Hikayeler

Harabe İnsanlık | Esra Kaya

Gecenin en kesif anlarından biriydi. Kışa hazırlanan aralık ayı, ayazını her
zamanki gibi yanında getirmişti. Ellerini cebine sokuşturup büzüştü “Rehber”.
Adımlarını hızlandırdı ve yolun bitimindeki, varlığı belirsiz patikaya döndü. Hep
geldiği yerdi ama ürpermeden edemedi. Köpek ulumaları eskisi gibi sık
duyulmuyordu ancak derinden gelen nehir çağıltıları ortamı daha da ürpertici
yapıyordu.
“Rehber”, dikenli ve dar patikadaki beş dakikalık yürüyüşün ardından
mekana vardı. Karşısında, on yıllardır evsizlerin, uyuşturucu ve insan tacirlerinin
meskeni olmuş tek katlı bir harabe duruyordu. İçine girmeden önce ilk defa
görüyormuşçasına biraz inceledi. Çatısı kısmen yıkılmıştı. Sıvası dökük duvar
kalıntılarına bakınca önceden maviymiş rengi diye düşündü. Harabe, olanca
viraneliğine rağmen adeta görevini devam ettiren emir eri edasıyla ayakta durmaya
çalışıyordu. Yan tarafa düşen kapıya gitmek yerine, hemen önündeki yıkık
duvardan çevik bir hareketle içeri atladı. Onu gören yuvarlak yüzlü, çekik gözlü
Uygur genci sevinerek ayağa kalktı. Adama “Rehber” ismini bu genç vermişti. Onu,
bir insan kaçakçısı olarak değil de hayallerine ulaşmada bir kılavuz olarak
görüyordu zira. Heyecanla harabenin başka bir köşesinde spor yapan otuzlu
yaşlardaki genç adama ve onun yanındaki siyahi gence kendine has şivesiyle
seslendi.
-Cerrah Aqa! Hassan! Bak “Rehber” geldi.
Sonra harabenin mutfağı olduğu anlaşılan kısımda, duvara tünemiş oturan
ellili yaşlarındaki kadına döndü.
-Kiçik Apa, hayde sen de gel. Rehber bize aş getirmiştir.
“Rehber” , kamuflaj desenli sırt çantasını yere döktü. Sonra eliyle düzeltti. Bir
kutu peynir, biraz zeytin, birkaç şişe su ve ekmek. Sonra Cerrah’a döndü:
-Cerrah, dedi. Hayırdır bu saatte ne sporu? Rüyanda mı gördün?
Cerrah gülümsedi:

-Hayır, dedi. Cerrah dediğin ameliyatta saatlerce yorulmadan ayakta
durabilen adamdır. Bunun için kondisyon şart.
Rehber alaycı bir şekilde güldü:
-Bu saatten sonra sen kim, cerrahlık kim? İhraç oldun, bitti, gitti. Rüyanda
görürsün ancak.
Cerrah bozulduysa da belli etmedi. Konuyu değiştirmek için sordu:
– Ne getirdin bize bugün?
-Yiyecek birkaç parça bir şey, bir de bugünkü gazeteyi getirdim.
Uygur genci, gelen yiyecekleri eski bir gazete parçasının üzerine
yerleştirmişti bile. Hassan, hızlıca pet şişelerden birini aldı. Kana kana içti suyu.
Suyun damarlarına karışmasını hissetmek istercesine gözlerini kapattı. Sonra:
-Ilshat, dedi Uygur gence. Sanki bir kabusun ortasında gibiyim.
Son derece akıcı Türkçe konuşan bu delikanlı, 4 yıl önce memleketi
Somali’den çıkmıştı. Çok şey istemiyordu. Tek derdi, ailesini savaşın ortasından
kurtarmak, onlara güvenli bir çatı ve düzenli yemek imkanı sağlamaktı. Türkiye’ye
gelene kadar yolda açlık, susuzluk, hastalık ne varsa yaşamış, bir de üstüne dağlık
arazilere mevzilenmiş terör örgütlerinden canını zor kurtarmıştı. Türkiye’de
yaşayabileceğini sanmış, bu sefer de ten renginden dolayı iş bulamamıştı. Üst üste
yaşadığı sıkıntıların ardından bazen kendini dermansız hissediyordu ama ne
zaman pes edecek gibi olsa kardeşlerinin masum yüzleri geliyordu aklına. Pes
etmeyi aklına getirmekten bile utanıyordu.
Ilshat, şefkatle omzuna dokundu Hassan’ın.
– Qarındaş, iyi anlarım seni.
Cerrah:
-Gençler, hadi bismillah. Bugünkü rızkımızı yiyelim. Abla, sen de gel hadi!
İstemeye istemeye geldi kadın. Tanımadığı adamlarla bir harabede
kalmaktan başlangıçta korkmuş ama temiz insanlar olduklarını anlayınca
rahatlamıştı. Ancak tam bir sır kutusuydu. Elinde sıkı sıkı tuttuğu fotoğraf ile gün
boyu aynı köşede oturuyor, gençlerle ne konuşuyor, ne de kendi hakkında bir şey
anlatıyordu.

Yemeğin ardından gazete okumaya geldi sıra. Ilshat dış politika haberlerine
bakardı. Milletinin uğradığı zulmü duyuracak bir haber arardı her defasında.
Bulamazdı. Saçma sapan haberleri gösterir:
-Kan ağlarım, halkımı zalimce kırarlar ama dost sandıklarımız pul kadar
kıymet verip bu zulmün sözünü etmezler.
Dost sandıkları zulümden bahsetmek bir yana, bir bahane bulup pasaportuna
el koymuşlardı Ilshat’ın, sonra iade etmek için karga tulumba havalimanına
götürmüşlerdi. O esnada havalimanından kaçmayı başarmış. Kurtulduğuna
şükrederdi, lakin ara ara bu harabede kapana kısılmış hissederdi kendini. Bazen
sesli ağlar, bazen sakinleşir ama her daim çıra gibi yanardı. Hayal kurardı bazen.
Yuva kurduğunu, sabah işe gidip akşam eve geldiğini, çocuklarıyla oynadığını…
Ama ona göre uzak hayallerdi bunlar.
Tam herkes yatmaya hazırlanırken bir feryat yükseldi kadından. Dondu kaldı
herkes. Kadıncağız, elinde gazetenin üçüncü sayfası, çılgınca bağırıyordu. Ilshat:
-Kiçik Apa, gözünü sevem sakin ol! Duyacaklar, yakalayacaklar bizi.
-Öldürdüler kuzumu! Kuzumu öldürdüler!
Günlerdir elinde tuttuğu fotoğrafı gösterdi. Gazetedeki fotoğraf ile aynıydı.
Yirmili yaşlarda bir genç kızın resmi… Ortama yas sessizliği hakim oldu. Kadını
eşya gibi gören zihniyet, kendini ilah yerine koymuş, ona bir nefesi bile çok
görmüştü. Tazecik bir fidan daha kırılmış ve bir ana diri diri toprağa gömülmüştü.
Kadıncağızı, tanımadığı insanlarla bir harabeye sığınmaya hangi korkunun mecbur
bıraktığını artık herkes anlamıştı.
Rehber, daha fazla dayanamadı. Geceyi burada geçirmeyi düşünüyordu ama
bu kadar acı, uzun zaman önce donduğunu düşündüğü vicdanına ağır gelmişti.
-Hazır olun, dedi. Yarın gece geleceğim. Yolculuk başlayacak.
Cerrah, tamam anlamında başını salladı. On gündür kısıldıkları bu kapandan
kurtulup umuda doğru yelken açabileceklerdi. Aklına geride bıraktığında üç
günlük olan kızı geldi. Ümitlenmek istedi. Bir sabır çekti.
Rehber sabah olmadan ayrıldı yanlarından. Titizce plan yaptı, tertibatı
hazırladı. Geceyi beklerken kaç sigara yaktı, sayamadı. Şimdiye kadar pek çok
insanı geçirmişti karşıya. Yine aynı şeyi yapacaktı ama içinde garip bir huzursuzluk
vardı. Akşamüstü telefon çaldı. Arayan Cerrah’tı.

-Abi, baskın yedik. Sen çıktıktan az sonra geldiler. Ben son anda duvarın
ardına attım kendimi. Beni fark etmediler. Ama Hassan, Ilschat ve ablayı
götürdüler. Çok gördüler abi. Bize özgürlüğü çok gördüler.
Beyninden vurulmuşa döndü “Rehber”. Sigarası düştü ağzından. Çok kere
baskın yemişlerdi ama bu defası içini yakmıştı. Olduğu yere çöktü. Birkaç damla
gözyaşı düştü eline. Yıllar sonra ilk defa ağlıyordu.
-İnsan gibi yaşamak bu kadar mı zor! Çok mu şey istediler sizden? Güvende
yaşamak istediler sadece, öldürülmemek, ailelerine iki lokma ekmek götürmek…
Çok mu şey istediler sizden?
Birbiriyle ilgisi olmayan bu dört insan, değil günlerce içinde yaşamak,
yakınına dahi adım atmayacakları tekinsiz bir harabede umulmadık bir şekilde bir
araya gelmiş ve yine ümit etmedikleri bir şekilde bambaşka talihlere yelken
açmışlardı. Gerçek o ki insanca yaşamak, sözde herkesin kolayca ulaşabildiği bir
hak iken kimisi için Kaf dağının ardında yaşayan Zümrüd-ü Anka Kuşu
ulaşılmazlığındaydı.
Bu ve benzeri düşünceler arasında “Rehber”, mevsime inat sakinlikte bir
Meriç gecesi Cerrah’ı insanca yaşama umudunu gurbette arayanlar kervanına
uğurladı. Cerrah orada aradığını buldu mu bilinmez ama tarih boyunca bu arayış
hiç sonlanmadı.

Hizmetten | Esra Kaya

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu