Aktüel

Londra’da Ramazan’dan önce ‘kermes bayramı’

ŞEMSİNUR ÖZDEMİR

Bazı günler kendi güzelliğiyle gelir, heyecanla beklenir. Hem telaşlı, hem yorucu, bir o kadar da tatlıdır. Tıpkı bayramlar gibi.. 27 Mart Pazar gününü de bir bayram coşkusuyla bekledik Londra’da yaşayan aileler olarak. Çünkü o gün Mevlana Rumi Camii ve Kültür Merkezi’nde, haftalardır hazırlığı yapılan gıda kermesimiz vardı. Daha Ramazan gelmeden bayramı yaşadık sanki o gün. Nasıl da özlemişiz birbirimizi, nasıl da hasret kalmışız aynı gaye için hep beraber koşturmaya, bir işin ucundan tutup hizmet etmeye. Pandemiden dolayı getirilen yasal kısıtlamaların kalkmasıyla iki yıl aradan sonra geniş çaplı program yapma imkanlarının başladığını görmek ayrıca moral vericiydi.

Erdoğan rejiminin zulmüne uğrayan, işini, imkanlarını, mesleğini, evini, eşyalarını kaybeden, sevdiklerinden ayrı düşmüş ‘hizmet gönüllüleri’ dünyanın farklı ülkelerine dağılmış durumda. Herkesin ayrı bir yolculuk, gurbet, hasret hikayesi var. Fakat her şeye rağmen bir taraftan kendileri hayata tutunmaya çalışırken, diğer taraftan da zor durumda olan ‘hizmet’ kardeşlerine el uzatmaya çalışıyor bu civanmert insanlar. ‘Muavenet’ bu dönemin sihirli kelimesi gibi. Bilhassa farklı ülkelerdeki mülteci kamplarında kıt imkanlarla yaşamaya çalışan ‘bu devrin muhacirlerine’ el uzatmak boynumuzun borcu. Bu niyetle Ramazan için kumanya paketleri hazırlayan sivil toplum kuruluşlarına destek olarak sofralarımızı kardeşlerimizle paylaşmaya çalışıyoruz. “Bu sayıyı nasıl artırabiliriz? Daha fazla insana nasıl ulaşabiliriz?” diye sorduğumuzda ise, özellikle kadınlar olarak elimizden gelen en kolay ve acil çözüm yolu bir gıda kermesi yapmaktı.

Haftalar öncesinde başladı hazırlıklar.. “Kim, ne yapabilir? Gruplar halinde bir araya gelip daha fazla üretim yapabilir miyiz?” gibi sorulara cevap arandı öncelikle. Mesela bir grup arkadaşımla bir gün oturup saatlerce mantı yaptık. Başka bir gün, hep beraber sarma sardık. “Yiyenlere şifa olsun. Rabbim kazancımıza bereket versin de kardeşlerimiz sevinsin.” diye dualar ettik her daim.

Kermes günü tüm gönüllü kadınlar, önceden birlikte yapılanlar haricinde en az bir çeşit özel yemek daha getirmişti. Kekler, börekler, tatlılar, köfteler, gözlemeler.. öyle bir bereket vardı ki, bir ara, “Bu kadar yiyecek nasıl satılacak, muhakkak elimizde kalır!.” diye düşündüm fakat akşama kalmadan bütün masalar boşalmıştı. Bu öyle bir pazardı ki, kâr içinde kâr vardı. Alan da, satan da, toplanan yardımın ulaşacağı muhacirler de kârdaydı.. Nasıl olmasın ki? Hem evden yemek yapıp getirerek sevabını alıyorsun, hem orada parasıyla satın alarak sadaka veriyorsun, hem de hasret kaldığın simalarla hasbihal ederken gönül yaraların şifa buluyor.

Çünkü her birimizin kimi benzer, kimi farklı ama hep kanayan açık yaralarımız vardı. Adı ‘kermes’ de olsa, yaralı insanların birbirine şifa olma çabasıydı o gün orada olan. Başkaları için dertlenip zor durumdaki insanlara elini uzatırken aynı zamanda kendi yaralarının da şifa bulacağına dair o kuvvetli inançtı bizi bir araya getiren.

Salondaki tatlı telaşı izlerken Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin birkaç yıl önceki bir sohbetinde dile getirdiği umut vadeden şu ifadeleri yankılanıyordu kalbimde:

“Bütün bunlar sizde katiyen sarsıntı meydana getirmemeli. Biz her birerlerimiz çarşıda pazarda demircilik yaparız, ayakkabı boyacılığı yaparız, şuna buna takke öreriz, çorap dokur satarız, Allah’ın izni ve inayetiyle bu işi devam ettiririz ve Allah’ın yanında olduğu, zahîr bulunduğu bir meseleyi, dünyanın bütün şeytanları toplansa, O’nun izni, müsaadesi olmadan engelleyemezler..”

Hoca Anne ve Ailesi’ kitabına imza günü

Kermesin benim için heyecan verici diğer yanı da Türkiye’de basılması, hatta evlerde bulunması bile yasaklanmış olan ‘Rehber Hanımlar’ ve ‘Hoca Anne ve Ailesi’ adlı kitaplarım için imza programı yapmaktı. Crab Publishing’den Ali Topdağ beyefendinin desteğiyle okurlarımızla yeniden sohbet etme, dertleşme imkanı bulmuş oldum. Kendi ülkemde suç unsuru sayılan kitaplarımı bir masada sergileyip okurların eline verebilmek birkaç yıl önce hayal bile edemediğim bir mutluluk verdi. Konuştuğum çoğu kişi Türkiye’de bu ve benzeri yasaklanmış kitapları evlerden nasıl çıkardıklarını, nasıl ortadan kaldırdıklarını ve nerelere sakladıklarını hüzünle anlatıyordu. Ne acı ki, bu zulüm, bu yasakçı ve zorba zihniyet hala hükmünü icra ediyor memleketimde.

Hürriyetin ne kadar büyük bir nimet ve temel insan hakkı olduğunu böyle günlerde daha iyi anlıyor insan. Rabbimden dileğim o ki, Erdoğan rejimi tarafından hürriyeti gasp edilmiş bütün gazeteciler, yazarlar, zulmen hapsedilen bütün suçsuz insanlar ve bütün kitaplar bir an önce özgürlüğüne kavuşsun.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu