Yazarlar

Trumbo ve Aktif Sabır | RECEP ATICI

“Kara liste! Şeytanın hüküm sürdüğü yıllardı. Herkes bu şeytanın dokunuşundan nasibini aldı. Korkunun, bir hayalet gibi herkesi esir aldığı o zaman diliminde pek çok aile dağıldı ve bazıları da bedelini hayatıyla ödedi. O yıllara baktığımızda kahraman veya cani aramanın hiçbir faydası olmaz. Çünkü hiç yoktu ki! Yalnızca kurbanlar vardı. Her kötülük zamanla geçer, zalimler de yenilir ama ağır bedeli bizler öderiz.”[1] Bu sözler, yaralı ama, aynı zamanda kararlığını ve onurunu kaybetmeden direnen Dalton Trumbo’ya aittir.

Onun bu sözleri, 1947 yılında ABD’de başlayan cadı avının bir özeti gibidir. 1945’ten sonra tüm dünyada sureti me’nus, sireti makûs bir Mehlika Sultan görünümündeki sosyalizme sempati artmış, başta ABD olmak üzere bütün dünya ülkelerinde kendine âşık gençler bulmuştur. Bunu önlemek maksadıyla ABD’de senatör McCarthy önderliğinde HUAC, (Amerikan karşıtı faaliyetleri izleme komitesi) korkunç bir cadı avı başlatır. Hesaba çekilenler arasında ünlü senarist Trumbo’da vardır. Kendisinden sorulara ‘evet veya hayır’ şeklinde cevap vermesi istenir. O, düşünce ve ifade özgürlüğüne ters olan bu isteği reddederek şu konuşmayı yapar; “Sizler, Reichtag yangınının arifesindeki günlere benzer bir başkent kuruyorsunuz. Alman tarihini bilenler bu odanın duman koktuğunu anlayacaklardır. Bu, bir Amerikan toplama kampının başlangıcıdır.[2] Bu sözleri üzerine on arkadaşıyla beraber bir yıl hapis ve 1000 $ para cezasına çarptırılır.

Hapis sonrası hepsi birer cüzzamlı gibi muamele görür ve çocukları okula gidemez hale gelir. Bu ağır mahalle baskısından dolayı bazıları intihar eder, bazılarının yuvaları dağılır. Film şirketleri bütün anlaşmaları feshederken Trumbo, kendi kurduğu Senaryo ve Yazarlar Birliği’nden kovulur. İşler bütünüyle sarpa sarınca ailesiyle Mexico City’ye taşınır ve burada 18 senaryo yazmasına rağmen emeğinin sadece yüzde 10’nu alabilir. 1953’te yazdığı “Roma Tatili” Oscar kazanır ama isim kendine ait değildir. 1956’da “The Brave One” filmi de Oscar alınca gerçeğin kapısı biraz aralanır. Kapıyı çalan genç yönetmen Kirk Douglas’tur ve ondan Spartaküs filminin senaryosunu tekrar yazmasını ister. Ayrıca filmin yapımcısını ikna eden Douglas, Trumbo’nun adını da jeneriğe yazdırır. Çok beğenilen filmin izleyicileri arasında ABD Başkanı Kennedy’de vardır. Kennedy, jenerikte Trumbo ismini görmüştür ve dolayısıyla onun yapacağı yorum önemlidir. O da filmi beğendiğini söyleyerek Trumbo’yu onaylar. Trumbo, artık rahattır ve hak ettiği Oscar ödüllerini eski ve yeni tüm paranoyak ünlülerin önünde alır.

13 yıl süren bu “Kara Liste” döneminde Trumbo, askeri tabirle hep ‘teyakkuz’ halinde teenni ve temkinle hareket eder. Evde, takma isimlere göre ayrı ayrı beş telefon vardır, eşi ve üç çocuğun vazifeleri bellidir. Yani o, “Bu hadiseler bitinceye kadar beklemeliyiz” demez. Tam aksine aktif sabrın gereği, pasif görünür fakat kendisine ve arkadaşlarına yapılan haksız zulümler karşısında yakma, yıkma ve kargaşa çıkarma yerine onun alternatifi olan ihyâ, inşâ ve ikâme yolunu seçer. Karınca sabrıyla Oscar’lık eserlere imza atar ve Amerikan tarihine cesur, inancından ödün vermeyen onurlu bir direniş hikâyesi bırakır. Nihayet 1976’da 71 yaşındayken hayata veda eder.

Tarihî tekerrürler devr-i dâimi esprisine bağlı olarak günümüzde de aynı şeylerden söz etmek mümkün. Gerçi, tarihi tekerrürler, ayniyet içinde değil de misliyet içinde cereyan ettiği için hadiselerden yeterince ibret alınamıyor. ABD’de 60 yıl önce yaşanmış cadı avı, bugün itibariyle ülkemizde sil baştan tekrar ediyor. Şayet ders alınmazsa bu ilk olmadığı gibi belki son da olmayacaktır.

Evet, bu süreçte ülkemizde de ‘Kara Liste’ türünden nice fişlemeler yapıldı. Ruhunu şeytana kaptıran “Hedda Hopper”[3]gibi Jurnalistler, yayımladıkları listelerle binlerce insanı linç ettiler. Kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk hasta-sakat, hamile-lohusa demeden herkesi aç ve sefil bıraktılar. Sahte darbe tiyatrosuyla binlerce insanı işinden-aşından, eşinden dahası memleket ve vatanından öksüz ve yetim bıraktılar. Hukukta karşılığı olmayan ByLock vs. gibi uydurma, “vatana ihanet ve terör” yaftasıyla “Karakuşi” mahkemeler binlerce insanı mahkûm etti.

Ancak, bütün bu olumsuzluklara rağmen ülkemizde de Trumbo gibi cadı avı ateşine odun taşımayı reddeden ve bu yönüyle onurlu bir duruş sergileyen er oğlu erler de yok değil. Her ne kadar şimdilerde bâtıl düşüncenin sesi etrafta panik havası oluşturarak hakkın sesini-soluğunu kesmeye çalışsa da netice itibariyle toplumdaki sinmeler hep geçici olmuştur. Arkadan gelen hakikatin gür sesi, her zaman daha tiz perdeden duyulmuştur. Tarihte insanımızın boğazına basıldığı az değildir. Her fırsatta “Aman kalkar! deyip üstüne taşlar koydukları[4] halde yeniden küllerinden dirilmiş ve dünyanın dört bir yanında îman, ümit ve hayat türküleri söylemeye devam etmiştir.

Bu açıdan bizler de bâtılı tasvir etme yerine sebeplere riayet ederek, yeni oluşumlar meydana getirmeliyiz. Hatalarımızı gözden geçirerek, tevbe ve istiğfar kurnalarında yıkanmalı ve meseleyi ‘aktif sabır’ perspektifinden ele alıp bize terettüp eden vazifeleri yerine getirmeliyiz. Yaşanan sıkıntılarla beraber, bize tebessüm eden güzellikleri de görmeye çalışmalıyız. İçine düştüğümüz buhranı, şikâyetlerle ikiye üçe katlama yerine, güzele yorup hayattan ders almalıyız. Böyle bir bekleyiş, zahiren yıpratıyor görünse de aslında bizi pozitif enerjiyle dolduracak ve mukavemetimizi artıracaktır. Dahası özümüzdeki insanlık cevherini keşfetmemizi sağlayacak ve geride kahraman veya cani arama yerine yaraları sarmamıza fırsat verecektir.

 

[1] Doğan Akın, “Gerçeğe inanmak zorlaştığında yalan gerekir!”

[2] Serpil Güvenç, “Direnişin ve ihanetin öyküsü: Dalton Trumbo-Elia Kazan

[3] McCarthy döneminde “The Telegraph” gazetesi yazarı olup cadı avı ateşine odun taşıyan bayan gazeteci.

[4] Fethullah Gülen, “Kırık Mızrab” Millet Ruhu.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu