi onu gittiği bu kötü yoldan geri çevirip, içinde bulunduğu atmosferden uzaklaştırmaya mı çalışırsınız? Bunlardan birincisi vicdanı kararmış insanın vasfı, diğeri ise gerçek mü’min sıfatıdır. Bu açıdan kötü evsafa karşı tavır almak Allah hatırına çok önemli olduğu gibi, insanlık adına da çok yararlı bir davranıştır.
Rabbim, hepimizi en olumsuz hâdiseler karşısında bile yüksek karakterli bir insan tavrını sergileyen, İslâm’ı özümsemiş hakikî dindarlardan eylesin!..
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
Enes Kanter 22. double-double’nı yaptı, galibiyeti Yusuf Bekmezci’ye adadı
NBA’de dün gece Portland, deplasmanda, Minnesota’yı 125-121 yenerken Enes Kanter bu sezonun 22. double-double’ına imza attı. Başarılı oyuncu galibiyeti 82 yaşında ve Alzheimer hastası olmasına rağmen tahliye edilmeyen Yusuf Bekmezci’ye adadı.
Covid-19 nedeniyle sıkıştırılmış bir program uygulanan NBA’de, All-Star maçından sonra ara verilmemiş ve ikinci devre maçları hemen başlamıştı. Batı Konferansında Portland Trail Blazers deplasmanda Minnesota Timberwolves’i baştan sona çekişme içinde geçen maçta 125-121 mağlup etmeyi başardı. Enes Kanter 20 sayı, 11 ribaund, 2 asistle güzel bir performans sergiledi. Başarılı oyuncu bu sezon 22. double-double’ına imza attı.
NBA’de dün gece Portland, deplasmanda, Minnesota’yı 125-121 yenerken Enes Kanter bu sezonun 22. double-double’ına imza attı. Başarılı oyuncu galibiyeti 82 yaşında ve Alzheimer hastası olmasına rağmen tahliye edilmeyen Yusuf Bekmezci’ye adadı.

Covid-19 nedeniyle sıkıştırılmış bir program uygulanan NBA’de, All-Star maçından sonra ara verilmemiş ve ikinci devre maçları hemen başlamıştı. Batı Konferansında Portland Trail Blazers deplasmanda Minnesota Timberwolves’i baştan sona çekişme içinde geçen maçta 125-121 mağlup etmeyi başardı. Enes Kanter 20 sayı, 11 ribaund, 2 asistle güzel bir performans sergiledi. Başarılı oyuncu bu sezon 22. double-double’ına imza attı.
CARMELO ANTHONY NBA TARİHİNE GEÇTİ
Carmelo Anthony maçın oyuncusu olurken takımına galibiyeti getirdi. 26 sayı, 2 ribaund, 6 asistle Portland’ın en skorer oyuncusu olan Carmelo Anthony, bu maçta NBA tarihine geçti. 36 yaşında olan NBA yıldızı, Minnesota karşısında attığı basketlerle, 26955. sayılarını kaydetti ve NBA tarihinin en çok sayı atan 11. ismi oldu. Carmelo Anthony, bu alanda, NBA’nin efsane ismi Hakeem Olajuwon’u geride bırakarak 11. sıraya yerleşti. Carmelo Anthony bir sakatlık yaşamadığı takdirde önünüzdeki aylarda ilk on isim arasına girebilir.
KANTER GALİBİYETİ, YUSUF BEKMEZCİ’YE ADADI
Enes Kanter, sosyal medya hesabından attığı twitle Minnesota Timberwolves galibiyetini, 82 yaşındaki hayırsever işadamı Yusuf Bekmezci’ye adadığı söyledi. 82 yaşındaki Yusuf Bekmezci’nin Alzheimer olduğunu ve kendi ihtiyaçlarını karşılayamamasına rağmen hapiste tutulmaya devam edildiğini yazdı. Yusuf Bekmezci’nin suçsuz olmasına rağmen geçen yıl yaşanan büyük baskılar neticesinde hapse atıldığını da twitter’dan paylaştı.
Kaynak: Boldmedya
Yalnızlığın, başarısızlıkların, yetersizliklerin ve daralmışlıkların ile de değerlisin, güzelsin…
Okula baskına geldiklerinde ikindi vaktini geçiyordu. Bir kamyon asker herhalde ilk defa bu şehirde bir okula baskına geliyorlardı.
Mali, yüzölçümü olarak Afrika’nın sekizinci büyük ülkesi. Yirmi milyon nüfusun çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bir Batı Afrika ülkesi. İslamiyet çevre ülkelere buradan yayılmış.

Hakan Bey altı yıldır bu ülkede yaşıyordu. İyi bir eğitimci ve idareci idi. Bulunduğu okulda pek çok Bakan ve önemli insanların çocukları eğitim görüyorlardı. Velileri ile samimi diyalogları vardı. Okul ise ülkeye pek çok başarı ve ödül kazandırmıştı.
Hakan Bey heyecanla alelacele evinden okula geldi . Bir kamyon askeri karşısında görünce çok şaşırdı. Bazı veliler ve öğretmenler de haberi duyup , okula gelmişlerdi.
Hakan Bey bir süredir devam eden, Türkiye kaynaklı sıkıntı ve yıldırma politikalarının Mali’ye kadar ulaşacağına, ve yetkililer üstünde bu boyutta menfi bir tesiri olacağına pek ihtimal vermiyordu.
Ama maalesef bu kara propaganda devleti yönetenlerin de aklını karıştırmış, bazı menfaat odaklarının satın alınmasına ve ülkenin gençlerinin geleceğini karartma uğruna karar vermelerine sebep olmuştu.
Eğitimci arkadaşlara önce ev hapsi cezası verildi. Okulu geçici bir süre durdurdular. Sonra velilerin ısrarı ile okul tekrar açıldı. Tam eğitim dönemi başlayacaktı ki, bu sefer lisans iptali yaptılar.
Hakan Bey okulun açıldığı gün, bu lisans iptali karşısında bunca mücadelelerinin sonuç vermediğine üzüldü. Devlet bunca yıldır eğitim ve ahlâktan başka gayeleri olmayan bu tertemiz insanlara terörist damgası vurmuştu, hem de bu insanların en az kendileri kadar masum olduğunu bile bile…
Hakan Bey kürsüye çıktı, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Veliler ve öğrenciler karmaşık duygular içerisinde Müdür Bey’i izliyorlardı. Konuşmasına başlamakta zorlandı, bunca yıllarını adadıkları öğrencileri karşılarında çaresiz ve yalvaran gözlerle bizleri bırakmayın diyorlardı adeta. Hakan Bey’in konuşması çok uzun sürmedi;
-Sizler için çok mücadele verdik, sizler de çok destek verdiniz ama maalesef menfaatini ülkesi ve neslinin önünde gören dar düşünceli, ufuksuz insanlar, bu pırıl pırıl gençleri hiçe sayarak okulu kapatma, bizi de sınır dışı etme kararı verdiler.
Okulu terk edin, artık devlet olarak okula el koyuyoruz diyordu askerler. Hakan Bey son bir çaba ile Bakanları aradı ama maalesef her zaman telefonuna çıkan bu dostları bu sefer cevap vermediler. Neyse sabah olsun tekrar ararım diye düşündü. Çaresiz, öğrencilerinin ve velilerin gözyaşları içerisinde okulu terk ettiler.
Sabah güneşin ilk ışıkları ile okula geldi. Ama bu sefer kapıdaki askerler girişlerine müsaade etmediler. Bir kaos ve kargaşa vardı. Her zaman huzur ve eğitim solukladıkları bu güzide eğitim yuvası bir kirli oyunun parçası haline getirilmişti.
Tekrar yerli dostlarına telefonla ulaşma çabaları boşa gitti. Adeta vicdanlar lâl kesilmişti. Kulaklar duymaz olmuştu. Yazık dedi! Yazık hem ne yazık! Bunca gencin geleceği ile oynuyorlar, bunca gayret ve özverimiz var bu okullarda, diyerek çok kederlendi, gözyaşlarına hakim olamadı. Arkadaşları da benzer duygular içinde hayal kırıklığı yaşıyorlardı.
Sonraki günler karabasan gibi çöktü üzerlerine. Okula el koydukları yetmiyor gibi, bu seferde ülkeyi terk etmeleri isteniyordu. Tehditler savruluyordu.
Yaklaşık otuz aile kamyondan çevirme iki otobüse, yanlarına müsaade edilen az bir eşya ile adeta istiflendiler. Daha düne kadar başarılarına ödüller verdikleri, el üstünde tuttukları eğitim gönüllülerini bir cani gibi sürdüler. Yusuf as gibi hastalık, ihanet, tehdit dolu 30 saat süren bir yolculuktan sonra Senegal’e ulaşabildiler.
Hakan Bey ve ailesi Senegal’de geçici bir dostun evine sığındılar. Mali’de son günlerde hayata küsmüş , sahipleri Fransa’ya gitmek zorunda kalmış bir kedi ile tanışmışlardı. Terkedilmiş, bir ayağı yaralı bu yeni dostlarına Fındık ismini takmışlardı. Veterinere götürüp, bakımını yapmışlar ve Fındık yeniden hayata dönmüş, yeni sahipleri ile can bulmuştu tekrardan.
Hakan Bey’ler bu arada Avrupa’ya gitmek için bin bir zorlukla, belki defalarca havaalanından geri dönerler. Bir hayli masrafa girerler. Sonunda Avrupa’ya giden bir uçağa, üç tanıdık aile ile binmeyi başarırlar. Türkiye en doğal hakları olan pasaport gibi evraklarını da vermediği için ayrıca katmerli sıkıntılar çekerler. Polisiye romanları aratmayacak korku dolu anlar yaşarlar. Polislerin sorguları, evrakları ile ilgili problemleri, bebek denecek yaştaki çocukların yaşadıkları korku ve endişeler ile aktarmalı şekilde sağ salim Avrupa’ ya ulaşmayı başarırlar. Derin bir nefes alırlar ve havaalanında çaresiz iltica ederler. 10 gün kadar havaalanında bulunan mülteci kampında kalırlar. Zor anlar yaşarlar ama görevlilerin sevecen tavrı o zor günlerin acılarını hafifletir.
Sığınma yaptıkları Batı Avrupa ülkesi Portekiz, denizi, alçak gönüllü insanları ile yarı Avrupa yarı Afrika’dır. Akdeniz iklimini, sevecen, ırkçılıktan uzak insanlarını daha ilk görüşte çok severler.
Geride bıraktıkları macera dolu kederli günler kolay kolay hafızalarından silinmeyecektir.
Evlerine geçerler, imkanları kadar ev eşyalarını almaya başlarlar. Evlerindeki ilk gece Hakan Bey’in oğlu Ömer’in ilk sorusu şudur ; Baba Fındık ne yapıyordur şimdi ?
Dokuz ay süren uzun işlemlerden sonra Fındık’ın izinleri alınarak, bir takım masraflarına rağmen Senegal’den Avrupa’ya getirirler. Fındık bu vefalı sahiplerine kavuşmanın verdiği mutlulukla sermest olmuştur.
Hakan Bey ve ailesi yeni ufuklara yelken açarlar ama ya geride bıraktıkları kara kıtanın incileri ne olacaktı?
Bir kediye bile kıyamayan bu öğretmenlere kıyanlara ne demeli…
Kaçmak lazım hayattan, biraz daha büyük kaçışlara hazırlanmak için./Sabahattin Ali
Hizmetten | Mustafa Ertuğrul
Ahmet Kurucan’ın yeni kitabı ‘Oluklar Çift’: Gelirinin tamamı Time to Help’e bağışlanacak
TR724 yazarı Ahmet Kurucan’ın kaleme aldığı ‘Oluklar Çift: 17/25’ten 15 Temmuz’a Bir Türkiye Panoraması’ isimli kitap 12 Mart itibariyle Avrupa ve ABD’deki kitabevlerinde satışa sunuldu.
Kitabın satış gelirleri Almanya’da mağdurlara hizmet amacıyla kurulmuş olan ‘Time to Help’ isimli kuruluşa bağışlanacak.
17-25 Aralık Türkiye’sini gündeme alan kitabın isminin “Oluklar Çift” olması şöyle açıklanıyor:
“17/25 Aralık 2013 Türkiye’de zamanın akışının değiştiği bir dönüm noktası. İktidarı, muhalefeti, kamuoyu ve medyasıyla bütün bir ülke şiddetli bir elekten geçerken, bir taraftan garabet ve ayıp kanalizasyonuna; diğer taraftan da bütün bunların karşısında izzet ve haysiyetli duruşun dupduru çağlayanına sahne olmuş ibretlik bir dönem. Ahmet Kurucan, yeni kitabında bu dönemi “Oluklar Çift” başlığıyla isimlendirirken bu karşıtlığa parmak basıyor. Boğazına kadar yolsuzluk ve ahlaksızlık bataklığına batmış iktidarın çirkefliğine ve zulmüne mukabil Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sergilediği hak müdafaasını ve yapmış olduğu değerlendirmeleri en yakın şahitlerden biri olarak gelecek nesillere emanet ediyor.”
Kitabın yazılış gayesi ise çok kritik bir dönem hakkında tarihe malzeme bırakmak. Bu noktada kitabın konusu için, “Zira yaşanan sıkıntılara Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bakış açılarının, geliştirilen karşı tavır alışlar ve nefsî müdafaaların arka planını görmek, hem o günleri yaşayan hem de gelecekte bunları değerlendirecek kişiler için önem arz ediyor.” ifadesi kullanılıyor.
Ve kitap hakkkında şöyle devam ediliyor: “Evet, insanlık tarihinin çok defa gördüğü yeni bir zulüm yaşanıyor Anadolu topraklarında. Âsık Ruhsatî’nin dediği gibi “Ne mert belli ne de namert.” İtibar suikastı tabiri çok hafif kalıyor Hocaefendi ve cemaate yapılanlar karşısında. Zamanın Dışişleri Bakanı’nın hatırlattığı gibi devlet için evlatlar feda ediliyor. Devlet, ceberût yönünü kullanarak bir dinî cemaati ya da dünya genelinde kurumsal düzlemde eğitim, diyalog ve insanî yardım faaliyetlerinde bulunan bir sivil toplumu toptan yok etmek için mücadele ediyor. Tarihi günler bugünler ve elbet bir gün gelecek, bitecek. 46 yıl hükümranlık süren Kanuni Sultan Süleyman’a kalmayan bu devlet şu andaki muktedirlere de kalmayacak. Ve o günler geldiğinde akl-ı selim sahibi insanlar bu dönemi bütün yönleri ile analiz ederken “Oluklar Çift” gibi eserlerin şahitliğine başvuracak.”
Oluklar Çift kitabı Avrupa’da www.kitapdunyasi.eu, ABD’de ANT Stores (www.antstores.com) mağazalarından ve dijital olarak Apple ve Google e-kitap kanallarından temin edilebilir.
Kaynak: Ahmet Kurucan | Tr724
Muhafazakar bir çevrede yetiştim. Aile büyüklerim hep anlatırdı: “Falan çok zekiydi ama ‘dinsiz’ olur korkusuyla okula gönderilmedi!” Babam rahmetli 1923 doğumluydu ve Tek Parti döneminin canlı şahidiydi. Samanlıklarda nasıl gizli Kur’an öğretildiğini, ezan okumak için minareye çıkan müezzinlerin jandarma görünce nasıl Türkçeye döndüklerini anlatırdı. Anadolu’da “gavur” olacak korkusuyla çocuklar yıllarca okullara gönderilmedi. Zira pozitivist eğitimin etkisiyle çocuklarının itikadi açıdan yittiğini görüyorlardı. Tarikatlar değilse de, cemaatler Cumhuriyet döneminde nesilleri koruma talebinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Toplumun önemli bir kesiminin çocuklarını pozitivist eğitimin etkisinden koruma arayışı başka sosyal, ekonomik problemleri doğurdu. Seküler kesimler üst sınıflara çıkarken dini eğitimle yetinenler alt sınıflarda kaldı, düşük gelir ve statüye rıza gösterdiler. Konan bariyerler ve eğitim eksikliği nedeniyle dindarlar devletin, toplumun hayati noktalarından dışlandılar. Dindar ve aydın bir arada anılmaz oldu. Aydın olmak inançtan, ibadetten uzak olmak şeklinde yorumlandı. Hakim laikçi zihniyet dindarları dışladı, aşağıladı.
Bu ayrımcı, dışlayıcı yaklaşımdan kadınlar daha çok etkilendi. Erkekler dindar olduğunu göstermeden hayata tutunabiliyordu. Ama tesettürlü hanımlar için şartlar çok daha ağırdı. Pek çok dini grup bu dönemde kendisini dini eğitime adadı, insanların inançlarını muhafazaya yönelik çalışmalar yaptı. Kur’an öğretti, medreseler, dergahlar açtılar. Hizmet Hareketi ise mevcut eğitim sisteminin içinde kalarak, inancı korumanın yollarını aradı. Risale-i Nurlar pozitivist eğitimin etkisini kırmak, imanı güçlendirmek için yazıldı. 1970’lerden sonra Hizmet yurtlar dershaneler açarak, barınma imkanları hazırlayarak bu dezavantajlı durumu bitirmeye çalıştı. Yabancı dille eğitim yapan, modern laboratuvarları olan kolejler açtı, geniş bir kitleye nitelikli eğitim verdi. Dindar Anadolu insanının dezavantajlarını telafi etti, dahası onları öne geçirdi.
Hizmet Hareketi’nin kız çocukları için hazırladığı eğitim imkanları ise her türlü takdirin ötesindedir. Ortadoğu coğrafyasında devrim niteliğindedir. Muhafazakar Anadolu insanı erkek çocuklarını okutma problemini aşsa da kız çocuklarının eğitim problemini çözememişti. İnsanlar kız çocuğunu güvenmediği kimselerin eline bırakmak istemiyordu. Hizmet kız çocukları için de nitelikli eğitim fırsatları sundu. Yurtlar, dershaneler, kolejler, üniversiteler açtı. Yüzlerce modern kız kolejinde kaliteli eğitim verdi. Kız/erkek nesillerin hem inancını/itikadını korudu, hem de onlara kaliteli eğitim verdi. Milyonlarca kız çocuğu bu okullardan mezun olup hayatın içinde rol aldı. Elli yılda hiçbir taciz, tecavüz vakasına rastlanmadı.
Eşim yıllarca kurumlarda öğretmenlik yaptı. Dört çocuğum kurum kreşlerinde büyüdü. Haftanın en az 6 günü eşim erkenden kalkar, çocukları adeta yataklarından sürüyerek kaldırır, alelacele giydirir ve okula götürürdü. Neredeyse her akşam 9, 10, 11 civarı yorgun argın eve dönerdi. Çocuklar okul koridorlarında, kreşlerde perişan olurken bugün “terörist” ilan edilen kadın öğretmenler milletin çocukları için tahammül ötesi yoğunlukta çalışır, rehberlik yapardı. Defalarca kadınları bu kadar yoğun çalıştırmanın insani ve İslami olmadığını anlattım, ama çözüm olmadı. Kadınlar kocalarıyla idarecileri, kendi çocuklarıyla öğrencileri arasında sürekli preslendi, ağır fedakarlıklara zorlandılar. Eşler, çocuklar ve hanımlar perişan oldu.
Erkekler de elbette yoğun çalışıyordu. Ama onların ev işleri, çocuk doğurma ve büyütme gibi dertleri yoktu. Peşlerine yapışık aç, perişan çocukları olmuyordu. Gerek MEB gerek diğer özel okullara göre çocuklar ve hanımlar rahat etsin diye ortamlar hazırlanıyor, bakıcılar tutuluyordu. Lakin kadınlardan insanüstü fedakarlık bekleniyordu. Maalesef bu kurumlarda tepe yöneticiler erkeklerden oluşuyordu ve kadınların yaşadıklarını anlayamıyorlardı.
Hizmet Hareketi sadece Türkiye’de değil Afganistan’dan Somali’ye kadar Müslüman toplumlarda kız çocuklarının eğitimi ve kadının hayatın içinde olması için Nobel’e layık işler yaptı. Kız/erkek çocuklarını okutarak muhafazakar dindar kesimin eğitim, kültür, ahlak hayatına müthiş katkılar sundular.
Peki, bütün güzelliklere rağmen kadına gereken önem verildi mi? Kadın hak ettiği yeri bulabildi mi?
Bu soruya ‘evet’ demenin mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz.
Mazeret olarak içinde yetiştiğimiz tutucu ve kapalı kültür, kadınların talep etmemesi, mahremiyet vb gerekçeler öne sürülebilir. Ama gerçek şu ki kadınlara hak ettikleri, layık oldukları konumu, hakları vermedik, veremedik.
— Kadınların rahat etmesi, çocuklarıyla ilgilenebilmesi için imkanlar hazırlandı. Hocaefendi’nin teşviki ve zorlamalarıyla kreşler açıldı, bakıcılar tutuldu. Ama yüzlerce kız lisesi dahil okulların, dershanelerin başına resmi/yetkili hanım müdür atanmadı. Hanımlara kocasının gölgesinde müdür yardımcısı rolü uygun görüldü. Bu ucube durum çoğu zaman tuhaf çelişkilere neden oldu. Oysa erkek okullarına da hanım müdürler atanabilirdi, kız liselerine evleviyetle atanmalıydı.
— Kızların okuması için gereken çaba gösterildi ama yetişen hanımların varlıklarına oranla temsilleri hiçbir dönemde gerçekleşmedi. Kurumlarda, meşveret heyetlerinde kadınların temsili sembolik ve çok zayıf kaldı. İstisnalar da vaziyeti, vizyonu kurtarmaya matuftu.
— Kadınlar kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda dahi karar süreçlerinde etkili olamadılar. Onlara alınan kararları yorumlamaksızın uygulama vazifesi düştü. Bazen akıllarına yatmayan kararları çoluk çocuğunu, ailesini ihmal pahasına uygulamaları istendi. Erkekler kaçamak yapabilirken, duygusal olan kadınlar ağır vazifeler altında ezildiler. Ama “dünyayı kurtarmaya” odaklandığımız için insani duyguları, ihtiyaçları yok sayıyorduk. Yanlış yorumladığımız “yaşatma ideali” ile coşarken, kendi temel ihtiyaçlarımızı, akrabalarımızı, ailemizi, eşimizi, çoluk çocuğumuzu ihmal ediyorduk.
— Nesilleri kurtarmak için, ideallerimiz uğruna fıtratı zorlayan çabalarımız oldu. Allah da çok bereketli sonuçlar lütfetti. Halk bilmese de elbette Hâlık biliyor, mükafatını verecektir. Ama direnme ve itiraz etme yönü yeterince gelişmediği veya tarafımızdan baskılandığı için bu yükün altında en çok da çalışan hanımlar eziliyordu.
— Bir taş da kadınlara atmak durumundayız. Kadınlar için geleneklerin baskısı, erkek egemen toplumda yetişmenin zorlukları, pozitif ayrımcılığın olmaması gibi konular var. Ama Türkiye’de kadınların, münhasıran dindar kadınların eğitimli de olsalar haklarını arama ve mücadele noktasında oldukça isteksiz olduklarını söylememiz gerekiyor.
Hareket kadınların daha iyi eğitim alması, statü elde etmesi, hayata tutunması için çok yatırım yaptı, çaba sarf etti. Ama Hizmet de diğer sosyal gruplar gibi kadına hak ettiği yeri veremedi. Hareket erkek egemen bir camia oldu ve hala o özelliğini devam ettiriyor. Bunu değiştirme konusundaki çaba oldukça yetersiz.
ÇÖZÜM NE?
Kadının fizyolojik özelliklerini inkar etmeden onu Allah’ın yarattığı bağımsız bir birey görmeliyiz. Kadın hakları temelde insan hakkıdır. Kadının haklarının gaspı da insan haklarının ihlalidir.
Düşüncenin, ilmin, fikrin olduğu ortamda kadın-erkek ayrımı olmaz. Orada insan vardır ve düşüncenin, fikrin doğruluğu, isabeti veya yanlışlığı söz konusudur. Bediüzzaman’ın dediği gibi ilim edepten önce gelir. İlmi tartışmanın, fikri konuşmaların olduğu ortamlarda herkese fikirlerini özgürce ifade imkanı tanınmalıdır. Dahası gelenekten kaynaklanan olumsuzluklar nedeniyle kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmalıdır.
Kadın ve erkek yaratılıştan farklı özelliklere sahiptirler. Erkek fiziken daha güçlü, kaslı, cesur olabilir. Ama kadın daha dayanıklı, sabırlı, mücadelecidir. Erkekler pes edip yıkılırken kadınlar, destansı mücadeleler vermiştir. Kadınlar daha düzenli, tertipli dikkatli, sistemli çalışmaktadır. Kadınların yokluğu pek çok alanda zaaf ve eksiklik oluşturur.
İlim kadın erkek herkese farzdır. Kadın Allah nezdinde bağımsız bireydir. Hayatta yaptıklarından dolayı da ahirette hesaba çekilirken de birey olarak muhatap alınır. Onu bir erkek vesayetinde anmak, bir erkeğe bağımlı hale getirmek en başta dinin Ruhuna aykırıdır. Kabirde, haşirde, hesapta hiç bir kadın “falanın karısı” “filanın anası” olarak çağrılmayacaktır. Kendi adıyla ve kendi namına çağrılıp hesabını verecektir. Kur’an’da pek çok yerde kadınlar ve erkekler olarak ayrı ayrı sayılır ve her birine dair sorumluluk hatırlatılır.
Kadının geri plana itilmesini İslam toplumları çözmek durumunda. Geri kalmamızda kadının zekasından, becerisinden, düşüncelerinden yeterince yararlanmamanın etkisi büyüktür. Olduğumuz insan potansiyelinin yarısını yok sayarak, baskılayarak ne iyi dindar olabiliriz ne de dünya işlerinde başarı sağlayabiliriz. Hz. Hatice’nin bir tüccar olması, Hz. Ayşe’nin komutanlık yapması ve büyük bir alim olması Müslüman toplumlarda reel manada karşılık bulmak ve uygulamaya geçmek zorundadır.
Zalimin işini kolaylaştırmadan “mazlum” olabilirsiniz.. “mağdur” olabilirsiniz.. “mehcûr” olabilir, belli sınırlar içine alınabilirsiniz.. “mescûn” olabilir, hücrelere konabilirsiniz.. “mahrûm” olabilir, haklarınızdan mahrum kalabilirsiniz; bugüne kadar, on sene, yirmi sene, otuz sene çalışıp bir şeyi hak etmişsinizdir, bir yere gelmişsinizdir; bütün bunlardan mahrum olabilirsiniz.
Fakat Allah’ın öyle bir vaadi var ki, muvakkat dünya hayatı, ona nispeten bir saniye hükmündedir. Ve dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, oranın bir dakikasına mukabil değildir. Ve oranın da binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil değildir. Sen, öyle bir şeye namzetsin!.. Gönlünü, öyle bir şeye kaptırmışsın; o işin delilisin sen!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorsun; “Allah’ım, amelde ihlas ve Sen’in rızan ve aşk u iştiyâk!..” إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Sana kavuşmaya iştiyak; Habibine ve Seni sevip sevgine mazhar olanlara kavuşmaya iştiyâk!..” Yetmedi ya Hû, أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Zaman, bir gün top atabilir; gidip dibe vurabilir zaman.
Fakat benimki, zamanları aşkın; bu deyişim, bu duyuşum, bu mırıldanışım benim, zaman üstü!” O meseleyi hedefleyerek… Sen, böyle bir şeye talipsin!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, o saraylar, o villalar, onun yanında ne yazar!..
“Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele
Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele
Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”
Üçüncü Sultan Mustafa’nın (rahmetullahi aleyh) kendi dönemindeki dejenerasyon karşısında söylediği bir söz. Zannediyorum o, kendi dönemine öyle bir dejenerasyon nazarıyla bakmış; her halde şimdi olsa, bugüne kıyasla kendi dönemi için “Yahu Devr-i Saadet!” falan diyecektir ama öyle değil; çünkü adamın gözü Râşid Halifeler döneminde; Ebu Bekir dönemi, Ömer dönemi, Osman dönemi ve Ali döneminde (elfu elfi merrâtin radıyallahu anhüm). Birisi de değiştirerek, “Saray etrafında geziyor bir kısım hezele / Gayr-ı işimiz kalmıştır Merhamet-i Lem Yezel’e!..” diyor. İş, Cenâb-ı Hakk’a kalmışsa, bir dakikada düzeltir onu. Şimdiye kadar nice Amnofisler geldi-geçti; insanlara ne gadirler, ne zulümler yaşattılar!.. Aynen.. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları gibi.
Ama hiçbir Müslüman, o sıkıntı karşısında geriye dönmedi. Değil Müslüman, Beni Hâşim’den henüz Müslüman olmayanlar bile… “Niye Beni Hâşim’densiniz?!.” Hani ByLock var ya!.. Efendim, “Dinlenmiş; sen de onu kullanmışsın!” filan… “Öyle ise sen de onlardansın!” filan. “Beni Haşim’den olduğuna göre, Beni Haşim’den olan Hazreti Muhammed’e sahip çıkarsın sen, belli. En iyisi mi, ihtimale binaen, seni derdest etmede yarar var!” Öyle bir şey!.. Bakın, mantık aynen, hiç farkı yok. Hakikaten müthiş bir tevârüs bu. Takdir (!) edilecek, Nobel ödülüne arz edilecek bir deha âdeta.
Bir deha!.. Tâ o gün olan şeyleri nasıl böyle bütün çizgileriyle, ana hatlarıyla alıp uyguluyorlar, insanın aklı durur; bu ne müthiş deha!.. Mekke’den ayrılan insanlar, Mekke’nin fethi ile geriye döndüklerinde, ne bağ kalmış, ne bahçe kalmış, ne ev kalmış, ne de evin harabesi kalmıştı! Hepsi bunların, tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kalmış ve elden çıkmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan mübarek hâne bile, dünyaya teşrif buyurdukları hâne bile, birisi tarafından kullanılmıştı. Adını vermiyorum onun, çünkü sonradan Müslüman oldu, sahabîlerin arasına katıldı; adını vermiyorum, yakını idi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Ne Beni Teym’den olan Hazreti Ebu Bekir’in, ne Beni Ümeyye’den olan Hazreti Osman’ın, ne Beni Adiyy’den olan Hazreti Ömer’in bir avuç kadar, bir adımlık yeri kalmamıştı. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. Müslümanlar, Mekke’den ayrılınca, “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” filan demişlerdi. Bir daha onların geriye dönemeyeceklerini zannediyorlardı ve öyle yaptılar. Fakat Ashâb-ı Kirâm, öyle bir istiğna ruhuyla hareket ettiler ki!.. Oraya Allah’ın izniyle ellerini-kollarını sallayarak girdikten sonra dediler ki, “Biz, Yesrib’i medeniyet merkezi ‘Medine’ yapmıştık; tekrar geriye dönüyoruz. Orası pây-i taht-ı İslam.” Ona canlar kurban!..
Bu video 15/10/2017 tarihinde yayınlanan “MEFKÛRE MUHÂCİRLERİ VE YİĞİTÇE DURUŞ” isimli bamtelinden alınmıştır. Tamamı burada: https://herkul.org/bamteli/bamteli-me…
Soru: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir duasında şöyle buyuruyor:
اَللّٰهمَّ أَحْيِنِي مِسْكِينًا وَأَمِتْنِي مِسْكِينًا وَاحْشُرْنِي فِي زُمْرَةِ الْمَسَاكِينِ
“Allah’ım, beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve miskinler zümresi içinde haşreyle!” (İbn Mâce, zühd 7) Efendimiz’in bu isteği nasıl anlaşılmalı ve bundan ne tür dersler çıkarılmalıdır?
Cevap: Arapça bir kelime olan “miskin”, “se-ke-ne” kökünden gelir ve lügavî mânâsı itibarıyla kendisini durgunluğa salmış, aktivitesini yitirmiş, çalışmayan, üretmeyen insan anlamına gelir. Şer’î ıstılahta ise “miskin” denildiğinde, hiçbir malı olmayan, bir yönüyle yatağı kum, yorganı da gök kubbe olan kimse demektir. Bu açıdan miskinin maddî durumu, fakirin daha altındadır. Zira fakir nisap miktarına (80 gram altın değeri) ulaşacak ölçüde malı olmayan kimse demektir. Yani fakirin az da olsa bir miktar malı vardır. “Miskin” ise buna dahi sahip değildir. Dolayısıyla miskin, zekât kabul eden, sadaka alan, ancak başkalarının yardımıyla geçinebilen insan demektir.
Kınanan ve sakınılması gereken miskinlik
Öncelikle ifade etmek gerekir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), durağanlığı, pasif bir hayat yaşamayı, amelmanda olmayı ve elin-âlemin eline bakmayı asla istemez, böyle bir duruma rıza göstermez. Çünkü O (sallallâhu aleyhi ve sellem), dilenciliğe savaş açmış, pek çok hadis-i şerifte onu zemmetmiş, ümmetini de dilencilik yapmaktan sakındırmıştır. Mesela bir gün fakir bir adam Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bir şeyler istediğinde, o adama evindeki bazı eşyaları sattırmış, sonra bu parayla bir balta satın aldırarak onu ormana göndermiş, kesip topladığı odunları satmasını istemiştir. Adam, bir süre sonra alma durumundan verme durumuna yükselip kazandığı paralarla Efendimiz’in huzuruna geldiğinde, ona şöyle demiştir: “Bu, senin için kıyamet gününde yüzünde bir dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır.” (Ebû Dâvûd, zekât 26; İbn Mâce, ticârât 25)
Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);
اَلْيَدُ الْعُلْيَا خَيْرٌ مِنَ الْيَدِ السُّفْلَى
“Yüksek el, aşağı elden daha hayırlıdır.” (Buhârî, zekât 18; Müslim, zekât 94-97)
buyurmak suretiyle kinayeli bir tabir kullanmış, bununla veren elin alan elden daha hayırlı olduğuna işaret etmiş, “Başkalarına temennada bulunmak suretiyle insanî şeref ve haysiyetinizi aşağı düşürmeyin. Eliniz, ayağınız tuttuğu sürece çalışarak kendi maişetinizi kendiniz temin etmeye çalışın ve kimsenin eline bakmayın.” imasında bulunmuş, mü’minleri üst el olmaya teşvik etmiştir. Bununla birlikte insan hayatını tehlikeye atacak ölçüde açlık, susuzluk gibi bir zaruret durumunda ise dilenmeye cevaz verilmiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim, hayatî tehlikeye maruz kalan kimsenin, hayatını devam ettirecek kadar domuz eti yemesine bile müsaade etmiştir. (Bakara Sûresi, 2/173)
Hadis-i şerifte anlatılan bu espriyi iyi kavrayan seleflerimiz, başkalarına zekât veya sadaka verirken ellerini aşağıda tutmak suretiyle, fakirin onurunu zedelememeye dikkat etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkan sadaka taşları da fakirlerin izzet ve onurunu koruması açısından çok önemlidir. Zenginler, vereceği sadakayı bu taşlara koymuşlar, fakirler de sadece ihtiyacı olan miktarı buradan almışlardır. Bu uygulama aynı zamanda toplumun nasıl bir gönül saffetine sahip olduğunu, insanlar arasında ne ölçüde yardımlaşma ve dayanışma duygusunun hâkim bulunduğunu göstermektedir. Denilebilir ki, o dönemde âdeta gökteki meleklere eş bir toplum vücuda gelmiştir. Günümüzde onca polis, jandarma ve zabıta güçlerine rağmen bir yerde bile bu ölçüde bir asayiş temin edilemediğini acı acı müşahede ediyoruz. Çünkü kalblerde olması gereken yasakçı yok, ahiret nazarlardan silinmiş, hesap verme duygusu insanların içinde öldürülmüştür. Tabii bu arada asıl ölen de insanın kalbi ve vicdanı olmuştur.
İradî miskinlik veya “Kul Peygamber” isteği
Bütün bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) başkalarına el açıp dilenme mânâsında bir miskinliği istememiştir. O hâlde burada miskinlikten kastedilen, mütevazi bir hayat yaşamak veya acz u fakr şuuruna sahip olmaktır. Hazreti Bediüzzaman’ın da mesleğinin esası olarak zikrettiği fakr, hakikatte hiçbir şeye malik olmadığının farkına varma, Allah’a karşı ihtiyacını hissetme demektir. Bu duyguya sahip olan insan,
يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ
“Yâ Hayyu, yâ Kayyûm! (Ey gerçek hayat sahibi ve kâinatı ayakta tutan Yüceler Yücesi Zat), rahmetin hürmetine Sen’den yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Ebû Dâvûd, edeb 101; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/42)
diyerek sürekli Allah’ın himaye ve görüp gözetmesine sığınır.
İşte Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duygularla yaşamayı, bu duygularla ruhunun ufkuna yürümeyi ve ötede de acz ve fakr kanatlarıyla kanatlanan, sürekli Allah’a iltica eden insanların içinde haşrolmayı diliyor. Bir başka ifadeyle, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ahirette de bu duyguya sahip olan insanların rehber ve öncüsü olacaktır; olacaktır çünkü O (aleyhissalâtü vesselâm), hayatı boyunca hep insanlardan bir insan olarak yaşamış, hiçbir zaman mahviyet ve tevazudan ayrılmamıştır. Hazreti Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) ifadesiyle, bazen o kutlu hanenin üzerinden iki ay geçmiş üçüncü ay girmiştir de hâlâ orada ocak yanmamış, bir çorba bile pişmemiştir. (Buhârî, hibe 1, rikâk 17; Müslim, zühd 26, 28) Kim bilir belki de bir ara Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinden biraz da sorumlu olduğu kişilerin hukukunu koruma endişesiyle, bu konuda bazı mülahazalar geçmiş olabilir. İhtimal ki işte böyle bir zamanda O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Cebrail’in yanında bulunurken bir ses duyulmuş, yanlarına farklı bir melek inmiş ve şöyle demiştir: “Allah sormaktadır: Melik bir peygamber mi yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?” Böyle bir sual karşısında Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zaten tercihini doğru yapacaktır. Fakat Hazreti Cebrail, meselenin yanılmaya hiç tahammülü olmadığından, “Ey Allah’ın Resûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!” demiştir. Bunun üzerine Efendimiz de, “Kul bir peygamber olmayı isterim!” buyurmuştur. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/231; Abdürrezzak, el-Musannef 3/183-184)
Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), fakir olarak yaşamış ve ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada da arkasında hesabını veremeyeceği bir mal bırakmamıştır. O, elde ettiği bütün nimetlerin hakkını vermiş, Allah’ın kendisine ihsan buyurduğu malları yine O’nun yolunda harcamış, böylece de alnı açık yüzü ak olarak Huzur-u Kibriya’ya yürümüştür.
İffet âbidesi ve iffet kahramanları
Bununla birlikte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatı boyunca kendini hiç atalete salmamış, yaşadığı sıkıntılarla ilgili kimseye dert yanmamış, kimsenin eline bakmamış, dilenmemiş, kimseden sadaka ve zekât kabul etmemiştir. Zaten O’nun sadaka ve zekât alması haram kılınmıştı. (Buhârî, zekât 60, cihâd 188; Müslim, zekât 161) O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine gelen hediyeleri de hep başkalarına dağıtmıştır. (Bkz.: Buhârî, bed’ü’l-vahy 5-6, zekât 50, rikak 20, savm 7; Müslim, zekât 124, fezâil 50) Efendimiz, aile fertlerinin iaşesini karşılayabilmek için bir Yahudi’den veresiye yiyecek satın almış, karşılığında da ona mübarek kalkanını rehin bırakmıştı. O, kalkanı rehin olduğu hâlde ruhunun ufkuna yürümüştür. (Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1) Muhtemelen böyle bir hâdiseden sahabe-i kiramın haberi bile olmamıştır; olsaydı onlar bu konuda ne yapacaklarını çok iyi bilirlerdi. İşte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli infakta bulunarak elinde avucunda ne varsa Allah yolunda harcamış, iradî olarak ümmetinin en fakiri gibi hayatını yaşamış ama asla kimseye el açmamış, bu konuda en küçük imada dahi bulunmamıştır. İşte O’nun talep ettiği miskinliği, bir taraftan cömertlik ve civanmertlik sergileyerek en basit ve sade bir hayatı tercih etmek, diğer taraftan da bir iffet âbidesi olarak başkalarından en küçük bir beklentiye girmemek şeklinde anlamak gerekir.
O (aleyhissalâtü vesselâm) eşsiz bir iffet âbidesi olduğu gibi, adım adım O’nu takip eden ashab-ı kiram efendilerimiz de iffet kahramanları olarak hayatlarını geçirmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, fakirlik ve zaruret içinde kıvranıp durdukları hâlde tekeffüf ve tese’ülde bulunmayan, elin âlemin eline bakmayan ve kendini dilenmeye salmayan İslâm’ın o ilk kahramanlarını,
يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا
“Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, Sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.” (Bakara sûresi, 2/273)
buyurmak suretiyle takdir ve tebcil etmiştir.
Evet, sahabe-i kiramın hayatlarına baktığımızda onların, ciddî bir hassasiyet içinde başkalarından bir şey istemekten kaçındıklarını ve geçimlerini kendi el emekleriyle çalışarak karşıladıklarını görürüz. Mesela Aşer-i Mübeşşere’den Abdurrahman İbn Avf (radıyallahu anh) bütün servetini Mekke’de bırakmak zorunda kalarak Medine’ye hicret etmiştir. Fakat Medine’ye geldiğinde, eline bir ip alıp pazarın yolunu tutmuş, işe hamallıkla başlamış (Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 3) ama Allah’ın izni ve inayetiyle bir süre sonra yedi yüz deveyi infak edebilecek bir zenginliğe ulaşmıştır. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129) Evet, dilenmenin çok ayıp bir davranış olduğunu bilen sahabe-i kiram efendilerimiz, ciddî fakr u zarurete rağmen hep kendi el emekleriyle geçinme ve helâlinden kazanma yollarını aramışlardır. Bu açıdan vaktini Allah yolunda harcayan, Allah yolunda hizmet eden insanların bile kanaatimce, başkalarından burs ve yardım beklemesi ayıptır. Keşke imkân olsa taş kırsak, apartmanlarda temizlik yapsak ama her zaman alnımızın teriyle kazandığımız parayı yesek. Fakat bazı konumlar, meşgul olunan bazı hizmetler vardır ki, insanın başka bir iş yapmasına müsaade etmez. İşte ancak bu durumlarda, o konumda bulunan insanın zaruret ölçüsündeki ihtiyaçlarının karşılanabileceği ruhsatı verilebilir.
Şahsen, kendi hayatımı da bu konuda sürekli sorgulama lüzumu duyuyorum. Mesela askerlikten önce üç sene imamlık yaptım ve maaş aldım. Gerçi aldığım maaşla -çoğunu kitaplara ve hizmetlere harcadığımdan- günde bir öğün karnımı ancak doyurabiliyordum. Daha sonra vaizlik görevi söz konusu olduğunda, emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker vazifesini para karşılığında yapmanın caiz olup olmadığını birine sorma ihtiyacı duydum. Hazreti Pîr’in en yakın talebelerinden birine bu meseleyi sordum. O büyük zat, aynı sorunun Hazreti Pîr’e sorulduğunu, onun da, “Eğer seni vaiz tayin etmediklerinde sana vaaz ettirmeyeceklerse, bu vazifeyi kabul et. Eğer bu paraya ihtiyacın yoksa onu birisine verirsin. Fakat ihtiyacın varsa, ihtiyaç ölçüsünde onu kendin kullanırsın.” şeklinde cevap verdiğini nakletti. Ben de bunun üzerine vaizliğe intisap ettim. Vaizlik dolayısıyla takdir edilen maaştan ise sadece zaruri ihtiyaçlarımı karşılayacak ölçüdeki kısmını aldım, geri kalanını Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine verdim. Kitaplardan gelen telif ücreti söz konusu olunca da, maaşa elimi sürmeden bir ihtiyaç sahibine verilmesini istedim.
Günümüzün hizmet erleri de, başkalarına el açmaktan kaçınmalıdırlar. Öyle ki, zarurî ihtiyaçlarının karşılanması için başkaları onların arkasından koşturmalı ve “Sizin başka alanlarda inkişaf etmeniz ve toplum için yararlı birer unsur hâline gelebilmeniz için buna ihtiyaç var.” demeliler. İşte böyle bir durumda siz de, onların takdir ettiği burs ölçüsündeki meblağı kerhen kabul edebilirsiniz. Bunun dışında bir kişinin, insanlardan gelen şeye bağlı olarak hayatını sürdürmesi kanaatimce, Kur’ân ve Sünnet’te ayıplanan miskinlik kategorisine girer.
İnsan parayla alınıp satılacak hakir bir varlık değildir
Çağımızın inanan gönülleri bu konuda daha bir hassas olmalı ve hayatları boyunca onurlu ve izzetli yaşamaya çok dikkat etmelidirler. Onlar, hiç kimseden tek bir kuruş dahi olsa beklenti içine girmemeli ve hiç kimseye karşı diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdırlar. Evet, onlar, iffet kahramanları olarak her zaman dimdik durmasını bilmelidirler. Aksi takdirde değişik menfaat şebekeleri, din yolunda koşturan bu insanları kendilerine kul köle hâline getirirler, gün gelir onları dininden taviz vermek zorunda bırakırlar.
Maalesef günümüzde bunun çok acı misallerini müşahede ediyoruz. Evet, acı acı görüyoruz ki niceleri satın alınıyor, sonra da onlar değişik şekilde kullanılıyor. Hâlbuki insan, asla parayla alınıp satılacak bir varlık değildir, olmamalıdır. Onun fiatı, Cennet’tir, cemalullahtır, Allah’ın rızasıdır. Bunların dışında kalan hiçbir şey insana bedel olamaz. Evet, bedel olarak İstanbul’un fethi bile takdir edilse, insanın kendisini satması konusunda bu bir bedel olamaz. Yani birisi satıldığında İstanbul fethedilecek olsa, insan yine de buna razı olmamalıdır. Çünkü insanın izzet, haysiyet ve şerefi onların hepsinden daha yüksektir.
Bu kudsî daire içinde bazı kimselerin bu ölçüde bir ruh saffetine ulaştıklarını söylemezsek, nankörlük olur. Fakat biz, herkesi böyle bir ruh haletine ulaştırmaya çalışmalıyız. İnsanlara, el emeğiyle geçinmenin, itibarı korumanın, izzetli yaşamanın değerini anlatmalıyız. Çünkü Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kul bir peygamber olmayı seçmesi, peygamberlik mesleğinin temsili olan bir hizmet yolunun her zaman aynı ruh haletiyle temsil edilebileceğini gösterir.
Dar-ı bekaya irtihalinden sonraki dönemde, Hazreti Pîr’in öndeki talebelerinin çoğunu gördüm. O günlerde Türkiye genelinde sadece birkaç ev vardı. Bu evlerde, sadelik hâkimdi. Oralarda çoğu zaman çorba pişerdi, onun da yağı olmazdı. Çayın yanında bir ekmek ve peynirle iktifa edilirdi. Fakat onlar, hakka hizmet adına ciddî bir şevk u tarab içindeydiler. Onların her biri hizmet aşkıyla bir küheylan gibi şahlanmıştı. Bu açıdan denilebilir ki, asıl hizmeti onlar yaptı, bugünkü zemini size onlar hazırladı. Toprağı sürdüler, tohumu saçtılar, sonra da onu tımar ettiler. Ardından hasat mevsiminde iş size düştü.
Bu ölçüde bir istiğna ve iffet içinde yaşamak bazıları için ağır gelebilir. Fakat ulvî bir düşünceye gönül vermiş mefkûre muhacirleri hep bu ufku yakalama gayreti içinde olmalıdır.
Asla unutulmamalı ki, bu yüce mefkûre devam ederse, ancak bu ahlâkla devam eder. Çünkü -Allah korusun- şatafatlı bir hayat içine girerseniz insanların size olan güvenleri sarsılır; sarsılır da sizi himaye eden ellerini üzerinizden çekerler. O zaman da, geniş bir coğrafyaya yayılmış çok güzel faaliyetler -Allah korusun- durur. Evet, bütün insanlığa öyle hizmetler sunuluyor ki, sayısız gönüllünün sayısız fedakârlıkları olmasa bu faaliyetlerin devam etmesi söz konusu olmaz. Günümüzde kimisi cehaletten, kimisi de çok iyi bildiği hâlde sırf kıskançlık ve hasedinden dolayı “Bu değirmenin suyu nereden geliyor?” diye itham edici sorular ortaya atabilir. Şurası muhakkak ki, bu değirmenin çarkları suyla veya rüzgârla değil; İstiklâl mücadelesinde baş döndürücü bir fedakârlık ortaya koyan civanmert Anadolu insanının bir kez daha fedakârlıkla şahlanmasıyla dönüyor. O hâlde bu civanmert insanların zihnini bulandıracak, onları suizanna sevk edecek en küçük bir yanlışlık içine girilmemelidir. Bu, altından kalkılamayacak bir vebaldir ve Allah bunun hesabını sorar.
Elbette ki bir iş adamı, bir tüccar ticarî hayata atılacak, çalışıp kazanacaktır. Rabbim onların ticaretlerine bin bereket versin. Onlar da çalışıp kazanmaya devam etsinler. Ancak konumu itibarıyla sade bir hayat yaşama mecburiyetinde olan hakka adanmış ruhlar, mefkûre muhacirleri son nefeslerini verinceye dek zâhidâne hayatı tercih etmeli, dünyaya karşı müstağni davranmalı ve duyguları, düşünceleri, akılları ve kalbleriyle kendilerini tamamen iman ve Kur’ân hizmetine adamalıdırlar.
Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen
Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya (NRW) eyaletinin Warendorf şehrinde yaşayan Muhacir bir aile Dünya Kadınlar gününde Türkiye’deki mağduriyetleri duyurmak için kilisede sergi açtılar.
Weindorf şehrinde, Türkiye’de zulüm görmüş bayanların yaşadıkları mağduriyetlerin anlatmak için hazırlanan Afişleri kilisede sergilediler. Bir hafta boyunca sergilenen afişler ziyaretçiler tarafından ilgiyle karşılandı. Gerçekleşen sergi Alman medyasında da yer buldu. Ziyaretçiler ile mağdur bayanların dua kardeşliği için isimleri eşleştirmeyi teklif etiler.
Weindorf kilisesinde açılan sergi 14 Mart’a kadar açık kalacak.