Yazarlar

Kur’an’ın kesretten vahdeti çıkarması | Safvet Senih

6-) Bazen Kur’an ayeti, geniş bir kesret (çokluk) içinde Rububiyetin ahkamını serer, sonra birlik ciheti hükmünde vahdet rabıtası ile birleştirir. Mesela: “Onun (Allah’ın) hakimiyeti ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasaarufu altında tutmak O’nun kudretine ağır gelmez. Her şeyden yüce ve her şeyden yüce ve her şeyden büyük olan ancak O’dur.” (Bakara Sûresi,2/255)  İşte Ayet’ül Kürsi’de on cümle ile on tevhid tabakasını ayrı ayrı renklerde ispat etmekle beraber “O’nun (Allah’ın) katında, O’nun izni olmaksızın kim şefaat edebilir?” (Bakara Sûresi,2/255) cümlesiyle, gayet keskin bir şiddetle Allah’a ortak koşmayta ve başkasının mücadelesini keser atar. Hem şu ayet, İsm-i A’zamın mazharı olduğundan, ilahi hakikatlara ait manaları azami derecededir ki, azamiyet derecesinde bir Rububiyet tasarrufunu gösteriyor. Hem bütün semavat ve arza birden müteveccih tedbir-i Uluhiyeti en azami bir derecede, umuma şamil bir hafıziyeti zikrettikten sonra, bir vahdet rabıtası ve birlik ciheti, o azami tecellilerinin menbalarını “Ve hüvel-Aliyyü’l-Azim, yani Herşeyden yüce (Aliyy) ve herşeyden büyük (Azim) olan da ancak O’dur.” cümlesiyle hülasa eder.
7-) Bazen ayet, zahiri sebebi, yaratma kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, neticenin gayelerini ve semerelerini gösterir. Bunu yapmakla, sebebin sadece zahiri bir perde olduğunu anlatmak ister. Çünkü çok hikmetli gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet Alim, Hakim birinin işi olabilir. Çünkü sebebi ise, şuursuzdur, camiddir.
Hem semere ve gayesini zikretmekle, ayet gösteriyor ki, sebebler, gerçi zahire göre ve görünüşte neticelerle bitişik görünüyor. Fakat hakikatta aralarında uzak bir mesafe var. Sebepten neticenin yaratılmasına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en değersiz bir neticenin icadına yetişemez. İşte sebeb ve netice ortasındaki uzun mesafede Cenab-ı Hakkın Güzel İsimleri birer yıldız gibi doğarlar. Doğuş yerleri o manevi mesafedir. Nasıl ki, zahire göre dağların ufuk dairesinde semanın etekleri bitişik ve yakın görünür. Halbuki, dağların ufuk dairesinden, semanın eteğine kadar, bütün yıldızların doğuş yerleri ve başka şeylerin meskenleri olan büyük bir mesafe bulunduğu gibi, sebeblerle neticeler arasında öyle bir manevi mesafe var ki, imanın dürbünü ile Kur’an’ın nuru ile görünür. Mesela: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik. Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” (Abese Sûresi,80/24-32) İşte şu ayet-i kerimeler İlahi kudretin mucizelerini hikmetli bir tertiple zikrederek sebebleri neticelere bağlayıp, en sonunda “Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” ifadesiyle bir gayeyi  gösterirler ki, o gaye bütün sebebler ve neticeler zinciri içinde, o gayeyi gören ve takip eden gizli bir mutasarrıf bulunduğunu ve sebeblerin ise O’nun perdesi olduğunu isbat eder. Evet “Size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” tabiriyle, bütün sebebleri yaratma kabiliyetinden azleder. Manen der: “Size ve hayvanlarınıza rızık yetiştirmek için su semadan geliyor. O suda, size ve hayvanatınıza acıyıp şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor gönderiliyor demektir. Hem toprak nebatatiyle açılıp rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, ayet gösteriyor ki, onlar bir Hakim-i Rahim’in perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetleri onlara takmış, canlılara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahim, Rezzak, Mün’im, Kerim gibi çok esmânın doğuş yeri görünüyor.
😎 Kur’an-ı Hakim, bazen cüzi maksadları zikreder. Sonra o cüziler vasıtası ile külli makamlara zihinleri sevketmek için, o cüzi maksadı, külli bir kaide hükmünde olan Esma-i Hüsna (Cenab-ı Hakkın Güzel İsimleri) ile takrir edip tesbit eder. Mesela: “Muhakkak Allah, kocası hakkında seninle mücadele edip Allah’a şikayet eden kadının sözünü işitti. Allah, sizin (ikinizin) konuşmanızı işitiyor. Muhakkak ki, Allah, Semi (hakkıyla işitici), Basir (hakkıyla görücü) dir.” (Mücadele Sûresi,58/1)
İşte Kur’an der: “Cenab-ı Hak, Semî-i Mutlaktır, herşeyi işitir. Hatta en cüzi bir macera olan ve kocasından şikayet eden bir kadının sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en latif cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakar bir hakikatına maden olan bir kadının haklı olarak kocasından davasını ve Cenab-ı Hakka şikayetini büyük işler suretinde Rahim ismiyle ehemmiyetini işitir ve Hak ismiyle ciddiyetle bakar.” İşte bu cüzi maksadı küllileştirmek için mahlukatın en cüzi bir hadisesini işiten, gören kainatın imkan dairesinden hariç bir zat elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zat olmak lazım gelir. Kainata Rab olan, kainat içinde mazlum küçük mahlukların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmiyen, feryatlarını işitmeyen Rab olamaz. Öyle ise “Muhakkak ki, Allah, Semi (hakkıyla işitici), Basir (hakkıyla görücü) dir.” cümlesiyle iki büyük hakikat tesbit eder.
Kaynak:Safvet Senih  | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu