<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Z.Hicran Yıldırım arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/z-hicran-yildirim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/z-hicran-yildirim/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:21:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Z.Hicran Yıldırım arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/z-hicran-yildirim/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Saidler divanı’na kaydet Allah’ım!.. &#124; Z. Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/saidler-divanina-kaydet-allahim-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2021 14:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18137</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allahım! Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’ya ilmin ve malumatın adedince sonsuz salât ve selâm ederek ellerimizi kaldırıyoruz! O Peygamber ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, Sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/saidler-divanina-kaydet-allahim-z-hicran-yildirim/">Saidler divanı’na kaydet Allah’ım!.. | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Allahım! Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa’ya ilmin ve malumatın adedince sonsuz salât ve selâm ederek ellerimizi kaldırıyoruz!</div>
<div></div>
<div>O Peygamber ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür,</div>
<div>Sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır,</div>
<div>Hacet ve ihtiyaçlar O’nun hürmetine yerine getirilir.</div>
<div>Maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar O’nun hürmetine elde edilir.</div>
<div>O’nun şerefli yüzü hürmetine yağmur yüklü bulutlarla rahmet istenilir.</div>
<div></div>
<div>Allah’ım!</div>
<div>Efendimiz’e (sav), ehl-i beytine ve ashabına her göz kırpma ve nefes alıp verme anında, kainatın zerratı sayısınca salât ü selam olsun.</div>
<div></div>
<div>Ey kudreti sonsuz, merhameti nihayetsiz, bütün âlemlerin yegâne sahibi Yüceler Yücesi Rabbimiz!</div>
<div></div>
<div>Efendimiz&#8217;e teslimat ve salât-ü selamla huzuruna geliyor el pençe divan duruyor ve Hz. Ali’nin (ra) münacaatıyla Sana yalvarıyoruz:</div>
<div></div>
<div>Ey desteği olmayanların desteği!</div>
<div>Ey azığı olmayanların azık kaynağı!</div>
<div>Ey dayanağı olmayanların dayanağı!</div>
<div>Ey zayıfların sığınağı!</div>
<div>Ey fakirlerin hazinesi!</div>
<div>Ey duaları işiten ve ızdırar hâlindeki kullarının dualarına icabet eden!</div>
<div>Ey kötülükleri engelleyen!</div>
<div>Ey boğulmak üzere olanları kurtaran!</div>
<div>Ey helake sürüklenenlere necat yolları gösteren!</div>
<div>Ey her işi mükemmel olan!</div>
<div>Ey kullarına hep iyilik yapan!</div>
<div>Ey kâinatta daima güzellikler sergileyen!</div>
<div>Ey nimetleriyle fazl u ihsanda bulunan Rabbim!</div>
<div>Gece karanlığı, gündüz aydınlığı, Güneş şuaları, ağaçlar sallanışları ve hışırtıları ve sular da çağıltılarıyla sadece Sana secde ederler.</div>
<div></div>
<div>Ey Kendisinden önce ve sonra hiçbir şeyin olmadığı ve olamayacağı, Zâtı için bir nihayet ve sınırın, bir benzer ve zıddın bulunmadığı ve bulunamayacağı yüce Allahım!”</div>
<div></div>
<div>Ey iyilik sâhibi! Ey ni’met sâhibi! Ey fazîlet sâhibi!</div>
<div>Ey hiçbir ortağı bulunmayan Allâhım!</div>
<div>Bütün güzel isimlerin ve en yüce sıfatların sâhibi,</div>
<div>Mahlûkatın yegâne hak mabûdu Yüce Allah’ım!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Bizi Sen yarattın; sığınağımızdır rahmetin,</div>
<div>Bollukta da darlıkta da en büyük ümidimizdir şefkatin.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Hâl-i pürmelâlimizi, aczimizi görür ve bilirsin,</div>
<div>Gizli gizli yakarışlarımızı da sadece Sen işitirsin.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Ümitsizlik vadilerine düşmemize izin verme,</div>
<div>Lütfuna ihtiyacımız sonsuzdur, kalplerimizi kaydırma!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Azabından, gazabından, ikabından Sen koru,</div>
<div>Huzurunda kulluk tasmasıyla duran biz boynu bükük kulları!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Orada ne diyeceğimizi lisanımıza Sen yerleştir!</div>
<div>Hüsran mıdır kabirdeki hâlimiz, bilemeyiz nedir?</div>
<div></div>
<div>Allahım! Bağışlayıcılığının lezzetini duyur gönlümüze,</div>
<div>Evlâd ü iyalin, malın-mülkün fayda vermediği o günde!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Tutmazsan elimizden, zayi olur gideriz biz,</div>
<div>Fakat koruyup kollarsan, kaymaz yerinden ayaklarımız!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Sadece muhsinleri affedersen eğer Sen,</div>
<div>Hevasına yenik düşmüş mücrimleri bulunur mu affeden!?</div>
<div></div>
<div>Allahım! Takva talebinde kusur etmişsek şayet,</div>
<div>İşte huzurundayız, tevbe ediyoruz, günahımızı affet!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Dağlar cesametinde olsa da günahlarımız,</div>
<div>Affın ondan da büyüktür, bağışlanma umarız.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Cahillik edip günahlara dalmış olsak da,</div>
<div>“Kulum ümidini kesmesin.” nidası hep kulağımızda.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Lütfunu hatırlayınca bütün korkularımız eriyor,</div>
<div>Günahlarımız zihnimize hücum edince gözlerimizden yaşlar geliyor.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Biz bîçareyiz, rahmetini ve fazlını gözlüyoruz,</div>
<div>Senin ihsan kapından başka bir kapıyı çalacak da değiliz!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Dergâhından uzaklaştırılır ya da iltifat görmezsek,</div>
<div>Kimin affını umabilir ve kimden şefaat bekleyebiliriz!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Seven gönüller gecelerde uyumaz, dua eder, yalvarır,</div>
<div>Gafillerin yaptığı tek şeyse, kulağı üzerine yatıp uyumaktır.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Kulların hep Senin bol rahmetini ümit ederler,</div>
<div>Ve Cennet bahçelerinde ebediyyen kalmayı dilerler.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Reca hislerimiz coşunca kurtulacağımızı zannediyoruz,</div>
<div>Günahlarımızı düşününce de kendimizi levmediyoruz!</div>
<div></div>
<div>Allahım! Biz kullarını affedersen eğer, affınla kurtuluş buluruz,</div>
<div>Yok, eğer affetmezsen, sayısız günahlarımızla helak oluruz.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Habibin Hazreti Muhammed Mustafa hürmetine,</div>
<div>Ve O Nebîler Serveri’ne ittiba eden salih kulların hürmetine…</div>
<div></div>
<div>Allahım! Bizi Hazreti Ahmed ü Mahmûd’un dini üzere sabit eyle,</div>
<div>Gönlümüzü de, inabe, takva, taat ve hudû hisleri ile süsle.</div>
<div></div>
<div>Allahım, Rahmeti Sonsuz Allahım! Kullarını mahrum etme,</div>
<div>Etme de, mahlûkatın O en hayırlısının şefaatine nâil eyle.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Kulların ellerini açıp Sana dua ettiği müddetçe,</div>
<div>Sen de Kâinatın İftihar Tablosu Efendimiz’e salât eyle!</div>
<div></div>
<div>Allahım! İsm-i A‘zam’ın hürmetine,</div>
<div>O en güzel olan isimlerinin hürmetine,</div>
<div>Hikmetli Kur’an’ın sûreleri, âyetleri, sırları, nûrları, kelime ve harfleri hürmetine,</div>
<div></div>
<div>Allahım! Arşını taşıyan meleklerinin ve diğer melâike-i kirâmın ve onların tesbîhleri ve ibâdetleri hürmetine,</div>
<div></div>
<div>‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım.</div>
<div>Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım.</div>
<div>Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Dediğin sözler hürmetine dualarımıza icabet buyur!</div>
<div></div>
<div>Allah’ım! Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in:</div>
<div>‘Allah Tealâ, Şaban ayının on beşinci gecesinde rahmetiyle dünya semasına tenezzül buyurur, orada tecelli eder ve Kelb Kabîlesi’nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok sayıda günahkârı affeder…Cehennem’den kurtarır…’ (Buhârî, et-Tergîb ve’t-Terhib) buyurduğu bu mübarek gecede ellerimizi kaldırıp Sana yalvarıyoruz…</div>
<div></div>
<div>Ey Allahım, şayet ismimizi bahtiyar kullarının adlarını kaydettiğin Saidler Divanı’na yazmış isen, o yazıyı orada sabit eyle.</div>
<div></div>
<div>Şayet, talihsiz zavallı kulların adlarının yazıldığı Şakîler Defteri’ne ismimiz yazılmışsa da bahtına düştük, ismimizi o bahtsızların arasından silip salih kullar zümresine dahil eyle.</div>
<div></div>
<div>Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyuruyorsun:</div>
<div>“Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)</div>
<div></div>
<div>Allahım! Sen izzet ve celal sahibisin. Zatını sena ettiğin gibi Seni sena etmekten, ululuğuna yaraşır beyanlarla Sana kulluğumuzu sunmaktan ve Sana azametine yakışır sözlerle içimizi dökmekten aciziz.</div>
<div></div>
<div>Allahım! Mükerrem Şaban ayının ortasında, “her türlü hikmetli işin belirlenip yazıldığı ve onaylandığı”büyük tecellin yüzü suyu hürmetine, bizim bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün belâları üzerimizden kaldır, def eyle! Hata kabilinden olup sadece Senin bildiğin şeylerimizi bağışla, bizi affeyle. Zira yegane Aziz ve yegane Kerim Sensin!..</div>
<div></div>
<div>Ey iyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz! Bizleri katından bir güçle te’yid buyur…</div>
<div></div>
<div>
<p align="JUSTIFY">Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım!</p>
<p align="JUSTIFY">Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle!’</p>
<p align="JUSTIFY">Allah’ım! Hak etmediği muameleye tabi tutulan ve zâlimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum ” kardeşlerimize…</p>
<p align="JUSTIFY">Tez zamanda serbest kalmalarını ve hak ettikleri hu¨rriyet ve imkanlara kavuşmalarını lütfeyle.</p>
<p align="JUSTIFY">Öyle ki, bu lütfunun keyfiyeti, Sen’den gayrı “mâsiva”dan gelebilecek iyiliklerden müstağni kılacak ölçu¨de olsun!</p>
<p align="JUSTIFY">Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.</p>
<p align="JUSTIFY">Allahümme innî eûzü bike minel-hemmi vel-hazen ve eûzü bike minel-aczi vel-kesel ve eûzü bike minel-cübni vel-buhl ve eûzü bike min galebetid-deyni ve kahrir-ricâl.</p>
<p align="JUSTIFY">Yâ Rabbi, kederden, dertten, âcizlikten, tembellikten, korkudan, cimrilikten, borcumuzu ödeyememekten ve insanların kahrından sana sığınırız!</p>
</div>
<div></div>
<div>Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Aradîn,</div>
<div>Yâ Halıkî ve yâ Halık-ı Küll-i Şey…</div>
<div>Gökleri yıldızlarıyla,</div>
<div>Zemini müştemilâtıyla</div>
<div>Bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için…</div>
<div>Nefsimizi bize musahhar eyle,</div>
<div>Matlubumuzu bize musahhar kıl.</div>
<div>Kur’ân’a ve imana hizmet için insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap.</div>
<div>Bize ve kardeşlerimize iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver.</div>
<div>Hazret-i Mûsa Aleyhisselâma denizi,</div>
<div>Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi,</div>
<div>Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri,</div>
<div>Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi,</div>
<div>Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri,</div>
<div>Teshir ettiğin gibi, Kur’an’a ve Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl.</div>
<div>Ve bizi nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mes’ut kıl.</div>
<div></div>
<div>Allah’ım! Duamızın evvelinde salât ü selamla kaldırdığımız ellerimizi, bir kere daha Efendimiz Hazreti Ahmed ü Mahmûd u Muhammed Mustafa&#8217;yı, O&#8217;nun tertemiz, dupduru, pırıl pırıl aile fertlerini, yıldızlar kadar yükseklerde dolaşan ashabını hayırla anarak indiriyor ve bizi ellerimiz boş, haybet ve hüsran içinde geri çevirmemeni diliyoruz!</div>
<div></div>
<div>Amin… Ya Muin! Velhamdülillahi Rabbil alemin…</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Z. Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/saidler-divanina-kaydet-allahim-z-hicran-yildirim/">Saidler divanı’na kaydet Allah’ım!.. | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Miraç&#8217;tan daha güzel bir şey görmüş değilim.&#8221; (sav) &#124; Z. Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/miractan-daha-guzel-bir-sey-gormus-degilim-sav-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Mar 2021 13:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[mirac]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa&#8217;nın (S.A.V) insanlık adına alemlerin Rabbi&#8217;yle buluştuğu kutlu gece&#8230; İslam âlemi, dualarla yarın gece Miraç Gecesi&#8217;ni idrak edecek. ‘Leyle-i Mi’râc, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/miractan-daha-guzel-bir-sey-gormus-degilim-sav-z-hicran-yildirim/">&#8220;Miraç&#8217;tan daha güzel bir şey görmüş değilim.&#8221; (sav) | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa&#8217;nın (S.A.V) insanlık adına alemlerin Rabbi&#8217;yle buluştuğu kutlu gece&#8230; İslam âlemi, dualarla yarın gece Miraç Gecesi&#8217;ni idrak edecek.</p>
<div>‘Leyle-i Mi’râc, ikinci bir Leyle-i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket-i mâneviye sırrıyla, inşaallah her biriniz kırk bin dille tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisanla bu kıymettar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve duâlar edeceksiniz.’ diyerek Mirac Gecesi’nin ehemmiyetini vurguluyor Çağımızın Büyük Çilekeş’i.</div>
<div></div>
<div>İnsanlığın iftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok ağır imtihanlardan sonra şereflendirildiği Miraç.</div>
<div></div>
<div>Şi’b-i Ebî Tâlip’te boykot yaşamış üç uzun sene Efendimiz (sav), amcası Ebu Tâlib, mübarek anamız Hazreti Hatîce ve bütün ashab.  Güneşin altında kavurucu çölde yaşamaya mahkûm edilmişler.</div>
<div></div>
<div>İnsanlığın İftihar Tablosu, Allah’a iman eden bir avuç masum müminle beraber çileli bir hayat yaşıyor… Sadece kendisinin hüznünü değil, bütün müminlerin derdini de sırtlanmış.</div>
<div></div>
<div>Ebu Talib, haber veriyor müşriklere güvelerin boykot maddelerini kemirip bu insafsızca zulmü geçersiz hale getirdiğini.</div>
<div>Zulüm sona eriyor bir an için ama o üç yıl boyunca çok ağır kayıplar olmuş.  Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) fazla zaman geçmeden iki büyük ağır imtihan daha geçiriyor. Önce ona kol kanat geren Ebu Talib vefat ediyor. Ve hemen arkasından da her şeyi ile kendisini tasdik etmiş mübarek anamız, Hatîce validemiz de vefat edip gidiyor bu dünyadan.</div>
<div></div>
<div>O Şefkat ve Merhamet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem), boykot,  ağır kayıplar ve Mekkeli müşriklerin gittikçe daha da sertleşen zulümleri karışışında yıkılıp kalmıyor, insanları ebedî saadete yönlendirmek için çırpınıp duruyor.</div>
<div></div>
<div>Bütün kapılar kapanınca Taif’e gidiyor. Fakat orada da çok şiddetli zulümlere maruz kalıyor. Taşlanıyor o Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek eli-ayağı yarılıyor. Duyduğunu insanlara mutlaka duyurma derdiyle adeta kıvranıyor.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok incindiği, musibetlerle karşı karşıya kaldığı bu anda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınıyor. Vücudundan akan kana, yarılan başına ve ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak hazin bir sesle dua ediyor:</div>
<div></div>
<div>“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.</div>
<div></div>
<div>Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin, benim de Rabbimsin; beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musibet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir.</div>
<div></div>
<div>İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Veçhine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”</div>
<div></div>
<div>Geri dönüyor olmuyor. Mekke’ye sokulmuyor. Bir müşriğin himayesinde dönüyor ancak evine. Fakat çok hüzünlü. Çektiği sıkıntılardan dolayı kederli değil. Kimseye bir şey anlatamama, insanları sonsuza davet edememe çok incitiyor O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem). Çünkü O insanlığa karşı çok şefkatli ve merhametli.</div>
<div></div>
<div>İnsanlık için çektiği o sıkıntılar, dertler, tasalar ve sebeplerin tamamen suküt etmesi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mirac’a davet edilmesine vesile oluyor.</div>
<div></div>
<div>İşte her şeyin bitti dendiği anda Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine`ye hicretten yaklaşık bir yıl önce Recep ayının 27&#8217;inci gecesi gökler ötesi aleme davet ediliyordu. &#8220;İsrâ ve Mîrâc&#8221; denilen mucizeler gerçekleşiyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de İsrâ Sûresi&#8217;nin 1&#8217;inci âyetinde: </b></div>
<div>&#8220;Kulu Muhammed&#8217;i, bir gece Mescid-i Harâm&#8217;dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ&#8217;ya götüren Allah&#8217;ın şânı ne yücedir. Doğrusu O işitir ve görür.&#8221; buyrularak bu hadise açıkça ifade ediliyor.</div>
<div></div>
<div>Efendiler Efendisi, amcası Ebû Tâlib’in kızı Ümmü Hâni’nin evinde bulunduğu o akşam ibadet maksadıyla Kâbe’ye gelmişti. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice’nin vefatından sonra Mekkelilerin takındığı tavır, Tâif’te yaşadığı sıkıntılar ve dönüşte insanların kapılarını kapatması O`nun ruhunu sıktıkça sıkmıştı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâbe`nin Hatîm  kısmında hüzünle gözyaşı döküyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu sırada Cibril-i Emîn nüzûl etti. Yanında, daha önceki peygamberlerin de üzerine bindikleri ‘Burak’ adında bir binek getirmişti. Sebeplerin tamamen sükut ettiği bir anda İlahî bir davet vardı ve Cibril (as) da bu davete muhatap olan en kutlu misafiri almak için gelmişti. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Hakk’ın özel davetlisi olarak semaya çağrılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Cibril-i Emîn, Efendimiz’in göğsünü yardı ve içini Zemzem suyu ile yıkadı; ardından da altın bir kâse içinde, elinde tuttuğu iman ve hikmetle göğsünü doldurarak kapattı. Sonra da mukaddes yolculuk başladı.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gecenin bir anında Burak’la Mekke’den Kudüs’e, Mescid-i Aksâ&#8217;ya seyahat etti. Orada önceki peygamberlerin kendisini beklediğini gördü. Efendimiz onlara iki rekat namaz kıldırdı ve semalara doğru seyahatine devam etti. Bu yolculuk sırasında;</div>
<div></div>
<div>Birinci kat semada Hz. Adem,</div>
<div>İkinci kat semada Hz. Yahya ve Hz. İsa,</div>
<div>Üçüncü kat semada Hz. Yusuf,</div>
<div>Dördüncü kat semada Hz. İdris,</div>
<div>Beşinci kat semada Hz. Harun,</div>
<div>Altıncı kat semada Hz. Musa</div>
<div>Yedinci kat semada Hz. İbrahim (as) ile görüştü.</div>
<div></div>
<div>Cebrail (as) ardından Peygamber Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) daha da yükseklere çıkardı, öyle bir fezaya vardılar ki kaderleri yazan kalemlerin cızırtıları duyuluyordu. Nihayet varlıklar âleminin son sınırı olan Sidretü’l–müntehâya ulaştılar.</div>
<div>Cebrail:</div>
<div>“İşte burası Sidretü’l Müntehâdır. Ben buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam, yanarım.” dedi.</div>
<div>Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem)  bundan sonra dört kutsal nehir ve her gün yetmiş bin meleğin ziyaret ettiği Beyt–i Ma’mûr gösterildi.</div>
<div>Bütün bunlardan sonra kendisine şarap, süt ve bal dolu üç bardak sunuldu. O, sütü tercih etti. İçtiği süt, onun ve ümmetinin fıtratı, yani İslâm üzere olan ve Yüce Allah’ın insanların fıtratına uygun yarattığı yoldu.  Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)  ayrıca şehitlerin ve muttakilerin cenneti olan Cennetü’l–Me’vâ’yı da temaşa etti.</div>
<div></div>
<div>Cebrail’i (as) geride bırakan Zât–ı Ahmediye Aleyhisselam, burada Refref’e binerek Arş–ı A’lâ’ya urûç etti. “Kâb-ı Kavseyni ev Ednâ” diye ifade edilen “imkân dairesinin bitiş, vücûb dairesinin başlama sınırına” ulaştı:</div>
<div></div>
<div><b>“Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı. O da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti. Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı. Şimdi siz kalkmış da onun gördükleri hakkında şüphe edip kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz? </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Me’va cenneti de onun yanındadır. O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu. Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da. Vallahi gördü, hem de Rabbinin ayetlerinden en büyüğünü gördü! (Necm S. 7-18.) </b></div>
<div></div>
<div>Efendimiz, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ile şerefyâb olurken Cennet’ler de O’nunla (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefyâb oluyordu.</div>
<div></div>
<div>İnsanlığın İftihar Tablosu bütün bunları ihraz ediyor, O’na burda kal, gitme deniliyor. Ama, Şefkat Peygamberi, kendine has o derin merhamet hissi ve Cehennem’e sürüklenenlere karşı acıma duygusuyla, insanları ebedî saadete yönlendirmek için Mirac’tan şu zulmet yurduna geri dönüyordu.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mirac’dan geri dönerken yanında ümmetine çok büyük hediyeler getirmiştir.</div>
<div></div>
<div><b>Birincisi: </b>Beş vakit farz namaz</div>
<div></div>
<div>İkincisi: “Âmenerrasûlü” diye bilinen Bakara Suresi’nin son iki ayeti (Bakara, 2/285–286).</div>
<div></div>
<div><b>Üçüncüsü:</b> İsra Suresi’nin 22–39 âyetlerindeki İslâmi prensipler:</div>
<div></div>
<div>‘Sakın Allah ile beraber başka tanrı edinme! Yoksa yerilmiş, bir kenara itilmiş vaziyette kalırsın.</div>
<div>Rabbin şöyle buyurdu:</div>
<div>Allah&#8217;tan başkasına ibadet etmeyin.</div>
<div></div>
<div>Anneye ve babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, &#8220;öff!&#8221; bile deme, onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle.</div>
<div></div>
<div>Şefkatle, tevazu ile onlara kol kanat ger ve şöyle dua et: &#8220;Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur!&#8221;</div>
<div></div>
<div>Rabbiniz ruhlarınızdaki duyguları pek iyi bilir. Eğer siz iyi kimseler iseniz şunu bilin ki Allah kötülüklerden, özellikle anne ve babasına yaptığı kötü muamelelerden, tövbe edenlere karşı, günahları çok affedicidir.’ (İsra Suresi, 22–39)</div>
<div></div>
<div><b>Dördüncüsü:</b> Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet’e girecekleri müjdesini…</div>
<div></div>
<div><b>Beşincisi:</b> İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi.</div>
<div>Bir diğer hediye de Mi’rac gecesi Allah ile karşılıklı selâmlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki<b> et–Tahiyyâtü</b> diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi’rac’da Allah ile Habibi (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki o kutsî sohbeti hatırlatmakta ve benzerî bir mükâlemeye namaz kılanı mazhar etmektedir. (Şualar, Bediüzzaman)</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah’u Teala’nın huzuruna varınca Cenab-ı Hakk’a hürmetlerini ve O’nun (cc) yarattığı kullarının tahiyyatlarını arz etmek niyetiyle:</div>
<div></div>
<div>“Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü”</div>
<div>“Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah’adır.” demiş,</div>
<div></div>
<div>Allah’u Teala da Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) karşılayıp selamlayarak:</div>
<div></div>
<div>“Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekatüh”</div>
<div>“Ey Peygamber! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.” demişti.</div>
<div></div>
<div>Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer:</div>
<div></div>
<div>“Esselamü aleyna ve ala ibadillahissalihin”</div>
<div>“Selam bizim üzerimize ve Allah’ın bütün iyi kulları üzerine olsun.”</div>
<div></div>
<div>cümlesiyle Allah’ın selamına mukabelede bulunmuş ve Allah’u Teala ile Peygamber Efendimiz’in bu güzel konuşmalarına şahit olan Cebrail (as) de sevinç içinde bu selamlaşma ve duaya:</div>
<div></div>
<div>“Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasülüh”</div>
<div>“Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve elçisidir.” diyerek eşlik etmiştir.</div>
<div></div>
<div>Böylece namazlarda Ettehiyyatü duası Miraç’ta Allah ile Habibi (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki o kutsî sohbetin hediyesi olarak yer almıştır.</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Mirac Kandiliniz Mübarek Olsun!</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Z. Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/miractan-daha-guzel-bir-sey-gormus-degilim-sav-z-hicran-yildirim/">&#8220;Miraç&#8217;tan daha güzel bir şey görmüş değilim.&#8221; (sav) | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonsuz’u hasat etme zamanları (Üç Aylar) &#124; Z. Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/sonsuzu-hasat-etme-zamanlari-uc-aylar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2021 11:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[üç aylar]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16973</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kutlu zaman dilimi üç aylar başlıyor. Recep, Şaban ve Ramazan aylarını içine alan 3 aylar 13 Şubat 2021 yani Yarın başlıyor. Bu kutlu zaman dilimi için Eğitimci yazar Z. Hicran&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuzu-hasat-etme-zamanlari-uc-aylar/">Sonsuz’u hasat etme zamanları (Üç Aylar) | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="page-summary">Kutlu zaman dilimi üç aylar başlıyor. Recep, Şaban ve Ramazan aylarını içine alan 3 aylar 13 Şubat 2021 yani Yarın başlıyor. Bu kutlu zaman dilimi için Eğitimci yazar Z. Hicran Yıldırım bir yazı kaleme aldı.</h2>
<div></div>
<div>Ezel ve Ebed Sultan’ı Yüce Allah, insanoğlunu kâinat kitabını okuyup anlaması, tabiattaki güzellikleri temaşa ve tefekkür etmesi, kulluk şuuruyla kendisine yönelmesi için yaratıp yeryüzüne göndermiş. Nitekim “Ben cinleri ve insanları sadece Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.”<b> (Zâriyât, 51/56)</b> buyuruyor.</div>
<div></div>
<div>İşte dünyaya belli bir süre için gönderilen insan kendisine verilen kabiliyetleri hayır yönünde kullanarak melekleri geride bırakacağı gibi iradesini ve kabiliyetlerini kötü yönde kullanarak şer bakımından aşağıların da en aşağısına yuvarlanabilir. Rabbimiz bu hakikati: “Biz insanı en mükemmel surette yarattık, sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük.” <b>(Tin, 95/4-5)</b> ayetleri ile anlatır.</div>
<div></div>
<div>Rabbimiz bu dünya yolculuğunda insana doğru yolu göstermek için peygamberler gönderdiği gibi, aynı zamanda onun dünyada sürçüp kalmaması ve şeytana tabi olup ebedi sonsuz bir hayatı kaybetmemesi için mübarek zaman dilimlerini yaratmış onun için…</div>
<div></div>
<div>Nihayet bu asrın büyük mütefekkiri de bu hakikati dile getirerek bu kutlu zaman dilimlerinden azami derecede istifade etmemiz gerektiğini vurgular:</div>
<div></div>
<div>‘Ey insanlar! Siz burada misafirsiniz. Ve buradan da diğer bir yere gideceksiniz.  Fenâya, yokluğa, hiçliğe, unutulmaya, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi kuruntu edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekâya gidiyorsunuz. Yokluğa değil, ebedî bir vücud kazanmaya sevk olunuyorsunuz. Karanlığa değil, nur âlemine giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikî`nin tarafına gidiyorsunuz. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği şeylere kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığınız gibi, bu şehirden de çıkacaksınız…’</div>
<div></div>
<div>Kader perdesinin arkasından genç, ihtiyar, zengin, fakir, çoluk çocuk, güzel, çirkin demeden imtihan süresini dolduranlar toprağa geri dönecek. Allah’a verdiği sözün arkasında durup bu dünyada misafir gibi davrananlar da, kendilerini ebedi yaşayacakmış gibi dünyanın hâkimi bilip hırs gösterenler de; kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, asıl vazifesinin ne olduğunu bilenler de, bilmeyenler de; bilmek istemeyip dünyanın fani yüzüne aldananlar da; saltanatına, servetine, şöhretine güvenip şımaranlar da bir gün mutlaka bu dünyadan göçüp gidecek…</div>
<div></div>
<div>Önemli olan, Allah’ın rızası istikametinde dünyayı bir mezra bilip iyilik, güzellik ve hayır ekip bu fani ömrü ebedi bir hayata dönüştürmektir.</div>
<div></div>
<div>Madem insan bu fani dünyadan çıkacak, öyle ise aziz olarak çıkmaya çalışmalı. Bütün hayatını geçici dünya hayatına sarf edip yok etmemeli… Her yıl insana bir lütuf olarak yıkanma, arınma ve kulluk zirvesine ulaşmanın manevi zamanları olan Üç aylar’ı iyi değerlendirip rıza ufkuna ulaşmaya bakmalı.</div>
<div></div>
<div>Dünyanın cazibedar yüzüne aldanmamak, yollarda takılıp kalmamak, böylece esfel-i safiline yuvarlanmamak… ve bezm-i elestte Allah’a verdiği söze sadık kalarak “vefalı” bir şekilde yaşamak için Allah’ın değer verdiği bu zamanlara hürmet göstermeli.</div>
<div></div>
<div>Göklerin nura gark olduğu, zeminin semavî sofralarla bezendiği böyle bereketli zaman dilimlerinde, insan kalbi ve ruhi hayat bakımından hep derinleşmeye yönelmeli ve yapacağı her işi mutlaka yüksek hedeflere, engin mülâhazalara bağlamalı.***</div>
<div></div>
<div>Zinnun-i Mısri der ki:</div>
<div>“Recep ekme ayıdır, Şaban sulama ayıdır, Ramazan derleyip toplama ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer, ne yaparsa onun karşılığını görür. Bir kimse ekimi bırakırsa, hasat zamanı ekmediğine pişman olur. Kıyamet gününde ise çok kötü duruma düşer.” (Abdülkadir Geylânî, Üç Aylar ve Faziletleri)</div>
<div></div>
<div>Bu kutlu ayların kendisine mahsus güzelliklerini, insanın gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kamil manada duyup tadabilmenin ancak daha baştan bu zamanların “ganimet ayları” olduğuna inanıp onlara teveccüh etmekle mümkün olacağını, ifade ediyor Büyüğümüz. Arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle bu ayların ciddî şekilde değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.</div>
<div></div>
<div>‘Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz bu ayların ruh ve manasına teveccüh etmezseniz, onlar da size kapılarını açmaz. Hatta bu aylarla ilgili söylenen çok canlı ve parlak sözler bile sizin nazarınızda cansız bir ceset gibi sönük kalır.’</div>
<div></div>
<div>Öyle ki bu mevzuda ne bam teline dokunan ifadeler ne de Allah dostlarının yüreklere aşk u heyecan salan sözleri insanın gönlünde bir yer bulur.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri kutlu aylar olan Recep, Şaban ve Ramazan’dan bahsederken “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerif’te yüzden geçer, Şaban-ı Muazzama’da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarek’te bine çıkar ve cuma gecesinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.” diyor.</div>
<div></div>
<div>Efendimiz (sallallahu  aleyhi  ve  sellem):</div>
<div></div>
<div><b>‘Allâhümme bârik lenâ fi Recebe ve Şa’bân, ve belliğnâ Ramazân’ </b>(Allah’ım, Recep ve Şaban ayını bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.) duasıyla takdir eder bu mübarek zaman dilimlerini.</div>
<div></div>
<div>Bu kutsi beyanla, asıl hedef, 84 yıllık tertemiz bir ömrü içinde saklayan Ramazan-ı Şerif Ayı’na ulaşmak ve bu ayın içerisine hazine olarak konulmuş Kadir Gecesi’ni yakalamaktır.</div>
<div>Hadisin ifadesiyle, bu rahmet atmosferinden istifade etmek ve fırsatı kaçırmamak için Ramazan’ın öncesine konulmuş olan Recep ve Şaban Aylarını iyi değerlendirmek gerek. Ancak bu iki ayda ruhen ve bedenen hazırlık yapılırsa Rahmet Ayı Ramazan’ın manevi atmosferinin yakalanabileceğini ifade ediyor Efendimiz (sallallahu  aleyhi  ve  sellem).</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Üç Ayların Başlangıcı: Recep Ayı</b></div>
<div></div>
<div>Recep Ayı, Yüce Allah’a tazim ve saygının ifadesidir.<b> Recep ismindeki “R”nin Allah&#8217;ın rahmetine, “C”nin Allah&#8217;ın cömertliğine ve yardımına, “B”nin ise Allah&#8217;ın birrine (iyilik ve ihsanına)</b> işaret ettiğini ifade ederler.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Recep Ayı hakkında şöyle buyurur:</div>
<div>‘Recep Allah&#8217;ın ayıdır; Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır&#8221;.</div>
<div>Recep Ayının niçin Allah&#8217;ın ayı olduğu sorulduğunda:</div>
<div>‘Çünkü bu ayda özellikle mağfiret boldur. Bu ayda, halkın kan dökmesine mani vardır. Bu ayda, Allah-ü Teala, peygamberlerinin tövbelerini kabul buyurmuştur. Allah-ü Teala bu ayda, peygamberlerini düşmanlarından korumuştur. (Nuh Aleyhisselâm ve kavmi Recep ayında gemiye binmiş ve tufandan kurtulmuşlardır.) ’(Gunyet’üt Talibin, Abdulkadir Geylani)</div>
<div></div>
<div>Enes B. Malik&#8217;in rivayet ettiğine göre, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Recep Ayında oruç tutmanın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>“Cennette Recep adı verilen bir nehir vardır. Bu nehrin suyu sütten beyaz, baldan tatlıdır. Kim Recep Ayından bir gün oruç tutarsa, Allah o nehirden ona içirir.”</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Regaib Kandili’nde yapılan duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini müjdeliyor.</div>
<div><b>Regaib ve Mi&#8217;rac</b> gibi mübarek gecelerin bu ay içinde olması ise bu ayın kıymetini ve faziletini daha da arttırmakta.</div>
<div><b>Regaib Kandil</b>i, Allah’ın rağbet ettiği gecedir. Allah, bu gecede, müminlere, ihsanlar, ikramlar (rağibetler) yapar.</div>
<div></div>
<div>İnsan, bu ayda düzenli olarak Kur’an ve Cevşen okumanın;</div>
<div>Pazartesi ve perşembe oruçlarını tutmanın yanında kaza namazları ile birlikte teheccüd, evvabin, kuşluk ve hacet gibi nafile namazları günlük hayatına serpiştirerek onları fıtrat haline getirebilir.</div>
<div></div>
<div>Receb ayının sonundaki Miraç Kandili hakkında Bediüzzaman Hazretleri:</div>
<div>“Miraç Gecesi, ikinci bir Kadir Gecesi hükmündedir. Bu gecede mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar.” sözleriyle bu gecenin kıymetini ifade ediyor.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Şaban Ayı </b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Ramazan’a kavuşmak gayesiyle içerisinde pek çok hayır yapıldığı için bu aya Şaban isminin verildiğini ifade ediyor.</div>
<div>Hz. Aişe Validemiz (ra) Hz. Peygamber’in Şaban ayını oruçla değerlendirdiğini naklediyor:</div>
<div>“Resulullah’ın Şaban ayındaki kadar oruçlu olduğu bir ay görmedim.”</div>
<div></div>
<div>Şaban ayı içerisinde yapılan duaların geri çevrilmeyeceği müjdesinin verildiği mübarek <b>Berat Kandili </b>bulunuyor.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini şu şekilde anlatıyor:</div>
<div></div>
<div>“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:</div>
<div></div>
<div>‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Ve Ramazan Ayı…</b></div>
<div></div>
<div>On bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisi Ramazan’dır. Bu ayda Kur’an nazil olmaya başlamış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmıştır.</div>
<div></div>
<div>Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” de Ramazan ayında bulunuyor.</div>
<div></div>
<div>Bu ay, o kadar kıymetlidir ki Yüce Allah bu ayın hayır ve bereketini kaçırmamızı istemiyor.</div>
<div>Cebrâil’in (as): ‘Ramazan’a yetişmiş, Ramazan’ı idrak etmiş olduğu halde Allah&#8217;ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun! Burnu yere sürtülsün!&#8217; dediği duaya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘amin&#8217; diyor. (Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998; Taberanî-evsat- h. no: 8994)</div>
<div></div>
<div><b>Receb, Şaban ve Ramazan Ayı…</b></div>
<div>Kur’an, namaz, oruç, sadaka, zekat ve dualarla ömrü bereketlendirmek için belki de son bir fırsat olabilir. Bunun için iyi bir hazırlıkla bu ayları karşılamalı ve hem bedeni hem de ruhu iyi bir kamp döneminden geçirmeye kararlı olmalı.</div>
<div></div>
<div>Rahmanın rağbet ettiği, değer verdiği bu kutlu zamanları iyi değerlendirerek bu aylar hürmetine O’na (cc) dua dua yalvarmalı ve O’ndan istemeliyiz:</div>
<div></div>
<div>Ey Rabbim! Kulun, peygamberin ve resûlün olan Hz. Muhammed (sallallahu  aleyhi  ve  sellem)’e, onun al ve ashâbına, gece gündüz devam ettiği müddetçe, okunan, yazılan havada ve zihinlerde temessül eden Risale-i Nur’un harfleri adedince salât ve selâm eyle.</div>
<div></div>
<div>Ey elleri boş çevirmeyen Allahım! Kur’ân ve îmân hizmeti yapmak ve Peygamber Efendimiz’in (sav) davasını bütün insanlığa tanıtmak için bizleri, arkadaşlarımızı muvaffak eyle.</div>
<div></div>
<div>Bizi ve kardeşlerimizi her türlü âfetten ve belâlardan, hak yoldan çıkmış isyankârların, sapıtmış azgınların şerrinden ve nefis ve şeytandan muhâfaza eyle.</div>
<div></div>
<div>Dünyanın dört bir bucağında iman ve Kur’ân meşalesini tutuşturup canlı tutmaya çalışan kadın-erkek bütün kardeşlerimize, arkadaşlarımıza ve dostlarımıza bereket ihsan eyle.</div>
<div></div>
<div>Bizi ve kardeşlerimizi kabir azâbından ve cehennem ateşinden koru.</div>
<div></div>
<div><b><i>Allah’ım! Tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen “mescûn” kardeşlerimize;</i></b></div>
<div><b><i>Tevkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan “mevkuf” kardeşlerimize;</i></b></div>
<div><b><i>Darda bırakılan, kendisine sebepler üstü bir yardım elinin uzanmasına muhtaç olacak şekilde üzerinde baskı kurulan “muzdarr” kardeşlerimize; </i></b></div>
<div><b><i>Gadre ve haksızlığa uğramış, hak ettiği imkanlar zorla elinden alınmış “mağdur” kardeşlerimize;</i></b></div>
<div><b><i>Hak etmediği muameleye tâbi tutulan ve zâlimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum” kardeşlerimize, tez zamanda serbest kalmalarını ve hak ettikleri hürriyet ve imkanlara kavuşmalarını lütfeyle. Öyle ki, bu lütfunun keyfiyeti, Sen’den gayrı “mâsivâ”dan gelebilecek iyiliklerden müstağnî kılacak ölçüde olsun! Amin! Ya Muin!</i></b></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Z. Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuzu-hasat-etme-zamanlari-uc-aylar/">Sonsuz’u hasat etme zamanları (Üç Aylar) | Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlid Kandili – 2 &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2020 11:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya Alemlerin Sultanı’nı Bekliyor O gün O Büyük Misafir’ini ağırlamak için yüce Allah Hicaz’ı hazır hale getiriyordu. Zira, çok geçmeden bu fani dünyayı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti. İnşallah O’nun sallallahu aleyhi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 2 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Dünya Alemlerin Sultanı’nı Bekliyor</b></div>
<div></div>
<div>O gün O Büyük Misafir’ini ağırlamak için yüce Allah Hicaz’ı hazır hale getiriyordu. Zira, çok geçmeden bu fani dünyayı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti. İnşallah O’nun sallallahu aleyhi ve sellem dünyayı şereflendirdiği bu günler hürmetine Yüce Rabbimiz yine bütün alemi kirlerinden, paslarından arındırır. ‘…Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan (Ebabil) sürü sürü kuşlar gönderdi. Derken onları kurt yeniği ekin yaprağına çeviriverdi.&#8221; (Fil Sûresi, 1-5)</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>&#8220;Ben iki kurbanlığın oğluyum.&#8221; </b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dedesi Abdulmuttalib, Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman kırk yaşındaydı. O sırada on oğlu olup da büyüyüp genç yaşa ulaştıklarını görürse onlardan birini Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. <b>(Tabakât, 1/88)  </b></div>
<div></div>
<div>Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Ve hepsi de büyümüştü. Bu sırada seneler önce yaptığı va&#8217;dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe&#8217;de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı. Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.</div>
<div>Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:</div>
<div>&#8220;Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?&#8221; Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!&#8221;</div>
<div></div>
<div>Çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri bir ok üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe&#8217;ye vardı. Kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti…</div>
<div>Kâbe&#8217;nin yanına varan Abdülmuttalib&#8217;in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah&#8217;a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme görevlisine uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.</div>
<div>Görevli oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:</div>
<div>&#8220;Ab-dul-lah!&#8221;</div>
<div>Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku adamın elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu:</div>
<div>&#8220;Abdullah.&#8221;</div>
<div>Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an &#8220;Olamaz!..&#8221; diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah&#8217;a verdiği sözünü hatırlayarak şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah&#8217;a çevirdi ve şöyle dedi:</div>
<div>&#8220;Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti.&#8221;</div>
<div>Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu:</div>
<div>&#8220;Abdullah mı? O mu kurban edilecek?&#8221;</div>
<div>Abdülmuttalib yanan yüreğine aldırmadan, biricik oğlu Abdullah&#8217;ın bileğini kavradı. Nur yüzlü Abdullah&#8217;ta sanki Hz. İsmâil&#8217;in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.</div>
<div></div>
<div>Abdülmuttalib&#8217;in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah&#8217;ın eli vardı. Kurban edilmesi için her şey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?&#8221; Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:</div>
<div>&#8220;Onu kurban edeceğim!&#8221;</div>
<div>Bu cevaptan memnun kalmadılar. İtiraz ettiler:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib, bu nasıl olur? Sen ki, Mekke&#8217;nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi?..&#8221;</div>
<div>Fakat, Abdülmuttalib, Allah’a söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Bu sırada Abdullah&#8217;ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib,&#8221; dedi. &#8220;Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!&#8221;</div>
<div>Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib! Abdullah&#8217;ı al, Şam&#8217;a git. Orada bilgin bir kadın var. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de Abdullah&#8217;ı da bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin.&#8221;</div>
<div>Bu fikir Abdülmuttalib&#8217;in aklına yattı. Derhal Abdullah&#8217;ı yanına alarak Şam&#8217;a doğru yola çıktı. Medine&#8217;ye geldiklerinde kadının Hayber&#8217;de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber&#8217;e geldiler.</div>
<div>Kadın sordu:</div>
<div>&#8220;Sizde bir insanın diyeti nedir?&#8221;</div>
<div>Abdülmuttalib:</div>
<div>&#8220;On deve&#8221; dedi.</div>
<div>Bunun üzerine kadın:</div>
<div>&#8220;Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz.&#8221; dedi.<b> (Sîre, 1/163; Tabakât, 2/174)</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Mekke&#8217;ye dönüşünün ertesi günü Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe&#8217;ye gitti. Abdullah ile on deve arasında kur&#8217;a çekilecekti.</div>
<div>Abdülmuttalib sevinç içinde, görevliye: &#8220;Çek&#8221; dedi. Çekilen ok Abdullah&#8217;a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Ok yine Abdullah&#8217;ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah&#8217;a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah&#8217;a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah&#8217;a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah&#8217;ı gösteriyordu.</div>
<div>Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.</div>
<div>Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib&#8217;in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:</div>
<div>&#8220;Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun.&#8221;</div>
<div>Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, &#8220;Allahü ekber, Allahü ekber!&#8221; diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.</div>
<div>Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi.</div>
<div>O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır. <b>(Sîre, 1/164; Tabakât, 1/189; Taberi, 2/174) </b></div>
<div>Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail&#8217;in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimiz:</div>
<div>&#8220;Ben iki kurbanlığın oğluyum.&#8221; buyurmuştur.<b> [Hakim, el-Müstedrek, II, 604, 609; el-Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351] </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Kutlu Yuva</b></div>
<div></div>
<div>Abdülmuttalib çok sevdiği iffet abidesi oğlu Abdullah’ı bir an evvel mes’ud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu.</div>
<div>Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın yanına vararak, kızı Âmine’yi oğlu Abdullah’a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine’nin annesi, geçenlerde bir rü’yâ görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim`i (a.s.) gördüm. Bana, ‘Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la kızın Amine’nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et!’ dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındaydım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duruyordum.&#8221;</div>
<div></div>
<div>Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden:</div>
<div>&#8220;Allahü ekber, Allahü ekber!&#8221; diyerek tekbir getirdi.</div>
<div>Vehb’in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah’a denkti. Abdullah bu sırada 24 yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve yeryüzündeki ilk insan Hz. Âdem’den itibaren her peygamberin müjdesini verdiği, mânâya açık her gönül adamının, gelecek diye beklediği Son Nebi’yi netice verecek yuva kurulmuş oldu. <b>(Sîre, 1/167; Tabakât, 1/94)</b></div>
<div></div>
<div>Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu. Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin alnında parlamaya başladı. Kâinatın Efendisi’nin dünyaya teşrifine çok az kalmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hz. Abdullah, ticaretle uğraşıyordu ve bu amaçla bir kervanla birlikte yola çıktı. Medine yakınlarına geldiğinde ağır şekilde hastalandı ve burada konaklamak zorunda kaldı. Çok geçmeden de burada vefat etti. Vefat ettiğinde 25 yaşındaydı.</div>
<div></div>
<div>Geride miras olarak beş deve, bir miktar koyun ve Ümmü Eymen’i bıraktı. <b>(İbn Sa’d, Tabakât, 1/100)</b></div>
<div></div>
<div><b>Fil Hadisesi</b></div>
<div></div>
<div>Abdulmuttalib oğlu Abdullah`ın vefatından dolayı hüznünü henüz atamamışken başına bir dert daha açıldı. Habeş Meliki’nin Yemen valisi Ebrehe, ordusunu toplamış Kâbe’yi yıkmak için geliyordu. Ebrehe, insanların Kâbe’ye yönelmelerini kıskanarak, alternatif olsun diye kendi topraklarında bulunan San’a’da büyük ve türlü tezyinatla süslenmiş bir mabed yaptırmıştı. Bunu yaparken, Bizans imparatorundan da destek almıştı. Maksadı, hac ibadeti için Kâbe’ye giden insanların, yön değiştirip bu kiliseye gelmelerini temin etmekti. Bunu, Habeş melikine yazdığı mektupta açıkça ifade ediyordu:</div>
<div></div>
<div>– Ey melik! Senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, onun bir benzeri senden önceki hiçbir melik için inşa edilmemiştir. Hac vazifelerini yerine getirmek için Arapları buraya çekmedikçe de asla durmayacağım.<b> (İbn Sa’d, Tabakât, 1/91; Taberî, Tarih, 2/109)</b></div>
<div></div>
<div>Fakat, istediği gibi olmamış, bu davete kimse icabet etmemişti. Bir de Ebrehe’nin, hacıların yönünü değiştirmek için bu binayı yaptırdığını duyan Kinâneoğullarından bir adam gizlice gidip onun iç ve dışını, hakaret maksadıyla, kirletmişti.</div>
<div></div>
<div>Bu hadise, Ebrehe’yi çileden çıkardı. Hemen emir vererek büyük bir ordu hazırlanmasını istedi.</div>
<div></div>
<div>– Şüphesiz Araplar bunu, evlerine alternatif olacağı için yaptılar; yemin olsun ki ben de onların Kâbe’sindeki taşları teker teker sökerek yerle bir edeceğim! tehditlerini savuruyordu. <b>(İbn Sa’d, Tabakât, 1/91-92)</b></div>
<div></div>
<div>Derken, altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlayıp Mekke’ye doğru yürümeye başladı. Ordusu arasında filler de vardı. Mahmûd adlı fili kendi kontrolünde tutuyordu.</div>
<div>Mekke yakınlarındaki Muğammıs denilen yere geldiklerinde ordusuna konaklama emri verdi. Mekke civarına kadar sokulan bir müfreze, Kureyş, Hüzeyl ve Tihâmelilere ait kıymetli mal ve sürülerin yanında bir de, o gün Mekke’nin reisi olan Abdulmuttalib’e ait iki yüz deveyi gasp ederek geri döndü.</div>
<div>Ebrehe, daha sonra gönderdiği Hunâta adındaki bir elçi ile Abdulmuttalib’e şu mesajı ulaştırmıştı:</div>
<div></div>
<div>– Ben, sizinle harp etmek için gelmedim; benim geliş maksadım, şu Kâbe’yi yıkmaktır. Şayet bu konuda problem çıkarıp bana karşı gelmezseniz, benim sizinle bir işim yok.</div>
<div>Mesajı yerine ulaştıran elçinin Abdulmuttalib’den aldığı cevap, beklenilenden çok farklıydı:</div>
<div></div>
<div>– Vallahi, biz de onunla savaşma niyetinde değiliz; zaten buna gücümüz de yetmez. Bu ev ise, Allah’ın evi ve O’nun Halîl’i İbrahim’in yadigarıdır. Şayet onu koruyacaksa mutlaka O koruyacaktır; eğer yıkmasına müsaade edecekse de bizim, onu koruma adına bugün yapabileceğimiz bir şey yok.</div>
<div></div>
<div>Hunâta, kendisiyle birlikte Abdulmuttalib’in de gelmesini istemiş ve o da yola koyularak Muğammıs’a kadar gelmişti.</div>
<div>Ebrehe, Abdulmuttalib’i karşısında görünce tercümanı vasıtasıyla sordu:</div>
<div>– Ne ihtiyacın var, benden ne istiyorsun?</div>
<div>Beklenenden farklı bir cevap gelmişti:</div>
<div>– Benden alınan ve mülküm olan iki yüz devemi geri vermeni istiyorum.</div>
<div>Ebrehe, büyük bir şok geçirmişti. Bu, nasıl bir reislikti! Karşı konulmaz bir ordu ile gelmiş, sorumluluğunu uhdesinde taşıdığı beldeyi yerle bir edeceğini haykırıyordu, ama o şahsına ait bir malın peşine düşmüş; olacaklara aldırış bile etmiyordu.</div>
<div>– İşin doğrusu, seni ilk gördüğümde, duruşundan etkilenmiştim. Fakat, konuştukça anlıyorum ki sen, öyle bir insan değilmişsin. Senden aldığım iki yüz devenin peşine düşüp onu benden istiyorsun da senin ve atalarının dini olan bir evi yıkmak için gelmiş bir ordu hakkında hiçbir şey konuşmuyorsun!</div>
<div></div>
<div>Abdulmuttalib, vakar ve ciddiyetinden hiç taviz vermeden bütün samimiyetiyle:</div>
<div>– Ben, sadece develerin sahibiyim; şüphesiz, o evi de koruyacak bir Sahibi var, dedi.</div>
<div>Ebrehe bu cevaba kızdı:</div>
<div>– Onu bana karşı kimse koruyamaz, diye gürledi sinirle…</div>
<div>Tavrını hiç değiştirmeyen Abdulmuttalib, kendinden emin bir ses tonuyla:</div>
<div>– Madem öyle, işte o ve işte sen, deyiverdi.</div>
<div></div>
<div>Aldığı cevaplar karşısında oldukça sinirlenen Ebrehe, buna rağmen Abdulmuttalib’in develerini geri teslim etti.</div>
<div></div>
<div>Yeniden Mekke’ye dönen Abdulmuttalib, ahaliyi toplayıp işin vahametini haber verdi ve herkesten, gelecek tehlikelerden canlarını kurtarmaları için, Mekke’yi terk ederek dağlara sığınmalarını istedi. Ardından da Mekke’nin önde gelenleriyle birlikte Kâbe’ye geldi. Hep birlikte Kâbe`nin kapısına yapışarak Ebrehe`nin ordusuna karşı kendilerine yardım etmesi için saatler süren bir yakarışla Rabb-i Rahîm’e yalvardılar. Daha sonra onlar da Kâbe’den ayrılıp dağ başlarına çıkarak beklemeye koyuldular.</div>
<div></div>
<div>Bu arada Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için ordusuna hareket emri vermişti. Ancak, ordusunun içinde onun emrini dinlemeyenler vardı. Filleri sevk etmekle görevli olan Nüfeyl ibn Habîb isminde bir zat, kendisinden çok büyük işler beklenen Mahmûd’un kulağına eğilmiş ve:</div>
<div>– Olduğun yere çök ve sakın kalkma! Ardından da sağ-salim olarak geldiğin yere geri dön! Çünkü sen, Allah’ın haram bir beldesindesin, demişti. Sonra kendisi de oradan ayrılmış ve o da dağlara sığınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Gerçekten de Mahmûd, olduğu yere çökmüştü ve bütün zorlamalara rağmen ayağa kalkıp bir türlü Mekke’ye doğru yol almıyordu. Bir aralık, yönünü değiştirmeyi denediler; hiç beklemedikleri şekilde Mahmûd yerinden fırlamış ve koşarcasına ilerliyordu. Sağ ve sol istikamete de çevirdiklerinde durum farklı değildi; filin gitmediği tek istikâmet, Kâbe yönüydü. Zavallıyı, akla hayale gelmedik şekilde dövüp tartakladılar, ama sonuç değişmiyordu. Mahmûd, kan revan içinde kalmıştı.</div>
<div></div>
<div>Bu ara, hiç beklemedikleri bir gelişmeye daha şahit oluyorlardı; sahil cihetinden büyük bir karartı kendilerine doğru geliyordu. Büyük bir gürültüyle üzerlerine doğru gelen bu kuşlar, Allah düşüncesine savaş açan Ebrehe ordusunu hedef seçmişlerdi ve taşıdıkları nohut büyüklüğündeki taşlarla ordunun üzerine yürüyorlardı. Her biri, gagaları ve ayaklarında üçer tane taş taşıyordu. Attıkları her bir taş, mutlaka bir askerin üzerine isabet ediyor ve taşın isabet ettiği asker de olduğu yere yığılıp çöküveriyordu. Orduyu, büyük bir korku ve telaş kaplamıştı. Şimdiye kadar böyle bir hadiseyi, ne görmüş ne de duymuşlardı. Çığlıklar arasında koşuşturan her bir asker, hedefi belli olmayan bir yöne doğru kaçmaya çalışıyordu, ama hedefi belli olan bir taşın gelip de kendisini bulmasından kurtulamıyordu. Ebrehe de bundan nasibini almıştı. Kaçarken isabet eden taşın etkisiyle vücudu pul pul dökülmeye başlamış ve o da, büyük bir inilti, ıstırap ve korkuyla geri dönerken son nefesini vermişti.</div>
<div></div>
<div>Kimsenin karşı koymaya cesaret edemeyeceği ihtişamdaki Ebrehe ordusu, gücün gerçek sahibine yönelenenler karşısında çok geçmeden yerle bir olmuş ve yenilmiş ekin taneleri gibi delik deşik hale gelivermişti.</div>
<div></div>
<div>Ardından, bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağdı. Böylece, o ordunun geride bıraktıkları da temizlenecek ve Hicaz, büyük bir misafirini ağırlamak için hazır hale gelecekti. Zira, çok geçmeden bu mekanı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti.</div>
<div></div>
<div>&#8220;Kâbe&#8217;yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan (Ebabil) sürü sürü kuşlar gönderdi. Derken onları kurt yeniği ekin yaprağına çeviriverdi.&#8221; <b>(Fil Sûresi, 1-5)</b></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Ve Kutlu Doğum…</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div><strong>Kaynak: Z.Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 2 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlid Kandili – 1 &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2020 12:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14313</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Medyundur O Masuma (sav) Bütün Bir Beşeriyet’ Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ve mâ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 1 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>‘Medyundur O Masuma (sav) Bütün Bir Beşeriyet’</b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sallallahu aleyhi ve sellem):</div>
<div>“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” Yani “Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlara sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiyâ, 107) buyrulan varlığın özü, yaratılış gayesidir.</div>
<div></div>
<div>Samimi bütün insanlar O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) yeniden doğacakları bu kutlu günü heyecanla ve hasretle bekliyorlar.</div>
<div></div>
<div><b>On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,</b></div>
<div><b>Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!</b></div>
<div><b>Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… M.Akif</b></div>
<div></div>
<div>Hissetmedi gözler… Zira dünya, o zamanlar, buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. O devirde, Bizans ve Fars (İran) olmak üzere iki kutuplu bir dünya vardı. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp gidiyordu.</div>
<div></div>
<div>Dünyada külli bir çöküş yaşanıyordu; dini hayat adına bir emare kalmamış, ahlak sükût içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu. Karanlığın en koyu tonunun yaşandığı bir dönemi gösteriyordu. “…derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi. Öyle bir deniz ki onu, dalga üstüne dalga kaplıyor&#8230; Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar&#8230; İçinde bulunan insan, elini uzatsa nerdeyse kendi elini bile göremiyor.”<b> (Nur Suresi, 40)</b></div>
<div></div>
<div>Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; tamamen gücün egemen olduğu bir sosyal yapı kendini gösteriyordu. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmuyordu. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka&#8217;de ve Zilhicce aylarında) harp etmiyorlardı. Bu aylara &#8220;eşhür-i hurum&#8221; (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) deniliyordu. (&#8220;Doğrusu, Allah&#8217;ın gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde, ayların sayısı on iki ay olup bunlardan dördü hürmetlidir.” <b>(Tevbe Sûresi, 36) </b></div>
<div></div>
<div>Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları birtakım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu. Allah’a en yakın olunması gereken bu beldede, insanı Allah’tan uzaklaştırmak için adeta her şey yapılmıştı.</div>
<div></div>
<div>Bir âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: &#8220;Onlar Allah&#8217;ı bırakıp, kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve: &#8216;Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.&#8217; diyorlar. De ki: &#8216;Siz Allah&#8217;a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?&#8217; Hâşâ! O, onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.&#8221; (Yunus sûresi, 10/18)</div>
<div></div>
<div>&#8220;Biz onlara, sırf bizi Allah&#8217;a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)&#8221; <b>(Zümer sûresi, 39/3)</b></div>
<div></div>
<div>Kur&#8217;ân-ı Kerîm &#8220;Câhiliyet Devri&#8221; denilen bu karanlık dönemi: &#8220;Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu.&#8221;<b> (Rum Sûresi, 41)</b> ifadeleriyle anlatmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Kadın, horlanan bir fert haline gelmişti. Evlilik müessesesi, büyük oranda tahrip edilmiş, sefahete kapılar sonuna kadar açılmıştı. Bu ahlakî çöküntü sadece cahiliye Araplarına mahsus da değildi. Roma ve Sâsâni İmparatorluklarında da durum aynıydı. Onun için İslâm&#8217;ın kadınlık dünyasıyla alâkalı yapacağı müthiş değişim, topyekün dünya kadınlığı adına insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir hadise olacaktı.</div>
<div></div>
<div>Birisi için kız çocuğunun olması, hayat boyu üzerinde taşıyacağı bir âr olarak telakki edilir, bu âr ile yaşamayı kaldıramayanlar, kız çocuklarının hayatına son vermeyi tercih ederlerdi. Konuyla ilgili bir ayet şunu bize açıkça ifade etmektedir:</div>
<div></div>
<div>“Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir bela olarak hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın, diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!” <b>(Nahl, 16/ 58-59)</b></div>
<div></div>
<div>“Diri diri toprağa gömülen çocuklara: ‘Suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda…” <b>(Tekvir Suresi, 8-9)</b></div>
<div></div>
<div>Bir gün bir sahabi, Allah Resûlü&#8217;nün huzuruna gelerek cahiliyeye ait bu canavarlığı şöyle dile getirmişti:</div>
<div>&#8220;Yâ Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, &#8216;Bunu giydir, dayısına götüreceğim.&#8217; dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerparesi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve salâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.)</div>
<div>Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: &#8216;Babacığım üzerin tozlandı.&#8217; deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.&#8221;</div>
<div></div>
<div>Adam bunu anlatırken Allah Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: &#8220;Be adam, Resûlullah&#8217;ı hüzün içinde bıraktın!&#8221; deyince, Efendimiz, adama: &#8220;Bir daha anlat!&#8221; dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri&#8217;nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (<b>Sonsuz Nur, MFG; (Dârimî, mukaddime 1)</b></div>
<div></div>
<div>O gün insanlık müthiş bir buhran geçiriyordu; her gün çölün karanlıklarında bin bir fezâyiin yanında bir de derin derin çukurlar kazılıyor ve nice masum çocuk onların içinde can veriyordu. Beşer, vahşette sırtlanları çoktan geride bırakmıştı. Dişsiz olanın hakk-ı hayatı yoktu ve mutlaka bir dişlinin keskin dişleri arasında paralanmaya mahkûmdu. Cemiyet bunalımlar içindeydi. Bu bunalımlara &#8220;Dur!&#8221; diyecek kimse de yoktu. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Samimi Gönüller O Nuru Arıyordu</b></div>
<div></div>
<div>Toplum, cehalete yelken açıp gitse de, <b>Varaka İbn Nevfel, Zeyd İbn Amr ve Kuss İbn Sâide</b> gibi ışığa hasret olanlar, yol gözleyenler vardı. Fazilet âşığı bu insanlar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı; ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı; Allah’ın Son Nebi’si gelecek ve karanlığa kurban giden kalabalıkları, içinde bulundukları karanlıktan tutup çıkaracaktı. Tevrat ve İncil başta olmak üzere, belli başlı kaynaklara ulaşmışlar ve buralarda, kendilerini kurtaracak Son Nebi’nin özellikleriyle karşılaşmışlardı.</div>
<div></div>
<div><b>Busrâ’da</b> yaşayan <b>Rahib Bahîra ve Nastûra,</b> bunlar arasında ilk akla gelenlerdi. Aynı zamanda halef-selef olan her iki papaz da bir köşesine çekildikleri ibadethanelerinde gelecek Son Nebi’yi bekler olmuşlardı.</div>
<div></div>
<div><b>Selmân-ı Fârisî,</b> İran asıllı ve ateşgâhta ibadete düşkün bir genç idi. Şam’a geldiği günlerden birinde, uğradığı kilisede gördükleri, onu daha hayırlı bir ibadet arayışına sevk etmiş; o da sırf bu sebeple memleketini terk ederek buraya gelmiş ve bir papaza intisap etmişti. Ancak, intisap ettiği bu kişi, beklediği gibi çıkmamıştı. Çok geçmeden de ölmüş ve yerine yeni birisi tayin edilmişti. Artık Selmân-ı Fârisî, bütün ömrünü, her haliyle takdir edip sevdiği bu insanla geçiriyordu. Ancak, ömür sınırlıydı ve günün birinde bu papaz da hastalanınca, telaşla yanına yaklaştı Selmân; kendisini kime emanet edeceğini soruyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Selmân-ı Fârisî</b>, bundan sonra Musul’a, bir müddet sonra da Nusaybin’e gitti.</div>
<div></div>
<div>Nusaybin’de bir müddet kalmıştı, ama yine kendisine yol görünmüştü. Yanında kaldığı ihtiyar papaz, bu sefer Ammûriyye’yi gösteriyordu. Zira, bu insan da vefat etmek üzereydi. Yanına yaklaştı Selmân ve:</div>
<div></div>
<div>– Beni kime bırakıp da gidiyorsun, diye yalvardı, hüzün dolu bir sesle.</div>
<div></div>
<div>Papaz da çok düşünceliydi. Zaman zaman gözlerini ufka dikiyor ve öylece kalakalıyordu. Yine aynı hal vardı üstünde&#8230; Hüzün dolu bir sesle şunları söylemeye başladı:</div>
<div>– Bugün, buralarda seni emanet edebileceğim birisini bilmiyorum. Fakat İbrahim’in Hanîf dini üzere gönderilecek Son Nebi’nin gölgesi üzerimizdedir. O, Arap diyarında zuhur edecek. O’nun hicret edeceği yer, iki sıcak mekan arasında, hurma ağaçlarıyla dolu bir yerdir. O’nun gizli kalmayacak bazı alâmet ve işaretleri vardır. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. O, hediye kabul etmekle birlikte, sadaka asla kabul etmez ve yemez. Şayet bu beldeye gitmeye gücün yeterse git ve onu bekle orada. Gördüğünde tanırsın O’nu.</div>
<div></div>
<div>Ve, hüzünlü Selmân, biriktirdiği bütün mal ve mülkünü satarak yeniden yola düşecekti. Bu seferki hedefi, geleceğine iman ettiği Allah’ın Son Peygamberi’ydi. <b>(Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/31-38)</b></div>
<div></div>
<div><b>İbn Heyyebân, </b>Şam taraflarında zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudi bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğrendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Nebi’nin arayışıyla yollara düştü; hedefi Medine idi. Buraya yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Nebi’nin gelişini kaçırmamış olacaktı.</div>
<div>Ne var ki, İbn Heyyebân için de yolculuk emareleri zuhûr etmişti. Gideceğini anlayınca insanlar etrafında toplanmış, son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. Gidici olduğunu kendisi de anlamış ve insanlara şöyle seslenmişti:</div>
<div></div>
<div>– Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğday ve üzüm topraklarıyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksullukla dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir, biliyor musunuz?</div>
<div></div>
<div>Herkesi bir merak almıştı. Sessizce gelmiş ve adeta, bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Dudaklarını bükerek:</div>
<div></div>
<div>– Sen daha iyi bilirsin, diye cevapladılar.</div>
<div></div>
<div>İbn Heyyebân, tane tane şunları söyleyerek tarihe not düştü:</div>
<div></div>
<div>– Ben bu beldeye, zuhuru yaklaşmış olan Nebi’yi beklemek için geldim. Burası, O’nun hicret edeceği beldedir. Ben ümit ediyordum ki O, buraya gelir ve ben de O’na tâbi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere… O halde, O’nun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu! Sakın bu, sizi O’na tâbi olmaktan men etmesin!..</div>
<div></div>
<div>Bunları söyledi ve beklediği Nebi’yi dünya gözüyle göremeden yoluna devam etti. Artık Medine’de, İbn Heyyebân’ın sadece kulaklara küpe sözleri vardı. (<b>Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 9/114 (18042)</b></div>
<div></div>
<div>Ve bir gün İbn Heyyebân’ın haber verdiği gibi Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’ye hicret etti… İbn Heyyibân’ı dinleyen bazı gençler bir araya geldiler ve kendi kabilelerine şöyle seslendiler:</div>
<div></div>
<div>– Ey Kurayzaoğulları! Allah’a yemin olsun ki bu, İbn Heyyebân’ın size zamanında anlatıp söz aldığı Nebi’dir.</div>
<div></div>
<div>Bunun üzerine, o günü yaşayan bazı insanlar ittifakla bir ağızdan:</div>
<div></div>
<div>– Evet, vallahi de doğru söylüyorsunuz. Gelişmeler aynen onun dediği gibi, dediler ve beraberce huzur-u Resûlullah’a gelerek İslâm’ı tercih ettiler.</div>
<div></div>
<div>İbn Heyyebân, bekleyip durduğu Zat’ı kendisi görememişti; ama başkalarının gözünün açılmasına vesile olmuştu ve şimdi onlar, onun yerine de Resûlullah’ı kabul etmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Zeyd İbn Amr, aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası, Zeyneb Binti Cahş’ın ağabeyi ve Hz. Ömer’in de amcasıydı. O, gelecek Son Nebi’ye inancı tam olmasına rağmen tulûa beş kala gurûb edecek ve beklediği mutlu anı göremeden yola revan olacaktı. O dilinde şunları tekrar edip duruyordu:</div>
<div></div>
<div>– Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki, ben o günlere yetişebilecek miyim?</div>
<div></div>
<div>Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah (celle celâluhû)’a inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, ne ‘Allah’ım!’ diyebiliyor ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.</div>
<div></div>
<div>Sahâbe-i Kiram’dan Âmir İbn Rebî’a, Zeyd İbn Amr’dan işittiği sözleri bir gün şu ifadelerle anlatacaktı:</div>
<div>– Ben, İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gelecek bir Nebî bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama O’na îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, Hak Nebî’dir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma, dedi. Ben de:</div>
<div>– Buyur, anlat, dedim. Devam etti:</div>
<div>– Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra, O’nun getirdikleri, kavminin hoşlarına gitmediğinden, onlar O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hristiyan âlimleri bana:</div>
<div></div>
<div>– Senin aradığın, daha sonra gelecek, dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar:</div>
<div></div>
<div>– O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.<b> (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/43)</b></div>
<div></div>
<div>Âmir İbn Rebî’a devamla şunları anlatacaktı: Gün geldi, ben de Müslüman oldum ve gelip Allah Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da “kıyamet gününde tek başına bir ümmet” dediği Zeyd için şöyle buyurdu:</div>
<div></div>
<div>– Ben Zeyd’i cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.</div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div><strong>Kaynak:Z.Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 1 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yusuf Aleyhisselam &#124;  Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/yusuf-aleyhisselam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2020 16:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[rehberlik]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11338</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi&#8217;s-sâlihîn”   ‘Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…’ Bir önceki bölümde ifade edildiği gibi Yusuf aleyhisselam kardeşlerine çok izzet ve ikramda bulundu. Babası&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yusuf-aleyhisselam/">Yusuf Aleyhisselam |  Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi&#8217;s-sâlihîn”</b></div>
<div></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>‘Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…’</b></div>
<div>
<p align="JUSTIFY">Bir önceki bölümde ifade edildiği gibi Yusuf aleyhisselam kardeşlerine çok izzet ve ikramda bulundu. Babası Yakup aleyhisselamın hâlini, kendisinin yokluğundan sonra ne durumda olduğunu sordu.</p>
<p align="JUSTIFY">Onlar da:- Senin için çok üzüldü, ağladı. Bu sebeple gözleri görmez oldu, dediler.</p>
<p align="JUSTIFY">Bunun üzerine Yusuf aleyhisselam gömleğini çıkarıp onlara verdi:  &#8211; Şu gömleğimi babama götürün ve yüzüne sürsün. O benim kokumu koklasın ve gömleğimi gözlerine sürsün. O artık rahatlıkla görmeye başlar. Sonra bütün ailenizi bana getirin, dedi.</p>
<p align="JUSTIFY">Yusuf aleyhisselam kardeşlerinin yol hazırlıklarını yaptırdı. Babası Yakup aleyhisselama verilmek üzere bütün hanedanı ve akrabası ile birlikte Mısır’a gelmelerini isteyen bir mektup da verdi.</p>
<p align="JUSTIFY">Yakup aleyhisselam, oğulları Mısır’dan yola çıktıktan sonra oğlu Hazreti Yusuf’un kokusunu aldığını söyledi. Fakat yanındakiler, Yusuf aleyhisselama duyduğu aşırı muhabbetten dolayı böyle bir koku duyduğunu zannedebileceğini söylediler.</p>
<p align="JUSTIFY">Nihâyet Yakup aleyhisselamın oğulları Ken’an diyarına yaklaşınca, onlardan biri müjdeci olarak gelip Yusuf aleyhisselamın gömleğini babasına verdi. Yakup aleyhisselam gömleği alıp yüzüne, gözüne sürdü. Gözleri açılıverdi.</p>
<p align="JUSTIFY">Bundan sonra Yakup aleyhisselam, bütün oğulları ve akrabasıyla birlikte Ken’an diyârından Mısır’a gitmek üzere yola çıktı.</p>
<p align="JUSTIFY">Yusuf Aleyhisselam, Mısır hükümdarı ve halkıyla birlikte Yakup aleyhisselamı ve beraberindekileri karşıladı. Hepsi ona kavuştukları için şükür secdesi ettiler.</p>
<p align="JUSTIFY">Kur’an-ı Kerim, bu hadiseyi şu şekilde anlatır:</p>
<p align="JUSTIFY">‘Yâkub ailesi Mısır&#8217;a gelip Yusuf&#8217;un yanına girdiklerinde Yusuf, annesi ile babasını kucakladı ve: &#8220;Allah&#8217;ın izniyle Mısır&#8217;a güven ve huzur içinde girin.&#8221; dedi.</p>
<p align="JUSTIFY">Annesi ile babasını tahtına oturttu. Hepsi onun önünde saygı ile eğildiler.</p>
<p align="JUSTIFY">Yusuf:</p>
<p align="JUSTIFY">‘Babacığım!’ dedi, işte küçükken gördüğüm rüyanın tabiri! Rabbim o rüyayı gerçekleştirdi. O, bana nice ihsanlarda bulundu: Beni zindandan kurtardı ve nihayet, Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirip bana kavuşturmakla da beni ihsanına mazhar etti. Gerçekten Rabbim dilediği kimse hakkında latifdir (dilediği hususları çok güzel, pek ince bir tarzda gerçekleştirir). Şüphesiz O alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilen, tam hikmet sahibidir)&#8221; Yusuf Suresi, 99-100)</p>
<p align="JUSTIFY">Hazreti Yusuf aleyhisselâm, Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir insandı.</p>
<p align="JUSTIFY">O, hayatının her safhasında ayrı bir imtihana maruz kalmış; fakat bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmesini bilmişti.</p>
<p align="JUSTIFY">Ve herkes kavuşmanın derin sevinci içinde mest ü mahmur iken, Yusuf aleyhisselâm, o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendiriyordu:</p>
<p align="JUSTIFY">“Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi (hadiseleri ve rüyaları yorumlamayı) talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin. Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!” (Yusuf Sûresi, 12/101)</p>
<p align="JUSTIFY">‘Bu ayet, onca sıkıntı ve meşakkatten sonra Mısır’ın azizi olan, anne-babasına kavuşan ve kardeşleriyle buluşup barışan Hazreti Yusuf’un, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesini ve ölümü istemesini nazara vermektedir.</p>
<p align="JUSTIFY">Kuyuya atılırken, değersiz bir meta gibi satılırken, köle misal çalıştırılırken, ismetini muhafaza uğruna iftiraya uğrarken, ancak bir cânîye reva görülebilecek şekilde zindana tıkılırken ve mazlumiyetinin yanı sıra sıla hasretiyle de kavrulurken…</p>
<p align="JUSTIFY">Hâsılı onca musibet karşısında ölümü arzu etmeyen ve bu haliyle yalnızca risalet vazifesinden dolayı yaşadığını ortaya koyan Hazreti Yusuf (aleyhisselam), tam dünyevî imkânlara, ailesine, huzura, saadete ve feraha kavuştuğu bir dönemde Cenâb-ı Hak’tan vefatını dilemiştir.</p>
<p align="JUSTIFY">Demek ki, kabrin arkasında o dünyevî saadetten daha cazip bir saadet vardır ve Hazreti Yusuf gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı görünen mevti istemiştir, tâ öteki saadete mazhar olsun. Kur’an-ı Hakîm, Yusuf kıssasının hâtimesinde Yüce Peygamber’in bu talebine dikkat çekerek işte bu irşadda bulunmuştur:</p>
<p align="JUSTIFY">Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır. Şayet dine, imana, insanlığa hizmet mümkünse, hayat bir kıymet ifade eder.’ ***</p>
<p align="JUSTIFY">Yûsuf Sûresi, sahabe-i kiram efendilerimizin, bir taraftan en yakın akrabalarının düşmanca tavırlarına maruz kaldığı, diğer taraftan Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyma niyet ve azminde olduklarından mesuliyet şuuru altında âdeta preslendikleri bir dönemde indirilmişti.</p>
<p align="JUSTIFY">Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleri içinde, Yûsuf Sûresi’nde, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse, hemen bir başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği görülecektir.</p>
<p align="JUSTIFY">Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor gibi olduğunda, Kur’ân’ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz. Bu sûre-i celîlede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve hikmetin temsilcisi Hz. Yusuf’un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır’a girip orada intişar edişini.. hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hz. Yakub’un, rampadan Allah’a yükseliyor gibi peygamberan-ı zîşan arasında önemli bir makama yükselişini.. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin:</p>
<p align="JUSTIFY">“Vallahi de tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!” ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını.. ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz.</p>
<p align="JUSTIFY">Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır. Kur’ân ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü’minlerinin kalblerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır.</p>
<p align="JUSTIFY">İşte, hikmet edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celîlenin, bir yönüyle, Allah’tan gelmiş emirlere im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz.</p>
<p align="JUSTIFY">Zira bu sûre-i celîlede, bazen bir burkuntu yaşansa da ardından inşirah gelmiş, ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur.</p>
<p align="JUSTIFY">Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî’nin şehbal açması, Hz. Yusuf’un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini unutturmuştur. Hazreti Pîr-i Mugan, Şem-i Taban’ın (Bediüzzaman’ın) ifadeleri içinde; elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı mübeccele-i mükerreme haline gelmiştir.</p>
<p align="JUSTIFY"><b>Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır…</b></p>
<p align="JUSTIFY">‘Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur.</p>
<p align="JUSTIFY">Yâran istersen Kur’an yeter. Evet, insan Kur’an vasıtasıyla peygamberler ve meleklerle hayalen görüşür ve yaşadıkları hadiseleri seyredip onlarla dostluk kurar.</p>
<p align="JUSTIFY">Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisatlı olur, iktisatlı olan bereket bulur.</p>
<p align="JUSTIFY">Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen sefaya erişir, rahmete kavuşur.</p>
<p align="JUSTIFY">Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddi bir şekilde çalışır…</p>
<p align="JUSTIFY">Bir iki gün önce bir hafız, Yusuf Sûresi’nden <b>“Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi&#8217;s-sâlihîn”</b>‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetine kadar bir aşir okudu.</p>
<p align="JUSTIFY">Birden, ani şekilde kalbime bir nükte geldi. Kur’an’a ve imana ait her şey kıymetlidir, görünüşte ne kadar küçük olursa olsun kıymetçe büyüktür. Evet, ebedî saadeti kazanmaya yardım eden bir şey küçük değildir.</p>
<p align="JUSTIFY">Öyleyse “Bu küçük bir nüktedir, izaha ve önem vermeye değmez.” denilmemeli. Elbette bu gibi meselelerde birinci talebe ve muhatap olan ve Kur’an’daki ince noktaları takdir eden İbrahim Hulûsi o nükteyi işitmek ister.</p>
<p align="JUSTIFY">Öyleyse dinle:</p>
<p align="JUSTIFY">En güzel kıssanın güzel bir nüktesidir. Kıssaların en güzeli olan Yusuf kıssasının (aleyhisselam) son kısmını haber veren: <b>“Teveffenî Müslimen ve elhıknî bi&#8217;s-sâlihîn”</b>‘Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni salih kulların arasına dahil eyle!’ ayetinin yüce, tatlı, müjdeli ve mucizevî bir nüktesi şudur:</p>
<p align="JUSTIFY">Ferah ve saadet veren diğer kıssaların sonundaki ölüm ve ayrılık haberlerinin acısı ve elemi, kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bilhassa tam bir ferahı ve saadeti anlattığı sırada ölümü ve ayrılığı haber vermek daha elemlidir, dinleyenlere eyvah dedirtir.</p>
<p align="JUSTIFY">Halbuki şu ayet, Hazreti Yusuf (aleyhisselam) kıssasının en parlak kısmıdır; Mısır hükümdarı gibi olduğu, anne babasıyla görüştüğü, kardeşleriyle tanışıp kucaklaştığı, dünyada en büyük saadeti ve ferahı tattığı zamanı anlatırken, Hazreti Yusuf’un vefatını şöyle haber veriyor, diyor ki:</p>
<p align="JUSTIFY">Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha mesut, daha parlak bir hale ulaşmak için Hazreti Yusuf, Cenâb-ı Hak’tan ölümü istedi ve vefat etti, o saadete erişti. Demek, kabrin arkasında o dünyevî, lezzetli saadetten daha cazibeli bir saadet ve daha ferah bir vaziyet vardır. Hazreti Yusuf (aleyhisselam) gibi hakikati gören bir zât ona kavuşmak için dünyada gayet lezzet aldığı bir durumdayken gayet acı olan ölümü istedi.</p>
<p align="JUSTIFY">İşte Kur’an-ı Hakîm’in şu belâgatine bak, Yusuf kıssasının sonunu ne şekilde haber veriyor:</p>
<p align="JUSTIFY">O haberde dinleyenlere elem ve üzüntü değil, aksine, bir müjde ve sevinç katıyor.</p>
<p align="JUSTIFY">Hem kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet ve lezzet ondadır, diyerek doğru yolu bildiriyor.</p>
<p align="JUSTIFY">Hem de Hazreti Yusuf’un yüce sıddıklık vasfını gösteriyor ve şöyle diyor: <b>Dünyanın en parlak ve en çok sevinç veren hali bile ona gaflet vermez, onu kendine bağlamaz, o yine ahireti ister.’ (Mektubat, 23. Mektub)</b></p>
<p align="JUSTIFY"><b>‘Siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı?’</b></p>
<p align="JUSTIFY">Eshâb-ı kirâm Peygamber Efendimize, siz mi güzeldiniz, Yusuf âleyhisselâm mı güzeldi? diye sorunca Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem:</p>
<p align="JUSTIFY">“Kardeşim Yusuf benden sabih (güzel), ben ondan melihim (sevimliyim). O’nun görünen güzelliği benim görünen güzelliğimden çoktur.” buyurdu.</p>
<p align="JUSTIFY">Eshâb-ı kirâmın gençleri, hazret-i Âişe vâlidemizden Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) güzelliğini sorduklarında hazret-i Âişe şu şiiri söylemiştir:</p>
<p align="JUSTIFY"><b>‘Ve lev semia ehlü Mısre evsâfe haddihî,</b></p>
<p align="JUSTIFY"><b>Lemâ bezelû fî sevmi Yûsüfe min nakdin.</b></p>
<p align="JUSTIFY"><b>Levîmâ Zelihâ lev reeyne cebînehû,</b></p>
<p align="JUSTIFY"><b>Le âserne bilkat’il kulûbi alel eydi.’</b></p>
<p align="JUSTIFY">‘Mısırdakiler, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi.</p>
<p align="JUSTIFY">Yâni, bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zelihâ’yı kötüleyen kadınlar, onun parlak alnını görselerdi, ellerinin yerine kalplerini keserlerdi de acısını duymazlardı.’</p>
<p align="JUSTIFY"><b>Mesnevi’den…</b></p>
<p align="JUSTIFY">Yusuf (as)’a Sunulan Hediye</p>
<p align="JUSTIFY">   Çok uzak yerlerden, kalbi sevgi ve şefkatle dolu bir dost, Hz. Yusuf&#8217;a misafir oldu. Çocukluktan beri birbirlerini tanırlardı. Misafir Hz. Yusuf&#8217;a, kardeşlerinin yaptıkları cefaları, onların hasetlerini hatırlattı.</p>
<p align="JUSTIFY">Hz. Yusuf, “O tecelli, kazayı ilahî icabıydı. Bizim Hakk&#8217;ın kaza ve kaderinden şikâyetimiz yok” dedi.</p>
<p align="JUSTIFY">Dostu Hz. Yusuf&#8217;a, “Zindanda ve kuyuda ne haldeydin?” diye sordu.</p>
<p align="JUSTIFY">Yusuf (as) şöyle cevap verdi:</p>
<p align="JUSTIFY"><b>“Ayın, bedir halinden hilal haline gelmesi gibiydim.” </b></p>
<p align="JUSTIFY">Görmez misin? Ay önce görünmez, sonra hilâl olur da iki büklüm bir halde görünür, fakat sonunda yine gökte bedir (ayın en parlak ve dolgun olma) haline gelmez mi?</p>
<p align="JUSTIFY">Hz. Yusuf, başından geçenleri anlattıktan sonra:</p>
<p align="JUSTIFY">“Dostum, söyle bakalım, bize ne armağan getirdin? Hadi, getir bakalım armağanını” deyince misafir:</p>
<p align="JUSTIFY">   “Sana getirmek için ne kadar armağan aradıysam hiçbir şeyi beğenmedim, sana lâyık görmedim. Sende olmayan ne var ki ve senin neye ihtiyacın olabilir ki?</p>
<p align="JUSTIFY">Tane büyüklüğündeki bir altın kırıntısını alıp da bir madene, bir damlayı alıp da denize nasıl götürebilirim?</p>
<p align="JUSTIFY">Senin, benzeri olmayan güzelliğinden başka, bu Mısır ülkesi ambarında her çeşit tohum vardır.</p>
<p align="JUSTIFY">Sana münevver bir kalp gibi tozsuz, lekesiz, parlak bir ayna sunmayı münasip gördüm. Ey güneş gibi gökyüzünün nuru olan güzel Yusuf! Ona baktıkça kendi güzel yüzünü görürsün ve kendinde bulunan güzelliği görerek hayran olasın. Ey gözümün nuru, sana ayna getirdim, ona bakıp yüzünü gördükçe beni de hatırlarsın” dedi.</p>
<p align="JUSTIFY">   Misafir bunları söyledikten sonra koynundan aynayı çıkarıp Hz. Yusuf&#8217;a sundu.</p>
<p align="JUSTIFY">Hz. Mevlana diyor ki:</p>
<p align="JUSTIFY">   <b>“Ey yiğit! Dostu görmeye eli boş gitmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Yüce Allah bile mahşer günü, halka, “Haşir (Kıyamet) günü için armağanınız nerede? Kendinize gelin! Kıyamet günü için ne armağanınız var, ne getirdiniz? Yoksa tekrar dönüp geleceğinizi ummuyor muydunuz, size bugünün vaadi bâtıl gibi mi göründü?” </b>der.</p>
<p align="JUSTIFY">Eğer o güne inanıyorsan, inkar etmiyorsan neden hazırlık içinde değilsin?</p>
<p align="JUSTIFY">Azıcık olsun yemeyi, içmeyi bırak da Hak’la buluşacağın gün için bir armağan hazırla.</p>
<p align="JUSTIFY">Geceleri az uyuyanlara katıl!</p>
<p align="JUSTIFY">Seher vaktinde günahlarının bağışlanmasını dileyenlerden ol!” (Mesnevî, Cilt 1)</p>
<p align="JUSTIFY">Devam edecek…</p>
<p align="JUSTIFY"><strong>Kaynak:Samanyoluhaber |  Z. Hicran Yıldırım</strong></p>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yusuf-aleyhisselam/">Yusuf Aleyhisselam |  Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Berat Gecesi Duası-Yok mu af isteyen!..&#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/yok-mu-af-isteyen-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2020 15:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Berat kandili]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9100</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allahım! ‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ dediğin… Ve Peygamber&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yok-mu-af-isteyen-z-hicran-yildirim/">Berat Gecesi Duası-Yok mu af isteyen!..| Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Allahım!</div>
<div></div>
<div>‘Benden mağfiret dileyen yok mu, onu affedeyim ve bağışlayayım.</div>
<div>Rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım.</div>
<div>Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ dediğin…</div>
<div></div>
<div>Ve Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem)’in:</div>
<div>‘Allah Tealâ, Şaban ayının onbeşinci (Berâat) gecesinde -rahmetiyle- dünya semasına tenezzül buyurur, orada tecelli eder ve Kelb Kabîlesi’nin koyunlarının tüyleri sayısından daha çok sayıda günahkârı affeder…Cehennem’den kurtarır…’ (Buhârî, et-Tergîb ve’t-Terhib) buyurduğu bu mübarek gecede ellerimizi kaldırıp Sana yalvarıyoruz…</div>
<div></div>
<div>Büyük Sensin Allahım.</div>
<div>Ey Yüceler Yücesi Allahım, her türlü hamd ü senâ Senin hakkındır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık olan yalnız Sensin.</div>
<div></div>
<div>Âlemlerin Rabbi Yüce Allahım, Sana sonsuz hamd ve şükür, Kâinatın Medar-ı Fahri Efendimize, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam ederek Sana el açıyoruz.</div>
<div></div>
<div>Allahım, şayet ismimizi bahtiyar kullarının adlarını kaydettiğin Saidler Divanı’na yazmış isen, o yazıyı orada sabit eyle.</div>
<div>Şayet, talihsiz zavallı kulların adlarının yazıldığı Şakîler Defteri’ne ismimiz yazılmışsa da, bahtına düştük, ismimizi o bahtsızların arasından silip salih kullar zümresine dahil eyle.</div>
<div>Sen Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurdun: “Allah dilediğini siler, iptal eder, dilediğini de sabit bırakır. Bütün kitapların aslı O’nun indindedir.” (Ra’d 19/39)</div>
<div></div>
<div>Ya Rabbi, ikâbından affına sığınırız, gazabından rızana sığınırız, Senden Sana sığınırız. Sen izzet ve celal sahibisin. Zatını sena ettiğin gibi Seni sena etmekten, ululuğuna yaraşır beyanlarla Sana kulluğumuzu sunmaktan ve Sana azametine yakışır sözlerle içimi dökmekten aciziz.</div>
<div></div>
<div>Ey bolca veren, fakat verdikleri ile minnet etmeyen ve başkalarından bir iyiliğe muhtaç olmayan, asla minnet altına girmeyen Allahım!</div>
<div>Ey celal ve ikram sahibi!</div>
<div>Ey kudret ve nimet sahibi!</div>
<div>Hiçbir ilah yok, ancak Sen varsın!</div>
<div>Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, kemal sıfatlar ile de tavsif ederiz.</div>
<div>Ey ümit edenlerin yanıltmaz yardımcısı/dayanağı!</div>
<div>Ey sığınmak isteyenlerin yegane barınağı!</div>
<div>Ey çığlık çığlığa feryad edenlerin biricik teselli kaynağı!</div>
<div>Ey korkanların güvencesi, yolunu şaşırmışların delili, medet isteyenlerin yardımcısı ve ey merhametlilerin en merhametlisi!..</div>
<div></div>
<div>İlahî! Mükerrem Şaban ayının ortasında, “her türlü hikmetli işin belirlenip yazıldığı ve onaylandığı” şu Beraat gecesindeki büyük tecellin yüzü suyu hürmetine, bizim bildiğimiz veya bilmediğimiz bütün belâları üzerimizden kaldır, def et! (Hata kabilinden olup) sadece Senin bildiğin şeylerimizi bağışla, bizi affeyle. Zira yegane Aziz ve yegane Kerim Sensin!..</div>
<div></div>
<div>Allah’ım, Ümmet-i Muhammed’e dirlik ver! Fikrimizin, ruhumuzun, havl ve kuvvetimizin dağınıklığını Sana şikayet ediyor ve bizi bu durumdan kurtaracak yegane tasarruf sahibinin Sen olduğuna inanıyoruz. Bizi bu durumdan kurtar Allah’ım!</div>
<div></div>
<div>Özellikle de gerek cihanın dört bir yanında, gerekse hayatın her ünitesinde, insanlarla Senin arandaki engelleri kaldırmaya kendini adayan, saylerine terettüb edecek semere itibariyle, Rıza ve rıdvânından başka hiç bir şey hedeflemeyen kardeşlerimizin erkeğiyle kadınıyla dostlarımızın ve gönüldaşlarımızın dağınıklığını gidermeni, yaralarını sarmanı, enis ve celîsleri olmanı, onları her türlü kem göz ve kötü niyetlilerin şerrinden muhafaza buyurmanı, onları kendi gözlerinde mahiyetlerinden daha küçük, ancak temsil ettikleri misyon itibariyle büyük mü büyük göstermeni diliyor ve dileniyoruz.</div>
<div></div>
<div>Ey her şeye gücü yeten Kâdir Rabbimiz!</div>
<div>Bizi kesret dağdağasında boğulmaktan kurtaracak ve vahdet tecellileriyle dirliğimizi sağlayacak yegâne güç sahibi Sensin.</div>
<div>Sırlı alem olan kalplerin anahtarı Senin elindedir.</div>
<div>Dilediğin gibi kalpleri evirip çevirme kudretine sahipsin.</div>
<div>N’olur, kalblerimizi te’lif buyur! Biliyoruz ki, yeryüzünde ne var ne yok, hepsini bu uğurda sarf etsek de iki gönlü te’lif etmeye muvaffak olamayız.</div>
<div>İnsanı yaratan Sen..</div>
<div>Gönüllerin Efendisi de Sensin.</div>
<div>Gönül aynamızı duru eyle ve gönüllerimizi te’lif buyur. Ta birbirimize karşı tevahhuş hissetmeyelim.. birbirimizin enis u celisi olalım.. birbirimizin ayıbını araştırmayalım.. kınayanın kınamasından müteessir olmayalım, övenin övgüsünü üzerimize almayalım.</div>
<div>Ey iyilik ve ikramda bulunan Kerîm Rabbimiz! Bizleri katından bir güçle te’yid buyur…</div>
<div></div>
<div>Ey kullarının dualarına icabet eden Mucîb Allah’ım!</div>
<div>Bizleri, sevdiğin ve râzı olduğun işlere muttali kıl, onları bize sevdir, onları hayata taşımaya ve başkalarına duyurmaya bizleri muvaffak eyle!’</div>
<div></div>
<div>Allah’ım!</div>
<div></div>
<div>Tutuklanan, hapsedilen ve derdest edilen “mescûn” kardeşlerimize;</div>
<div>Tevkif edilen, işinden alıkonulan ve hürriyeti kısıtlanan “mevkuf” kardeşlerimize;</div>
<div>Darda bırakılan, kendisine sebepler üstü bir yardım elinin uzanmasına muhtaç olacak şekilde üzerinde baskı kurulan “muzdarr ” kardeşlerimize;</div>
<div>Gadre ve haksızlığa uğramış , hak ettiği imkanlar zorla elinden alınmıs¸ “mağdur” kardeşlerimize;</div>
<div>Hak etmediği muameleye tabi tutulan ve zalimin gaddar eliyle zulme maruz bırakılan “mazlum ” kardeşlerimize…</div>
<div></div>
<div>Tez zamanda serbest kalmalarını ve hak ettikleri hürriyet ve imkanlara kavuşmalarını lutfieyle</div>
<div></div>
<div>Öyle ki, bu lûtfunun keyfiyeti, Sen’den gayrı “masivadan gelebilecek iyiliklerden müstağni kılacak ölçüde olsun!</div>
<div></div>
<div>Allah’ım! Bir an evvel insanlığı bu salgın afetinden kurtarmanı, hastalara acil şifalar ve yakınlarını kaybedenlere metanet vermeni diliyoruz.</div>
<div></div>
<div>Zemin yüzünün zineti…hem bela ve musibetlere karşı sadaka hükmünde olan Risale-i Nur’un okunması ve hane halkımızla birlikte Kur’an Nurlarıyla meşgul olmak, okumak ve dinlemek suretiyle dua ve iltica zamanı olan bu üç ayları ve musibet zamanını ahiret ve sevap için değerlendirmeyi hepimize nasip eyle ve bu musibeti de alem-i islam hakkında hayırlara kalbeyle&#8230; Ve bütün insanlığı her türlü bela, musibet ve salgın hastalıklardan muhafaza eyle&#8230;</div>
<div></div>
<div>Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Aradîn,</div>
<div>Yâ Halıkî ve yâ Halık-ı Küll-i Şey…</div>
<div></div>
<div>Gökleri yıldızlarıyla,</div>
<div>Zemini müştemilâtıyla</div>
<div>Bütün mahlukatı bütün keyfiyatıyla teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için…</div>
<div>Nefsimizi bize musahhar eyle,</div>
<div>Matlubumuzu bize musahhar kıl.</div>
<div>Kur’ân’a ve imana hizmet için insanların kalplerini Risale-i Nur’a musahhar yap.</div>
<div>Bize ve kardeşlerimize iman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver.</div>
<div>Hazret-i Mûsa Aleyhisselâma denizi,</div>
<div>Hazret-i İbrahim Aleyhisselâma ateşi,</div>
<div>Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri,</div>
<div>Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi,</div>
<div>Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri,</div>
<div>Teshir ettiğin gibi, Kur’an’a ve Risale-i Nur’a kalpleri ve akılları musahhar kıl.</div>
<div>Ve bizi nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mes’ut kıl.</div>
<div></div>
<div>Niyazımızın sonunda, dualarımızın kabul edilmesine en büyük vesile olarak gördüğümüz Efendiler Efendisi’ne, âl ve ashabına salat ü selam eylemeni dergâh-ı uluhiyetinden diliyoruz ya Rab!</div>
<div></div>
<div>Amin… Ya Muin! Velhamdülillahi Rabbil alemin…</div>
<div></div>
<div><strong>Z.Hicran Yıldırım</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yok-mu-af-isteyen-z-hicran-yildirim/">Berat Gecesi Duası-Yok mu af isteyen!..| Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sodom ve Gomore &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/sodom-ve-gomore-z-hicran/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 12:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[sodom ve gomore]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8631</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazreti Lut (aleyhisselâm), İbrahim (aleyhisselâm)’ın kardeşi Haran’ın oğludur. Lut (as), Hz. İbrahim (as)’e iman ederek (Ankebut Suresi, 26) O’nunla birlikte hicret etmiş ve aynı zaman diliminde peygamberlik yapmıştı. Lut (aleyhisselam),&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sodom-ve-gomore-z-hicran/">Sodom ve Gomore | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Hazreti Lut (aleyhisselâm), İbrahim (aleyhisselâm)’ın kardeşi Haran’ın oğludur. Lut (as), Hz. İbrahim (as)’e iman ederek (Ankebut Suresi, 26) O’nunla birlikte hicret etmiş ve aynı zaman diliminde peygamberlik yapmıştı.</div>
<div></div>
<div>Lut (aleyhisselam), ahlâksızlığın yaygın olduğu Sedum (Sodom ve Gomore) halkına peygamber olarak gönderilmişti.</div>
<div></div>
<div>Sodom ve Gomore, bugünkü Ürdün toprakları ile Batı Şeria arasında yer alan ve Ölü Deniz diye de bilinen Lut Gölü çevresindeydi. Sedum halkı, daha önceki milletlerde görülmeyen bir ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti.</div>
<div></div>
<div>Bu yüce peygamberin kavmi içinde &#8216;Livata&#8217; denen, o güne kadar beşeriyetin görmediği bir günah irtikap ediliyor ve bu şanı yüce peygamber de gece gündüz aralıksız bu günahla savaşıyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu kavim insanlık tarihinde o güne kadar hiç görülmemiş bir fenalığı ihdas etmiş ve insanlık tarihinin yüz karası olmuşlardır.</div>
<div>Bunlar Allah’ın verdiği nimetlere teşekkür etmek yerine azgınlaşmışlar, şımarmışlar ve daha da ileri giderek utanmaz hayasızlıklar peşinde koşmuşlardı.</div>
<div></div>
<div>Lut (aleyhisselam), her türlü sıkıntıyı göze alarak belki öğüt alırlar diye kavmine yöneldi. Onları kendi kendileriyle yüzleştirerek bulundukları iğrençlikten kurtarmak istedi:</div>
<div>“Peygamber olarak gönderdiğimiz Lut, kavmine şöyle seslendi:</div>
<div>&#8211; Dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yaparsınız?” (Araf Suresi, 80)</div>
<div> “Doğrusu siz, haddi aşan azgın bir kavimsiniz.” (Şuara Suresi 26/166; Araf Suresi 7/81)</div>
<div></div>
<div>Sodom ve Gomore halkı, zerre kadar Hz. Lut’un (as) çağrısına kulak vermedi ve Allah’ın insanlığa rahmeti olan bu güzel insana sert cevap verdi.</div>
<div></div>
<div>“Halkının ona verdiği cevap şundan ibaret oldu: &#8220;Çıkarın bu adamları memleketinizden! Çünkü bu beyler pek temiz insanlar!” (Araf Suresi, 82; Neml Sûresi, 56)</div>
<div></div>
<div>Zâlim kavim, bu sözleriyle kendilerine samimi bir şekilde nasihât eden Hz. Lut aleyhisselâmı ve O’na inanan bir avuç mü’mini vatanlarından çıkarmakla tehdit ediyordu. Onların bu tehdidinden; pislenenlerin fıtratlarının bozulduğunu, bunun için de bozulmamış fıtrata; yani temizliğe tahammül edemez hale geldiklerini görüyoruz.</div>
<div></div>
<div>Kavminin bütün tehditkâr tavırlarına karşı, Hz. Lut (as) geri adım atmadı ve cesurca:</div>
<div>&#8220;Ben&#8221; dedi, &#8220;Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. &#8220;Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!&#8221; (Şuara Suresi, 168)</div>
<div></div>
<div>Lut (as) kavmini ısrarla doğru olana davet etti:</div>
<div>&#8211; Allah&#8217;ın bu uyarmasından sonra siz hala bu çirkin işi yapacak, yolu kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapmaya devam edecek misiniz? (Ankebut Suresi, 29)</div>
<div></div>
<div>Yol kesmeleri ve toplantılarındaki çirkin işleri, Hz. Abdullah b. Abbas (ra) rivayet ettiği bir hadiste şöyle nakleder:</div>
<div>‘Sodom ve diğer şehir halkının, şehir dışında, yol üzerinde bostanları ve meyve bahçeleri vardı. Yağmursuzluktan kuraklık ve kıtlığa uğradıkları zaman, birbirlerine:</div>
<div>&#8211; Meyve bahçelerinizi, dışarıdan gelecek yolculardan koruyunuz! dediler.</div>
<div>Diğerleri:</div>
<div> &#8211; Nasıl koruyalım? dediler.</div>
<div>Birbirlerinin yanına gelip gittiler.</div>
<div>&#8211; Yurtlarınızın içinde bulduğunuz ve tanımadığınız yabancıların elbiselerini soyun; zulmedin! Siz, böyle yapmayı adet edindiğiniz zaman, insanlar, şehirlerinize ayak basamazlar! dediler ve dediklerini de yapmaya başladılar.’ (Hâkim, Müstedrek II/562)</div>
<div>Bütün samimi gayret ve çabalara karşı küfür ve ahlâksızlıklarından vaz geçmeyen ‘Halkının ona (Hz. Lût’a) cevabı (ise) şundan ibaret oldu:</div>
<div>‘Doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin, Allah&#8217;ın o azabını getir de görelim!’ (Ankebut Suresi, 29)</div>
<div></div>
<div>Bu meydan okumayla sözün bittiğini ilan ediyorlardı. Hz. Lut (as) bu çirkinleşmiş, bayağılaşmış kavme yapabileceği bir şey kalmadığını görünce Yüce Allah’a yönelerek:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Ya Rabbi!&#8221; dedi, &#8220;bu müfsitler, bu bozguncular gürûhuna karşı bana Sen yardım et!&#8221; (Ankebut Suresi, 30)</div>
<div></div>
<div>Ve yardım Geliyor…</div>
<div></div>
<div>Yüce Allah, Hz. Lut kavmini helâk etmek üzere genç delikanlılar suretinde melekler gönderdi. O melekler önce müjde vermek için Hz. İbrahim’e (as) uğradılar:</div>
<div></div>
<div>“Elçilerimiz (olan melekler) İbrahim (as)’e (ilerlemiş yaşına rağmen bir oğlu, Hz. İshak&#8217;ın, olacağı) müjdesini getirdiklerinde dediler ki: ‘Haberin olsun, biz bu şehrin halkını (Lût kavmini) imha edeceğiz, çünkü oranın halkı büsbütün zalim kimselerdir.’</div>
<div>İbrâhim: &#8220;Ama Lut da orada!&#8221; deyince onlar şöyle cevap verdiler: &#8220;Orada bulunanları biz pek iyi biliyoruz. Onu ve yakınlarını kurtaracağız, yalnız eşi geride kalıp helâk edilenler arasında olacak.&#8221; (Ankebut Suresi, 31-32)</div>
<div></div>
<div>Allah’ın elçileri olan melekler, Hz. Lut (aleyhisselâm)’a delikanlı suretinde gelmişlerdi. Gelen misafirlerin melek olduğunu anlayamayan Hz. Lut (as) kavminin onları görüp kötülük yapmasından endişe etmeye başladı. İçi daraldı.</div>
<div></div>
<div>Kur’ân-ı Kerim, bu hâdiseyi şöyle anlatır:</div>
<div></div>
<div>‘O elçilerimiz Lut&#8217;a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: &#8220;Gerçekten bu gün pek çetin bir gün!&#8221; dedi.</div>
<div>Esasen kötü işler yapagelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lut&#8217;a geldiler.</div>
<div>Lut:</div>
<div>&#8220;Ey halkım! dedi, işte kızlarım! Onlar sizin için nikâh akdi ile, daha temiz, şaibeden daha uzaktır. Öyle ise Allah&#8217;tan korkun, emirlerini, çiğnemekten sakının da, bari misafirlerimin yanında beni rüsvay etmeyin! Yok mu içinizde aklı başında bir adam?&#8221;</div>
<div>(Onlar) Şöyle dediler:</div>
<div>&#8220;Sen de pek iyi bilirsin ki senin kızlarında hakkımız ve onlarla hiç bir alâkamız yoktur, onlarda gözümüz yoktur, ama sen bizim ne istediğimizi pekâla biliyorsun!&#8221;</div>
<div>(Lut as) &#8220;Keşke&#8221; dedi, &#8220;size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya pek sağlam bir kaleye dayansaydım!&#8221;</div>
<div>Melekler: &#8220;Lut! dediler, Biz Allah&#8217;ın elçileri seninleyiz, hiç merak etme, onlar size hiçbir kötülük yapamayacaklardır. Haydi öyleyse, gecenin bir vaktinde ailenle yola çık, yürü! Beraberindekilerin hiç biri geri dönüp bakmasın, yalnız eşin bunun dışındadır. Zira ötekilere ulaşan hangi rüsvaylık varsa, ona da gelecektir. Onların helâk olma zamanı sabah vaktidir. Sahi! Sabah da pek yakın değil mi?&#8221; (Hûd Suresi, 77-81).</div>
<div></div>
<div>Bu kavmin en zalimleri Allah’ın meleklerine yönelince olanlar olmuştu. Allah’ın elçileri olan meleklere el uzatmak istediklerinde gözleri kör olmuş, şaşkınlık içinde bağrışarak sağa sola devrilmeye başlamışlardı.</div>
<div></div>
<div><b>‘Onlar Lut&#8217;un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular, onlarla yalnız kalmak için gidip gidip geldiler. Biz de gözlerini silme kör ettik. Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimi!’ (Kamer Suresi, 37)</b></div>
<div></div>
<div>‘<b>Daha sonra azap emrimiz gelince o ülkenin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan yapılıp istif edilmiş ve Rabbinin nezdinde damgalanmış taşlar yağdırdık. Evet bu taşlar şimdiki zalimlerden de uzak değildir.’ (Hud Suresi, 82-83)</b></div>
<div></div>
<div><b>&#8220;Gün doğarken o korkunç ses onları yakalayıverdi. O memleketin altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.&#8221; (Hicr Suresi, 73-74) </b></div>
<div></div>
<div><b>&#8220;Biz de onların üzerine bir azap yağmuru yağdırdık. Bu yağmur uyarıldıkları halde aldırmayanlar için ne korkunç bir yağmurdur.&#8221; (NemI Suresi, 58)</b></div>
<div></div>
<div><b>“Lut kavmini helak etmek istediğimizde mü’minlerden kim varsa oradan çıkardık. Gerçi orada Müslümanlardan yalnız bir ev halkını bulduk.” (Zâriyat Sûresi, 35-36) </b></div>
<div></div>
<div>Hz. Lut (as), hanımı hariç ailesiyle birlikte kurtulmuş, bir müddet daha yaşadıktan sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.</div>
<div></div>
<div>Sodom ve Gomore helâk olmuş ve Lut gölü derinliğinde yerin dibine batırılmıştı. Ancak bu ceza sadece Hz. Lut (as)&#8217;un kavmine mahsus değildir. Her devrin zalimleri, aynı akıbete duçar olacaklardır.</div>
<div></div>
<div>Pompei de bunun en çarpıcı örneğidir. Orada hak ve hakikati neşreden Hristiyanlar vardı, ancak onlar da mağlup durumdaydılar. Millet öyle sefahat ve sefalet içindeydi ki, Allah (c.c) Vezüv&#8217;den fışkıran lavlarla orayı bir mezarlık hâline getirirken, onlar çoktan ruhlarıyla ölülere katılmışlardı. Bunlardan bazıları deniz kıyılarına kaçmış olmalarına rağmen evler büyüklüğünde kül yığınları, gelip onları da oraya gömmüştü.</div>
<div></div>
<div><b>&#8216;Halkı ıslah edici olduğu halde, Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez&#8217; (Hud Suresi, 117). </b></div>
<div></div>
<div>Bazı İsrâilî kaynaklarda şöyle bir husus nakledilmektedir: &#8216;Hz. Lût (a.s)&#8217;un kavmi helâk olduğunda, onlar içinde gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren binlerce âbid ve zâhid insan vardı… ama onlar &#8217;emr-i bi&#8217;l-maruf nehy-i ani&#8217;l-münker&#8217; vazifesini yapmıyorlardı.&#8217; Onun için onlara haber verilmemişti. Yine Hz. Şuayb (a.s)&#8217;ın kavmi Eyke halkı helâk edilirken, kim bilir kaç insan orada namaz kılıp, oruç tutuyordu!..</div>
<div></div>
<div>&#8216;Emr-i bi&#8217;l-maruf nehy-i ani&#8217;l-münker&#8217;in yapıldığı bir yere, Cenâb-ı Hakk musibet ve belâ vermez. Cemiyet böyle bir cezayı hak etse bile, o cemaatin hatırına o belâ ve musibet kaldırılabilir. Zira o cemaatin kalpleri daima Cenâb-ı Hakk&#8217;la irtibatlıdır. Ömürlerinin her an ve dakikası, iyiliği emredip kötülükten men etmekle geçmektedir. Dertli ve ızdıraplıdırlar.</div>
<div></div>
<div>Dertlerinin ve ızdıraplarının sancısı beyinlerine vurur da onlar her an iki büklüm kıvranır dururlar. &#8216;Kime, nerede ve nasıl anlatsam..&#8217; düşüncesi onlarda sabit fikir hâline gelmiştir. Yerken, içerken, yatarken, kalkarken bu düşünce her zaman onları çepeçevre kuşatmıştır. Sanki varlıkları bu düşünceden ibaret gibi bir hâl almışlardır. İşte böylesine hakikatin âzat kabul etmez köleleri bir toplumun safları arasında dolaşıp durdukça, o cemiyet semavî ve arzî bütün belâ ve musibetlerden emin demektir.</div>
<div></div>
<div>Ve eğer biz, semavî ve arzî belâ ve musibetlerden emin olmak istiyorsak, derhal yaratılış gayemiz olan bu vazifemizin başına dönmeliyiz… dönmeli ve kat&#8217;iyen bilmeliyiz ki, gelen musibetler, Hizmetin terk edilmesinden dolayı gelmektedir. O belâ ve musibetlerin gitmesi isteniyorsa, o vazifenin yerine getirilmesiyle bu gerçekleşecektir. Başka hiçbir ibadet ü taat, böyle bir paratonerliği haiz değildir.</div>
<div></div>
<div>Cenâb-ı Hakk, bir insanı veya cemiyeti onlar namaz kılar oldukları, Kâbe&#8217;yi tavaf ettikleri, ellerinde evrâd u ezkâr okuyup durdukları anlarda bile yok edip, yerin dibine geçirebilir. Ancak bir yerde on insan arzedildiği, şekilde dertli, muzdarip ve vazifelerini de yapıyorlarsa, Cenâb-ı Hakk o beldeyi teminatı altına alır ve orayı muhafaza buyurur.</div>
<div></div>
<div>Fakat, içinde emr-i bi&#8217;l-maruf vazifesi yapıldığı hâlde helâke uğramış tek bir kavim veya millet göstermek mümkün değildir. ***</div>
<div></div>
<div>Geçmiş kavimler ile günümüzün insanları kıyaslandığında, o devirlerdeki bütün günahların bugün toptan işlendiği söylenebilir. Gerçekten de Sodom ve Gomore günümüzdeki ruhî çözülüş ve dibe vuruşun öşrüyle yerin dibine geçirilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’in umumî bir felâket ve helâke uğramaması için dua etmiş ve bu isteğine olumlu cevap verilmiştir.</div>
<div></div>
<div><b>“Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (</b>Enfâl, 8/33)</div>
<div>Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarını ümmet-i Muhammed’in içinde geçirdiği ve onların başında bulunduğu sürece, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen helâk onlara gelmeyecektir.</div>
<div></div>
<div>Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacak, altlarını üstlerine getirmeyecektir. Eğer mü’minlerin arasında sağlam bir Muhammedî ruh varsa, Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayat-ı seniyyelerinde ümmet-i Muhammedi bağışladığı gibi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da kıyamet gününe kadar ümmet-i Muhammed’i bağışlayacak, sıyanet, riayet ve hıfz buyuracaktır.</div>
<div></div>
<div>Ayette mü’minlerin helakten muhafaza buyrulmalarının bir vesilesinin de istiğfar etmeleriyle gerçekleşeceği beyan buyrulmuştur. Ümmet-i Muhammed, hata ve günahlarından sonra hemen doğrulup istiğfar ediyorlarsa, Allah (celle celâluhu) onları yukarıdan, aşağıdan, sağdan ve soldan gelecek musibetlerden muhafaza buyuracak, onların altlarını üstlerine getirmeyecektir.</div>
<div></div>
<div>O hâlde bu âyete istinaden şöyle denebilir:</div>
<div>“<b>Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücahede eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belâlar vermeyecektir.”</b> Nitekim Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”</div>
<div></div>
<div>Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri ya da arzî/semavî afetleri kullanır. Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece mücrimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl Suresi, 25) buyurulmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Hadis-i şeriflerde nakledildiğine göre; Allah Teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi helak etmesi için emreder. Vazifeli melek, o beldede hiç günah işlemeyen ve sürekli ibadet ü tâatte bulunan kimselerin de bulunduğunu bildirince, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:</div>
<div>“Belde halkıyla beraber onları da alt üst et! Çünkü onlar günah işleyenlere yüzlerini ekşitmediler; iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesini yerine getirmediler.”</div>
<div></div>
<div><b>Risaleden…</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Aziz, sıddık kardeşlerim; </b></div>
<div>Bütün insanlık tarihinde, katiyen misli görülmemiş ve Lut kavminin başına yağan semavî taşlardan daha müthiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i imanı ve mâsumları vahiyle gelen dinlerin ve İlâhi kanunların haricine dehşetli vasıtalarla sevk eden bir memleketi semavî taşlarla tokatlamasının bir mukaddemesi olarak, resmî gazetelerin kat’î haber verdikleri gökle ilgili bir hadiseyi, âdetime muhalif olarak bir Nur şakirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havâdislerini merak etmedim. Fakat bu taşlar, Risale-i Nur’un dinsizlere mânevî tokatlarını temsil ettiği cihette ve beş-altı sene evvel ondan haber verdiği için o şakirde dedim: “Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkik et.” O tahkik etti, geldi. Diyor ki: “Bu baharda, Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görülmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş. Tetkik edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mizansız bulunmaktadır.”</div>
<div></div>
<div>İşte resmî gazetelerin kat’î verdikleri bu haber, bin üç yüz altmış (1360) sene evvel Fil Sûresi’nin mu’cizâne ‘Onlara taş attılar!’ (Fil Suresi,4) cümlesiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semavî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semavî taşlar yağdırmasına mukaddemesi olacak diye haber veriyor.</div>
<div></div>
<div>Ve ‘Dalalet içinde.’ (Fil Suresi, 2) aynen bin üç yüz altmış (1360) tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak Lut kavminin başına gelen taşları andıran semavî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdit ediyor. Ve Risale-i Nur’un “Sûre-i Fîl” nüktesine ait beyanatı içinde haşiyeli bu cümle var:</div>
<div></div>
<div>“Evet, bu tokatlardan pürşer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’dan af dilemezse, melâike elleriyle de semavi taşların başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ-yı işârî ile tehdit ediyor.”</div>
<div></div>
<div>İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var.</div>
<div></div>
<div>Birincisi: Şimdiye kadar gelen semavî taşlar bir iki karış oldukları halde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavatın dinsizliğe karşı hiddetinin bir işaretidir. Sûre-i Fîl mu’cizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işaret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyakati var. Çünkü emsalsizdir.</div>
<div></div>
<div>İkinci emâresi: Bütün zemin yüzünü ve insanlığı tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri halde, bir iki aydır bu acip, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şâşaalandırmamaya çalışmışlar.’ (Emirdağ Lâhikası-1)</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Hasılı, insanlık için iki mühim paratoner, iki mühim set vardır:</div>
<div>Birincisi: maddî ve manevî şahsiyet-i maneviye-i Ahmediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içimizde bulunmasıdır.</div>
<div></div>
<div>İkincisi: Hakka, hakikate, ıslaha sahip çıkan ve dâima Allah’a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin var olması&#8230;</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak :Samanyoluhaber | Z. Hicran YILDIRIM</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sodom-ve-gomore-z-hicran/">Sodom ve Gomore | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/hz-ibrahim-as-ve-kabe-hakikati/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Mar 2020 15:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[kabe]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8182</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati – 3   Kabe, &#8216;Bu insanlar artık Allah&#8217;a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.&#8217; der ve yükselmeye durur. Hz. İbrahim&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ibrahim-as-ve-kabe-hakikati/">Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati – 3</b></div>
<div><b> </b></div>
<div></div>
<div></div>
<div>Kabe, &#8216;Bu insanlar artık Allah&#8217;a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.&#8217; der ve yükselmeye durur.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim (as), eşini ve oğlu Hz. İsmail’i bırakırken geri dönüp onlara bakamadı. O tam bir tevekkül ve teslimiyet abidesiydi. Yüce Allah O`nu ve ailesini zayi etmeyecekti. Fakat, onlara veda etmeye mecali kalmamıştı.</div>
<div>Diğer taraftan, bu İlahî yönlendirmeden haberi olmayan Hz. Hacer, bu çöl ortasında büyük bir korku yaşıyordu. Bunun için, telaş dolu bir sesle seslendi:</div>
<div>– Bizi, bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp da nereye gidiyorsun ey İbrahim?</div>
<div>Hz. İbrahim, sadece kendisine denileni yapıyor ve emre itaatten taviz vermek istemiyordu.</div>
<div>Hz. Hacer gittikçe artan telaşla yine sordu:</div>
<div>– Ey İbrahim! Bizi bu yalnız ve ıssız vadide bırakıp nereye gidiyorsun?</div>
<div>Belli ki, geldiği istikamette gerisin geriye ilerleyen Hz. İbrahim’den cevap gelmeyecekti. Kucağındaki biricik yavrusuyla arkasından koşturmak beyhudeydi. Sanki, yıllarca çocuk hasreti çeken ve dualarında Rabbinden çocuk dileyen Hz. İbrahim değildi. Şüphesiz böyle köklü bir değişim, ancak Rabbanî bir yönlendirme sonucu gerçekleşebilirdi. Bunun için Hz. Hacer:</div>
<div>– Sana böyle yapmanı Allah mı emretti? diye sordu.</div>
<div>O ana kadar hiç tepki vermeden ilerleyen Hz. İbrahim, bu soruya güven dolu bir sesle cevap verdi:</div>
<div>– Evet!</div>
<div>Emreden O ise, koruyacak da O (cc) olacaktı. O’nun koruması altına girdikten sonra ne bu ürperten vahşet ne korku veren yalnızlık ve ne de bir aile reisinin himayesinden mahrumiyet ürkütebilirdi onu. Onun için, arkasını dönüp kucağındaki yavrusuyla birlikte geri gelirken, Hz. Hacer’in dudaklarından şu kelimeler döküldü:</div>
<div>– Öyleyse<b> O, bizi asla zayi etmez.</b></div>
<div>Artık Hz. İbrahim uzaklaşmış; Hz. Hacer de minik yavrusu İsmail’le birlikte bırakıldıkları noktaya geri dönmüştü.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim, ufukta kaybolacağı bir noktaya geldiğinde geri döndü. Mekke`nin üst kısmında yer alan Seniyye mevkiinde yüzünü Kabe`nin temellerinin olduğu tarafa çevirdi ve ellerini açarak Rabb-i Rahîm’inden şöyle niyazda bulundu:</div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200221/19331513.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>“Ey bizim Rabbimiz! Şüphesiz ben, zürriyetimden bir kısmını Senin kutsal mabedinin yanında, ekin bitmez bir vadide yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım. Yâ Rabbi! Artık, insanların bir kısmının gönüllerini onlara doğru yönelt, onları her türlü ürünlerden rızıklandır ki Sana şükretsinler!” <b>(İbrahim, 14/37)</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim`in onları buraya getirmesindeki asıl hedef, insanı Rabbe yaklaştıran kulluk vazifesiydi. Ve bu vazifeyi doruk noktada temsil edecek olan Zât Sallallahu  aleyhi  ve  sellem burada zuhûr edecek; dünya, buradan doğan nur ile kulluk adına en yüce zirveleri yakalayacaktı.</div>
<div></div>
<div></div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200313/79244087.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div><b><i>Zemzem&#8217;in KABE&#8217;nin içindeki kuyusu  </i></b></div>
<div></div>
<div><b>Zemzem</b></div>
<div>Hz. Hacer, tek başına yalnız kaldığı bu vadide kısa bir süre sonra çocuğu için endişelenmeye başladı. Su ve yiyecekleri tamamen bitmek üzereydi. Bir anne olarak endişelerini teskin eden tek şey, Rabbine olan itimadıydı.</div>
<div></div>
<div>Rabbe itimadı tamdı. Fakat sebeplere riayet etmek gerekirdi. Bunun için Hz. Hacer, bir yudum su bulma arzusuyla iki tepecik, Safâ ile Merve arasında telaşla koştururcasına gidip geldi. Bu koşturmaları sırasında bir taraftan da göz ucuyla sürekli küçük yavrusunu kolluyor, onun başına bir şeylerin gelmesinden korkuyordu.</div>
<div></div>
<div>Safa ile Merve arası, Hz. Hacer’in güzergâhı olmuştu. Her iki tepenin eteklerine geldiğinde yürüyüşünü hızlandırıyor ve ayrı bir telaşla diğer tepeye ulaşmaya çalışıyordu. Bu telaşlı koşuşturma tam yedi kez tekrarlanacaktı.</div>
<div>Yine, Merve tepesine geldiği sırada bir ses duydu. Sanki bu ses, kendisini, oğlunun yanına çağırıyordu. Daha dikkatlice kulak kesilip baktı. Yanılmamıştı, biricik yavrusunun yanında bir melek duruyordu. Ayrıca, oğlu İsmail’in ayaklarının dibinde bir de pınar oluşmuştu ve çölün ortasında kaynayıp duruyordu. Bir çırpıda koşup çocuğunun yanına geldiğinde, meleğin kendisine şunları söylediğini duydu:</div>
<div></div>
<div>“Sakın, ‘Helak oluruz, zarara uğrarız&#8217; diye korkmayın. İşte şurası Beytullah&#8217;ın (Kabe&#8217;nin) yeridir. O beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Cenab-ı Hak o işin ehlini zayi etmez.” <b>(Taberî, el-Câmiu’l-Beyan, 13/230)</b></div>
<div></div>
<div>Vazife tamam olunca, melek de ortadan kaybolmuş ve yine Hz. Hacer’le küçük yavrusu Hz. İsmail yalnız kalmıştı. Hz. Hacer yerden çıkan suyun etrafını hemen dağılıp gitmesin diye toprakla çeviriyor bir yandan da:</div>
<div>&#8211; “Dur, dur” manasında “Zem zem” diyordu. Zemzem adı onun eseridir. Hz. Hacer, etrafını havuz gibi yapıp testisini doldurdu. Suyu aldıkça yerinde kaynıyordu.</div>
<div></div>
<div>Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, Hz Hacer`in bu halini kastederek şöyle demiştir:</div>
<div>“Allah, İsmail`in annesi Hacer`e rahmet eylesin! Eğer o, Zemzem`i kendi halinde bıraksaydı, muhakkak ki Zemzem akar bir ırmak olurdu.” <b>(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/253)</b></div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200313/78990743.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div><i><b>Peygamber Efendimiz dönemindeki Kabe&#8217;nin ve Mekke&#8217;nin maketi </b></i></div>
<div></div>
<div><b>Sadâkat ve Teslimiyet: Kurban</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim Aleyhisselâm, Zilhicce Ayının sekizinci gecesi Şam&#8217;daki evinde dinlenirken rü&#8217;yasında oğlu İsmail Aleyhisselâmı kurban ettiğini görmüştü. Bu rüyayı üç kez üst üste görünce mutlaka yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu anladı. Çünkü peygamberlerin rüyası vahiy demekti. Hemen Mekke&#8217;ye geldi. Onu, annesinin yanında buldu. İsmail Aleyhisselâma:</div>
<div>&#8211; Oğulcuğum! Bir ip ve büyük bir bıçak al. Sonra, şu vadiye gidelim. dedi. Rabb&#8217;inin kendisine emrettiği şeyden hiç bahsetmedi. <b>(Taberî-Tarih c.1,s.14O)</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhisselâm, Şı&#8217;b Vadisine (Mina`ya) doğru yöneldikleri zaman şeytan bir adam suretine girip onları Allah&#8217;ın emrini yerine getirmekten vaz geçirmek için İbrahim Aleyhisselâmın yolunu kesti:</div>
<div>&#8211; Ey ihtiyar! Nereye gidiyor ve ne yapmak istiyorsun? diye sordu.</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Şu vadiye gidip oradaki bir işimi görmek istiyorum!</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Sen, her halde, İsmail&#8217;i boğazlamak istiyorsun!?</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Sen, hiçbir babanın çocuğunu boğazladığını gördün mü? diye sordu.</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Evet, O baba sensin!</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Ben çocuğumu ne için boğazlayacakmışım? diye sordu. <b>(Taberî-Tarih c.1,14O)</b></div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Sen bunu Allâh&#8217;ın sana emrettiğini sanıyor ve söylüyorsun!</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Eğer, Allah bunu yapmamı bana emretti ise Allah&#8217;a boyun eğip onun emrini yerine getirmeyi uygun bulurum! <b>(Hâkim-Müstedrek c.2,s.555)</b></div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Vallahi, sanıyorum ki: Şeytan, rü&#8217;yanda, sana gelip şu oğlunu boğazlamanı emretmiştir. Sen, onu boğazlamağa gidiyorsun! deyince İbrahim Aleyhisselâm, onun şeytan olduğunu anladı:</div>
<div>&#8211; Ey Allah düşmanı! Vallahi, ben Allah&#8217;ın emrini o vadide mutlaka yerine getireceğim! dedi ve yerden bir taş alıp ona fırlattı.</div>
<div>Şeytan, İbrahim Aleyhisselâmdan ümidini kesince, İbrahim Aleyhisselâmın arkasında ip ve bıçak taşıyan İsmail Aleyhisselâmın önünü kesti. Ona:</div>
<div>&#8211; Ey çocuk! Baban seni nereye götürüyor biliyor musun? diye sordu. İsmail Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Ev halkımıza şu vadiden odun toplayacağız! dedi.</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Vallahi, baban seni boğazlamak istiyor. Boğazlamağa götürüyor!</div>
<div>İsmail Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; O, beni ne için boğazlayacak? Sen bir babanın çocuğunu boğazladığını gördün mü?! diye sordu.</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; İşte, o baba budur!</div>
<div>İsmail Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Babam beni ne için boğazlayacakmış? diye sordu.</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; Rabb&#8217;inin, bunu kendisine emrettiğini sanıyor!</div>
<div>İsmail Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; O halde o, Rabb&#8217;inin kendisine emrettiği şeyi yapsın! Onun, her nerede olsa, Rabb&#8217;ine boyun eğmesi, Rabb&#8217;inin buyruğunu yerine getirmesi daha iyidir! Ben de emri dinler ve ona boyun eğerim! dedi ve o da yerden bir taş alıp Şeytana fırlattı.</div>
<div></div>
<div>Şeytan, İsmail Aleyhisselâmın da kendisini dinlemekten kaçındığını görünce, hemen onun annesine gitti. Hz. Hâcer, o sırada evinde bulunuyordu. Ona:</div>
<div>&#8211; Ey İsmail&#8217;in annesi! İbrahim&#8217;in oğlunu nereye götürdüğünü biliyor musun? diye sordu.</div>
<div>Hz. Hâcer:</div>
<div>&#8211; Şu vadiden bize odun toplamağa götürdü.</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; O, İsmail&#8217;i ancak boğazlamak için götürdü!</div>
<div>Hz. Hâcer:</div>
<div>&#8211; Bir babanın çocuğunu boğazlayabileceğini nasıl düşünebiliyorsun?! Hayır! Öyle değildir. O, oğluna karşı çok şefkatlidir!</div>
<div>Şeytan:</div>
<div>&#8211; O, bunu, Allah&#8217;ın kendisine emrettiğini söylüyor ve sanıyor!</div>
<div>Hz. Hâcer:</div>
<div>&#8211; Eğer, Rabb&#8217;i bunu emretti ise Allah&#8217;ın emrine boyun eğmek gerekir! Her nerede olsa onun Allah&#8217;a boyun eğmesi, Allah&#8217;ın buyruğunu yerine getirmesi daha iyidir! dedi ve o da yerden bir taş alıp ona fırlattı.</div>
<div>Hacdaki Şeytan taşlama, yaşanan bu hadiseden gelmektedir.</div>
<div></div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200313/5745261.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div>Şeytan, İbrahim Aleyhisselâmı ve onun ev halkını kandıramadığı için kızgın bir halde geri döndü. Hepsi de Allâh&#8217;ın buyruğunu dinlemek ve ona boyun eğmekte birleşmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm, Sebîr vadisinde oğlu ile baş başa kalınca İsmail Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Babacığım! Sana emrolunanı yap! İnşâallâh, beni sabredenlerden bulacaksın! Allah&#8217;ın emrine boyun eğ! Her iyilik, Rabb&#8217;inin emrine boyun eğmektedir! dedikten sonra,</div>
<div>&#8211; Sen, bunu anneme bildirdin mi? diye sordu.</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Hayır! Bildirmedim!</div>
<div>İsmail Aleyhisselam:</div>
<div>&#8211; Bildirmediğine, iyi ettin, dedi. Sonra da:</div>
<div>&#8211; Babacığım! boğazlamak istediğin zaman, beni iple sıkıca bağla ki benden sana karşı bir şey isabet edip de ecrim eksilmesin! Çünkü, ölüm çok çetin ve zordur. Bıçağın tenime dokunduğunu hissedince çırpınmayacağımdan emin değilim! Beni boğazlamak için yatıracağın zaman yüzü koyun yatır, alnımı yere getir. Yanımın üzerine yatırma. Çünkü, yüzüme bakınca rikkate gelip de benim hakkımda Allah&#8217;ın sana emrettiği şeyi yerine getiremeyeceğinden korkarım!</div>
<div>Eğer, gömleğimi anneme götürüp vermeyi uygun görürsen öyle yap! Belki, bu onun için bir teselli olur, gönlünü onunla eğler! dedi.</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm:</div>
<div>&#8211; Oğulcağızım! Sen, bana Allah&#8217;ın emrettiği şey hakkında ne güzel yardımda bulundun! dedi ve onu istediği gibi sımsıkı bağladı. Bıçağı iyice biledi. Sonra onu yüzü koyun yatırdı! Yüzüne bakmaktan sakındı.</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâm, bıçağı İsmail Aleyhisselâmın boğazına bastırınca, sanki, bıçak bakır bir levha ile karşılaştı! Büyük bıçağın ağzı İsmail Aleyhisselamın boğazını kesmedi! İbrahim Aleyhisselâm, bıçağı iki veya üç kerre biledi. Fakat, her defasında bıçak kesmedi.</div>
<div>&#8211; Her halde, bu iş Allâh&#8217;tandır! dedi.</div>
<div>İbrahim Aleyhisselâmın elindeki bıçağın ağzı tersine dönmüştü. O sırada, Yüce Allah tarafından:</div>
<div>&#8211; Ey İbrahim! Rü&#8217;yana sadâkat gösterdin! İşte, sana oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu! buyruldu. İbrahim Aleyhisselâm, doğrulup bakınca Cebrail Aleyhisselâmın yanında iri boynuzlu bir koçun dikilip durduğunu gördü.</div>
<div>&#8211; Kalk yavrucuğum! Sana, bir fidye indi! dedi.</div>
<div>O koçu orada, Mina&#8217;da kurban etti.<b> (Hâkim-Müstedrek c.2,s.555; Taberî-Tarih C.1.S.141) </b></div>
<div></div>
<div>Yüce Allah, bu kıssayı Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatır:</div>
<div>&#8220;…Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı. Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki o da bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir: ‘Selam olsun İbrâhim’e!’ Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz! Gerçekten o Bizim tam inanmış has kullarımızdandı. Biz de ona, salih kişilerden, üstelik peygamber olacak bir evladı, İshak’ı müjdeledik.”<b> (Sâffât Sûresi, 37/106-112)</b></div>
<div></div>
<div><b>Hz. İshak (as)</b></div>
<div>Hz. İshak (as), Allah ü Teâlâ’nın Lut Kavmini azgınlıkları sebebiyle helâk ettiği yıl doğdu. Hz. Sâre, bu müjdeye sevindiği için oğluna İshak ismi verildi. İshak, İbrânice “güler” manasına gelmektedir.</div>
<div></div>
<div>&#8221; Bir zaman da elçilerimiz İbrâhim&#8217;e varıp onu müjdelemek üzere &#8220;Selâm sana!&#8221; dediler. O da: Size de Selâm!&#8221; deyip çok kalmadan, elinde nefis, güzelce kızartılmış körpe bir dana getirip ikram etti. Ama misafirlerinin ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onların bu hali hoşuna gitmedi ve onlardan kuşkulandı, kalbine bir korku girdi. &#8220;Korkma!&#8221; dediler. &#8220;Çünkü biz aslında Lût kavmini imha etmek için gönderildik.&#8221;</div>
<div>Bu sırada hanımı da hizmet için ayakta durmuş, onları dinliyordu. Bunu işitince gülümsedi. Biz de onu İshak&#8217;ın, onun peşinden de Yâkub&#8217;un doğumu ile müjdeledik.</div>
<div>İbrâhim&#8217;in hanımı: &#8220;Ay! dedi, ben bir ihtiyar, kocam da bir yaşlı biri iken ben mi doğuracağım! Doğrusu bu çok şaşılacak bir şey!&#8221;</div>
<div>Elçi melekle<b>r: ‘Sen, dediler, Allah&#8217;ın emrine mi şaşırıyorsun? Ey ehl-i beyt! Allah&#8217;ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun. O gerçekten her türlü hamde lâyıktır, hayır ve ihsanı boldur.’ &#8221; (Hûd, 11/69-73)</b></div>
<div>
<div></div>
</div>
<div><b>Kutsal Belde Mekke’nin Yaşam Yeri Haline Gelmesi</b></div>
<div>Hayat kaynağı olan su ile birlikte çok geçmeden Mekke’ye Cürhümlüler geldi. Yaşam emaresi gördükleri bu yerde, Hz. Hacer’in de iznini alarak, konaklayıp Mekke şehrini meydana getirmeye başladılar. Böylece, Fârân dağlarının arasında Zemzem’in hayat verdiği çöl, artık verimli bir belde haline geldi ve Hz. Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) netice verecek bir süreç başladı.</div>
<div></div>
<div>Bu arada Hz. İsmail de büyümüştü ve artık delikanlılık dönemini yaşıyordu. Nihayet Hz. İsmail, Cürhümlülerden bir kızla evlenmiş ve Zemzem’le başlayan bu birliktelik, akrabalık bağlarının kurulmasıyla güçlenerek geleceğe yönelik sağlam bir zemin oluşturmuştu.</div>
<div>Geçen süre içinde Hz. İbrahim, zaman zaman Hacer ve İsmail’i ziyarete geliyor, bir müddet kaldıktan sonra tekrar onları kendi hallerinde bırakıp geri dönüyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Kâbe`nin İnşası</b></div>
<div></div>
<div>Aradan bir süre daha geçmişti. Bu sefer, Hz. İbrahim, hemen geri dönmek için değil, uzun bir müddet orada kalıp Kâbe’yi yeniden inşa etmek için geliyordu. Murad-ı ilahî bu istikametteydi ve o da bu isteği yerine getirebilmek için yola koyulmuş, Mekke’ye geliyordu. Çok geçmeden de oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi inşa etmeye başladılar.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim ve Hz. İsmail Aleyhisselam, bir taraftan inşa işlemine devam ederken diğer yandan da ellerini açıp, bu en kutsal mekanda dua dua Rablerine şöyle yalvarıyorlardı:</div>
<div>&#8211; Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Hiç şüphesiz işiten Sen’sin, bilen de Sen!.. Ey Rabbimiz! Hem İsmail ve beni, yalnız Senin için boyun eğen Müslümanlardan kıl, hem de soyumuzdan yalnız Senin için boyun eğen Müslüman bir ümmet meydana getir ve bize ibadetimizin yollarını göster. Tevbemize rahmetle icabette bulun. Hiç şüphesiz Tevvâb Sensin, Rahîm de Sen!..</div>
<div><b>&#8220;Ey bizim Hakîm Rabbimiz! Bir de onların içinden öyle bir Resul gönder ki; o Resûl, onlara Senin âyetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin.. Hiç şüphesiz ki Aziz Sen’sin, hikmet sahibi de Sen!” (Bakara, 2/129)</b></div>
<div>Bu duasında Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın, gelmesini istediği hikmet sahibi peygamber, hiç kuşkusuz her peygamberin geleceğini müjde verdiği Son Nebi Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’di. Zira, Hz. İsmail zürriyeti içinde Hz. Muhammed’den başka bir peygamber yoktu ve olmayacaktı da.</div>
<div>Bu samimi duanın, Hakk katındaki değeri de oldukça büyüktü. Nitekim, yüzyıllar sonra bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) minnet sadedinde şunları söyleyecekti:</div>
<div><b>“Ben, atam İbrahim’in duası, kardeşim İsa’nın müjdesi ve annemin de rüyasıyım.” (İbn Hibbân, Sahîh, 14/313; Hâkim, Müstedrek, 2/453 (3566)</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim (aleyhisselâm)’ın, çağlar öncesinden dualarına alarak gelmesini istediği Hz. Muhammed’in ümmeti de bir şükran ifadesi olarak dualarına O’nu alacak, ‘Allahümme Salli’ ve ‘Bârik’lerinde Hakk’a şöyle niyaz edeceklerdi:</div>
<div></div>
<div><b>Allâhumme salli alâ Muhammedin  ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidun mecîd.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Ey Allah&#8217;ım! İbrâhîm&#8217;e &#8220;Aleyhisselâm&#8221; ve âline (ailesine) rahmet ettiğin gibi, (Efendimiz) Muhammed&#8217;e &#8220;aleyhisselâm&#8221; ve âline de rahmet eyle. Muhakkak Sen hamîd (övülen) ve mecîdsin (şanı büyüksün) </b></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim. İnneke hamidün mecîd.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Ey Allah&#8217;ım! İbrâhîm&#8217;e Aleyhisselâm ve âline bereketler ihsan ettiğin gibi, (Efendimiz) Muhammed&#8217;e (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ve âline de bereketler ihsan eyle. Muhakkak Sen hamîd (övülen) ve mecîd&#8217;sin (şanı büyüksün).</b></div>
<div></div>
<div></div>
<div>Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Hz. İbrâhim, &#8220;Hacer-i Esved&#8221; denilen siyah taşı Ebu Kubeys dağından getirerek Kâbe&#8217;nin şu anki bulunduğu köşesine koydu. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil&#8217;le birlikte yaptı.</div>
<div></div>
<div><b>“Biz vaktiyle İbrâhim&#8217;e Beytullahın yerini belirlediğimiz zaman: &#8220;Sakın Bana hiç bir şeyi ortak koşma ve Ben&#8217;im Mâbedimi tavaf ederken, kıyamda, rükûda veya secdede olarak ibadet edenler için tertemiz tut!&#8221; Hem bütün insanları hacca dâvet et ki gerek yaya, gerek uzak yollardan gelen yorgun argın develer üzerinde sana gelsinler. Gelsinler de bunun kendilerine sağlayacağı çeşitli faydaları görsünler ve Allah&#8217;ın kendilerine rızk olarak verdiği kurbanlık hayvanları, belirli günlerde Allah&#8217;ın adını anarak kurban etsinler. Siz de onların etinden hem kendiniz yiyin, hem de yoksula ve fakire yedirin. Bundan sonra saçlarını, tırnaklarını kesip üstlerindeki başlarındaki kirleri gidersinler ve diğer hac görevlerini yerine getirsinler, dünyanın bu en kıdemli mâbedini bir kere daha tavaf etsinler.” (Hacc Sûresi, 26-29)</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Bu emre itaat eden Hz. İbrahim, Ebu Kubeys dağına çıkıp dört bir yana:</div>
<div></div>
<div><b>&#8220;Ey insanlar! Bu kadim beyti (Kâbe&#8217;yi) hac ve ziyaret size farz kılındı&#8221; diye seslendi. Bu sesi yerle gök arasında, ruh âleminde bulunan insanlar işiterek &#8220;Lebbeyk&#8221; diye cevap verdiler. Bu davet vaktinden kıyamet kopuncaya kadar Kâbe&#8217;yi hac ve ziyaret edenler, Hz. İbrahim&#8217;in bu davetine &#8220;Lebbeyk, Allahümme lebbeyk&#8230;&#8221; diye cevap verenlerdir.</b></div>
<div></div>
<div>Hac ibadeti, Müslümanlar arasında yapılan yıllık bir kongre ve bir kurultay niteliğini taşır. Bu kongrede, eda edilmesi gerekli ibadetlerin yanında, gözetilmesi gerekli olan meseleler gözetilemediğinden, yeryüzünde tam bir İslâmî heyetin oluştuğu söylenemez. Bugün bunu çok açık olarak görmekteyiz. Hac farîzası için dünyanın değişik yerlerinden gelen insanlar, Arafat&#8217;ta, Müzdelife&#8217;de, Mina&#8217;da bir araya gelip vazifelerini yaptıkları gibi, âlem-i İslâm&#8217;ın kaderini düşünerek evrensel bir kongre akdediyor şuurunda bulunsalar bu kıyamın çok önemli esaslarından birini daha yerine getirmiş olacaklar.</div>
<div></div>
<div>Yoksa Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle, ‘Haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celbetti. Cezası da keffâretü’z-zünûb (günahları temizleme) değil, günahları arttırma oldu.</div>
<div></div>
<div>İşte Hint, düşman zannederek, hâlbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.</div>
<div>İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçâre valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” (iş işten geçtikten sonra) anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.</div>
<div>İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp hayretinden ağlamayı da bilmiyor.</div>
<div>İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveyla ediyor.</div>
<div>İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü figan ediyor.’ (Sünuhat, Rüyada bir hitabe)</div>
<div></div>
<div>İşte, altı asır İslam’a Hizmet eden Anadolu’nun kendi masum evlatlarına yaptıkları, analar ağlayıp dövünüyor, çoluk çocuk, bebek, kadın, hasta, yaşlı&#8230; zindanlarda yokluğa mahkum ediliyor. Babaların bağırları yanıyor. Ama bütün bunlar merhamet hislerini harekete geçirmiyor, kimseyi insafa sevk etmiyor.</div>
<div></div>
<div>‘Bugün Müslümanların içine düştüğü dağınıklıkla ilgili İmam Rabbânî&#8217;ye mensup önemli bir kutbun da tespiti vardır. O zat, Kâbe&#8217;yi tavaf ederken, dünyada olan zulümlerden ötürü Kâbe&#8217;nin insanların arasından ayrılıp yükseldiğini görür. O, kendi kendine: &#8216;Bu insanlar artık Allah&#8217;a lâyıkı ile kulluk yapmıyorlar; bu yüzden ben de mebdeime yükseliyorum.&#8217; der ve yükselmeye durur. Bu büyük zat, Kâbe&#8217;nin eteklerine yapışır ve etme eyleme diye ağlamaya başlar.. derken ilâhî atâ, kazâ&#8217;nın önüne geçer ve her şey olduğu gibi kalır.</div>
<div>Evet, Kâbe kendi hilkati ile alâkalı mânâyı bulamayınca, &#8216;Her şey aslına döner&#8217; fehvâsınca, kendi aslına avdet edecektir. Bu yüzden de eğer âlem-i İslâm için bir kıyam söz konusu ise, evvela Kâbe&#8217;nin kendi değer ve kendi kriterleri ile yeniden duyulmasına, hissedilmesine ve değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.’***</div>
<div></div>
<div><b>Kâbe&#8217;nin Tavaf Ettiği İnsanlar</b></div>
<div></div>
<div>‘İnsanlar Kâbe&#8217;yi tavaf ettikleri gibi Kâbe&#8217;nin tavaf ettiği insanlar da vardır. Ben ilk defa fıkıh hocamızdan dinlemiştim. Hoca, bir ders esnasında şöyle demişti: Kâbe&#8217;ye teveccühe niyet ederken zâtına niyet etmeyiniz çünkü bazen hakikat-ı Kâbe, yeryüzünde Allah&#8217;ın (c.c) matmah-ı nazarı müstesna kimseleri tavaf etmek için orada olmayabilir.’***</div>
<div></div>
<div><b>Devam edecek…  </b></div>
<div></div>
<div><strong><a href="http://www.samanyoluhaber.com/z-hicran-yildirim-yazdi-hz-ibrahim-as-ve-kabe-hakikati-haberi/1342065/" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Kaynak :Samanyoluhaber | Z.Hicran Yıldırım</a></strong>&nbsp;</p>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ibrahim-as-ve-kabe-hakikati/">Hz. İbrahim (as) ve Kabe Hakikati | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Rabbimiz bağışla bizi!”&#124;Z. Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2020 09:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[rabbimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[“Rabbimiz bağışla bizi!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=7899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Halîlullah&#8221; &#8220;Allah&#8217;ın dostu Hz. İbrahim (as) – 2 Hazreti İbrahim (as) ve onunla beraber olanlar, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı inanmayanlar ve fasık olanlar tarafından zulüm ve işkencelere maruz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/">“Rabbimiz bağışla bizi!”|Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>&#8220;Halîlullah&#8221; &#8220;Allah&#8217;ın dostu Hz. İbrahim (as) – 2</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (as) ve onunla beraber olanlar, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı inanmayanlar ve fasık olanlar tarafından zulüm ve işkencelere maruz kalmış, yurtlarından yuvalarından sürülmüş, ateşlere atılma gibi ağır tazyiklere uğramışlardı. Bütün bunlar karşısında Hazreti İbrahim, rehberliğinin bir gereği olarak ellerini açmış ve yanındaki mü’minlerle beraber:</div>
<div></div>
<div>“Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir imtihan unsuru yapma (bizi onların elinde ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı baskı ve işkence altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” (Mümtehine sûresi, 60/5) diyerek Cenâb-ı Hak’tan zalimlerin zulmünden selâmet ve kurtuluş talebinde bulunmuştu.</div>
<div></div>
<div>İmtihan çok zordur. İnsan, örs üzerinde durmaya, çekiçler altında ezilmeye ve ateşin içinde kalmaya dayanamayabilir. Bu açıdan Hazreti İbrahim (as) yüksek firasetiyle böyle bir belâ ve musibetten Allah’a sığınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) fitneden kurtuluş ve selâmet talebinin hemen akabinde: “Rabbimiz bağışla bizi!” diyerek mağfiret talebinde bulunmuştu.</div>
<div></div>
<div>‘Zira mü’min, sırf hak yolunda bulunuyor olduğundan dolayı hedef hâline gelse, belâ ve fitnelere maruz kalsa da o, her türlü belâ ve musibet karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünür, bundan dolayı da Allah’tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunur.’ ***</div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200221/19331513.jpg" alt="" /></div>
</div>
<div><b>Tarafını belli etme</b></div>
<div></div>
<div>Rivayetlere göre Hz. İbrahim (as) mancınıkla ateşe atıldığı sırada ateşe doğru bir karıncanın ağzıyla su; bir kuşun ise çöp parçası taşıdığı görülür. Karıncaya ‘bu suyun ateşi söndürmeyeceği; kuşa da bu çöpün ateşin hararetini artırmayacağı söylendiğinde alınan cevap bulundukları konumu gösterme bakımından çok manidardı: ‘Olsun, tarafımız belli olsun!’</div>
<div></div>
<div>Bugün dört bir tarafta İbrahimleri yakan ateşler yine hazırlanmış. Karınca gibi bu fitne ateşini söndürmemiz mümkün değil belki. Ama imtihan karşısındaki duruşumuza, durduğumuz yere bakıyor Yüce Mevla… Zira, bütün ateşlere &#8220;Yâ nâru künî berden ve selâmen…!&#8221; &#8220;Ey ateş soğuk ve selametli ol!&#8221; diyecek olan O’dur (cc).</div>
<div></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Kuşların Canlanması</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) Yüce Allah’a iltica ederek:</div>
<div>“Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi arzu ediyorum!” demişti.</div>
<div></div>
<div>Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:</div>
<div>“Bir vakit de İbrâhim: &#8220;Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?&#8221; demişti. Allah: &#8220;Ne o, yoksa buna inanmadın mı?&#8221; dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: &#8220;Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.&#8221; Allah ona: &#8220;Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Bakara, 260)</div>
<div></div>
<div>Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu şekliyle İbrahim (aleyhisselâm), birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Onları kendine alıştırdı. Sonra dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbirine karıştırdı. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonra hepsini çağırdı. Onlar da hemen uçarak kendisine geldiler.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zamanında da diriltmeyi inkâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Efendimiz’e (sav) dönerek:</div>
<div>“Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.</div>
<div></div>
<div>Allâh Rasûlü (sallâllâhu aleyhi ve sellem) de:</div>
<div></div>
<div>“Evet, Allâh seni tekrar diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, 15, 58)</div>
<div></div>
<div>Ardından şu âyet-i kerîmeler nâzil olmuştu:</div>
<div></div>
<div>“İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.</div>
<div>Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: &#8220;O çürümüş kemikleri kim diriltecek!&#8221; diye.</div>
<div class="google-auto-placed ap_container"></div>
<div>De ki: &#8220;Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.&#8221;</div>
<div>O&#8217;dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.</div>
<div>Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O&#8217;dur, alîm O&#8217;dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O&#8217;dur).</div>
<div>Bir şeyi dilediğinde O&#8217;nun buyruğu, sadece &#8220;Ol!&#8221; demektir, hemen oluverir&#8230;</div>
<div>Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve&#8230; hepinizin de dönüşü, O&#8217;na olacaktır.” (Yâsîn, 77-83)</div>
<div></div>
<div><b>Meleklerin Tesbihi</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim, kendi döneminin en zenginlerinden sayılacak kadar servet sahibiydi. Fakat, dünyanın ömrünün kısa olduğunu ve sür’atle zevale gittiğini, dünya lezzetlerinin zehirli bala benzediğini, burada güzel addedilen dünyevi zinetlerin kabirde çirkin sayıldığını, oraya götürülemeyeceğini ve şu imtihan yurdunda bir saatlik lezzeti terk etmeye bedel ahirette senelerce dostlarla beraber olunacağını yakin derecesinde bilen Halilürrahman, dünyayı kesben olmasa da kalben terketmişti. Onun çalışıp kazanması, dünyayı imar etmek ve din-i mübînin yeryüzünün dörtbir yanında şehbal açmasını sağlamak içindi.</div>
<div></div>
<div>Bir gün, bazı melekler, Cenâb-ı Hakk’a, hullet ve dostluk kahramanı olarak tanıdıkları Hazreti İbrahim’in mal-mülk sahibi olması hakkında istifsarda bulunur; peygamberlik mesleğiyle onca servetin nasıl telif edilebileceğini sorarlar. Onların maksadı –hâşâ– itiraz değildir, o zenginliğin hikmetinin açıklanmasını istemektir.</div>
<div></div>
<div>Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı-sakalı dağınık, üstü-başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde:</div>
<div></div>
<div><b>“Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh</b>” derler.</div>
<div></div>
<div>Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u takdîs etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbîhi bir kere daha söyleyin!” der.</div>
<div class="google-auto-placed ap_container"></div>
<div>Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbîhi tekrar edince, Allah’la alakası açısından tesbîh u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hasıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbîhi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur.</div>
<div>Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbîhi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur. Bu davranışıyla da sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânan yolunda feda edebileceğini gösterir.</div>
<div></div>
<div>Müslim, Ebû Davud ve Nesâi gibi muteber hadis kitaplarında, Peygamber Efendimizin rükû ve secdede “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh- Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.” dediği rivayet edilmektedir. Dolayısıyla, bu tesbîh, rükû ve secdede tekrarlanabilecek güzel bir zikirdir.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Hz. Hacer</b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sav) Hz. İbrahim (as) ile ilgili şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;İbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azılı bir zalime uğramıştı.&#8221; (Buhârî, Enbiya, 8).</div>
<div></div>
<div>Ebu Hureyre (ra), Peygamber Efendimiz (sav)&#8217;den bu hadisenin devamını şu şekilde rivayet etmektedir.</div>
<div></div>
<div>‘İbrahim (as) hanımı Sare ile birlikte (Mısır tarafına seyahat ederken Erdün adında) bir şehre gelmişlerdi. O şehirde bir kral veya zalim bir idareci vardı. Bu zalime:</div>
<div></div>
<div>‘İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi.’ diye haber gönderdiler.</div>
<div>Kral:</div>
<div>‘Ey İbrahim! yanındaki kadın neyin, kimindir?’ diye sordurdu. İbrahim (as):</div>
<div>‘Kardeşimdir.’ dedi. Sonra Sare&#8217;ye gelip:</div>
<div>‘Sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir, dedim. Allah&#8217;a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur.’ buyurdu. Sare kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti. Hz. Sare kalktı abdest aldı, namaza durdu. Sonra şöyle dua etti:</div>
<div></div>
<div>‘Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kâfiri musallat etme.’</div>
<div></div>
<div>Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sare:</div>
<div>‘Allah&#8217;ım şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir.’ diye dua etti. Bunun üzerine adam rahatladı. Bu hadise üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine melik etrafındakilere:</div>
<div></div>
<div>‘Siz bana şeytan göndermişsiniz Bu kadını İbrahim&#8217;e gönderiniz. Hacer&#8217;i de Sare&#8217;ye veriniz.’ dedi. Bunun üzerine Sare Hz. İbrahim (as)&#8217;in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve:</div>
<div>‘Anladın mı! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi.’ dedi. (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36).</div>
<div></div>
<div>İbrahim (as), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi. Sonunda Şam&#8217;da karar kıldı. Orada kendisine inananlar günden güne arttı. İbrahim (as)&#8217;e inanların oluşturduğu kitleye &#8220;İbrahim milleti&#8221; adı verildi.</div>
<div></div>
<div>Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade edilir. ‘Gerçekten İbrâhim, hak dine yönelen, Allah&#8217;a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi.’ (Nahl Suresi, 120)</div>
<div></div>
<div>Onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.</div>
<div></div>
<div>Hz. Bedizüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim, halkının zulmü karşısında âh u vâh ediyordu. Onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi. Bilâkis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim (as), kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman çok üzülüyordu. Nitekim yanına gelen melekler, Hz. Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuştu.</div>
<div></div>
<div>&#8220;Vaktaki İbrâhim&#8217;in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde (Hz. İshak&#8217;ın, onun peşinden de Hz. Yâkub&#8217;un doğumu) geldi, hemen tuttu Lût&#8217;un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah&#8217;a teslim eden bir kuldu.</div>
<div>&#8220;İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.&#8221;</div>
<div>O elçilerimiz Lût&#8217;a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: &#8220;Gerçekten bu gün pek çetin bir gün!&#8221; dedi.&#8221; (Hûd sûresi, 11/74)</div>
<div></div>
<div>Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. O, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu. ***</div>
<div></div>
<div>İbrahim (as)&#8217;in bundan sonraki yaşantısı Lut (as), İsmail (as) ve İshak (as) ile birlikte geçti. Bunlar hakkında Allah u Teâlâ şöyle buyurur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Onları buyruğumuz altında, insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi.&#8221; (Enbiyâ, 21/73).</div>
<div></div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200305/63373252.jpg" alt="" /></div>
</div>
<div><b>Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (as)</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın ilk eşi Sare’den çocuğu olmuyordu. Bu duruma çok üzülen Hz. Sare, Hz. İbrahim’e kendilerine hizmetçi olarak verilen Hacer ile evlenmesini teklif etti. Böylelikle bir çocuk sahibi olacağı umudunu taşıdığını ifade etti. Hz. Sare’nin bu anlayışlı teklifi vahiyle de teyid edilince bu evlilik gerçekleşti.</div>
<div></div>
<div>Hz. Hacer aslen bir melik eşiydi ve asil bir kadındı. Firavun tarafından esir edilmiş ve köle olarak Hz. Sare’ye hediye edilmişti.</div>
<div></div>
<div>Bu evlilikten sonra, Hz. İbrahim’in alnındaki nur, Hz. Hacer’e geçti. Nihayet Hz. İbrahim Aleyhisselam bir çocuk sahibi olacaktı. Bu sevinci yaşadığı anlarda kendisine şu müjde veriliyordu:</div>
<div></div>
<div>“Şüphesiz ki Hacer, erkek bir çocuk (Hz. İsmail) dünyaya getirecek ve onun doğurduğu evladın neslinden gelecek birisinin (Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in sav) eli, bütün insanlığın üzerinde hâkim olacak. Ve herkesin eli de huşû ve itaatle O’na açılacak.” (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/153)</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim için, bundan daha büyük bir saadet olamazdı. Torunları arasından çıkacak Son Nebi’nin zuhuru ve insanlığın da O’nun (sav) etrafında kenetlenmesi en büyük mükafattı.</div>
<div></div>
<div>Hz. İsmail Aleyhisselam’ın dünyaya gelmesiyle Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in nuru ona geçti. Hz. İsmail’in soyundan da tek peygamber olarak Hatemü’l Enbiya Muhammed Mustafa (sav) gelecekti.</div>
<div></div>
<div>Hz. Sare, bu evliliğe vesile olmasına rağmen Hz. İsmail’in dünyaya gelmesiyle huzursuz olmaya başladı. Kadınlık fıtratı onu iyice kıskançlığa sevk etti. Bu hal tamamen geçimsizliğe ve kavgaya dönüşünce Hz. Hacer`i istemediğini söyledi.</div>
<div></div>
<div>Aslında bunda İlâhî bir hikmet vardı. Hz. Sare’nin bu çekememezliği büyük hayırlara vesile olacaktı. Hz. İsmail yeryüzünün göbeği Kâbe`de kendi neslinden gelecek olan Âlemlere Rahmet Vesilesi O büyük Nebi`ye (sav) zemin hazırlayacaktı. O`nun beldesinin temellerini atacaktı. Sevk-i İlâhî olarak Mekke`ye gitmesi gerekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim Aleyhisselam, bu sıralarda Filistin-Şam bölgesinde yaşıyordu. Vahyin yönlendirmesiyle henüz sütten kesilmemiş oğlu İsmail ve eşi Hacer`i Kâbe`nin temellerinin bulunduğu ıssız ve susuz Mekke vadisine götürüp bıraktı.</div>
<div></div>
<div>Kâbe`nin temellerinin toprak altında kaldığı bu vadi yerleşim yeri değildi. Ortalıkta hayat adına bir şey yoktu.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Devam edecek… </b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Z.Hicran Yıldırım | Shaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/">“Rabbimiz bağışla bizi!”|Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
