Yazarlar

Veyl olsun o musalline ki! – 1| Prof.Dr.Muhittin Akgül

Bu haftaki yazımda, zaman zaman üzerinde farklı yorumların yapıldığı Mâûn Sûresi’ne değinmeğe çalışacağım. Sûre’nin Mekki-Medeni oluşuyla ilgili rivayetleri değerlendirecek ve “veyl olsun namaz kılanlara! Onlar ki namazlarında sâhûndurlar!” âyetleri üzerinde kısaca duracağım.
1. Mâûn Sûresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi indiği ile ilgili kesin bir ittifak yoktur. Mekke’de nâzil olduğunu söyleyenler çoğunluk olmakla beraber, sahabe, tabiin ve daha sonraki dönemlerdeki pek çok rivayet ve dirayet müfessiri, Sûre’nin baş tarafının Mekkî, ikinci yarısının ise Medenî olduğu/olabileceği kanaatini taşımaktadır. Mesela başta tercümânu’l-Kur’ân olarak şöhret bulmuş İbn Abbas, tâbiinin önde gelen müfessirlerinden Hasan Basrî, Katâde ve İkrime, müfessirlerden Mâturîdi, Zemahşeri, İbn Cüzeyy, hatta son dönem âlimlerinden Cemâluddin el-Kâsımî gibi müfessirler bunlardan sadece bazılarıdır. Sûreyle ilgili tarihsel arka plan adına ıskalayamayacağımız kadar önemli isimlerin, Mekki vurgusunun aksine beyanda bulunması kayda değer bir husustur.
2. Sûre’de namaz ifadesi, Mekke’de henüz namazın farz kılınmadığı da dikkate alınarak, acaba dua ya da ibadet gibi anlamlara gelebilir mi?
Aslında beş vakit namaz farz kılınmadan önce de Allah Resûlü ve müslümanların bazı dönem gizli bazı dönem açıktan namaz kıldıkları, Siyer açısından bilinen bir gerçektir. Bu husus, ister erken dönem Mekke vahiylerinden Müzzemmil Sûresi 1-4. âyetlerinde ifade edilen: “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir. Duruma göre gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile düşünerek oku.” gecenin bir kısmında kılınan namaz, isterse de Mekke döneminin sonlarına doğru nazil olan: “Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!” (A’raf 7/205) âyetinde ifade edilen sabah-akşam kılınan namaz, isterse, beş vakit namazın farz kılınmasıyla, ümmetten yükümlülüğü kaldırılıp Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında hususi farziyyeti devam eden: “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl.” (İsra 17/79) teheccüd namazı olsun, herkesin bildiği ve günlük hayatlarında pratize ettiği namaz önemli bir dinamiktir.
Mekke döneminde Müslümanlar, yukarıdaki âyetlerde de açıkça belirtildiği üzere namaz kıldıkları gibi, müşrikler de namaz kılıyordu. Zira Mekke ve Ka’be, kadim dönemden beri Hz. İbrahim’in (a.s.) tebliğ ettiği dinin, -pek çok şeyi tahrif edilmiş olsa da- bazı ilkeleri, birtakım değişikliklerle beraber biliniyor ve yaşanıyordu. Namaz da bunlardan biriydi. Nitekim: “Onların Mescid-i Haramdaki namazları ise ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değil!” (Enfâl 7/35) âyeti, onların bu namazlarını dile getirmektedir.
Hadis ve Siyer kaynaklarında, nübüvvetin ilk yıllarında Cebrâil’in, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürdüğü, orada fışkıran su ile önce kendisi, daha sonra da Allah Resûlü’nün abdest aldığı, bunun ardından da Resûlullah’a (s.a.s.) namaz kıldırdığı belirtilmektedir. Hatta bunun üzerine Resûlullah’ın (s.a.s.) sevinçli bir şekilde evine geldiği, Hz. Hatice’nin elinden tutarak onu da aynı yere götürdüğü ve aynı şekilde onunla birlikte abdest alıp iki rekat namaz kıldığı da belirtilmektedir.
Konuyla ilgili Tecrid-i Sarihteki şu özet ve önemli bilgiyi de buraya almak isterim ki, “Ahmed b. Habel’in Müsned’inde, Resûlullah’ın (s.a.s.)’in sevgilisi ve sevgilisinin oğlu Üsâme b. Zeyd b. Harise (r.a.)’ın gerek doğrudan doğruya, gerek değerli babaları vâsıtasıyla Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.)’den rivayetine göre, ilk vahiy zamanında Cibril aleyhi’s-selâm kendilerine abdest ile namazı tâ’lîm buyurdukları anlaşılmaktadır.
Diğer rivâyetlerde de Cibril (a.s.)’ın yere vurmasıyla fışkıran bir su kaynağından abdest alındığı ve ilk namazın Cibril aleyhi’s-selâm’m imâmetiyle kılınmış Sabah namazı olup ve o gün içinde Şâri-i A’zam (s.a.s.)’e ilk iktidâ edenin Ümmü’l-mü’minîn Hadîcetü’l-Kübrâ (r.a.) olduğu rivayet edilmektedir. Hâfız İbn Hacer’in Buhârî şerhi (Fethü’l-Bâri) de denilmektedir ki, İsrâ’dan evvel Resûlullâh (s.a.s.)’in de, ashabının da namaz kıldıkları kesindir. Ancak beş vakit namaz farz olmadan da farz namaz var mıydı, yok muydu? ihtilâfı vardır. Bazılarına göre farz namazlar, Güneş’in doğmasıyla batmasından önceydi.
(Tâhâ 20/130) âyet-i kerimesi de buna delildir.” (Bkz:Tecrid-i Sarih, 2/279)
Mâûn Sûresi’ndeki âyette müşriklerle ilgili olarak zikredilen “salat” kelimesiyle, elbette bizim şu anda anladığımız ve kıldığımız bir namaz kast edilmemektedir. Fakat Hz. İbrahim (a.s.)’dan kalma yaptıkları bu hareketin adı namazdı ve kendileri de bunu böyle addediyordu. Demek ki yanlış da olsa, müşriklerin de kendilerince kıldıkları ve adına salat dedikleri bir namazları vardı.
3. Sûre’nin sebeb-i nüzûlü olarak, ibadetlerinde gösterişi seven As b. Vâil, Velid b. Muğire, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi kişilerin gösterilmesi ve bunların da Mekke’de bulunmaları da, Sûre’nin Mekki olduğu gerekçelerinden biridir.
Gerek rivayet, gerekse dirayet tefsirlerinin hemen hemen hepsinde, Mâûn Sûresi’nin kimler hakkında indirildiği ile ilgili rivayetlere bakıldığında, evet ilk âyetlerin Mekkeli müşrikler hakkında indirildiği çoğunlukla rivayet edilse de, son kısmın münafıklar hakkında indirildiği hatta bazen Abdullah b. Übey b. Selûl’ün ismi de tasrih edilerek belirtilmektedir. Yani sebeb-i nüzul olarak sadece belirtilen şahıslar değil, son kısmın özellikle Medine dönemindeki münafıklar hakkında indirildiği, farklı rivayetlerle de desteklenmektedir. Aynı zamanda “namazlarında sahundurlar” cümlesinin tefsiriyle ilgili olarak da, hem Allah Resûlü’nden, hem de ashaptan pek çok rivayet aktarılmıştır ki, bunların da kâhir ekseriyeti, Medine’deki münafıklarla ilgilidir.
Açık bir şekilde görüleceği üzere Mekkî ya da Medenî arka plan, söz konusu ifadenin semantik çerçevesini oldukça esnekleştirmektedir. Şüphesiz ki âyet ve sûrelerin yorumlanmasında arka plan oldukça önemlidir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu arka planı belirlemede acaba kriter ne olmalıdır?
Yazının ikinci kısmına önümüzdeki hafta inşallah devam edelim!
Kaynak: Prof. Dr. Muhittin AKGÜL | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu