Yazarlar

Sodom ve Gomore | Z.Hicran Yıldırım

Hazreti Lut (aleyhisselâm), İbrahim (aleyhisselâm)’ın kardeşi Haran’ın oğludur. Lut (as), Hz. İbrahim (as)’e iman ederek (Ankebut Suresi, 26) O’nunla birlikte hicret etmiş ve aynı zaman diliminde peygamberlik yapmıştı.
Lut (aleyhisselam), ahlâksızlığın yaygın olduğu Sedum (Sodom ve Gomore) halkına peygamber olarak gönderilmişti.
Sodom ve Gomore, bugünkü Ürdün toprakları ile Batı Şeria arasında yer alan ve Ölü Deniz diye de bilinen Lut Gölü çevresindeydi. Sedum halkı, daha önceki milletlerde görülmeyen bir ahlâksızlık suçunda çok ileri gitmişti.
Bu yüce peygamberin kavmi içinde ‘Livata’ denen, o güne kadar beşeriyetin görmediği bir günah irtikap ediliyor ve bu şanı yüce peygamber de gece gündüz aralıksız bu günahla savaşıyordu.
Bu kavim insanlık tarihinde o güne kadar hiç görülmemiş bir fenalığı ihdas etmiş ve insanlık tarihinin yüz karası olmuşlardır.
Bunlar Allah’ın verdiği nimetlere teşekkür etmek yerine azgınlaşmışlar, şımarmışlar ve daha da ileri giderek utanmaz hayasızlıklar peşinde koşmuşlardı.
Lut (aleyhisselam), her türlü sıkıntıyı göze alarak belki öğüt alırlar diye kavmine yöneldi. Onları kendi kendileriyle yüzleştirerek bulundukları iğrençlikten kurtarmak istedi:
“Peygamber olarak gönderdiğimiz Lut, kavmine şöyle seslendi:
– Dünyada sizden önce hiç kimsenin yapmadığı iğrenç bir işi nasıl yaparsınız?” (Araf Suresi, 80)
 “Doğrusu siz, haddi aşan azgın bir kavimsiniz.” (Şuara Suresi 26/166; Araf Suresi 7/81)
Sodom ve Gomore halkı, zerre kadar Hz. Lut’un (as) çağrısına kulak vermedi ve Allah’ın insanlığa rahmeti olan bu güzel insana sert cevap verdi.
“Halkının ona verdiği cevap şundan ibaret oldu: “Çıkarın bu adamları memleketinizden! Çünkü bu beyler pek temiz insanlar!” (Araf Suresi, 82; Neml Sûresi, 56)
Zâlim kavim, bu sözleriyle kendilerine samimi bir şekilde nasihât eden Hz. Lut aleyhisselâmı ve O’na inanan bir avuç mü’mini vatanlarından çıkarmakla tehdit ediyordu. Onların bu tehdidinden; pislenenlerin fıtratlarının bozulduğunu, bunun için de bozulmamış fıtrata; yani temizliğe tahammül edemez hale geldiklerini görüyoruz.
Kavminin bütün tehditkâr tavırlarına karşı, Hz. Lut (as) geri adım atmadı ve cesurca:
“Ben” dedi, “Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. “Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!” (Şuara Suresi, 168)
Lut (as) kavmini ısrarla doğru olana davet etti:
– Allah’ın bu uyarmasından sonra siz hala bu çirkin işi yapacak, yolu kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapmaya devam edecek misiniz? (Ankebut Suresi, 29)
Yol kesmeleri ve toplantılarındaki çirkin işleri, Hz. Abdullah b. Abbas (ra) rivayet ettiği bir hadiste şöyle nakleder:
‘Sodom ve diğer şehir halkının, şehir dışında, yol üzerinde bostanları ve meyve bahçeleri vardı. Yağmursuzluktan kuraklık ve kıtlığa uğradıkları zaman, birbirlerine:
– Meyve bahçelerinizi, dışarıdan gelecek yolculardan koruyunuz! dediler.
Diğerleri:
 – Nasıl koruyalım? dediler.
Birbirlerinin yanına gelip gittiler.
– Yurtlarınızın içinde bulduğunuz ve tanımadığınız yabancıların elbiselerini soyun; zulmedin! Siz, böyle yapmayı adet edindiğiniz zaman, insanlar, şehirlerinize ayak basamazlar! dediler ve dediklerini de yapmaya başladılar.’ (Hâkim, Müstedrek II/562)
Bütün samimi gayret ve çabalara karşı küfür ve ahlâksızlıklarından vaz geçmeyen ‘Halkının ona (Hz. Lût’a) cevabı (ise) şundan ibaret oldu:
‘Doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin, Allah’ın o azabını getir de görelim!’ (Ankebut Suresi, 29)
Bu meydan okumayla sözün bittiğini ilan ediyorlardı. Hz. Lut (as) bu çirkinleşmiş, bayağılaşmış kavme yapabileceği bir şey kalmadığını görünce Yüce Allah’a yönelerek:
“Ya Rabbi!” dedi, “bu müfsitler, bu bozguncular gürûhuna karşı bana Sen yardım et!” (Ankebut Suresi, 30)
Ve yardım Geliyor…
Yüce Allah, Hz. Lut kavmini helâk etmek üzere genç delikanlılar suretinde melekler gönderdi. O melekler önce müjde vermek için Hz. İbrahim’e (as) uğradılar:
“Elçilerimiz (olan melekler) İbrahim (as)’e (ilerlemiş yaşına rağmen bir oğlu, Hz. İshak’ın, olacağı) müjdesini getirdiklerinde dediler ki: ‘Haberin olsun, biz bu şehrin halkını (Lût kavmini) imha edeceğiz, çünkü oranın halkı büsbütün zalim kimselerdir.’
İbrâhim: “Ama Lut da orada!” deyince onlar şöyle cevap verdiler: “Orada bulunanları biz pek iyi biliyoruz. Onu ve yakınlarını kurtaracağız, yalnız eşi geride kalıp helâk edilenler arasında olacak.” (Ankebut Suresi, 31-32)
Allah’ın elçileri olan melekler, Hz. Lut (aleyhisselâm)’a delikanlı suretinde gelmişlerdi. Gelen misafirlerin melek olduğunu anlayamayan Hz. Lut (as) kavminin onları görüp kötülük yapmasından endişe etmeye başladı. İçi daraldı.
Kur’ân-ı Kerim, bu hâdiseyi şöyle anlatır:
‘O elçilerimiz Lut’a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: “Gerçekten bu gün pek çetin bir gün!” dedi.
Esasen kötü işler yapagelen halkı, kötü niyetle koşa koşa Lut’a geldiler.
Lut:
“Ey halkım! dedi, işte kızlarım! Onlar sizin için nikâh akdi ile, daha temiz, şaibeden daha uzaktır. Öyle ise Allah’tan korkun, emirlerini, çiğnemekten sakının da, bari misafirlerimin yanında beni rüsvay etmeyin! Yok mu içinizde aklı başında bir adam?”
(Onlar) Şöyle dediler:
“Sen de pek iyi bilirsin ki senin kızlarında hakkımız ve onlarla hiç bir alâkamız yoktur, onlarda gözümüz yoktur, ama sen bizim ne istediğimizi pekâla biliyorsun!”
(Lut as) “Keşke” dedi, “size karşı yetecek bir gücüm olsaydı veya pek sağlam bir kaleye dayansaydım!”
Melekler: “Lut! dediler, Biz Allah’ın elçileri seninleyiz, hiç merak etme, onlar size hiçbir kötülük yapamayacaklardır. Haydi öyleyse, gecenin bir vaktinde ailenle yola çık, yürü! Beraberindekilerin hiç biri geri dönüp bakmasın, yalnız eşin bunun dışındadır. Zira ötekilere ulaşan hangi rüsvaylık varsa, ona da gelecektir. Onların helâk olma zamanı sabah vaktidir. Sahi! Sabah da pek yakın değil mi?” (Hûd Suresi, 77-81).
Bu kavmin en zalimleri Allah’ın meleklerine yönelince olanlar olmuştu. Allah’ın elçileri olan meleklere el uzatmak istediklerinde gözleri kör olmuş, şaşkınlık içinde bağrışarak sağa sola devrilmeye başlamışlardı.
‘Onlar Lut’un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular, onlarla yalnız kalmak için gidip gidip geldiler. Biz de gözlerini silme kör ettik. Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimi!’ (Kamer Suresi, 37)
Daha sonra azap emrimiz gelince o ülkenin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan yapılıp istif edilmiş ve Rabbinin nezdinde damgalanmış taşlar yağdırdık. Evet bu taşlar şimdiki zalimlerden de uzak değildir.’ (Hud Suresi, 82-83)
“Gün doğarken o korkunç ses onları yakalayıverdi. O memleketin altını üstüne getirdik ve başlarına ateşte pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.” (Hicr Suresi, 73-74) 
“Biz de onların üzerine bir azap yağmuru yağdırdık. Bu yağmur uyarıldıkları halde aldırmayanlar için ne korkunç bir yağmurdur.” (NemI Suresi, 58)
“Lut kavmini helak etmek istediğimizde mü’minlerden kim varsa oradan çıkardık. Gerçi orada Müslümanlardan yalnız bir ev halkını bulduk.” (Zâriyat Sûresi, 35-36) 
Hz. Lut (as), hanımı hariç ailesiyle birlikte kurtulmuş, bir müddet daha yaşadıktan sonra Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.
Sodom ve Gomore helâk olmuş ve Lut gölü derinliğinde yerin dibine batırılmıştı. Ancak bu ceza sadece Hz. Lut (as)’un kavmine mahsus değildir. Her devrin zalimleri, aynı akıbete duçar olacaklardır.
Pompei de bunun en çarpıcı örneğidir. Orada hak ve hakikati neşreden Hristiyanlar vardı, ancak onlar da mağlup durumdaydılar. Millet öyle sefahat ve sefalet içindeydi ki, Allah (c.c) Vezüv’den fışkıran lavlarla orayı bir mezarlık hâline getirirken, onlar çoktan ruhlarıyla ölülere katılmışlardı. Bunlardan bazıları deniz kıyılarına kaçmış olmalarına rağmen evler büyüklüğünde kül yığınları, gelip onları da oraya gömmüştü.
‘Halkı ıslah edici olduğu halde, Rabbin, haksızlıkla memleketleri helâk etmez’ (Hud Suresi, 117). 
Bazı İsrâilî kaynaklarda şöyle bir husus nakledilmektedir: ‘Hz. Lût (a.s)’un kavmi helâk olduğunda, onlar içinde gecelerini namazla, gündüzlerini oruçla geçiren binlerce âbid ve zâhid insan vardı… ama onlar ’emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker’ vazifesini yapmıyorlardı.’ Onun için onlara haber verilmemişti. Yine Hz. Şuayb (a.s)’ın kavmi Eyke halkı helâk edilirken, kim bilir kaç insan orada namaz kılıp, oruç tutuyordu!..
‘Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker’in yapıldığı bir yere, Cenâb-ı Hakk musibet ve belâ vermez. Cemiyet böyle bir cezayı hak etse bile, o cemaatin hatırına o belâ ve musibet kaldırılabilir. Zira o cemaatin kalpleri daima Cenâb-ı Hakk’la irtibatlıdır. Ömürlerinin her an ve dakikası, iyiliği emredip kötülükten men etmekle geçmektedir. Dertli ve ızdıraplıdırlar.
Dertlerinin ve ızdıraplarının sancısı beyinlerine vurur da onlar her an iki büklüm kıvranır dururlar. ‘Kime, nerede ve nasıl anlatsam..’ düşüncesi onlarda sabit fikir hâline gelmiştir. Yerken, içerken, yatarken, kalkarken bu düşünce her zaman onları çepeçevre kuşatmıştır. Sanki varlıkları bu düşünceden ibaret gibi bir hâl almışlardır. İşte böylesine hakikatin âzat kabul etmez köleleri bir toplumun safları arasında dolaşıp durdukça, o cemiyet semavî ve arzî bütün belâ ve musibetlerden emin demektir.
Ve eğer biz, semavî ve arzî belâ ve musibetlerden emin olmak istiyorsak, derhal yaratılış gayemiz olan bu vazifemizin başına dönmeliyiz… dönmeli ve kat’iyen bilmeliyiz ki, gelen musibetler, Hizmetin terk edilmesinden dolayı gelmektedir. O belâ ve musibetlerin gitmesi isteniyorsa, o vazifenin yerine getirilmesiyle bu gerçekleşecektir. Başka hiçbir ibadet ü taat, böyle bir paratonerliği haiz değildir.
Cenâb-ı Hakk, bir insanı veya cemiyeti onlar namaz kılar oldukları, Kâbe’yi tavaf ettikleri, ellerinde evrâd u ezkâr okuyup durdukları anlarda bile yok edip, yerin dibine geçirebilir. Ancak bir yerde on insan arzedildiği, şekilde dertli, muzdarip ve vazifelerini de yapıyorlarsa, Cenâb-ı Hakk o beldeyi teminatı altına alır ve orayı muhafaza buyurur.
Fakat, içinde emr-i bi’l-maruf vazifesi yapıldığı hâlde helâke uğramış tek bir kavim veya millet göstermek mümkün değildir. ***
Geçmiş kavimler ile günümüzün insanları kıyaslandığında, o devirlerdeki bütün günahların bugün toptan işlendiği söylenebilir. Gerçekten de Sodom ve Gomore günümüzdeki ruhî çözülüş ve dibe vuruşun öşrüyle yerin dibine geçirilmiştir.
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmet-i Muhammed’in umumî bir felâket ve helâke uğramaması için dua etmiş ve bu isteğine olumlu cevap verilmiştir.
“Sen, onların içlerinde olduğun sürece, Allah onları helâk etmeyecektir. Onlar istiğfar ettikleri sürece de Allah onları helâk etmeyecektir.” (Enfâl, 8/33)
Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek hayatlarını ümmet-i Muhammed’in içinde geçirdiği ve onların başında bulunduğu sürece, geçmiş peygamberlerin ümmetlerinin başına gelen helâk onlara gelmeyecektir.
Nebiler Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlerin gönüllerinde yaşadığı sürece, Allah (celle celâluhu), onları geçmiş kavimleri cezalandırdığı gibi cezalandırmayacak, altlarını üstlerine getirmeyecektir. Eğer mü’minlerin arasında sağlam bir Muhammedî ruh varsa, Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hayat-ı seniyyelerinde ümmet-i Muhammedi bağışladığı gibi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra da kıyamet gününe kadar ümmet-i Muhammed’i bağışlayacak, sıyanet, riayet ve hıfz buyuracaktır.
Ayette mü’minlerin helakten muhafaza buyrulmalarının bir vesilesinin de istiğfar etmeleriyle gerçekleşeceği beyan buyrulmuştur. Ümmet-i Muhammed, hata ve günahlarından sonra hemen doğrulup istiğfar ediyorlarsa, Allah (celle celâluhu) onları yukarıdan, aşağıdan, sağdan ve soldan gelecek musibetlerden muhafaza buyuracak, onların altlarını üstlerine getirmeyecektir.
O hâlde bu âyete istinaden şöyle denebilir:
Kur’ân’ı dert edinmiş, insanlığın salâhını düşünen, bunu hayatının gayesi bilip, kadın-erkek bu uğurda mücahede eden bir zümre varsa, Allah o ülkeye semavî ve arzî belâlar vermeyecektir.” Nitekim Bediüzzaman Hazretleri’nin İzmir ve Erzincan depremleriyle alâkalı olarak şöyle dediği anlatılır: “Ya oralarda hiç hizmet eden yoktu veya onlar çok az, mağlup durumda idiler.”
Meseleyi sadece zalimin zulmüne de bağlamamak lazım. Ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselam) cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak bir kısım zalimleri ya da arzî/semavî afetleri kullanır. Ne var ki, böyle bir ceza geldiği zaman sadece mücrimlerle sınırlı kalmaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şamil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl Suresi, 25) buyurulmaktadır.
Hadis-i şeriflerde nakledildiğine göre; Allah Teâlâ, bir meleğe, bir beldeyi helak etmesi için emreder. Vazifeli melek, o beldede hiç günah işlemeyen ve sürekli ibadet ü tâatte bulunan kimselerin de bulunduğunu bildirince, Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
“Belde halkıyla beraber onları da alt üst et! Çünkü onlar günah işleyenlere yüzlerini ekşitmediler; iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesini yerine getirmediler.”
Risaleden…
 
Aziz, sıddık kardeşlerim; 
Bütün insanlık tarihinde, katiyen misli görülmemiş ve Lut kavminin başına yağan semavî taşlardan daha müthiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i imanı ve mâsumları vahiyle gelen dinlerin ve İlâhi kanunların haricine dehşetli vasıtalarla sevk eden bir memleketi semavî taşlarla tokatlamasının bir mukaddemesi olarak, resmî gazetelerin kat’î haber verdikleri gökle ilgili bir hadiseyi, âdetime muhalif olarak bir Nur şakirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havâdislerini merak etmedim. Fakat bu taşlar, Risale-i Nur’un dinsizlere mânevî tokatlarını temsil ettiği cihette ve beş-altı sene evvel ondan haber verdiği için o şakirde dedim: “Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkik et.” O tahkik etti, geldi. Diyor ki: “Bu baharda, Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görülmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş. Tetkik edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mizansız bulunmaktadır.”
İşte resmî gazetelerin kat’î verdikleri bu haber, bin üç yüz altmış (1360) sene evvel Fil Sûresi’nin mu’cizâne ‘Onlara taş attılar!’ (Fil Suresi,4) cümlesiyle bin üç yüz elli dokuz (1359) tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semavî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semavî taşlar yağdırmasına mukaddemesi olacak diye haber veriyor.
Ve ‘Dalalet içinde.’ (Fil Suresi, 2) aynen bin üç yüz altmış (1360) tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak Lut kavminin başına gelen taşları andıran semavî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdit ediyor. Ve Risale-i Nur’un “Sûre-i Fîl” nüktesine ait beyanatı içinde haşiyeli bu cümle var:
“Evet, bu tokatlardan pürşer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’dan af dilemezse, melâike elleriyle de semavi taşların başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ-yı işârî ile tehdit ediyor.”
İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var.
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semavî taşlar bir iki karış oldukları halde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavatın dinsizliğe karşı hiddetinin bir işaretidir. Sûre-i Fîl mu’cizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işaret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyakati var. Çünkü emsalsizdir.
İkinci emâresi: Bütün zemin yüzünü ve insanlığı tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri halde, bir iki aydır bu acip, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şâşaalandırmamaya çalışmışlar.’ (Emirdağ Lâhikası-1)
Hasılı, insanlık için iki mühim paratoner, iki mühim set vardır:
Birincisi: maddî ve manevî şahsiyet-i maneviye-i Ahmediye’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) içimizde bulunmasıdır.
İkincisi: Hakka, hakikate, ıslaha sahip çıkan ve dâima Allah’a yönelen ehl-i hizmet ve ehl-i istiğfar bir zümrenin var olması…
Kaynak :Samanyoluhaber | Z. Hicran YILDIRIM

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu