Yazarlar

Tahta Kulübedeki Sır (1)

Bundan yıllar yıllar önceydi.

Toprak çorak, her yer kurak, etraf çöl gibiydi.

Nerdee; bağ, bahçe hele orman? Bir fidan bile görmek, mucizeydi.

İşte o vakitler, Bahçıvan, gencecik bir delikanlı idi.

 

Bir hayal kurdu, işte ta o zaman;

Olmalıydı bu çöl, bir güzel bahçe, etrafı da yemyeşil orman.

Duyanlar güldü geçti. Kimisi alay etti.

Zaten, Ümitsizlik, pek çoklarının şiarı idi.

 

Başladı bahçesinin planını yapmaya.

Vurdu ilk kazmayı kupkuru toprağa.

Kazdıkça kazdı. İndi daha derine;

Birde,n bir tohum çıkıverdi önüne.

Hatırladı o zaman, ‘acele edip kışta gelenler’i,

Tohum ekip, hasat edemeden gidenleri.

 

Boşa gitmemişti işte, o vakit ekilen tohumlar,

Şimdi onlarla yeşerecekti nice baharlar.

Hem; fihristi değil miydi tohum, koskoca bir ağacın!

Öyleyse, bir fidanla da atılabilirdi temeli, koskoca bir ormanın.

 

Gaz ocağında kaynayan çay suyunun sesi, Tahta Kulube’nin teneke çatısına damlayan yağmur seslerine karışıyordu. Zaman adeta durmuş, yepyeni bir Bahar’ı doğurmaya kilitlenmişti.

Daracık kulübede birkaç delikanlı ve onlardan biraz daha yaşlıca, otuzlarına yenice gelmiş bir Genç Adam diz dize oturmuş, hararetli bir sohbetin sonlarına gelirlerken, adeta farklı bir alemde gibiydiler.

“Adanmışlığa… Yaşatmak için yaşamaya… Bu çorak toprakları, tekrar yemyeşil bir Bahçe’ye çevirmeye… “Bu SIR’lı yolculuğa, sonuna kadar… Var mısınız benimle?” dedi Genç Adam.

Gençler birbirlerine baktı ve “Varız” dediler, hiç tereddüt etmeden.

 

Basit bir “Evet” değildi bu. Artık herşeyden vazgeçme ve bir Ömrü, bir Gaye-i Hayal’e vakfetme yeminiydi adeta. Bu, kupkuru çölleri yemyeşil Cennet Bahçeleri’ne çevirme idealiydi.

 

Hem tohum, hem fide, hem ağaç olacak; hem bir yandan kendileri serpilip boy atacak, hem de nice fidanlara tohum olacaklardı. Bu bir çeşit yoktan var olma mücadelesiydi. Kendi yağıyla kavrulma, küllerinden tekrar doğmaydı. Kara, kışa, fırtınaya karşı meydan okumasıydı, nazenin çiçeklerin …

Bu ‘evet’, unutmaktı.  Anayı, babayı, yari, sılayı… En önemlisi de kendini. Başkaları için yaşamaya kilitli bir ömrün başlangıcıydı. Pek fazla örneği de yoktu aslında. Zaten, örnekleri de kendinden olacaktı zamanla. Adanmışlıktı…

 

Ve, söz verdikleri gibi de yaptılar.

 

Bir daha memleket yüzü görmediler. Ana-babalar hep yollarını gözledi. Kaç bayram geçti, gitmediler, gidemediler.

 

Gençtiler, ama başka gençler yanmasın diye her yangına düşünmeden daldılar. Gönüllü itfaiye erleriydiler adeta.

O günden sonra, bir daha hiç kendilerini düşünmediler. Muhabbet Fedaileri’ydiler…

Adeta zaman tüneli’ne girmiş gibi, bir anda 40 yaş olgunluğuna varmışlardı. Daha, belki de 18 bile değillerdi.

 

Hiç gençliklerini yaşamadılar. Gezip tozmadılar. Değil sevdalanmak, birinin yüzüne bile bakmaya utandılar.

Hiç kariyer planı yapmadılar. İş güç, meslek, servet… Hayalini kurmayı bile ayıp saydılar. Anarşi kol gezerken, ortalığı kan götürürken, akranları birbirinin boğazını sıkarken, hiç kavga etmediler. Aksine,”Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak” diye haykırdılar.

Cesurdular, adeta kainata meydan okudular. Kimselerin cesaret edemediği civanmertliklerde birbirleriyle yarıştılar.

Hep bir gariplik, bir yokluk içinde, ama, bitmeyen bir ümit ve heyecanla, çatlarcasına koşturdular, durdular.

 

Birşeyler anlatabilmek için yeni yeni yollar, metodlar denediler durdular. Kamplar yaptılar. Ege’nin dağlarına asırlar öncesinin iklimini getirdiler. Kahve, kahve dolaştılar. Meyhanelerden adam topladılar. Bir zamanların kabadayıları, gözüyaşlı sohbet müdavimleriydi artık.

Bir seyahatte bile, yan koltuktaki yolcuya birşeyler anlatmayı, fırsat saydılar. Konferanslar tertiplediler. İlmek, ilmek Anadolu’yu dokudular.

Okulların kapılarında beklediler saatlerce, bir sineye daha girebilmek için.

Camilerde, vaaz kürsüsünün en önünde, bazen eski bir teyple, o günleri bugünlere aktarma gayretiyle, yerlerini aldılar.

 

Derken, bir gün… “Evler açın” dedi Bahçıvan. Herkes şaşırdı. Duyulmuş şey değildi. Ama, yine de ikiletmeden açtılar.

“Yurt açın” dedi Bahçıvan. Yine şaşırdılar. Ama yine ikiletmediler. Neyle açılacak, nasıl olacak demediler. Derdiyle kıvrandılar. Esnaf Abi’ler buldular. “Kendimiz için değil, gençler için” dediler, istediler durdular. Aç dolaştılar, ama açları doyurmaya uğraştılar.

“Dergi çıkarın, kitaplar basın” dedi Bahçıvan. Bilmeyiz, demediler. Hep aynı heyecanla, bir ucundan tutmaya çalıştılar.

“Kolejler açın, Dershaneler kurun”, dedi Bahçıvan. Herkes şaşırdı, yine eski köye yeni bir adet  geliyordu. Ama onlar, herkes garip garip bakarken, hiç beklemediler, hemen koştular.

Gazete okumazlardı, vakti gelince gazeteler çıkardılar. Televizyon seyretmezlerdi, televizyon kanalları açtılar.

 

Herkes adım atmaya korkarken, “Gidin, artık vakti geldi, kardeşlerimize sahip çıkın” deyince Bahçıvan, Demir Perde’yi korkmadan, ilkin, onlar aştılar. Ve yıllar süren hasretliği sonlandırdılar.

Bombalar patlarken, sniperlar korku salarken, tünellerden geçip, ateşin ortasına atıldılar. Ve hiç durmak bilmeden, çatlarcasına, dünyanın dört bir yanına koştular. Yeryüzünde ayak basmadık toprak bırakmadılar.

 

“Diyalog” dediler, ” Hoşgörü” dediler. Biraraya gelmesi imkansız sanılan, her türlü görüş ve inançtan insanı biraraya getirmeye uğraştılar. Dağılmaya yüz tutan toplumu birleştiren harç, onlar Öncü’lerdi. Örnek oldular, taşın altına ilk onlar ellerini koydular. Daha sonra, bu zincir devam etti durdu, adeta bir usta çırak gibi, yaşa başa bakılmadan, biri diğerine model oldu. Öyle ki dil, din, renk, ırk ayırt etmeden dünyanın dört bir yanına taşıdılar ‘Barış ve Sevgi mesajları’nı. ‘Hal dili’ yetmişti, her türlü ön yargıyı ve tüm farklılıkları aşmaya. Bu yüzden olsa gerek, her gittikleri yerde hüsn-ü kabul gördüler. Belli ki sineler dört gözle bekliyordu bu ab-ı hayat elini. Sonra da hiç durmadan, yeni yeni Bahçelere koştular, tohum olmaya, fidan

olmaya.

 

Dersen; Bu işin sırrı neydi ?

Çömertti Bahçıvan, her sorana bildiğini öğretti.

Yetmedi. Üstüne tohum verdi, yanında fidan da gönderdi.

Nice Kurak Bozkır’larda, kavrulan Kara Kıta’larda,

işte, o tohumlar çekirdek oldu, bugünkü meyvalara.

 

Her adımlarını temkinle attılar. Hep sırtlarında bir yumurta küfesi taşıma hassasiyetiyle hareket ettiler. Hiç fevri davranmadılar.

Geç bir yaşta evlendiler. Ama, evin yolunu bir türlü bulamadılar. Bazen, gittikleri yerde eşlerini unuttular, bazen çocuklarının adlarını. Günlerce eve uğramadılar. Doğum günlerini , evlilik yıldönümlerini, mezuniyetleri hep kaçırdılar. Hatta bazen evlatlarının düğününe yetişemediler. Sadece kendileri değil, Aileleri de hep bu mahrumiyetlerden paylarını aldılar.

 

Önlerine çok cazip teklifler çıktı kaç defa. Gençtiler, zeki, eğitimli, enerjik, ateş gibi delikanlılardı.

Kariyer teklifleri, iş teklifleri, evlilik teklifleri aldılar.

Kaç kere seçimlerde kapıları çalındı, “Adayımız olun” dendi. Ama hiçbirine dönüp bakmadılar.

 

Tahta Kulübe’deki Sır’rı yakalayan O Gençler ve sonra onları takip eden niceleri, hep sade bir  Refer olmaya talip oldular.

 

Öncü ‘lerdi onlar. Her şey hep ilkin onların üzerinde denendi. Başka da kimse yoktu zaten. Ve onlar, sonradan gelen binlercesine model oldular, ışık tuttular..

Hep hedefteydiler. Ömürleri takip, terassutla geçti. Kaç darbe gördüler, kaç kere gözaltına alındılar, hapislere girdiler…

Ama, her defasında, tekrar, devam ettiler kaldıkları yerden. Ve, sonunda Onlara nasip oldu bu  kurak toprakların tekrar yeşerdiğini, her yerin çiçek bahçesine dönüşmeye başladığını görmek.

Birken bin, onbin, yüzbin oldular. Tüm dünyaya model oldular.

 

Gel zaman, git zaman;

Bakmışlar başka çaresi yok. Kaçışmış yılan, çıyan. işte böylece bahçe, adeta bir Huzur Adası olmuş.

Namı duyulmuş her yerde. Tüm dünyaya model olmuş.

 

Devamı gelecek…

Hizmetten |DENİZ HAN 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu