Bildiğimi Bilseydiniz… (Çorum 1977) | Altın Nesil 7 | M.Fethullah Gülen Hocaefendi
Başlığa taşıdığımız deyim ile kastettiğimiz mana, Hak yolcusunun, yürüdüğü yolda yorulmaması, motivasyon ve heyecanını kaybetmemesi, bilakis yolun, yürünmesi gereken bir güzergâh olduğunu derinden duyabilmesi için Yüce Allah’ın o kuluna manevî lezzetler, ruhanî zevkler lütfedip etmeyişidir.
Her inanan insan için söz konusu olmayabilir belki ama gayretli ve yaratılış gayesini gerçekleştirme niyetinde olan bir mümin, inancı, azmi, kararlılığı nispetinde bir yola revan olur. Bu yol; uzun, çileli, yorucu ama bir o kadar da tatlı ve güzeldir. Bu “yol”dan kastedilen mana, müminin, inandığı Rab’bini daha derinden idrak etmesine, O’na daha çok ibadet ve hizmet etmesine yönelik bir cehd ve gayret içine girmesidir. Bu husus öyle önemlidir ki bazı insanlar için hayat memat meselesidir. Onlar bütün hayatlarını, her şeylerini buna göre düzenlerler. Zira Yüce Allah ile kurdukları sıkı irtibat bunu kaçınılmaz hale getirmektedir.
Evet bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular vardır. İnsan tâlib olarak başlar. Niyetinde bu yolda yürümek vardır. O da Hakk’a ermek istiyordur. Sonra hedefine kilitlenir, mürîd olur. Hedefinden başka bir şey görmez hale gelir ve yola koyulur. Bir ömür sürecek çileli bir yoldur bu. Bu yolda yürüyene sâlik, yolun sonundaki hedefe yaklaşmaya muvaffak olana ise vâsıl denir.
Geceler gündüzler gibi, gündüzler Cennetin günleri gibi geçirilmeye çalışılır. Gecenin bir kısmında uyanık kalmak, teheccüd, dua ve istiğfarla o zaman dilimini idrak etmek, bu yolun olmazsa olmazlarındandır.
Gayretli mümin, Cenab-ı Hak’kın “Yok mu dua eden, icabet edeyim. Yok mu isteyen, istediğini vereyim. Yok mu mağfiret dileyen, affedeyim.” dediği bu seher vakitlerinde “Var Allah’ım! Ben varım, olanca cürmümle ben geldim ve bunların hepsini Senden istiyorum” diyerek huzurda divan durur, Hakk’a vakit ayırır.
Namazlarını en kâmil manada eda eder. Miraç buutlu namaz sahibi olmak, onun en önde gelen gayelerindendir. Kur’an-ı Kerim’le meşgul olur. Onu okur, anlamaya çalışır. Evrâd-u ezkârını aksatmadan yerine getirir. Günaha, harama koyduğu mesafeyi hep korumaya gayret eder. Yüce Allah’a iyi bir kul, bütün insanlara karşı iyi bir insan olabilmek için elinden geleni yapar. Bir taraftan günahlarına ağlar, bir taraftan kefaret peşinde koşar. Karşısına çıkan her vesileyi “iyi” olabilmek için değerlendirir. Maruftan hiçbir şeyi küçük görmez, bir hurma parçasıyla bile olsa kendini cehennemden uzak tutmaya çalışır. Her yaptığıyla Cenab-ı Hakk’a ayna olmaya gayret eder. O’nun ahlakıyla ahlaklanmak, hayatı bu seviyede götürmek, onun yaşam felsefesidir…
İşte bu insan, bu seviyede bir hayat standardını tutturmanın cehd ve gayretini gösterirken bazen yol, yokuş olur; tırmanma şeridinde mesafe almak güçleşir. Yol bazen kandan irinden deryalar haline gelir; paçaları etekleri değdirmeden oralardan geçmek imkansızlaşır. İnsan ister istemez, yorulur, yavaşlar, bazen durma noktasına gelir. Hatta bazen yoldan gerisin geriye dönme dürtüleri yaşar. Nefis ve şeytan böyle birisini rahat bırakmaz doğal olarak.
İşte tam bu noktada bizim başlığa taşıdığımız mana gerçekleşir. Sonsuz Merhamet Sahibi Yüce Allah, yol yorgunluğu yaşayan bu kulunun ağzına bir parmak bal çalar. Yani onun kalbine Kendi katından sürpriz teveccühler, cemal tecellileri gönderir. Kul o anlarda tarifsiz manevî lezzetler, ruhanî zevkler yaşar. Bunlar, örneğin namazda Allah’ın huzurunda olduğu şuurunu yüksek perdeden idrak, Kur’an okurken sanki Yüce Allah’tan duyuyormuşçasına bir hal, hizmet deyip koşturma esnasında fevkalade bir itminan gibi hissedişler, sezişler, duyuşlardır.
Bütün bunlar, Yüce Allah’ın kulunu teyit etmesi, yürüdüğü yolun doğru ve hak olduğunu ona bildirmesi, sırtını sıvazlaması, başını okşaması, onu motive ve teşvik etmesi, gönlünü alması kabilindendir.
Bütün bu seziş ve duyuşların, sadece yol yorgunluğu vaktinde yaşanmadığını, kulun yüksek performans ortaya koyduğu, yorgunluk nedir bilmediği vakitlerde de lütfedilebileceğini burada ifade etmeliyiz.
İşte bütün bu seziş ve duyuşlara tasavvuf terminolojisinde, aralarındaki nüanslar mahfuz, üns, vecd, huzur, levâih, hücum, nefes, havâtır, vârid, şâhid gibi isimler verilmiştir. Maksat, bu bahsedilen halleri yaşamak, manevî ruhanî lezzetler almak değildir elbette. Maksat, Allah’tır (cc). Bununla birlikte, hayatını bir yol, kendisini de Hakk’a ulaşma azmindeki bir yolcu olarak gören mümin, yol esnasında bunları az ya da çok yaşar. Aşkı şevki artsın, kendini sürekli yenilesin, yoldan geri dönmesin diye bu tür sezişlerle, hislerle taltif edilir.
Bütün bunlar, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin aciz, zayıf kullarını teyit etmesi, Kendi yolunda yapılan küçük çabalara, büyük lütuflarla mukabelede bulunması, hasılı, kullarını burada da ötelerde de ödüllendirmeyi murat buyurmasıdır.
Müfterî Ne Derse Desin, Aranızda Bana da Yer Vermenizi Vesile-i Necat ve Şeref Bilirim!.. *Efendimiz’e ait o yüksek ruh, o kıvam, o fevkalade hal sahabe-i kiramda ve onların yolunda giden Osmanlı Sultanları gibi seleflerimizde de kendisini gösteriyordu ki Hazreti Pir buna “insibağ” diyor. O’nun boyasıyla boyanmış ve fırçasıyla şekillenmiş o müminlerdi ki, düşman birliklerini gördükleri zaman telaşlanıp panikleme yerine “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” diyerek iman ve teslimiyet bakımından ziyadeleşiyorlardı.
*Diyeceksiniz ki, “Sen öyle misin bu mevzuda?!.” Estağfirullah.. Fakat kendimi sizin içinizde bulunma bahtiyarlığıyla serfiraz görüyorum. Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki kendilerini mefkure âbidelerini ikame etmeye adamış, beklentisiz insanlar içinde bana da bir yer vermiş. Öbür tarafta, Cenâb-ı Hak “Bunu nasıl bilirsiniz?” buyurduğunda “Ya Rabb, bu da bizim içimizde görünüyordu!” derlerse, onların gölgesi altında belki bana da cennetin kapıları açılır.
*İnanın bana, kendime hep böyle baktım. Bağışlayın, diyenler dediklerini desinler… “Kendisine falan diyecek, filan diyecek…” Bunlar, densizlerin sözleri!.. Öyle yalanlar, öyle iftiralar.. öyle utanmazca, hayasızca atmalar oluyor ki!.. Yakın çevre her zaman bilir; bazı şeyleri ifade etme adına da ben lüzum hissediyorum: Kendi imzam, “kıtmîr”dir. Kendime her zaman öyle baktım.
Din-i Mübin-i İslam’ın emirlerine elimden geldiğince muhalefet etmemeye, sizden geri kalmamaya çalıştım ama kendime de böyle baktım. El-âlemin “Şunu iddia eder, bunu iddia eder!.” türünden lafları, arkası boş bir kısım isnat ve iftiralardır. Hazreti Ali efendimizin “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturu her zaman rehberimiz oldu. “Allah karşısında istikamet eri ol, keramet eri değil. Fevkaladeliklerin delisi olma, Allah nezdinde istikamet eri olmaya bak.” Hepimizin duygu ve düşüncesi budur; Allah bu duygu ve düşüncede sabitkadem eylesin.
DERLEYEN: AKADEMİ DUISBURG
Aziz kardeşlerim; cuma hutbelerimizin sonunda okuduğumuz ayette de gecen ADALET kavramı üzerinde duracağız.
Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz şöyle buyuruyor;
اِنَّ اللّهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَايتَائِ ذِى الْقُرْبى وَيَنْهى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Muhakkak ki Allah;
adaleti,
ihsanı (iyiliği),
akrabaya yardım etmeyi emreder,
Çirkin işleri (hayasızlığı, edepsizliği, aşırılığı),
fenalığı (hakkı olmayan şeyi istemeyi, başkasının haklarına tecavüz etmeyi) ve
azgınlığı (zulmü) da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” Nahl /90.
Adalet; hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi, her hakkı hak sahibine vermek, her şeyi olması gereken yere koymak ve olması gerektiği gibi kullanmak anlamlarına gelmektedir. Herkese ya da her şeye layık olduğu şekilde davranmak adil olmanın gereğidir.
Adaletin zıddı; azgınlık, başka bir ifade ile haksızlık ve zulümdür. Haklı ile haksızın ayırt edilmesi adaletle sağlanır. Adalet, insanların hakkını korumayı, zulme asla rıza göstermemeyi, zalime karşı mazlumdan yana tavır almayı, ihtiyaç içinde olanlara yardım eli uzatmayı içerir.
Hak ve hukuk; bir toplumun yaşamasını, hayatta kalmasını sağlayan en önemli dinamiklerden birisidir. Adalet ise adeta onun ruhu mesabesindedir. Dinimiz o ruhun zarar görmesini engelleme adına pek çok ahlaki ve hukuki müeyyideler getirmiştir. Rabbimiz, kendisine açılan samimi hiçbir eli geri çevirmeyeceği vaadine rağmen, tövbe edenlerin tövbesinin kabulünü, haksızlık yaptığı kimseyle helalleşmesi şartına bağlamıştır. Hatta İslam’da en büyük mertebelerden birisine ulaşan şehitler bile kul hakkından muaf tutulmamışlardır.
Cenab-ı Hak, kullarının birbirlerinin hukuklarına tecavüz etmemeleri için Kur’an-ı Kerim’de birçok sınırlar belirlemiş ve bunları “Allah’ın hudutları” diye tanımlamıştır. Bu sınırları aşanların zalim olacaklarını ve İlâhî azaba uğrayacaklarını, adalet ile hükmetmeyen zalim kavimlerin akıbetlerinin çok kötü olacağını birçok ayette tehdit ile haber vermiştir.
“Nice kasabaların halkını haksızlık yaparlarken yok ettik. Artık damları çökmüş, kuyuları terk edilmiş, sarayları bomboş kalmıştır.” (Hac, 22/45)
Ayet-i kerimede zalimlere değil taraftar olmak, onlara kalben meyletmenin ve zulümlerini hoş görmenin bile ne kadar tehlikeli olduğu şöyle anlatılır: “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa ateş (cehennem azabı) size de dokunur.” (Hud, 11/113)
İslam’da adaletin önemli esaslarından biri de; birisinin hatası ile akraba ve dostlarının, milletinin ve devletinin sorumlu tutulamayacağıdır. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de; “Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır, 35/18) buyurur. Herkes kendi günahının cezasını çeker.
Efendimizin ümmetine yaptığı uyarılardan bazıları ise şöyledir;
“Her hak sahibine hakkını ver.” (Buhari, Savm, 51)
“Herhangi bir konuda hakemlik yaptığınız zaman adil olun.”
“Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar, Allah katında, Rahman’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.” (Nesai, Adabu’l-kudat, 1)
“Kim haksız yere başkasının bir karış toprağını alırsa, Allah cc. Bu toprağı yedi kat yerden itibaren alır ve hesabını vermek üzere haksızlık yapanın boynuna dolar.” buyurmaktadır. Güzel bir sözde de ‘Kim hile ile malları parça parça toplarsa, Allah onların hepsini top yekün yok eder, geriye de sadece zerresine kadar günahları kalır.’ denilmektedir.
Çok sayıdaki rivayet, insanın kazandığı sevaplarını ahirette; dünyada yapmış olduğu haksızlıklardan dolayı kaybedeceğini bildirmektedir.
Rasûlullah (sav)’ın önemli uyarılarından biri de aile fertleri arasında ayrım yapmamakla ilgilidir. Numan b. Beşîr’in babası, oğlu Numan ile birlikte Efendimize gelip oğlu Numan’a bir köle bağışladığını söylemiştir. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) “Bütün çocuklarına bağışta bulundun mu?” diye sormuş ve “Hayır” cevabını alınca muhatabına bağıştan dönmesini tavsiye etmiştir. Efendimiz’in “Allah’tan korkun ve çocuklarınıza adil davranın. Ben haksızlığa şahit olmak istemiyorum. Beni buna şahit tutmayın!” buyurduğu nakledilmiştir. Bazı alimler bu hadise dayanarak bir babanın çocuklarından yalnızca birine bağışta bulunmayı hatta çocuğunun birini diğerinden fazla öpmeyi bile kabul etmezken, bazı İslam fakihleri de kişinin çocuklarından yalnızca birine bağışta bulunmasını mekruh olmakla birlikte caiz görmüşlerdir.
Bu hadis ışığında hutbemizin başında okuduğumuz ayete bir kere daha dikkatle bakarsak; yapacağımız iyilikleri, akrabalarımıza yardımları adalet sınırları içinde, helal dairede, hakka hukuka riayet ederek yapmamız gerektiğinin emredildiği anlaşılmaktadır. Bir babanın kendi helal malını bile evlatlarına verirken hassas olması hatta birini diğerinden fazla öpmemesi gerekirken, bazılarının ayette ilk önce emredilen adaletli olun ifadesini atlayarak sadece akrabalarınıza yardım edin kısmını kendilerine delil göstermeleri en hafif ifadeyle ayetin devamında Allah’ın yasakladığı (anil Fahşaai) “hayasızlık, edepsizlik, aşırılık yapmayın” yasağına girer ve haram olur. Aynı zamanda Allah’ın emrine, insan fıtratına ve aklına aykırı bir davranış olur.
Şayet bir mesele başkalarının hukukunu ilgilendiriyorsa, hele bu başkaları fert değil de bir cemaat ya da cemiyet ise yapılan hukuksuzluğun vebali de O kadar büyük olacak ve cemaatin ya da kamunun her bir ferdi birer birer haklarını helal etmeden cennete giremeyeceklerdir.
Hz. Ebu Hüreyre’den (ra) gelen rivayet göre, Hayber ganimetleri arasında altın gibi çok değerli şeyler yoktu. Bu sefer sonrası sahabilerden birisi, Efendimiz’e (sas) siyahi bir kölesini hediye eder. O da Rasulullah’ın (sas) devesinin yularını çekerken Vadi’l-kurâ mevkiinde kendisine nereden geldiği bilinmeyen bir okun isabet etmesi sonucu vefat eder. Olaya şahit olan sahabe sanki koro şeklinde ‘ne mutlu ona cenneti kazandı’ derler. Peygamber Efendimiz (sas) ise ‘hayır! Nefsim Yed-i kudretin’de olan Zat’a yemin ederim ki Hayber günü haksız yere ganimetten aldığı elbise şimdi üzerinde ateşten bir gömlek olarak yanmaktadır.’
Efendimiz’in (sas) haksızlık karşısındaki bu ağır ifadelerini işitenlerden birisi izinsiz aldığı küçük bir parça takunya kayışını hemen geri getirdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şayet getirmeseydi bu bile onun üzerinde ateş olacaktı, dedi.
Allah Rasulü’nün (sas) en kritik dönemlerde dahi hak ve hukuk mevzuunda zerre miktar taviz vermediği dikkatlerden kaçmamaktadır.
Beni Kaynuka Yahudileri yaptıkları anlaşmaya ihanet etmişlerdi. Anlaşma gereği sürülmeleri gerekiyordu. Bu haksız topluluğu Medine’den sürerken bile Allah Rasulü (sas) onların haklarını düşünmüş ve mağdur olmalarına müsaade etmemiştir. Medine’den ayrılmadan önce hepsine Müslümanlarda olan alacaklarını toplama ve kendi mallarını da götürme izni verilmiştir. Çünkü borç bir haktır ve ödenmesi gerekir.
Fahri Kâinat Efendimiz (sas) bir defasında sahabelerine gelecekte hoşlarına gitmeyen işler ve insan kayırmalarla karşılaşacaklarını söylüyor. Bunun üzerine sahabe, efendilerimizin tavsiyelerini sorunca, Peygamberimiz (sas) de onlara; “Allah’tan hakkınızda hayır isteyin ve üzerinizdeki hakları hakkıyla ifa edin.” şeklinde öğütte bulunur. Hadisten anlaşılacağı üzere hak ve hukuk sadece insanla değil kainattaki canlı cansız her varlıkla da doğrudan ilgilidir. Kısa da olsa bazılarına işaret edip geçeceğiz.
Başta, Hakk’ın bizatihi kendisi olan Hakk Teala’nın, kulları üzerinde hakkı vardır.
Rabbi’sine kavuşuncaya kadar ümmetinin derdiyle dertlenen dertli Nebi’nin (sas) ümmeti üzerinde hakkı vardır.
Kur’an-ı Azimüşşan’ın hakkı vardır
Anne babanın evlatları üzerinde hakkı vardır.
Kamunun hakkı vardır, kamu malının zerresine el uzatan doğrudan ülkede yaşayan her bir ferdin hakkını üzerine almış olur.
Yetimin, fakirin, mağdurun, mazlumun, mahkûmun bizim üzerimizde hakları vardır. Evlerimizin hakkı vardır. Evlerin zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz harabeye çevrilmesine kimsenin hakkı yoktur.
Vücudumuzun hakkı vardır, her bir azanın ayrı ayrı hakkı vardır.
Hayvanatın hakkı vardır. Çevrenin, ağaçların, bitkilerin bizim üzerimizde hakları vardır.
Rabbimizden niyazımız; Adaletin rehberliğinde, bütün bu haklara riayet ederek hakkı tutup kaldırmayı, hakkı hak olarak bilip uymayı, batılı batıl olarak bilip uzak durmayı bizlere ihsan eylesin.
Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız
Rehber-i Ekmel Hep En Öndeydi ve Hali Sözünün Deliliydi!..
*Ashâb-ı Kirâm, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi; çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu herkesten önce o kıvamı sergilemiş ve ashabına örnek olmuştu. O, her zaman korkusuzdu ve en önde bulunuyordu. Mekke’de, Bedir’de, Uhud’da… hep en öndeydi. O önde bulunmasaydı, başkaları da gerekli olan iktihamı göstermezlerdi.
*Rehber nasılsa ve tehlikeleri nasıl göğüslüyorsa, arkadan gidenler de öyle olur. Osmanlı Sultanları’nın büyük çoğunluğunun cihad meydanlarında askerin önünde yer almaları onlarda çok büyük bir metafizik gerilimin ve kuvve-i maneviyenin husulüne vesile olmuştur.
Bu ders, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alınmıştır. Çünkü, o her işte Ashabının yanında ve önünde yer almıştır. Mesela, Hendek kazılırken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de yaşına rağmen ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ * فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ “Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor: اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا * وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا * وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا “Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.
*Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Rasûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti. Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki bir anlık panik esnasında ileriye atıldı.
Öyle ki, Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Allah Rasûlü’nün atının gemini zor zaptediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle: أَنَا اَلنَّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ “Ben nebiyim, bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu. Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti. Daha sonra Hazreti Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Rasûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı. Müfterî Ne Derse Desin, Aranızda Bana da Yer Vermenizi Vesile-i Necat ve Şeref Bilirim!..
*Efendimiz’e ait o yüksek ruh, o kıvam, o fevkalade hal sahabe-i kiramda ve onların yolunda giden Osmanlı Sultanları gibi seleflerimizde de kendisini gösteriyordu ki Hazreti Pir buna “insibağ” diyor. O’nun boyasıyla boyanmış ve fırçasıyla şekillenmiş o müminlerdi ki, düşman birliklerini gördükleri zaman telaşlanıp panikleme yerine “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” diyerek iman ve teslimiyet bakımından ziyadeleşiyorlardı.