Yazarlar

İslâm hukukunda bağy (İsyan) | Yüksel Çayıroğlu

Önceki yazılarımızda bir kısım ilahiyat çevrelerinin Hizmet hareketiyle ilgili iddia ve suçlamalarına yer verdik, sonrasında da ne devlet başkanına itaatsizlik, ne de 15 Temmuz gerekçesiyle Hizmet hareketinin “asi” ve “baği” ilân edilmesinin hiçbir şekilde mümkün olmayacağını izah etmeye çalıştık. Ne var ki bazı çevreler çoktan hükmünü verdi ve toptan Hizmet gönüllülerini devlete isyanla suçladı. Onlar, takdir edilen bugünkü cezaların da bu suçun bir karşılığı olduğunu düşünüyor. Zira onların anlayışına göre devletine başkaldırmış şahısların mal ve can güvenliği ortadan kalkar. Ebubekir Sifil ve Ahmet Akgündüz’ün bağilerin öldürülmesine yönelik verdikleri fetvaları veya Balkanlıoğlu’nun Hizmet gönüllülerinin mallarını “ganimet” olarak ilan etmesini hatırlayabiliriz.

Biz daha önceki yazılarımızda da tafsilatlı olarak üzerinde durduğumuz üzere hiçbir şekilde Hizmet gönüllülerinin devletine isyan ve vatanına ihanet ettiklerini kabul etmiyoruz. Bilakis onları, her zaman düzen ve güvenliğin temsilcisi olmuş birer vatan sevdalısı olarak görüyoruz. Fakat yukarıdaki iddia sahiplerinin vermiş oldukları fetvaların dinin ne kadar uzağına düştüğünü de göstermek istiyoruz. Bu sebeple bağy suçuyla suçlanan şahıslara, İslâm hukukuna göre nasıl muamele yapılacağını ve ne tür cezalar verileceğini ele alacağız. Ve sonuçta göreceğiz ki kin, nefret veya hasetlerinin kurbanı olmuş bir kısım zavallıların “asi” ve “baği” tanımlamaları Hizmet gönüllülerine yapılan büyük birer zulüm ve tecavüz olduğu gibi, bundan yola çıkarak öngördükleri cezaların da İslâm hukukuyla bir ilgisi yoktur.

Bağy Suçunun Tarifi

Bağy, lügat itibarıyla haddi aşmak, taşkınlık yapmak, zulmetmek, Allah’a karşı gelmek, dinin çizdiği sınırların dışına çıkmak ve haktan uzaklaşmak gibi anlamlara gelir. Pek çok ayet ve hadiste onun lügat anlamıyla kullanıldığı görülür. Mesela Kur’ân, Karun’un taşkınlık ve azgınlığını اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti.” ifadesiyle anlatır (el-Kasas, 28/76). Aynı şekilde Cenâb-ı Hak bol nimetlere nail olan insanların nasıl azacaklarını ve hadlerini aşacaklarını şu beyanıyla anlatır: وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ “Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsızca) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde taşkınlık ederlerdi.” (eş-Şûrâ, 42/27)

Bağy lafzının fıkıhta kazandığı terim anlamı ise devlet başkanına isyan etme ve başkaldırma demektir. Fakat her isyan ve başkaldırı bağy olarak isimlendirilmez. Diyanet İslâm Ansiklopedisinde bağy suçunun sabit olması için üç temel şart üzerinde durulur. (Ali Şafak, “Bağy”, DİA, 4/451-452) Bunlar;

  1. İsyanın yapıldığı devlet başkanının ve devlet düzeninin “meşru” olması gerekir. Dolayısıyla hukukçular fasık ve zalim devlet başkanına karşı çıkmayı bağy suçunun dışında değerlendirir. Hatta bazıları böyle bir devlet başkanına karşı çıkmanın değil suç, dinî bir mükellefiyet olduğu üzerinde durur. Meşruiyetini (adalet sıfatını) kaybeden devlet başkanına karşı nasıl bir tavır alınması gerektiğiyle ilgili ile getirilen fıkhî görüşleri öğrenmek için Nevin Abdülhalik Mustafa’nın İslâm Düşüncesinde Muhalefet ismiyle Türkçeye tercüme edilen geniş çalışmasına bakılabilir.
  2. İsyanda kuvvet kullanılması. İslâm uleması, silaha sarılmaksızın ve kuvvete başvurmaksızın yürütülen muhalefet, eleştiri ve itaatsizliği (biat etmemeyi) hiçbir zaman bağilik olarak isimlendirmemiş ve bunu siyasi bir suç olarak görmemiştir. En küçük bir eleştiriye dahi tahammülü olmayan bir kısım zorba yöneticiler, her tür muhalefeti iktidarlarına yönelik bir tehdit olarak algılasa ve hemen cezalandırma yoluna gitse de, bu tür tavırların İslâm’la bir alakası yoktur. Yönetimi eleştirmek, icraatlarını tasvip etmemek “bağy” yani bir isyan ve başkaldırı değildir. Mesele Hz. Ebu Bekir halife olarak seçildikten sonra kendisine biat etmeyen az sayıdaki sahabeyi asla cezalandırmayı düşünmemiştir. Aynı şekilde Hz. Ali, isyan başlatacakları âna kadar, Müslüman saflarından ayrılarak Nehrevan’da müstakil bir grup oluşturan Haricilere dokunmamıştır.
  3. İsyanın, devlet başkanının görevlerini hakkıyla yerine getirmemesi, ehliyetini kaybetmesi,  zulüm ve haksızlık yapması, gayrimeşru yollarla bulunduğu makama gelmesi ve bu yüzden de değiştirilmesi gerektiği gibi haklı sebeplere ve meşru yorumlara dayanması gerekir. Aksi takdirde isyancılar hakkında bağilik değil, hırabe (eşkıyalık/yol kesicilik) suçu sabit olur ve alacakları ceza da buna göre belirlenir.

Bağy Suçuyla İlgili Hükümler

İslâm hukukunda bağy (İsyan) | Yüksel Çayıroğlu 2

Bağilere karşı açılan savaşta riayet edilecek hükümler ve onlara verilecek cezalarla ilgili fıkıh mezhepleri arasında bir kısım ihtilaflar vardır. Biz cumhurun görüşünü esas alarak konu etrafında dile getirilen hükümleri özetle vermek istiyoruz.

Bağy suçuyla ilgili hükümler en temelde şu ayete dayanır: “Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını bulup barıştırın. İçlerinden biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer vazgeçerse artık aralarını adaletle düzeltin.” (el-Hucurat, 49/9) Konuyla ilgili detay hükümler ise daha ziyade Hz. Ali’nin Haricilerle kurduğu ilişkilerden çıkarılmıştır.

Fukaha, bağy suçuyla ilgili hükümleri en temelde bu ayete dayandırır. Aslında ayetin asıl maksadı, birbirine düşman olan ve savaşa girişen iki grup arasında sulhun temin edilmesi ve asayişin sağlanmasıdır. Ayetin sebeb-i nüzulü olarak zikredilen hâdiseler de bununla ilgilidir. Bununla birlikte bir devlet içerisinde silahlanan bir grubun güç yoluyla yönetimi ele geçirmek üzere hareket etmesi de netice itibarıyla iki mü’min grup arasında çatışma ve savaş ortamı doğuracağından ayetin hükmü bu tür isyan hareketlerine de şamil olacaktır.

Burada bir hususun dikkatten kaçmaması gerekir. O da şudur: Ayet-i kerime birbiriyle savaş halinde bulunan her iki grubu da “mü’min” olarak isimlendirir. Hz. Ali de kendisine isyan eden Haricilerin tekfir edilmesine şiddetle karşı çıkmış ve onların “kendilerine karşı haksızca isyan eden kardeşleri” olduğunu belirtmiştir. Bu sebepledir ki Ehl-i Sünnet ulemasından hiç kimse bağileri tekfir etme yoluna gitmemiş, onların dinden çıkacağı yönünde herhangi bir iddia ileri sürmemiştir.

Değil tekfir etmek İmam Şafii gibi bazı âlimler, hatalı içtihatlarının ve iyi niyetlerinin bir neticesi olarak isyan girişiminde bulunan asilerin “günahkâr” dahi olmayacaklarını belirtmiştir. Daha başkaları ise bağilerin hepsinin aynı kategoride mütalaa edilemeyeceğini, mutlaka onların niyet ve maksatlarına da bakılması gerektiğini; buna göre de onların ya masum olarak görüleceklerini, ya da küçük veya büyük günah işlediklerine hükmedileceğini söylemişlerdir.

Bu ayet-i kerimede dikkat çeken ikinci nokta ise şudur: Cenab-ı Hak burada فَاَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا “Aralarını ıslah edin/düzeltin” buyurmuş ve bunu aynı ayetin içerisinde iki defa tekrarlamıştır. Ayetin sonunda ise önce وَاَقْسِطُوا lafzıyla bu iki grup arasında mutlaka adaletle muamele edilmesini, herkese hakkının verilmesini ve hiçbir kimseye zulmedilmemesini emretmiş, arkasında da اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ ibaresiyle Allah’ın adil ve hakkaniyetli olanları seveceğini hatırlatmıştır.

Ulema buradan hareketle şu hükmü çıkarmıştır: Bağilerle savaşın asıl maksadı, isyanın bastırılması, yani isyancıların yanlış tercihlerinden döndürülmesi ve en az hasarla yeniden sulh ortamının temin edilmesidir. Bağiler, Müslüman oldukları ve kendilerince isabetli buldukları bir içtihattan ötürü isyan başlattıkları için öncelikle ikna edilmeye ve girdikleri yanlış yoldan döndürülmeye çalışılır. Buna muvaffak olunamadığı takdirde onlara karşı ancak isyanı bastıracak ölçüde bir şiddet kullanılabilir. Gerekmedikçe silahlı müdahaleye başvurulmaz. Farklı bir tabirle bağileri isyandan vazgeçirmek için savaş yapılır, onları öldürmek maksadıyla değil.

Ulema, mecbur kalınmadıkça ve zarurî hâle gelmedikçe bir mü’minin canına kast edilemeyeceğini ısrarla vurgular. Zira Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (en-Nisa, 4/93) Başka bir ayet ise haksız yere bir insanın canına kıymayı, bütün insanları öldürmeye denk bir günah sayar. (el-Mâide, 5/32)

İslâm ulemasının, bağilerle yapılan savaş yani iç isyanı bastırma adına yapılan müdahaleyle ilgili üzerinde durdukları hükümleri şu şekilde özetleyebiliriz: İsyancıların ele geçirilen yaralıları veya esirleri öldürülemez. Fakihler, isyancıların esir aldıkları kimseleri öldürmelerinin dahi, onlardan esir alınan kişilerin öldürülmesi için bir gerekçe oluşturmayacağını belirtmiş; esirlerin, bir başkasının cinayetinden sorumlu tutulmasını doğru bulmamıştır.

Aynı şekilde onların malları telef edilemez ve ganimet olarak alınamaz. Kendileri veya aile fertleri de köle yapılamaz. Bu konuda icma vardır. Çünkü İslâm nazarında onların canları da malları da muhteremdir, yani koruma altındadır. İbn Kudame şöyle demiştir: “Bağilerin mallarını ganimet olarak almanın veya zürriyetlerini esir etmenin haramlığı noktasında ulema arasında herhangi bir ihtilaf bilmiyoruz.” (İbn Kudâme, el-Muğni, 8/534)

Fiilî olarak savaşa katılmadıkları sürece, bağilerin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına veya âmâlarına dokunulmayacağı konusunda da icma vardır. İslâm, değil Müslümanlıklarında şüphe olmayan, kendi ülkenizin vatandaşı olan bu tür isyancıların çoluk çocuklarına dokunmayı, savaş yaptığınız başka ülkeler veya karşınızdaki kim olursa olsun onların kadınlarına ve çocuklarına dokunmayı da haram kılmıştır. Allah Resûlü (s.a.s) sefere gönderdiği seriyye komutanlarına bu hususu sıkı sıkıya tembih etmiştir.

Bağilerle yapılan savaşta -yeni bir isyan girişiminde bulunma riski söz konusu olmadıkça- kaçan asiler takip edilmez ve öldürülmez. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s) bir seferinde Abdullah b. Mes’ud’a, “Bu ümmetin bağileri hakkındaki Allah’ın hükmünü biliyor musun?” diye sormuş, İbn Mesud, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir deyince de şöyle buyurmuştur: فَإِنَّ حُكْمَ اللهِ فِيهِمْ أَنْ لَا يُتْبَعُ مُدْبِرُهُمْ وَلَا يُقْتَلُ أَسِيرُهُمْ وَلَا يُذَفَّفُ عَلَى جَرِيحِهِمْ “Arkasını dönüp gidenlerin takip edilmemesi, esir alınanların öldürülmemesi, yaralıların infaz edilmemesi Allah’ın onlar hakkındaki hükmüdür.” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/168; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/316)

Bağiler, isyandan vazgeçtikleri ve teslim oldukları takdirde onlara karşı sürdürülen savaş derhal terk edilir. Zira yukarıdaki âyette Yüce Allah, فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتّٰى تَفِيءَ اِلٰى اَمْرِ اللّٰهِ “Allah’ın emrine geri dönünceye kadar haksızlığa sapanlara karşı savaşın.” kavliyle savaşı sadece fiilî isyan hâline münhasır kılar ve arkasından da onların girdikleri bu yanlış yoldan geri döndükleri takdirde artık ıslah ve adalet yolunun tutulması gerektiğini emreder. Hz. Ali’nin Cemel savaşındaki uygulamaları da bu istikamettedir. Savaş günü onun münadisi askerlere şöyle seslenmiştir: “Kesinlikle kaçanlar öldürülmeyecek ve yaralılar infaz edilmeyecek. Kim evine girip kapısını örterse artık bundan böyle emniyet içindedir. Aynı şekilde her kim silahını elinden atarsa artık o da güven içerisindedir.” (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 7/200)

Ulema, ehl-i bağy ile yapılacak savaşın niteliği açısından da farklı hükümler ortaya koymuşlardır. Mesela ünlü Malikî fakihi Karafi, bağilerle yapılan savaşın gayrimüslimlerle yapılan savaştan on bir noktada ayrıldığını söyler. Buna göre bağilerle yapılan savaşta onların öldürülmeleri değil caydırılmaları hedeflenir, kaçanları takip edilmez, yaralıları infaz edilmez, esirleri öldürülmez, malları ganimet alınmaz, zürriyetleri esir edilmez, onlarla savaşta müşriklerden yardım istenmez, mal karşılığında onlarla barış anlaşması yapılmaz, onlara karşı ağır silahlar kullanılmaz, onların evleri yakılmaz, ağaçları kesilmez/ekinleri telef edilmez. (Karafî, el-Furûk, 4/175)

Bütün bu izahlar da göstermektedir ki fiilî savaş hâlinde dahi isyancıların insan oldukları, mü’min oldukları unutulmaz, onlara karşı şefkat ve merhamet büsbütün terk edilmez. Onların şerleri ve zararları ne kadarlık bir mücadeleyle defedilecekse bununla iktifa edilir, ötesine geçilmez. Mesela isyancıların hapsedilmesi onların zararlarını ortadan kaldıracaksa, savaşmaya gerek kalmaz.

Bütün bunların yanında bazı İslâm hukukçuları, bâğilerin isyan sırasındaki öldürme ve yaralama gibi suçları için kısas veya diyet gibi ayrı bir cezaya hükmedilemeyeceğini, isyan sırasında meydana gelen maddî hasarların tazminiyle sorumlu tutulamayacaklarını belirtirler. Ulema, bilfiil isyana katılan bağilere “tazir” cezası uygulanabileceğini belirtir. Fakat çoğunluk ulema bu tazirin “ölüm cezası” olmasını tecviz etmez. Çünkü hapis gibi cezalarla onların şerlerini def etmek mümkündür. (Bkz. el-Mevsûatü’l-fıkhiyyeti’l-Kuveytiyye, “buğât” md.)

İslâm fakihlerinin bağy suçuyla ilgili vaz ettikleri hükümler, Kur’an ve Sünnet’in genel maksatlarıyla uyum içindedir. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim onlarca ayet-i kerimede mü’minlere bir taraftan ıslahı, uzlaşmayı, barışı, kardeşliği, birliği emrederken diğer yandan da onları her tür fitneden, fesattan, bozgunculuktan ve zulümden meneder. İşte Hucurat suresindeki bu ayet de, meydana gelen bir isyan veya savaştan sonra yeniden barışın sağlanmasını ve adaletin tesis edilmesini emrediyor. Hiç şüphesiz adalet ve hakkaniyetin sağlanması da ancak haklı ve haksızın, suçlu ve masumun birbirinden ayrılmasıyla gerçekleşir. Fakat çoğu durumda güçlü olmayı haklı olmakla bir tutan ceberut devlet yapısı bunun sağlanmasına müsaade etmez.

Netice

En başta ifade ettiğimiz üzere fıkıh kitaplarında dile getirilen bağy hükümlerinin bire bir modern döneme taşınması ve darbe teşebbüslerine veya isyan hareketlerine tatbik edilmesi mümkün değildir. Hele seküler hukuk sistemlerinin uygulamada olduğu ülkelerde, ancak siyasi erk tarafından tatbik edilebilecek bu tür ceza hükümlerinden bahsetmek kolay değildir. Fakat birileri Hizmet hareketine uygulanan veya uygulanması düşünülen bir kısım cezalara ve ağır müeyyidelere İslâmî ilkelere aykırılığında şüphe olmayan şaz fetvalarıyla dinî meşruiyet kılıfı giydirmeye çalıştığı için biz de meselenin aslını ortaya koymak istedik.

Buraya kadar özet olarak verdiğimiz hükümlerden de anlaşılacağı üzere, Hizmet gönüllülerinin darbe teşebbüsü gerekçesiyle baği kabul edilmesi ve devlete isyanla suçlanması hiçbir şekilde fıkhî hükümlere muvafık değildir. Zira yapılan açıklamalarda da görüldüğü üzere fıkıhçılar, bağy suçundan bahsedilebilmesi için hem isyancılar hem de isyan edilen devlet başkanıyla ilgili oldukça detaylı şartlar ileri sürmüşlerdir. Kimin yaptığı belli olmayan ve faillerinin ortaya çıkarılması için gerekli hukuk mekanizmalarının işletilmesine müsaade edilmeyen bir ortamda yüzbinlerce cemaat mensubunu bağilikle suçlamanın bir delili ve temeli olamaz.

Darbe teşebbüsüne ne fiilî ne de kavlî hiçbir destek vermemiş olmasına rağmen, devlete isyan, vatana ihanet veya terörist olma gibi gerekçeler uydurularak Hizmet gönüllülerinin mallarına el konulması, zürriyetlerinin esir alınması veya katledilmeleri gibi hükümler ise hiçbir şekilde dinin ruhuyla bağdaşmayacağı gibi fıkıh mantığıyla da izah edilemez. Günümüzdeki gözü dönmüş bir kısım hükümet fetvacılarını bir kenara bırakacak olursak, muhtemelen bugüne kadar İslâm tarihinde hiçbir âlim bu tür hükümlere meyletmemiştir.

Hiç şüphesiz herhangi bir suça bulaşmamış, şiddet olayına karışmamış, güvenlik ve asayişe dokunmamış masum insanların, sırf resmî devlet ideolojisine karşı oldukları için ceberut devletin devasa şiddet aygıtlarıyla kıyıma tâbi tutulmasının tarihte bir çok örneği vardır. Fakat zalim yöneticilerin, muhaliflerine karşı uygulamış olduğu soykırıma benzeyen cadı avını, sırf Müslümanlar nazarında meşru gösterebilme adına dinin bu ölçüde istismar edildiği, dinî ahkâmın bu ölçüde eğilip büküldüğü başka bir dönem bulmak zordur.

Kaynak:Yüksel Çayıroğlu | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu