Yazarlar

Evrimin açıklayamadığı gerçekler (8. yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu

Bütün hayvan türlerinin müstakil olarak Allah tarafından yaratıldığını kabul eden, türler arası geçişin mümkün olmadığı görüşünde olan  ve dolayısıyla evrimi reddeden bilim adamları sadece evrimcilerin ileri sürdükleri kanıtların zayıflığını ve geçersizliğini göstermekle kalmamış; aynı zamanda evrim teorisiyle cevaplanması mümkün olmayan çok önemli kanıtlar üzerinde durmuş, bunların evrim teorisini geçersiz kılacağını ifade etmişlerdir. Evrime yöneltilen en güçlü itirazlar yaratılışı ve tasarımı savunan Batılı bilim adamlarından gelmiştir. Özellikle Amerika’da evrim aleyhine önemli çalışmalar yapılmış; “Creation Research Society”, “Bible Science Association”, “Institute for Creation Research” ve “Discovery Institute” gibi kurumlar aracılığıyla evrimcilere önemli cevaplar verilmiştir.

Evrim, hiçbir zaman Batı’daki ölçüde Müslümanlar arasında kabul görmediği ve geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmediği için, İslâm dünyasında evrime karşı yapılmış çalışmalar da oldukça sınırlıdır. Bunlar da büyük ölçüde Batılı çalışmalardan istifade edilerek hazırlanmıştır. Bazıları, Müslümanları, evrim aleyhine yapmış oldukları çalışmalarda, Hristiyan dünyanın üretmiş olduğu argümanları kullanmakla itham eder. Ne var ki böyle bir itham ve itirazın elle tutulur makul bir tarafı yoktur. Çünkü önemli olan, bir kanıtın kimin tarafından ortaya konulduğu değil; onun makuliyeti ve bilimsel değeridir.

Kimileri de yaratılışı savunan kanıtların yeterince bilimsel olmadığını, gözlem ve deney yoluyla ispat edilmesi mümkün olmayan argümanlardan oluştuğunu iddia ederler. Onların bu itirazlarının temel dayanağı, evrimi reddedenlerin alternatif olarak yaratmayı savunmalarıdır. Yaratma ise hiçbir zaman deney ve gözlem yoluyla kesin olarak ispat edilemez. Edilseydi, zaten bunun adı iman olmazdı. Çünkü herkes ister istemez Allah’ın varlığını kabul etmek zorunda kalırdı. Özellikle ilk yaratma, insanların şahit olmadığı gaybî bir mesele olduğu için, onun varlığı ancak vahiyle bilinebilir.

Aslında evrimcilerin büyük çoğunluğu kendi kanıtlarındaki zayıflıkların farkındadır. Fakat onlara göre “eldeki en iyi açıklama budur.” Tabi ki natüralist bilimin imkânları dâhilindeki en iyi açıklama. Yani evrimcileri, yaratılış etrafında dile getirilen argümanları reddetmeye sevk eden temel sebep, pozitivist ve natüralist metoda sıkı sıkıya bağlılıklarıdır.

Bununla birlikte aşağıdaki izahlarda da görüleceği üzere, yaratılış ve tasarımı savunanların ortaya koydukları argümanlar, evrimci argümanlara nazaran çok daha tutarlı, makul ve kabul edilebilirdir.

1: HAYATIN KÖKENİ

Evrimin açıklayamadığı gerçekler (8. yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu 2

Bugüne kadar evrimcileri en çok zorlayan konu, hayatın kökeni olmuştur. Onlara göre canlılar âlemindeki bütün oluş ve değişimler tabiatın sınırları içinde izah edilmesi gerektiği için, ilk canlı varlığın da tabii güçlerin ve tesadüfün eseri olması gerekir. Evrimciler şimdiye kadar ilk canlı varlığın (biyogenez) nasıl oluştuğu etrafında birbirinden farklı çok sayıda hipotez ortaya atmış olsalar da olasılık ihtimalleri içerisinde bunların kabul edilebilmesi hiç de mümkün gözükmemektedir.

Evrimin en ateşli savunucularından biri olan Richard Dawkins bile bu konuda şunları yazar: “Evrimin başladığından beri nasıl işlediği konusunda pek çok şey biliyoruz, Darwin’in bildiklerinden çok daha fazlasını. Ama evrimin ilk olarak nasıl başladığı konusundaki bilgilerimiz Darwin’inkilerden pek fazla değil. Evrimin bu gezegende başladığı o tarihî olaya ışık tutan hiçbir kanıtımız yok. Bu olağanüstü nadirlikte bir olay olabilir. Yaşamın sadece bir kez ortaya çıkmış olması yeterlidir ve bildiğimiz kadarıyla gerçekten de bir kez çıktı.” (Dawkins, Yeryüzünün En Büyük Gösterisi, s. 376)

Evrimciler, canlı bir organizmanın kendi kendine oluşmasının mümkün olduğunu göstermek için birçok deney yapmış olsalar da her deneyle birlikte ümitleri biraz daha tükenmiştir. Rus biyokimyacı Alexander I. Oparin ile İngiliz biyokimyacı J. B. S. Halden canlılığın başlangıcını materyalist bir yaklaşımla izah etmeye çalışan ilk bilim adamlarıdır.

Onlardan sonra ise Stanley L. Miller ile Harold Urey tarafından Chicago Üniversitesi’nde yapılan deney meşhur olmuştur. Bu deneyde Miller ve Urey oluşturdukları düzenekte proteinlerin yapı taşı olan bazı aminoasitlerin kendi kendine oluştuğunu söylemiş ve uygun atmosferik koşullar sağlandığı takdirde bazı organik moleküllerin kendiliğinden ortaya çıkabileceğini iddia etmişlerdir. Ne var ki onların bu deneyine birçok itiraz yöneltilmiştir. İlk atmosferik koşulların Miller’in simülasyonuyla hiç alakasının olmadığı, Miller’in yanlış gaz karışımı kullandığı ileri sürülmüştür.

Kaldı ki kendi kendine aminoasitlerin oluştuğunu ispat etmek de ilk canlılık adına hiçbir şey ifade etmez. Aminoasitlerin varlığı, hücrenin meydana gelmesi adına olağanüstü karmaşık bir sürecin daha ilk basamağıdır. Yüzlerce doğru tür aminoasitin doğru bağlar ile doğru sırada ve doğru bir şekilde bir araya gelerek protein molekülünü oluşturması gerekir. Özel bir görev için hazırlanmış enzimler ve dizilimin şifresini veren DNA kodu olmaksızın bunun ihtimali yoktur. İşe yarar tek bir proteinin oluşma şansı 10165 olarak hesaplanmıştır.

Glaskow Üniversitesi’nden Alexander G. Cairns-Smith kendi kendine bir proteinin oluşma zorluğunu şöyle anlatır: “Beş milyar yıl önce bütün dünya tamamen aminoasit dolu olsaydı ve üzerinde başka hiçbir şey bulunmasaydı ve dünyanın tarihi boyunca bu aminoasitler her saniyede 10 birleşme yapsaydı bile, tek bir protein molekülünün, mesela sadece bir insülin molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali, sıfıra yakın derecede düşük olurdu.” (Sarsılmaz, Yaratılış Gerçeği, s. 367)

Ne var ki tek bir proteinin ortaya çıkması da canlılık adına hiçbir şey ifade etmez. Ardından aynı süreçlerle farklı vazifeleri görecek farklı yapılarda yüzlerce proteinin meydana gelmesi ve bunların her birinin hücrede rol alacak özel bir yapı ve biçime sahip organelleri oluşturması gerekir. Günümüzde bilinen en küçük hücre dahi 600 civarında proteine sahiptir.

Fakat bu da yeterli değildir. Çünkü hücrenin meydana gelebilmesi için nükeotitlerden meydana gelen DNA ve RNA’ya ihtiyaç vardır. Her bir nükleotit, bir fosfat, beş karbonlu bir şeker ve bir azotlu organik bazdan oluşur. DNA’nın meydana gelmesi için milyonlarca nükleotitin yine uygun ve ölçülü bir şekilde bir araya gelmesine ihtiyaç vardır. Hücre içerisindeki organeller oluştuktan sonra hücrenin dış dünyadan müstakil bir yapı hâline gelebilmesi için oldukça özel bir yapıya sahip bir zarla çevrilmesi gerekir ki bunu sağlayan da yağlardır. Problem bir şekilde tesadüfen bir hücrenin oluşmasıyla da bitmiyor. Bu hücrenin dış etkilerden korunmasına, beslenmesine, enerji elde etmesine, çoğalmasına ihtiyaç vardır.

Yani belirli atomlar belirli sayılarda bir araya gelerek aynı anda aminoasit, şeker, yağ ve nükleotit gibi molekülleri oluşturacak, bunlar yine tesadüfen belirli sayı ve ölçülerde bir araya gelerek çok daha kompleks molekülleri oluşturacak, bunlar da bir araya gelerek âdeta kendi içerisinde büyük bir fabrika gibi çalışan, içinde harika bir işleyiş ve düzenin bulunduğu hücreyi oluşturacaklar. İşin tuhaf tarafı her biri ayrı bir imkânsızlığı içeren binlerce tesadüf aynı anda, aynı zamanda ve aynı mekânda gerçekleşecektir.

Kısacası bir hücrenin ortaya çıkabilmesi için binlerce (atomlar açısından meseleye bakarsak milyarlarca) doğru parçanın, doğru bir şekilde, doğru bir zamanda, doğru bir yerde bir araya gelmeleri gerekir ki aklı başında hiçbir kimsenin bunu muhtemel görmesi mümkün değildir. Amerikalı jeofizikçi Harold J. Morowitz’e göre tamamen doğru moleküllerin bulunduğu bir okyanus içinde en basit bir hücre yapmak için gerekli olan ihtimal 10399.999.866’da birdir. (Sarsılmaz, Yaratılış Gerçeği, s. 364) Matematikçilerin 1050 üzeri rakamları imkânsız kategorisinde değerlendirdiğini ifade etmek gerekir.

John Lennox, 1040 sayısının ifade ettiği olasılığın gerçekleşme şansını şöyle bir misalle anlatır: Bütün Amerika kıtasını bozuk parayla kaplayıp bunu (380.000 km uzaklıktaki) Ay’a kadar bir sütun şeklinde yükseltin, aynı şeyi eş büyüklükteki bir milyar tane kıta için daha yapın. Bir bozuk parayı alın ve kırmızıya boyadıktan sonra bu milyarlarca sütundan birinin içine koyun. Sonra da gözü bağlı bir arkadaşınıza onu bulmasını söyleyin. Bulma ihtimali, buradaki ihtimale (1040‘ta 1’e) ancak o zaman eşit olacaktır. (Lennox, Aramızda Kalsın Tanrı Var, s. 96)

Bırakalım hiçbir canlılık eserinin olmadığı bir zaman diliminde milyarlarca belirli cins atomun bir araya gelerek molekülleri ve hücreyi oluşturmasını; günümüzde her çeşit organik molekülü diğer canlılardan temin etme şansı olmasına ve her tür teknik ve teknolojik imkân bulunmasına rağmen yine de bilim adamlarının bir hücre yapmaktan aciz olduklarını ifade etmek gerekir. Yani evrimcilerin bizden beklediği, günümüzün son teknoloji bilgisayarlarıyla donattıkları laboratuvarlarda üretemedikleri canlıyı, akıl ve şuurdan yoksun tabiatın ürettiğine inanmamızdır.

Fred Hoyle, Miller-Urey deneyinin, yaşamın başlangıcını kanıtlamaktan çok uzak olduğunu, kompleks canlı varlıkların ortaya çıkışındaki büyük sıçramanın nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını ve kendi fikrine göre bundan sonra da bulunamayacağını ifade ettikten sonra bunun zorluğunu şöyle bir misalle anlatır: Ona göre kendiliğinden canlılığın meydan gelme şansı, tüm parçaları birbirinden dağınık bir şekilde bir hurdalıkta bulunan Boeing 747’nin, avluda esen bir kasırgayla monte edilerek uçmaya hazır hâle gelme ihtimalinden bile çok küçüktür. (Hoyle, The Intelligent of the Universe, s. 18-19)

Yaşamın kökeni üzerine araştırmalar yapan biyokimyacı Klaus Dose da, uzun yıllardır bu alanda yapılan deneylerin çözüm getirmekten ziyade problemin ne kadar büyük olduğunun farkına varılmasına yol açtığını ifade eder. Ona göre bu alanda ortaya konulan teoriler ve yapılan deneyler üzerine yürütülen büyük tartışmalar ya bir çıkmaza saplanmakta ya da bilginin yetersiz olduğu itirafı ile neticelenmektedir. (Dose, “The Origin of Life”, Interdisciplinary Science Reviews, 1988, volume: 13, s. 348)

İnsan genom projesine başkanlık yapmış olan genetikçi Francis Collins de kendini kopyalayabilen organizmaların ilk defa nasıl ortaya çıktığını sorduktan sonra, “Dürüst olmak gerekirse henüz bunu bilmiyoruz.” demiş, ardından da şu andaki hiçbir hipotezin hayatın başlangıcını izah edemediğini, yapılan olasılık hesaplarının imkânsıza yakın sonuçlar vermeye devam ettiğini itiraf etmiştir. (Collins, The Language of God, s. 90)

The Mystery of Life’s Orgin isimli eserin yazarı Profesör Walter Bradley, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylemiştir: “Bilimin, hayatın nasıl başladığına dair en ufak bir fikri bile yok. Sanırım hayatın natüralistik bir biçimde ortaya çıktığına inananlar, mantıken bir akıllı tasarımcının olduğunu çıkarsayanlara nazaran çok daha fazla imanlarıyla hareket ediyorlar.” DNA’nın moleküler yapısını keşfeden Nobel ödüllü biyokimyacı Francis Crick ise hayatın kökeninin bir mucize olarak görünmeye devam ettiğini belirtmiştir. (Strobel, Hani Tanrı Ölmüştü, s. 58-59)

İlk canlının maddî sebeplerle ortaya çıkışının izah edilemeyeceğini gören bazı evrimciler, canlılığın dünyaya bir meteor vasıtasıyla uzaydan geldiğini iddia etmişlerdir. Ne var ki bu sefer de uzayda canlılığın nasıl başladığı sorusu gündeme gelecektir. Biyogenezin maddi süreçlerle açıklanamayacağını gören bazı evrimciler ise, “Olanın olasılığı olmaz.” diyerek bu konu üzerinde konuşmanın gereksiz olacağını ileri sürerler. Onlara göre nasıl olduysa olmuş ve canlılık yeryüzünde meydana gelmiştir. Bunun izahını yapmak bilimin işi olmamalıdır.

Evrimcilerin işinin zorluğu sadece tek bir hücrenin oluşumunu izah etmekle de sınırlı değildir. Farklı özelliklere sahip milyonlarca/milyarlarca hücrenin bir araya gelerek dokuları, organları, sistemleri ve mükemmel canlı organizmalarını ortaya çıkarması gerekiyor. Kaldı ki burada söz konusu olan tek bir canlı organizma da değildir. Aralarında müthiş bir dengenin, iş bölümünün, yardımlaşmanın söz konusu olduğu milyonlarca farklı canlı türü söz konusudur. Bütün bu süreçlerin meydana gelmesini ne maddeyle ne tesadüflerle ne de tabiat yasalarıyla izah etmenin aklen mümkün bir tarafı yoktur.

Evrimciler, bir canlının kendi kendine oluşabileceğini akla yaklaştırmak için sürekli canlıyla cansız varlıklar arasındaki farkın sanıldığı kadar da büyük olmadığını anlatmaya çalışırlar. Mesela şu ifadelere bakalım: “Canlı ile cansız arasındaki tek fark, bu etiketleme farkıdır. Bilimsel temelde ise hiçbir farkları yoktur; sadece biz de bu tanıma uygun bir varlık olduğumuz için, “canlılık” tanımı bize özel anlamlar ifade etmektedir. Doğa açısından ise bir anlamı bulunmamaktadır… Her ne zaman oluşmuş olurlarsa olsunlar, günümüzde değerleri aşırı miktarda abartılan bu genetik materyalin tamamen doğal süreçlerle var olabileceği bilinmelidir.” (Bakırcı, Evrim Kuramı ve Mekanizmaları, s. 72)

Oysaki moleküler biyolojideki gelişmelerle birlikte hücrenin baş döndürücü muhteşem yapısı çok daha iyi keşfedilmiş, canlılık dediğimiz şeyin sanıldığı kadar basit olmadığı çok daha iyi anlaşılmıştır.

Sözün özü şu anda bilim adamları yaşamın nasıl başladığını bilmedikleri gibi, nasıl başlayabileceği noktasında da üzerinde ittifak edilmiş hipotezlere sahip değillerdir. Bunun sebebini şu âyet-i kerime çok güzel açıklar: “Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, kendi yaratılışlarına da şahit kılmadım.” (Kehf sûresi, 18/51)

Nobel ödüllü biyokimyacı Albert Szent-Gyorgyi’nin ifadesiyle süre ne kadar uzun olursa olsun, rastgele dizilen tuğlalar hiçbir zaman bir şato veya tapınak inşa edemez. Taştan tuğladan yapılmış bir binadan bin kat daha kompleks ve daha mükemmel olan bir hücrenin şuursuz atomların rastgele bir araya gelmesiyle oluşacağını iddia etmek ancak aklı gözüne inmiş materyalist bilim adamlarının iddia edeceği bir tez olabilir.

2: İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK

İndirgenemez komplekslik (irreducible complexity) kavramı mikrobiyolog Michael Behe ile ön plana çıkmıştır. İlk defa 1996 yılında neşredilen Darwin’s Black Box-The Biochemical Challenge To Evolution isimli eser, içerdiği kanıtlar ve entelektüel gücü itibarıyla evrim teorisine en ciddi meydan okumalardan biridir. Bu yüzden eser, yayınlandıktan kısa bir süre sonra bilim dünyasında ciddi yankı yapmış ve çok satanlar arasında yerini almıştır. Behe’nin bu çalışması National Review dergisi tarafından 20. yüzyılın en iyi yüz kitap listesinde yerini almıştır. (https://www.nationalreview.com/1999/05/non-fiction-100/)

İndirgenemez komplekslik, birbiriyle uyumlu farklı bileşenlerden oluşan temel bir sistemin, onu oluşturan parçalardan birinin çıkarılması durumunda bütünüyle işlevini yitirecek olmasını ifade eder. Behe, bu durumu fare kapanıyla misallendirir. Ona göre tahta platform, yay, yakalayıcı, metal çubuk gibi parçalardan oluşan fare kapanının işlevsel olabilmesi için bütün bu parçaların eksiksiz olarak bir arada bulunması ve uyumlu bir şekilde birbirine monte edilmiş olması gerekir. Bunlardan birinin bile eksik olması durumunda kapan çalışmaz.

Behe’ye göre hücre ve onun içerisinde yer alan biyolojik sistemler/moleküler makinalar insan eliyle yapılmış sistemlere nazaran çok daha kompleks yapılardır. Bunların vazife ve fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için sistemi oluşturan bütün parçalarının eksiksiz bir şekilde aynı anda mevcut olmaları, sırasıyla ve doğru bir şekilde bir araya gelmeleri gerekir. Behe şu ifadeleriyle birbirine bağlı moleküler makinaların evrim teorisiyle meydana gelemeyeceğini, yani küçük değişimlerle adım adım oluşamayacağını ifade eder:

“Eksiltilemez karmaşıklıktaki bir sistem, daha ilkel bir sistemin küçük, başarılı değişimleri ile doğrudan meydana gelemez. Çünkü değişime önayak olan bu başlangıç sisteminin eksik parçaları nedeniyle, fonksiyonunu devam ettirmesi mümkün değildir. Eksiltilemez karmaşıklıktaki kompleks bir biyolojik sistem, Darwinci evrime karşı güçlü bir meydan okumadır. Doğal seleksiyon, daha önceden çalışır hâlde olan sistemleri seçeceği için, eğer bir biyolojik sistem aşama aşama gelişemiyor ve fonksiyonunu gerçekleştiremiyorsa, bu durumda bütün bir ünite olarak oluşmuş olması gerekir. Bu durumda doğal seleksiyonun bir anlamı da olmayacaktır.” (Behe, Darwin’in Kara Kutusu, s. 48)

Behe, moleküler sistemlerin nasıl basitleştirilemez ve eksiltilemez karmaşık yapılar olduğunu, dolayısıyla evrimleşerek oluşamayacaklarını hücredeki tüycükler, bakteri kamçısı ve kanın pıhtılaşması gibi müşahhas örnekler üzerinden detaylı bir şekilde izah eder. Mesela kanın doğru zamanda ve doğru yerde pıhtılaşması için birbirinden bağımsız çok sayıda proteinin ortak bir çalışma yürütmesine ihtiyaç vardır. Bunlardan herhangi birinin eksilmesi veya zarar görmesi sistemin işleyişini durduracaktır.

Bir motor gibi vazife gören ve dönerek bakterinin suda hareket etmesini sağlayan bakteri kamçısı da oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Kürek, pervane ve motor olmak üzere üç temel parçadan oluşur. Bu parçaların her biri de belirli tip yüzlerce proteinin uygun bir şekilde birbirine bağlanmasıyla meydana gelir. Bu parçalardan birinin eksikliği dahi sistemi dumura uğratır. Dolayısıyla böyle bir sistemin evrimleşerek adım adım oluşması mümkün değildir.

Moleküler biyoloji sayesinde hücrenin yapısı aydınlatıldıkça bilim adamları, daha önce hayal bile edemeyecekleri nasıl karmaşık ve mükemmel bir sistemle karşı karşıya olduklarını daha iyi anlıyorlar. Zira içindeki organellerin her biri ayrı birer moleküler makine olan hücre, nakil sistemleri, üretim hatları, enerji santralleri, rafineleri, genetik bilgi bankası ve savunma mekanizmalarıyla en büyük şehirlerden bile daha kompleks bir yapıya sahiptir. İçerisinde saniyede üç bin kimyevi reaksiyon meydana gelir. Böyle muhteşem bir yapının düzen ve ahenginin bozulmadan uzun bir zaman içerisinde farklı parçaların kademe kademe bir araya gelmesiyle oluşabileceğini hayal etmek dahi mümkün değildir.

Behe bu durumu şöyle tasvir eder: “Biyokimyanın gelişmesiyle, aslında evrim teorisinin kesinlikle açıklayamadığı bir dünya ortaya çıkmıştır. Hücre içindeki iplikçikler, görme, kan pıhtılaşması, hücre içi nakil gibi pek çok sistem biyokimyasal dünyanın ince ince donatılmış, birbiriyle bağlantılı parçalardan oluşan kimyasal mekanizmaları içerdiğini göstermektedir. Bu gelişmelerle, evrim teorisinin mikrobiyolojik düzeyde hiçbir dayanağı kalmamıştır.” (Darwin’in Kara Kutusu, s. 5)

Filozof Anthony Flew, 50 yıl boyunca ateist olarak yaşadıktan sonra dine dönüşünün sebebini biyologların DNA araştırmalarına bağlar ve şöyle devam eder: “Bu araştırmalar, hayatın ortaya çıkması için gereken düzenlemelerdeki olağanüstü komplekslilik nedeniyle bu işin içinde zekânın olması gerektiğini ispatlamışlardır.” Aynı şekilde kozmolog Allan Sandage, 50 yaşında dine dönüşünü şöyle izah eder: “Dünya, her bir sistemi ile ve bu sistemlerin aralarındaki bağlantılar ile sadece tesadüfe hamledilemeyecek kadar komplekstir. Her bir organizmada hayatın varlığının tüm o düzeniyle en güzel şekilde oluşturulduğuna ikna oldum.” (Lennox, Aramızda Kalsın Tanrı Var, s. 242)

İndirgenemez komplekslik sadece hücre seviyesinde ele alınacak bir mesele değildir; gözün yapısından, midenin gıdaları sindirme faaliyetine, kalbin kan pompalamasından böbreklerin kanı süzmesine, dolaşım sisteminden solunum sistemine kadar bütün doku, organ ve sistemleri aynı şekilde kompleks birer biyolojik makine olarak görebiliriz. Darwin, Türlerin Kökeni’nde, “Çok sayıda, ardışık ve küçük değişikliklerle oluşamayacak bileşik bir organın varlığı gösterilebilseydi, teorim kesinlikle çökerdi.” demiştir. (s. 216)

Günümüzde pek çok bilim adamı tarafından, hücredeki en küçük biyolojik makinelerin bile Darwin’in bahsettiği şekilde evrimleşerek tesadüfen meydana gelemeyeceği gösterilmiştir. Michael Behe, dünya kütüphanelerinin katalogları ve bilgisayar arşivleri üzerinde yaptığı araştırmalar neticesinde, karmaşık biyokimyasal sistemlerin evrimleşme sonucu nasıl oluştuğunu açıklayan herhangi bir eser ve çalışmaya rastlamadığını ifade etmiştir. (s. 183)

(Devam edecek…)

Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu