Her pazartesi akşamı yaptığımız Abdullah Aymaz Ağabey ile Risale-i Nur sohbetlerine devam ediyoruz.
5 Temmuz 2021 Pazartesi
⏰22.00 Berlin Saati
⏰23.00 İstanbul Saati
⏰16.00 Newyork Saati
⏰21.00 Londra Saati
Eşi Orhan İnandı bir ay önce Bişkek’te kaçırılan Reyhan İnandı, tek kişilik protesto başlattı. İnandı, Kırgızistan Devlet Başkanı Sadır Caparov’un Saray’a giderken kullandığı güzergahta her gün 1 saatlik protesto gerçekleştirecek.
Kadını erkeği, yaşlısı genciyle bütün kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı hürriyetlerine kavuştur Allah’ım!..
Ziya Paşa der ki:
“Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safâda,
Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.”
Soru: Dinimiz, hayatın tam bir “denge” içinde sürdürülmesini sağlayacak prensipleri ihtiva etmektedir. Bu perspektiften toplum-devlet münasebetinde devletin yeri ve konumunu değerlendirir misiniz?
Cevap: İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mukaddes kabul edilmiştir. Mesela, “Roma İmparatorluğu”nun “Kutsal Roma İmparatorluğu”na dönüştürülmesi saray otorite ve baskısı altındaki bazı din adamları eliyle gerçekleştirilmiş, tarihe teokratik sistemin bir misali olarak geçmiştir.
Kutsal Roma İmparatorluğu’nun idare sistemi, ilâhî metinlere, ilâhî kaynaklara dayanarak tesis edilen bir sistem değildir; daha ziyade o dönemin şartlarına göre bazı din adamlarının ortaya koydukları içtihatlardan doğan kanunlar mecmuasına dayalı bir sistemdir. Bu sistemde devlet, ruhban sınıfının siyasî hâkimiyetine bağlı olup bir kısım kilise babalarının otoritesinin üstünlüğü esasına dayanır ki bu tam olarak bir “teokratik rejim”i hatırlatır. Daha sonraki dönemlerde de devletin kutsandığı vâkidir. Hatta farklı coğrafyalarda ve Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bazı ülkelerde de devlete ve hükümete yapılan saldırılara karşı bir tepki olarak bir kısım çevrelerce devlet âdeta kutsanmış, takdis edilmiştir.
Hâlbuki Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur. Din adamlarının ağızlarından çıkan “nass” olmadığı gibi, onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunların da hiçbir bağlayıcılığı yoktur. İslâm’da ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan “kutsal devlet”in de İslâm’da bir yeri yoktur.
Hem İslâm düşünce sisteminde devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dareyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların her iki dünyada ve ahirette huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır.
Ayrıca “devlet” dediğimiz sistem netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları sistemin adıdır. Dolayısıyla o sistemi oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; ne kadar da haktan ve hukuktan uzaksa o ölçüde de haktan ve hukuktan uzaktır.
Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur. Emevîlerin de kusurları olmuştur, Abbasîlerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengîler, Eyyûbîler ve Selçuklular, devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur.
İşte bu noktada meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumî prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir. Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder. O, aynı zamanda bir insanın bir kısım yanlışlıkları var diye de onu tamamen ademe mahkûm etmez. Mesela İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz. O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir. Ama işlediği günahlardan dolayı da fâsık mü’mindir, fâcir mümindir ya da zâlim mü’mindir. İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.
Bir devlet, hakka, hukuka, adalete riayet ettiği sürece ona saygı duyulur, icraatları alkışlanır, desteklenir. Ancak apaçık zulme girdiği, adaletsizlik yaptığı durumlarda, “Devlet kutsaldır, ona saygı duyulmalıdır.” denilip zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz kalınmaz. Aksine hukuk ve kanunların çizdiği çerçevede zulüm ve adaletsizliğe engel olma adına gayret sarf edilir. Fakat bu noktada azamî derecede hassas olunması gerekir. Zira bütün toplumu ilgilendiren meselelerde bir yanlışlığı düzeltmeye çalışırken başka yanlışlıklara yol açılmamalı, yanlışlıklar fâsit dairesi oluşturulmamalıdır. İdareye ait hata ve yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılırken asla asayişi bozacak bir yola başvurulamaz, gayr-i meşru bir yola tevessül edilemez. Mü’min, emniyet ve güven insanıdır; asayiş ve huzurun temsilcisidir. O, her zaman kanun ve kurallar çerçevesinde hareket eder. O, bilir ki kargaşadan nizama yürünmez. Ancak nizamdan nizama yürünür. Tertip, düzen ve asayiş istiyorsanız, nizamî olmalı, nizamî hareket etmeli ve nizamın yanında bulunmalısınız.
Bu açıdan bakıldığında inanan bir gönül, şartlar ne olursa olsun her zaman nizama, intizama yardımcı olmalı; huzur ve asayişin sağlanması konusunda mensup olduğu devlete elinden gelen her türlü desteği vermelidir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen bir kısım anarşist ruhlara katiyen fırsat verilmemelidir. Ülkede anarşi çıkarsa, çarşı-pazara başıboşluk ve kargaşa hakim olursa, o kargaşa içinde hiç kimse iflâh olmaz; anarşi seylapları herkesi önüne katar sürükler, millet de, devlet de sürüklenir gider. Sonra o tahribatı bir daha da önleyemezsiniz. Aynı zamanda, sizin daha aydın fikirleriniz, devlet adına daha parlak projeleriniz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmeniz de mümkün değildir. Daha mükemmele yürümek istiyorsanız yine şöyle-böyle mükemmele yakından başlamanız iktiza eder. Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamazsınız. Kemâle ulaşmak, en iyiyi yakalamak da tedricîdir, en kâmil olana doğru adım adım ilerlenir; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… İşte bu zaviyeden de, yanlışlıkların düzeltilmesi konusunda devlete arka çıkmak, devletin yanında olmak, gelecek vaat eden bir projesi varsa onu rical-i devletle paylaşmak mü’minin şiarı olmalıdır.
“Fakat çok defa en olumlu hareketlere bile karşı çıkanlar var. En masum hizmetlerde bile bir garaz arıyorlar!” diyebilirsiniz. Ben, devleti teşkil eden müesseselerin size-bize, falana-filâna karşı olduğu kanaatinde değilim. Bazı müesseselerde çığırtkanlık yapan, sürekli sesini yükselten ve başkalarını sese boğan, gürültüleri faaliyetlerinin çok önünde bir kısım kimseler, size devlet gibi görünüyor olabilir. Size karşı olan devlet değildir, halkı iğfal ederek devletin içine çöreklenen menfaat şebekesi bir gruptur. Dolayısıyla, millet için hayatî ehemmiyeti olan çok önemli bir müesseseyi karşınızdaymış gibi görmek büyük bir hatadır. Böyle bir hatadan hareket ederek onu takbih etmek, kötülemek, sürekli tenkitlerde bulunmak, o da ikinci büyük hatadır.
Diğer taraftan, ülkesini ve milletini seven, evrensel hukuk içerisinde hareket eden devlet ricali, yapmaya çalıştığımız hiçbir güzel faaliyete karşı çıkmıyor, aksine hepsini alkışlıyor, destekliyor. Zira -Rabbimize hamdolsun- biz, millet için kalbi sevgiyle çarpan, sinesi pırpır atan; millete hizmetten başka bir şey düşünmeyen insanlarız. Şahsımız, yakınlarımız veya sevenlerimiz adına, bir arpa kadar bir menfaat mülâhazamız olmuşsa bunu ispat etsinler. İspat etsinler de, biz de gidelim Kaf Dağı’nın arkasını mesken tutalım, onlar da bizden kurtulsunlar. Ama bunu hiç kimse ispat edemeyecektir. Çünkü zerre kadar bir menfaat mülâhazamız olmadı. Allah rızasının haricinde hırsla talep ettiğimiz bir şey olmadı. O rızayı da Allah’ın yüce adını bir bayrak gibi dünyanın dört bir yanında dalgalandırma vesilesinden başka bir yolla da tahsil etmeyi asla düşünmedik. Âlem bilsin, yedi dünya bir kere daha duysun bunu. Elhamdulillâh, bu konuda yüzümüz aktır; milletimize ve insanlığa hizmet yolunda Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben, sizden razıyım.” demesini ummaktan başka bir mülâhazamız olmadı ve –inşâallah– olmayacaktır.
Bu açıdan, kimsenin bizim karşımızda olmaya, bizi istememeye hakkı yoktur. Bilinmedik bir kısım kaprislerle, bazı pespaye hislerle, faziletleri kendi mallarıymış gibi gören, “Falan-filân da kim oluyor ki böyle dünya çapında önemli işler başarıyor? Dünyanın neresinde hangi iş başarılırsa başarılsın onun bize mâl edilmesi, bizim eserimiz olduğunun ilân edilmesi lâzımdır.” şeklinde düşünen, başkalarının meziyetlerine, faziletlerine tahammülü olmayan akıl hastası bazı kimseler varsa devletin içinde, işte rahatsız olanlar onlardır. Böyle üç-beş tane sergerdana bakarak, oligarşik bir azınlığın bu mevzudaki çirkin tavrına takılarak koskocaman bir devlet müessesesi hakkında olumsuz düşünceler içine girmek doğru değildir.
Soru: Muhterem Efendim, devlete ve rical-i devlete karşı bakışınız bu iken, hatta bundan dolayı bazı dindar insanların bile ağır tenkitlerine maruz kaldığınız hâlde, bazı çevrelerce “devleti bölmeye çalışan bir insan” olarak itham edilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cevap: Ben, bu işin ilk mağduru olmadığım gibi, son mağduru da olmayacağım. İnsanlık tarihi, hep bu türlü mağdurlarla doludur. Hazreti Nuh (aleyhisselâm), karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış. Arz üzerinde dolaşmaktan men edilince sular üzerinde yoluna devam etmiş, doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmış ve takdir-i ilâhîye rıza içinde bir dağın başında ârâm eylemiş. Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), Babil, Hicaz ve Kenan diyarı deyip, durmadan mukaddes göç nöbetleri yaşamış. Hazreti Musa (aleyhisselâm), daha kundaklara sarılıyken anne evinden Firavun’un sarayına göçmüş, daha sonra Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş. Hazreti Mesih (aleyhisselâm), henüz azize annesinin kucağındayken yolculuklarına başlamış, önceki peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden o da geçmiş. Hazreti Zekeriya (aleyhisselâm) ve Hazreti Yahya (aleyhisselâm) gibi bazı peygamberler ise göç imkânı bile bulamamış, yakalandıkları yerde haklarındaki idam fermanı infaz edilmiş. Peygamber Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ), nebilerin ve velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince Mekke-i Mükerreme’den ayrılmış, Sevr Dağı’ndan bir kere daha köyüne dönüp bakmış, “Ey Mekke, kavmim çıkarmasaydı senden hiç ayrılmazdım.” (Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305) deyip hicranla hicret diyarına yürümüş…
Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir ân belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı. Ebû Hanîfe, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı… Ahmet İbn Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı, bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı… Serahsî, el-Mebsût isimli eserini hapsedildiği kuyu dibinde te’lîf etmek zorunda bırakıldı… Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin, kendisine yapılan eza ve cefayı ifade eden, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)) sözleri…
İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir. Bu noktada, bazı anlayış fukaraları veya çarpıtma ustaları için belirtmekte fayda var: Ben, kendimi burada andığım peygamberler veya veliler makamında görüyor değilim. Sadece onların adını ve yaşadıklarını hatırlatıyorum. Zira onlar, her mü’min için örnektir, rehberdir. Onların yolunu takip etmek, yaşayışımızı yaşayışlarına benzetmek kurtuluşumuzun vesilesidir.
Aczinin ve fakrının farkında olan sıradan bir insanım. Dolayısıyla bazı ithamlar, tabiî ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor. Fakat bir mü’min, her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, âsi kullarına bile kulu, mahlûku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor. Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı. Haksızlıklar, zulümler ve zorbalıklar karşısında çok bunaldığı anlarda bile, hasımca davrananları, en fazla, Allah’a havale etmeli. “Allah’ım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları Sana havale ediyoruz.” demeli. Şuna-buna takılmadan, zihnini onlarla meşgul etmeden kendi yapması gereken işlere odaklanmalı, doğru bildiği yolda elif gibi dimdik yürümeye devam etmelidir.
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
Lumina Okulu öğrencileri, katıldıkları iki bilim olimpiyatından 2 altın, 1 gümüş ve 2 bronz madalya kazanarak Romanya’nın ödül galerisini renklendirdi. Her iki yarışmaya Romanya adına katılan tüm öğrenciler evine madalya ile döndü.
Estonya’da bu yıl beşincisi düzenlenlenen Avrupa Fizik Olimpiyatları’nda, Romanya adına 5 kişilik takım yarıştı. Ekipteki üç öğrenci altın, ikisi gümüş madalya kazandı.
Başkent Bükreş’te Lumina okulları bünyesinde faaliyet gösteren Uluslararası Bilgisayar Lisesi’nin (ICHB) öğrencileri 2 altın ve 1 gümüş madalya alarak bu başarıda pay sahibi oldu. Olimpiyatların mutlak birincisi yine Romanya takımından çıktı.

SİNGAPUR’DAN 2 BRONZ ÇIKARDILAR
Bu yıl 33. kez düzenlenen Uluslararası Bilgisayar Olimpiyatları’na Singapur ev sahipliği yaptı. Dört kişilik Romanya takımında, iki ICHB öğrencisi bronz madalya ile teselli oldu. Romanya adına altın madalyayı Targu Jiu ilinden, gümüş madalyayı ise Bükreş’ten devlet okulu öğrencileri kazandı.
Uluslararası olimpiyatların matematik, fizik ve kimya dallarındaki yarışmalar önümüzdeki haftalarda yapılacak.
1994 yılından bu yana Romanya’da eğitim hizmetlerini sürdüren Lumina Eğitim Kurumları bünyesinde 10 okul yer alıyor. Beş farklı şehirde 4 bin 500’e yakın öğrenci Lumine Okullar’ında okuyor.
Daha önceki yazılarımızda detaylı olarak ortaya konulan izahlardan anlaşılacağı üzere evrim teorisi ne kesin kanıt ve bulgularla ispat edilmiş bilimsel bir gerçektir, ne makul ve rasyonel temelleri olan bir açıklama şeklidir, ne de dinî argümanlara dayanan meşru bir teoridir. Her ne kadar evrimciler, gözlem ve deneye dayalı bir kısım olgulardan, tabiat yasalarından ve biyolojik ilkelerden yola çıksalar da, bunların yorumundan hareketle ortaya koydukları evrim teorisinin olgusal ve bilimsel bir yönü yoktur. Burada bahsettiğimiz evrimin makro evrim, yani bir türün başka bir türe dönüşmesi anlamındaki büyük değişiklikler olduğunu bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Zira mikro evrim denilen tür içi çeşitlilik ve zenginliğin oluşması zaten gözlemlenebilen ve Allah’ın canlı varlıkların DNA’sına koymuş olduğu bir gerçektir.
Darwinistlerin en büyük dayanakları, bilimsel kanıtlardan ziyade evrim teorisine duydukları sarsılmaz inanç ve kabulleridir. Mesela medya programlarında evrime yöneltilen itirazlar karşısında onu savunan Darwinistler hemen bilim adamlarının bu konudaki genel kabulüne ve konu etrafında yapılan bilimsel çalışmaların çokluğuna atıfta bulunurlar. Zira onların anlayışına göre dünyada bu kadar genel kabul görmüş bir teori elbette doğru olmalıdır. Hem doğru olmasa, on binlerce bilim adamı bugüne kadar evrimi destekleyici akademik çalışmalar yaparlar mıydı?
Oysaki onların unuttukları bir gerçek vardır: Aristotales’in fikirleri ve bilimsel kabulleri uzun asırlar boyunca Batı’da tartışmasız gerçek kabul edilmişti. Hatta Galileo gibi bilim adamlarının yargılanmalarının ve cezalandırılmalarının sebebi de ona zıt şeyler söylemeleriydi. Aynı şekilde Kepler’in, Kopernik’in ve hatta Newton’un ortaya attıkları teoriler de ilk zamanlar bilim adamları arasında tartışmasız birer gerçekti. Ne var ki bunların ömürleri sınırlı olmuş, bilim dünyasındaki yeni gelişmelerle hepsi yerlerini bir bir yenilerine terk etmiştir. Bu sebeple bir teoriyi savunanların sayısından ziyade, asıl önemli olan, ortaya koydukları iddia ve kanıtların gerçekle ilişkisi, tutarlılığı, makuliyeti ve bilimsel gücüdür. Evrim teorisi ise bütün bu açılardan objektif ve yeterli desteğe sahip değildir.
Bazı Müslüman âlimlerin iddia ettikleri üzere Darwinizm, bütünüyle dinden ayrı müstakil bir konu değildir. Çünkü onun en temel iddiaları doğrudan yaratılışla ilgilidir. Evrimciler sadece gözlemledikleri gerçekler üzerinde durmaz, var olan canlı organizmaları ve onlardaki değişim ve dönüşümleri incelemekle yetinmez, bunlardan hareketle bütün canlı türlerinin ortaya çıkışıyla ilgili varsayımlar ortaya atarlar. İşte dinle çelişen de bilim adamlarının gözlem ve deney yoluyla elde ettikleri veriler değildir; bilakis bunlar üzerinden geliştirdikleri felsefedir, varsayımlardır. Dolayısıyla buradan yola çıkarak din-bilim çatışması ortaya atmanın makul bir gerekçesi yoktur. Eğer bir çatışma varsa bu, pozitivist ve natüralist temellere dayalı biyoloji felsefesiyle din arasındadır.
Evrimci Müslümanların, Kur’ân ve Sünnet’ten yola çıkarak evrime delil arama çabalarının da neticesiz olduğunu görmüş olduk. Zira İslâm’da evrim teorisini destekleyen tek bir nas dahi yoktur. Evrimin İslam’a uygun olduğunu iddia edenlerin yaptıkları, nasları zahiri anlamlarının dışına çıkararak zorlama tevillerle onlara istediklerini söyletmektir. Bunun ise meşru bir metot olduğu söylenemez. Çünkü nasların tefsirinde asıl olan, hakiki manayı vermeye mani bir delil, bir karine olmadıkça mecazi yorumlara gitmemek, hakikî manalarını esas almaktır. Aksi takdirde herkes her istediğini Kur’an’a mâl etmeye kalkışır. Evrim teorisinin dinden vize alması mümkün değildir.
Kur’ân ve Sünnet’te evrimin meşruiyetini gösteren bir delil bulunmadığı gibi, tam tersine evrimi çürüten onlarca delil vardır. Başta Hz. Âdem’in yaratılışı olmak üzere Kur’ân’ın yaratılışla ilgili âyetlerinin tamamı evrim teorisinin iddialarını reddeder. Çünkü Kur’ân’a göre canlı cansız bütün varlıkları yaratan Allah’tır. Tabii süreçlerin, sebeplerin, rastlantıların yaratmada bir tesiri yoktur. Onlar, Allah’ın icraat ve tasarruflarının önünde sadece birer perdedir. Özellikle Hz. Âdem’in yaratılışının oldukça detaylı bir şekilde anlatıldığı âyetler, evrimi kökten reddeder.
Evrimcilere göre, “yaratılışçılar” tarafından ortaya konulan yaratma teorisi, üzerinde durulmayı dahi hak etmez. Çünkü bu, gözlemlenemeyen, laboratuvara sokulamayan, test edilemeyen, tekrarlanamayan ve yanlışlanamayan teolojik ve metafizik bir izahtır. Dolayısıyla da bilimsel yönteme zıttır. Bugünün bilimsel metodunda vahiy bilgisine yer yoktur. Ne var ki bu, son birkaç asırdır materyalist felsefenin bilim dünyasına armağan ettiği sakat bir anlayış ve yanlış bir metottur. 19. yüzyıla kadar ne Doğu ne de Batı dünyasında böyle bir metot kullanılmamıştır. Dolayısıyla bilim dünyasının natüralist anlayışı devam ettirme konusundaki ısrarlarını bilim ahlakı ve hakikat arayışı açısından tasvip etmek mümkün değildir.
Bu konuda yapılan şu değerlendirmeler oldukça yerindedir: “Bizim bir “Yaratılış Modeli” ortaya koyma gibi bir mecburiyetimiz ve ihtiyacımız yoktur. Zira yaratılış, sebep-netice bağlantıları gibi perdelerin ardında gizlenmiş bir mucizedir. Mucizeleri ise normal tabiat kanunları sınırları içinde izah etmemiz mümkün değildir. Diğer taraftan, “Yaratılış Modeli” adı altında, herhangi bir sistem veya mekanizma ortaya koyabilmemiz için, mantıken bizim Yaratıcımız kadar ilim ve kudretimizin olması gerekir. Zira hayat verme veya yaratma gibi benzersiz bir fiili yapacak olanın da, benzersiz olması gerekir. Hâlbuki sonsuz bir ilim ve kudret gibi sıfatlar ancak Allah’a mahsustur. İnsan olarak bizler yaratılışa şahit olmadığımız gibi, böyle bir mucizeyi anlamaktan da âciz durumdayız.” (Arif Sarsılmaz, Evrim Tartışması, s. 110)
Her şeye rağmen günümüz dünyasında evrim reddedilecekse, doğrudan İslâm adına reddedilmemelidir. Bilakis bu konuda öncelikle ilmî metotlar ve rasyonel düşünce kullanılmalıdır. Son birkaç asırdır Batı dünyasında tavan yapan din-bilim çatışmasını alevlendirmeme adına en uygun yöntem budur. Fakat birilerinin dinden evrime delil bulmaya çalıştığı veya evrimi ateizm savunusunun güçlü bir argümanı olarak takdim ettiği bir yerde sessiz kalmak da doğru olmaz. Çünkü bunun zararı, diğerinden daha büyüktür.
Evrimi savunan bilim adamları, kendi teorilerini kabul ettirmek için ne kadar etkileyici hikâyeler ortaya koyarsa koysunlar, ne kadar büyük bir propaganda yürütürlerse yürütsünler, kanaatimizce hâkim paradigmanın tesirinden sıyrılarak doğru sorular sorabilen ve kendisine dikte edilen fikirlere eleştirel bakabilen bir insan açısından evrimin kabul edilmesi hiç de kolay değildir. Özellikle de akıl ve şuurdan yoksun olan tabiatın, maddenin ve tesadüflerin kendi kendine yapabilecekleri işlerin sınırlı olduğunu, bunların hiçbir şekilde mükemmel bir tasarım, harikulade bir düzen ve oldukça hassas dengeler gerektiren canlı organizmaların ortaya çıkması üzerinde etkisinin olamayacağını fark eden biri, kendisine anlatılan hikâyeyi baştan sonra yeniden gözden geçirme zorunluluğunu hissedecektir.
Öyle inanıyoruz ki bilim adamları din ve bilimi kesin hatlarla birbirinden ayırmaktan vazgeçerek teşri ve tekvini emirleri birlikte okumaya başladıkları zaman, ilahî vahyin bilime engel değil destek olduğunu görecek, Kur’ân âyetlerine insafla ve önyargısız yaklaştıkları takdirde onun kendileri için nasıl yol gösterici olduğunu fark edecek, onun sayesinde yeni bakış açıları kazanacak ve farklı ufuklara açılacaklardır. Bilemiyoruz belki de uzun asırlardır birbirinden ayrı düşmüş bilim ve dinin yeniden barışması, uzlaşması ve iş birliği yapması insanlık adına çok önemli açılımlara vesile olacaktır.
Canlı cansız bütün varlığa Allah’ın sanatları olarak bakabilen bilim adamları en azından araştırma ve çalışmalarına doğru bir yerden ve doğru bir bakış açısıyla başlayacak ve böylece evrim gibi hipotezleri ispatlama yolunda zamanlarını ve enerjilerini israf etmeyeceklerdir. Canlılığın ilk defa yeryüzünde nasıl başladığı gibi çözümü mümkün olmayan, daha doğrusu naslarda zaten cevabı bulunan meseleler arkasında ömür tüketmeyecek, himmetlerini acil çözüm bekleyen çok daha önemli sorunlara yoğunlaştıracaklardır. Allah’ın abes bir fiil işlemeyeceğinin, kâinatta gereksiz ve hikmetsiz bir şey olmadığının bilinciyle, varlık ve olayların dilini çözmeye, onların arkasında saklı bulunan hikmetleri ve sırları bulmaya çalışacaklardır. Dünyanın ve canlı varlıkların; maddenin ve tesadüflerin insafına bırakılmadığını bilecek, Allah’ın kayyumiyetini, hıfz u riayetini her zaman üzerlerinde hissedecek ve dolayısıyla çalışmalarını çok daha güven ve huzur içerisinde sürdüreceklerdir.
Son olarak buraya kadar evrim teorisi etrafında yaptığımız değerlendirme ve eleştirilerin genel bir özetini sunmak istersek şunları söyleyebiliriz:
Evrim…
Bazı bilimsel gerçeklerin maksadını aşar bir tarzda yanlış ve yanıltıcı bir yorumudur.
İkna edici kanıtlardan yoksun seküler bir dünya görüşüdür.
Madde ile manayı, ruh ile cesedi, akıl ile kalbi birbirinden ayıran indirgemeci bir yaklaşımdır.
Önce iman edilip sonra delil aranılan kanıtlanmamış bir hipotezdir.
Cevapsız sorular karşısında zamanın sihirli gücüne sığınılan mesnetsiz bir kurgudur.
Yaratılışa dair can alıcı sorular karşısında geleceğe bel bağlanan gizemli bir bilmecedir.
Alternatifsizliğin araştırmacıları mecbur bıraktığı spekülasyonlar yumağıdır.
İspatı adına ortaya konulan bütün hummalı çalışmalara rağmen bir türlü etrafındaki muğlaklığın ve şüphelerin giderilemediği netameli bir kavramdır.
Boşlukları ve çelişkileri geniş hayal dünyasıyla doldurulan etkileyici bir hikâyedir.
Bilimsellik zırhıyla bütün soru ve sorgulamalara kapalı tutulan mukaddes bir tabudur.
Natüralist anlayışın bilim adamlarını mecbur bıraktığı makul olmayan bir açıklama biçimidir.
Bilimin, bilim adamlarının ve bilimsel çalışmaların otoritesiyle kabul ettirilmeye çalışılan bir tezdir.
Metafizik açıklamalardan kaçmanın ustaca ve kurnazca bir yoludur.
“Eldeki en iyi açıklama bu” denilerek müteselli olunan bir teoridir.
İkna edici delillerden ziyade varsayımlara dayalı bir ön kabuldür.
Madde, yasa ve tesadüfe kaldıramayacağı kadar yük yükleyen pozitivist bir izah denemesidir.
Hayatın başlangıcını ve biyolojik çeşitliliği izah etme adına ortaya atılmış iddialar bütünüdür.
Kesin bilimsel gerçeklerden dahi daha fazla savunma ihtiyacı duyulan modern bir dogmadır.
Emprik bilim maskesi ardına saklanmış materyalist bir felsefedir.
Bilimsel teorilerde aranan sıkı şartlar kendisinden esirgenen seküler bir inançtır.
Natüralist bakış açısının tabiat yasalarını nasıl çarpıttığının güzel bir örneğidir.
Söz kendisine geldiğinde savunanların da reddedenlerin de kolay kolay taassuptan kurtulamadığı büyük bir mücadele alanıdır.
Yaratıcı fikrini reddeden ateistlerin başlıca dayanağı ve en güvenli sığınağıdır.
Bir nefha-i ilâhî olan insanın müstesna konumunu biyolojik bir canlı seviyesine düşüren yaklaşım şeklidir.
Ön kabulleri ispatlama derdiyle sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir ideolojidir.
İlâhî dinlere, selim akla, müşahedeye ve vakıaya zıt bir izah şeklidir.
Bütün metafizik izahları reddeden ve her şeyi maddede arayan bilimin, kaçınılmaz bir sonucudur.
Objektif bilimsel çalışmalar karşısında her geçen gün kan kaybeden yıkılmaya yüz tutmuş bir akımdır.
Bilimi mutlaklaştırmanın ne tür açmazlara sebep olacağını gösteren ibretlik bir tecrübedir.
Aleyhteki her tür delilin/açıklamanın ya inkâr edildiği ya da görmezden gelindiği bir tür saplantıdır.
Karşı tarafı ikna etme adına yer yer bilimsel ahlâkın dahi hiçe sayıldığı bitmeyen bir kavgadır.
Kanıt bulma adına nice emeğin ve zamanın israf edildiği yaman bir aldatmacadır.
Test edilmesi ve gözlenmesi mümkün olmasa da sıkı sıkıya bağlı kalınan örtük bir dindir.
“Büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir” sözünün kötü bir örneğidir.
Tabiattaki baş döndürücü nizam ve intizamı tesadüfi fiziksel süreçlerle izah etmeye çalışan bir faraziyedir.
Karışık terminoloji ve teknik terimlerle şüphelerin üzeri örtülmeye çalışılan tılsımlı bir güçtür.
Metodolojik ve bilimsel bir süzgeçten geçirilmeyen, geçirilmesi de mümkün olmayan salt bir tasavvurdur.
Veri ve olguların, evrimi tümüyle kabul edilmiş bir gerçekmiş gibi gösterecek şekilde kurgulandığı bir mugalatadır.
Mikro evrimi gösteren bilimsel kanıtlardan yola çıkarak makro evrimin gerçekliğine inanılan gerçekliğin bir kısmının abartılmış hâlidir.
Onca laboratuvar deneyine rağmen kendi kendine varoluşun ve türleşmenin bir türlü ispat edilemediği peşin bir yargıdır.
Değil inkâr edenlerin, kuşkusunu dile getirme cüreti gösterenlerin dahi “cahil”, “ahmak” ve “yobaz” olmakla yaftalandığı bir çeşit “turnusol testidir”.
Kuramlar, izahlar, kanıtlar, mekanizmalar, yorumlar değişse de kendisinin asla değişmeyeceği peşinen kabul edilen modern bir dayatmadır.
DNA’daki devasa bilginin, muazzam akıl gücünün ve insan bilincinin ortaya çıkışını genlerle, hücreyle yani maddeyle izah etmeye çalışan yetersiz bir yorumdur.
Cansızdan canlının, kaostan düzenin, kör tesadüflerden mükemmelliğin ortaya çıktığını savunan zorlama bir savdır.
Bilimin yanı sıra felsefe, din, ideoloji ve hatta siyasetin rol aldığı anlaşılması zor modern bir sentezdir.
Uzun bir geçmişin arkasında bıraktığı izler ve ipuçları üzerinde akıl yürütülerek elde edilen bir kanıdır.
Daha baştan kendini metafizik izahlara kapattığı için, canlı âlemdeki baş döndürücü çeşitliliğin kaynağını maddenin sınırlı dünyasında arayan bilimsel faaliyetler toplamıdır.
Akılsız ve şuursuz tabiatın dâhiyane seçimler yapabileceğine, tesadüfi gerçekleşen mutasyonların mükemmel canlılar oluşturabileceğine inanılan modern bir mittir.
Olasılık hesaplarını ve bilimsel verileri hiçe sayma pahasına -alternatifsizlikten ötürü- biyogenezin varlığından bahseden tarihsel bir öyküdür.
En başta maymun olmak üzere yeryüzündeki bütün canlıların; insanın farklı yakınlıklarda kuzenleri olduğunu öne süren uçuk bir izah şeklidir.
Ara formaların yokluğundan ötürü kurgulanan evrim ağacının bir türlü tamamlanamadığı hayali bir mekanizmadır.
Canlı vücutlarındaki indirgenemez kompleksliğin ve eksiltilemez karmaşıklığın kendisi yoluyla izahı mümkün olmayan düzmece bir senaryodur.
Boşlukları tesadüflerle ve faraziyelerle doldurulan öngörülemez olaylar bütünüdür.
530 milyon yıl önce dünyanın yaşına nispeten çok kısa bir sürede ortaya çıktığı tespit edilen canlıların varlığını (Kambriyan patlaması) izahta yetersiz kalan zayıf bir kuramdır.
Asıl gücünü pozitivist ve natüralist ön kabullerden alan bilimsel bir hokkabazlıktır.
Evrim ağacı çizimleriyle, embriyo resimleriyle, rengi değişen güvelerle, mutasyon geçiren bakterilerle, Miller deneyleriyle vs. çoklarının ikna edildiği bir algı çalışmasıdır.
Bilimsel olmadığı gerekçesiyle Yaratıcı fikrinin daha baştan denklem dışı bırakıldığı fakat her tür spekülasyonun rahatlıkla denkleme dâhil edilebildiği tuhaf bir yöntemdir.
Canlılar arasındaki genetik benzerlikleri, Yaratıcının ve içinde yaşanılan tabiatın birliğiyle izah etme yerine “evrensel ortak ata”ya bağlayan hayali bir ağaçtır.
Uğruna nicelerinin kariyerinden, işinden, itibarından edildiği güya bilimselliğin başlıca simgelerinden biridir.
Yeryüzündeki bütün canlıların nasıl olup da çift yaratıldığını, niçin tamamının dişi ve erkekten oluştuğunu mantıklı bir şekilde izah etmekten aciz kalan peşin bir hükümdür.
Ateist, pozitivist, natüralist ve materyalistler için makul ve bilimsel bir teori gözükse de, meseleye akıl, vahiy ve bilim penceresinden bakanlar için sadece materyalist felsefenin bilimsel bir dayanağıdır.
Muhtemelen kıyamete kadar sürecek olan insanoğlunun en büyük imtihanlarından biridir.
Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724

Kalk Fikret, sana Haluk’u anlatacağım
Onda itimat, onda itinâ,
Onda cesaret, onda ümîd;
Ziya kervanına aşk ve şevk
Gözlerinde asırların hüznü ve
Yüzünde bahardan renk
Kalk Fikret, sana Haluk’u anlatacağım.
Bir çiçekti o , kopardılar dalından,
Bir yolcuydu o , sadağında neşe,
Bir muallimdi heceleri revnak,
Gözlerinde asırların hüznü ve
Bir emek , bir nefesti gitti usuldan.
Kalk Fikret, sana Haluk’u anlatacağım.
Sende tahayyül bizde hakikat,
Sende heyûlâ bizde rikkat,
Haluk diyordun sen de evet,
Sende tasavvur bizde sadakat,
Gözlerinde asırların hüznü ve,
Tarifi meçhul bir şefkat.
Kalk Fikret, sana Haluk’u anlatacağım.
Hizmetten | Gökhan Bozkuş
Farklılığının farkında ve o güne kadar da bu farklılığın karşılığını görmüş bir şâirdi, Abbâs İbn-i Mirdâs (radıyallahu anh).
Gözü pek bir kahramandı; yiğitliğin hakkını verdiği gibi şiirlerini de babayiğitlerin hakkını teslim etmekle örgülerdi. Kimin mert kimin de nâmert olduğunu görür ve etrafında halkalanan kitlelerle konuşurken, bir ekranda seyrediyormuşçasına er meydanını önlerine döküverir, kimin omuzunda hangi zaferin bayraklaştığını detaylarıyla tasvir ederdi.
Kısacası, söz konusu kahramanlık olduğunda eline su dökülmez, sözünün üstüne de söz söylenmezdi!
Dahası, Müslüman olmadan önce ağzına içki koymayan ender insanlardan birisiydi, Abbâs İbn-i Mirdâs (radıyallahu anh). Cehaletin dümende olduğu dönemlerde bile kendisine, “Sana güç ve cesaret verir; niçin içki içmiyorsun?” diyenlere şöyle derdi:
“Sabahına kavmimin efendisi olarak uyandığım günün akşamına, aşağılık bir sefih olarak girmek istemem! Vallahi, benimle aklım arasına giren hiçbir şey, mideme girmeye asla yol bulamaz!”
Nezih yaşamıştı.
Ne var ki o günkü tezvirât ve kara propagandalar sebebiyle nezahetin merkezi ile tanışması gecikmiş ve ancak Mekke fethinden kısa süre önce Müslüman olabilmişti.
O kadar heyecanlıydı ki o gün sadece kendisi Müslüman olmakla kalmamış, kavminden üç yüz kişiye de rehberlik yapmış, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna getirerek onların da Müslüman olmasına vesile olmuştu.
Hemen akabinde yaşanan Huneyn’e o da katılmış, doğal olarak Ci’râne’deki bekleyişe o da şahit olmuştu.
Hiç kimsenin beklemediği sürpriz taksimat, onu da çarpmıştı; zira hiç olmayacak insanlara ihsanlarda bulunup sağanak gibi cemîle yağdıran Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), fakirlik endişesi yaşamadan veriyordu!
O gün verilenler arasında onun da bir yeri vardı ve Abbâs İbn-i Mirdâs’ın (radıyallahu anh) beklentileri de yükselmişti; demek ki kendisine de verilecekti!
Ancak, öyle olmadı; hâlâ gelgitler yaşayan ve bunu dışarıya vurmaktan da çekinmeyen, üstelik iki de bir beklentilerini dile getiren ısrarcı tiplere bile yüzer deve veren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ona bunun çok daha azını uygun görmüştü!
Aslında, Abbâs İbn-i Mirdâs (radıyallahu anh) gibi akıllı birisinin anlaması gereken bir uygulamaydı bu; zira, o gün Sa’d İbn-i Ebî Vakkâs’a (radıyallahu anh) dediği gibi Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisi için daha kıymetli ve sevdiği kimselere belki hiçbir şey vermezken, yüzü üstü ateşe düşeceğinden korktuğu insanları o ateşten kurtarmak için onlara daha fazla veriyor, ihsanda bulunuyordu.
Bunu duyacak ve onu da bileceklerdi. Bu yönüyle Asr-ı Saâdet’in her karesi, adeta ayrı bir mektepti ve saniyelerine yıllar sığıştırılmışçasına bu mektepten çok şey öğrenecekler, sonrakilere de öğreteceklerdi.
Sebeb-i hikmetini öğreneceği âna kadar o gün sessiz kalmak da bir tercihti, ama özellikle Akra İbn-i Hâbis ve Uyeyne İbn-i Hısn’a yüzer devenin verildiğini görünce sabredemedi.
Zâhire bakıyor ve bu taksimata bir anlam veremiyordu.
Şâirdi ya, hissettiklerini şiirin kalıbına koydu ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) taksimatını kastederek seslendirmeye başladı:
“Sonra da benim hissemle atım Ubeyd’in hissesini Akra ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!”
Devamını da getirdi; kavmi arasındaki yerini, Akra ile Uyeyne’ye olan üstünlüğünü ve dünden bu yana halk nezdinde gördüğü itibarı da dillendirmeye başladı.
Uzunca şiirinde de ifade ettiği gibi aslında onun, mala-mülke ihtiyacı yoktu; uygulamayı bir statü farklılığı olarak görmüş ve toplum nezdindeki yerinin nazara alınmadığını düşünmüştü!
İyi ki öyle gördü ve öyle düşündü; zira o gün bu türlü hadiseler yaşanmasa ve işin gerçek mahiyeti de bu vesileyle gün yüzüne çıkmış olmasaydı, hepimizin bugün farklı beklentileri olmaz mıydı?
Veya başka bir ifadeyle söyleyelim; buna rağmen hâlâ keskin dilimizi kullandığımız, kalemimizin gücüne sarılıp hakk-ı temettü beklediğimiz zamanlar yok mu?
Halbuki o gün verilenler, ne dökülen herhangi bir alın terine mukabil verilmiş birer ücret veya hakedişti ne de hasat mevsimi yaşanıyormuşçasına rastgele bir dağıtılmaktan ibaretti; orda da, vahiy merkezli bir İrade vardı!
Söz konusu huzursuzluk ve bunu ifade eden şiiri, Fahr-i Âlem Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) duydu ve hiç vakit kaybetmeden Abbâs İbn-i Mirdâs’ı (radıyallahu anh) yanına çağırarak sordu:
“Az önce, ‘Sonra da benim hissemle atım Ubeyd’in hissesini Akra ile Uyeyne arasında bölüştürüyor!’ diyen sen misin?”
Açık sözlü ve mert bir insandı. Zaten bunları söylerken muhatapları arasında Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) gibi en önde gelenler de vardı. Yani, şâhidi çok bir dillendirmeydi ve hiç uzatmadı:
“Evet, bunları ben söyledim!”
Üzerine gitmedi, Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem); bunları neden söylediğini de sormadı. Belli ki sadece teyid için sormuştu.
Ya ne yaptı?
Etrafındakilere döndü ve “Gidin, onun dilini kesin!” buyurdu.
İnsanları göz göze getiren bir cümleydi bu; nassın zâhirine odaklanmış ve Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ait uygulamayı hicveden bir şâirin dilinin kesileceğine hükmetmişlerdi! Hatta, bu cümleyi duyan Abbâs İbn-i Mirdâs (radıyallahu anh) bile aynı kanaatteydi ve dilinin kesileceğine kesin gözle bakmaya başlamıştı.
Nebevî beyanın anlaşılmadığı belliydi ve yüzlerden bunu okuyan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir adım daha attı; yanına Hazreti Bilâl’i (radıyallahu anh) çağırdı ve “Ey Bilâl!” dedi. “Haydi, onu götür ve dilini kes! Kendisine bir kat da elbise ver!”
Aynı dili kullandığına ve kullanmada ısrarcı olduğuna göre burada başka bir mesele vardı. Üstelik talimatın verildiği şahıs da ona söylenen sözün akabindeki ayrıntı da aslında Habîb-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) niyetini aşikâr ediyordu.
Anlayan anlamıştı; anlamayanlar da anlayacaktı!
Bu arada Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), Abbâs İbn-i Mirdâs’ın (radıyallahu anh) elinden tutmuş ve bir tarafa doğru götürmeye başlamıştı!
Acıyarak arkadan bakanların, “Dili gitti!” diyerek yansıttıkları hissiyatı, Abbâs İbn-i Mirdâs’ı da (radıyallahu anh) tedirgin etmişti; artık o da dilinin kesileceğini düşünüyor ve iki de bir “Dilim kesilecek!” deyip dövünüyordu.
Bir yere kadar dişini sıkan Hazreti Bilâl’in de (radıyallahu anh) sabrı taştı; elinden tuttuğu Abbâs İbn-i Mirdâs’a (radıyallahu anh), “Sus be adam!” dedi. “Öyle zannettiğin gibi dilin falan kesilmeyecek! Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, sana ihsanda bulunmam suretiyle dilini kesmemi emretti!”
Şimdi anlaşılmıştı; talimat verilirken kullanılan dil farklı olduğu gibi cümle içinde kastedilen dil de demek ki bilinen dil değildi.
Gerçekten de öyle oldu; develerin bulunduğu mekâna kadar gelen ve Nebevî literatürü çok iyi bilen Hazreti Bilâl (radıyallahu anh), Akra İbn-i Hâbis ve Uyeyne İbn-i Hısn’a verildiği gibi ona da yüz deve verdi.
Tabii, ihtiyacı kadar elbise vermeyi de unutmadı.
Abbâs İbn-i Mirdâs (radıyallahu anh) mahcup da olsa iş tatlıya bağlandı ve o günden sonra bize, atılan adımdaki niyet ve hedef bilinmeden, söylenen sözün hangi ortamda ve kime söylendiği ve söylenen sözden neyin kastedildiği iyi kavranıp doğru anlaşılmadan hareket edildiğinde ortaya çıkabilecek yanlışlar silsilesini gösteren güzel bir ders kaldı.
Tabii, kredimizi doldurup sınavımızı geçebildiysek!
Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724
Soru: Günümüz dünyasında hemen her gün yürek dağlayıcı hâdiselerle karşı karşıya gelmemize rağmen, yeterince müteessir olamayışımızın sebepleri nelerdir? Hak katında duyarlı bir mü’min olabilme adına nasıl hareket edilmelidir?
Cevap: Bir insanın en yakınından uzağa doğru alâkadar olduğu farklı daireler vardır. Kişinin kendisi bu dairelerin merkez noktasını tutar. Başka bir ifadeyle, insan evvelen ve bizzat, cibillî ve tabiî olarak ilk başta kendisiyle meşgul olur. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
“Ey Rabbimiz! Hesabın görüldüğü gün, beni, anne-babamı ve bütün mü’minleri mağfiret buyur!” (İbrahim sûresi, 14/41)
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ
“Ya Rabbî! Beni, anne-babamı ve evime mü’min olarak girenleri, erkek ve kadın bütün mü’minleri affeyle!” (Nûh sûresi, 71/28)
âyet-i kerimelerinde, mağfiret talebine, kişinin kendisinden başlamasının ifade buyrulması, bir manada insanın bu tabiî ve cibillî durumuna işaret etmektedir.
Bununla birlikte hakikî bir mü’mini, çevresinde olup biten hâdiselerin alâkadar etmemesi düşünülemez. Esasında mü’min olma bir yana, insanlıktan nasibi olan herkes, bir başkasının yaşadığı acı ve sıkıntılardan, mesela insanların birbiriyle yaka paça olup birbirini katletmelerinden, masumların zulüm ve şiddete maruz kalmalarından ıstırap duyacaktır. Çünkü netice itibarıyla bütün insanlar aynı ağacın birer dalı, meyvesi, yaprağı veya çiçeği gibidirler. Kur’ân-ı Kerim, bize hitap ederken, “Benî Âdem (Âdem’in evlâtları)” diyor. Dolayısıyla vicdanını yitirmemiş her insan, aynı babanın evladı olarak, kardeşinin içine düştüğü acı ve ıstıraplarla alakadar olur, hatta şefkat hissinin derinliğine göre içi yanar, yüreği kanar. Engin bir merhamet ve şefkat hissine sahip olan hakiki mü’min ise, aynı kıbleye yöneldiği, aynı değerlere sahip olduğu, aynı ülkeyi paylaştığı dindaş, soydaş ve vatandaşından başlamak üzere bütün insanların yaşadığı sıkıntı, zulüm ve haksızlıklardan dolayı ateş nereye düşerse düşsün kendi içine düşmüş gibi derinden derine ıstırap çeker.
Hususiyle İslâm dünyasının günümüzdeki durumuna vâkıf bulunan ve Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların farkında olan insanların yaşanan bütün bu hâdiseler karşısında uykularının kaçmaması, ıstırapla iki büklüm olup gece-gündüz inlememesi mümkün değildir. Evet, belli bir dönemde birlik ve beraberlik içinde yaşamış olan, özellikle Devlet-i Aliyye döneminde dört-beş asır boyunca hiçbir problem yaşamadan birbiriyle iyi ilişkiler kurmuş bulunan Müslüman coğrafyasındaki farklı topluluklar, maalesef birbirinin düşmanı hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Onların arasına başkaları tarafından ihtilâf ve iftirak tohumları saçılmakta ve böylece onları birbirlerine düşürmek için elli türlü oyun oynanmaktadır. Evet, devletler muvazenesindeki güçlü konumunu muhafaza edebilmek için her yolu meşru görenler, rahat idare etme mülâhazasıyla bölme ve parçalama oyunlarını hız kesmeden devam ettirmektedirler.
Müslümanlar, kendi içlerinde birbirleriyle yaka paça olurken başkaları hakem rolünde onların içine girmekte ve servet kaynaklarının üzerine konmaktadırlar. Bir dönem, koskocaman bir cihan devletinin değişik unsurlarını birbiriyle vuruşturdukları, böylece onu paramparça edip değişik yerlerde onun yeraltı ve yerüstü zenginlikleri üzerine kondukları gibi, günümüzde de aynı emel ve arzularla aynı oyunlar oynanmaktadır. Evet, bir dönem Müslüman topluluklar arasında ihtilaf ve iftirak ateşleri yakanlar, bugün de hem de daha sinsice aynı kötülükleri yapmaya devam etmektedirler.
Üstelik birbiriyle yaka paça olan Müslümanların, kurt gövdenin içinde bulunduğundan dolayı İslâmî değerleri, İslâmî kriterleri koruma mevzuunda bağışıklık sistemi daha bir zayıflamış durumdadır. Birbiriyle didişip duran insanların dengeli bir düşünce, sağlam bir muhakeme ortaya koyması ise imkânsız denecek ölçüde zordur. Zira birbiriyle boğuşan fert ve kitleler, mantıkîlikten uzaklaşır ve hissîliğe girerler. Hatta Kur’ân’ın da işaret ettiği üzere, bazıları bir kısım behâim gibi içgüdülerine göre hareket etmeye başlarlar. Bir an olsun, “Bütün bu vuruşmalar, boğuşmalar İslâm dünyasına ne kazandırır?” düşünmezler. “Neden İslâm dünyası birbiriyle boğuşurken başkaları hakem konumuna geçerek gelip tepemize biniyorlar?” diye bir nefis muhasebesi içine girmezler. Şimdi bütün bu hadiseleri düşünen, analiz edebilen ve olayların perde arkasını görebilen birisi buna rağmen üzülmüyorsa insanlık adına bazı duygularını kaybetmiş demektir.
Esasen vicdanî hassasiyetini muhafaza edebilenler, insanlar âleminin ötesinde hayvanlar âlemi, nebatat âlemi ve hatta cemadat âleminde gördükleri şeylerden bile müteessir olurlar. Hem âlemlerdeki her bir şeyin Âlemlerin Sultanına bir alamet ihtiva etmesi ve hem insanın mahlûkatın efendisi kılınması itibarıyla vicdan sahibi insanların her bir varlıkla ilgili olması ve hepsinin elemiyle elem duyması insanlığın gereğidir.
Senelerce evvel belgesellerde izlediğim bazı manzaralar karşısında çok etkilenmişimdir. Meselâ birkaç tane aslan bir tane bizonun etrafını sarmış, birisi sırtına sıçramış, birisi ayağını tutmuş, diğeri de boğazına sarılmış ve onu yemişlerdir. Bu tablo benim gözümün önünden gitmez. O masum hayvanın boynuzları olsa da aslanların keskin dişleri ve kuvvetli pençeleri karşısında yapabileceği bir şey yoktur. Bazen yatağa girdiğim ve yorganı başıma çektiğim zaman belki yirmi sene önce seyrettiğim görüntülerde haksız yere bizonu parçalayan bu aslanlara hayalen kendi kendime tuzaklar kuruyor; yayımı geriyor, okumu yerleştiriyor ve “Niye böyle bir masum hayvanı parçaladınız? Alın bu da sizin hakkınız.” deyip okumu onlara atıyorum.
Kaldı ki hayvanlar âleminde bir besin zinciri vardır. Allah’ın etobur olarak yarattığı bir hayvan, diğer hayvanları yiyerek varlığını devam ettirir. Otobur olanlar, anasından çıkar çıkmaz hemen otlara yöneldiği gibi, etobur olanlar da kendilerine göre bir et aramaya yöneleceklerdir. Çünkü onların fıtratları bunu gerektirmektedir. Biz bile yeri geldiğinde bıçağı elimize alıyor ve yemek istediğimiz hayvanı boğazlıyoruz. Ne var ki, bu tabii durumu aklen kabul etmemize rağmen, hissen tesir altında kalıyor, masum bir hayvanın üç beş tane yırtıcı tarafından parçalanmasından canımız sıkılıyor, rahatsızlık duyuyor ve rencide oluyoruz. Zannediyorum vicdanının sesini dinleyen herkes bu konuda aynı duyguları hissedecektir.
Şimdi bir insan, hayvanlar için bile bu tür manzaralardan rahatsızlık duyuyorsa, beri tarafta öldürülen insanlar karşısında onun rahatsız olmaması, kıvranıp durmaması mümkün değildir. Bu açıdan gerek ülkemizde gerekse diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan yangınlar karşısında müteessir olmamak, insanın insanlığını yitirdiğine delâlet eder. İnsanlığını yitirmemiş insanlar ise, günümüzde dünyada olup biten bu olumsuzluklar karşısında mutlaka müteessir olurlar.
Mehmet Âkif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken
Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan!
Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!
der.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ
“Müslümanların dert ve ızdırabını içinde duymayan, onlardan değildir.”[1]
Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık nasibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ıstırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir. Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez.
Fakat bu konuda öncelikle herkes kendisine bakmalı ve başkaları hakkında su-i zanda bulunmaktan kaçınmalıdır. Bilemeyiz belki de çevremizdekilerin duyarsız gibi görünmeleri, çok sabırlı ve mukavemetli olmalarından kaynaklanabilir. Aslında onlar da bizim duyduğumuz aynı acıyı içlerinde duyuyor olabilirler. Onların içine de Müslümanların maruz kaldığı problemler karşısında sürekli kan damlıyordur. Fakat onların mukavemet sistemleri çok güçlü olduğundan, bela-yı dertten âh etmemekte, âh edip ağyarı âhlarından agâh eylememektedirler.
İnsanların yaşadığı bela ve musibetler karşısında ıstırap duyma hususunda işin önemli bir tarafı da şudur: Duyarsız kalmak doğru olmadığı gibi, bağırıp çağırmak, etrafı yakıp yıkmak veya şiddete başvurmak gibi eylemler de kesinlikle doğru değildir. Zira çözüm diye ortaya konan böyle bir tepkiyi, ne Müslümanlıkla ne de insanlıkla telif etmek mümkün değildir. Dolayısıyla bu tür taşkınlıklara asla fırsat verilmemeli; bilâkis insanî değerler ön plana çıkarılmak suretiyle her türlü canavarlığın önü alınmaya çalışılmalıdır.
Bunun için, yapılan zulüm ve haksızlıklara karşı bir tepki de olsa, çoluk, çocuk, kadın, yaşlı demeden masum insanların katline sebebiyet verecek şiddet ve terör hadiselerinin dinimizden fersah fersah uzak olduğu her fırsatta vurgulanmalıdır. O türlü cinayetlere girenler açıkça kınanmalı ve kaba kuvvet fikrine karşı setler konulmalıdır. Bu konuda düşünce inhirafı yaşayan kimseler mümkünse tadil edilip girdikleri bu dalâlet yolundan kurtarılmaya çalışılmalıdır. Bir taraftan bu yapılırken, diğer taraftan da günümüzün aklı başındaki siyasileri, sosyologları, felsefecileri, pedagogları, terbiyecileri bir araya gelmeli, farklı medeniyetler arasında, şiddet ve savaş dili yerine barış dilini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Kimi devletlerin kendi çıkar ve menfaatleri için alevlendirecekleri savaş dili ve çığırtkanlığına karşı da, ortak akılla barış dili ve ortamı oluşturulmalıdır. Bir baştan bir başa bütün dünyayı kasıp kavurabilecek muhtemel 3. Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyecek her türlü kışkırtma ve teşebbüse karşı alternatif projeler geliştirilmeli, planlar yapılmalı; bunlardan realize edilmesi mümkün olanlar da hemen hayata geçirilmelidir. Aksi takdirde, günümüzde üretilen korkunç silahlar ve onların kullanılacağı bir dünya savaşı insanlığın sonunu getirecektir.
[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356
Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi