Mizan

“Yarınsız” yaşamak | M. Fethullah Gülen Hocaefendi

Yarınsız yaşamak, bir insan için en büyük felâkettir.

Bugünü yaşayan insanlar, hep, yarınları hesaba katmalıdırlar. “Yarınsız” yaşamak, bir insan için en büyük felâkettir. “Yarın” dediğimiz; yarın, öbür gün, daha öbür gün.. ve “ûlâ”nın mukabili olan “uhrâ”; tâ öbür gün.. Ma’dele-i ulyânın, mahkeme-i kübrânın, mahşer-i uzmânın tahakkuk ettiği gün. Hafizanallah, orada insan, kendini yerden yere vurur. “Yarınlı” yaşamak lazım… Bugünün zevk u sefasından dolayı bu çağ biraz o hastalıkla malûl; “Bilerek dünya hayatının ahiret hayatına tercih edildiği” bir çağda yaşıyoruz.

Halbuki, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği şeyler karşısında, bunların ne önemi olur?!. Lütfettiklerine bakıp, Alvar İmamı gibi; “Değildir bu bana layık, bu bende / Bana bu lütf ile ihsan, nedendir?!.” demek gerekir. Bunca arkadaşın, kardeşin, yoldaşın olması, sizin ile beraber aynı mefkûreyi paylaşmaları, Cenâb-ı Hakk’ın öyle engin bir lütfudur ki, buna mukabil siz, ömür boyu zindanda kalsanız, azap görseniz, akla hayale gelmedik işkencelere maruz bırakılsanız, yine hafif kalır. Çünkü burada sadece “i’lâ-ı kelimetullah”, “i’lâ-ı Hakk”, “i’lâ-ı mefkûre”, “i’lâ-ı gâye-i hayal” için yaşıyorsunuz.

Bunlara bağlı yaşadığınızdan dolayı, evet, bunların bir yönüyle bedelini/karşılığını dünyada bulmak mümkün değildir ama Cenâb-ı Hakk’ın bir teveccühü, dünyanın binlerce mesûdâne hayatına mukabildir. Şayet çektikleriniz o teveccühe vesile ise, “Kaybettik!” dediğiniz yerde kazanıyorsunuz demektir. Ki, böylelerinin durumu “kaybetmeler kuşağında kazanma”dır.

Bir de birileri “Kazandım!” diyorlar; onlar da kazanma kuşağında kaybediyorlar; şehrâhta yürürken -farkına varmadan- patikada yürüyormuş gibi düşüyor, sürüm sürüm hale geliyorlar; tökezliyor, kündeye geliyor, derbeder oluyorlar; der-be-der; dilimizde çok kullanılan Farsça bir kelime. Evet, zavallı insan!.. Muvakkat hayatında, ebedî kalacakmış gibi, tûl-i emel ile, tevehhüm-i ebediyet kaynaklı tûl-i emel ile, “Şuyum da olsun, şuyum da olsun, şuyum da olsun!..” düşüncesiyle aldanıyor. Siz görüyorsunuz, bazen şurada çayın içine sakarini katıyorum; ben kendim için hazırlıyorum; “Bir yudum alırım, dudaklarımdaki kurumayı götürürüm!” diyorum.

Fakat gördüğünüz gibi, bazen bana nasip olmuyor. Bir yerde, o dünya adına böyle yığanlara, Kârûn gibi yığanlara, “Buraya kadardı!” derler. O yığar-durur; gelir ona “Buraya kadardı!” derler. Tatmadan, zevk etmeden, فَخَسَفْنَا بِهِ وَبِدَارِهِ الأَرْضَ فَمَا كَانَ لَهُ مِنْ فِئَةٍ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللهِ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُنْتَصِرِينَ “Derken Biz onu da, sarayını da yerin dibine geçiriverdik. Ne yardımcıları Allah’a karşı kendisine yardım edip onu kurtarabildi ne de kendi kendisini savunabildi.” (Kasas, 28/81) tokadıyla yerin dibine batırılır. Zira hangi şeyde hak ve adalet olmazsa -o arş-ı kemâlâta da çıksa- geçer zemine bir gün mutlaka. Ziya Paşa’nın sözü: “Olmazsa devletin efrâdı beyninde adalet / Geçer zemine, arşa çıkan pâye-i devlet.” O saraylar, o villalar, o yalılar falan, birer mâtemhaneye döner. Tam “Alacağım, edeceğim, yapacağım!” dediği anda, yukarıdan “Buraya kadardı!” derler, keserler sesini/soluğunu!.. Bu mübarek dünya hayatında “yarınlı” yaşamak gerekir. “Mübarek” dedim âhireti kazandırdığından, “ahiretin mezrası” olduğundan, “esmâ-i İlahiyenin tecelligâhı” olduğundan, “sıfât-ı Sübhâniye’nin mezâhiri” olduğundan.

Bunlardan dolayı kıymeti olan bu dünyayı -yarınlı yaşamazsan- beyhude, üç-beş kuruşa -bir yönüyle- satmış olursun. Oysaki onun ile âhiret, onun ile Cennet, onun ile Cenâb-ı Hakk’ın Cemâli, onun ile Rıdvân pekâlâ peylenebilirdi. “Ben, bunları Senin için, hep Senin için, hep Senin için değerlendirdim!..” denebilirdi.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu