<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sorular ve Cevaplar arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/sorular-ve-cevaplar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/sorular-ve-cevaplar/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 27 Dec 2020 21:32:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Sorular ve Cevaplar arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/sorular-ve-cevaplar/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Soru-Cevaplar Üzerine</title>
		<link>https://hizmetten.com/soru-cevaplar-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Dec 2020 07:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Bahar Neşidesi]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15831</guid>

					<description><![CDATA[<p>Topluma karşı mükellef olduğumuz vazifeleri yerine getirme adına daha faydalı olacağı kanaatiyle yüz yüze soru-cevap faslını başlatmış bulunuyoruz. Sorularınıza geçmeden önce müsaadenizle maksadımızı aydınlatacak bir-iki hususu arz etmek istiyorum.[1] Evvela;&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/soru-cevaplar-uzerine/">Soru-Cevaplar Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="uk-margin-top uk-margin-remove-bottom uk-article-title"><span style="font-size: 16px; font-weight: 400;">Topluma karşı mükellef olduğumuz vazifeleri yerine getirme adına daha faydalı olacağı kanaatiyle yüz yüze soru-cevap faslını başlatmış bulunuyoruz. Sorularınıza geçmeden önce müsaadenizle maksadımızı aydınlatacak bir-iki hususu arz etmek istiyorum.</span><a style="font-size: 16px; font-weight: 400;" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></h1>
<div class="uk-margin-medium-top">
<p>Evvela; bütün düşünce ve tasavvurumuz, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) devrinde olduğu gibi saf, temiz, berrak, dupduru bir anlayışı yeniden ihya etmektir. Toplum içinde sahabî anlayış ve hayat tarzını sistem olarak benimsemiş insanların sayısı ne kadar çoğalırsa içtimaî hayatımız da o kadar denge ve düzen içinde olacaktır.</p>
<p>Camilerde soru sorma ve meseleleri ona göre şerh etme mevzuu, Saadet Asrı’nın temel özelliklerinden biri sayılır. Camilere eski fonksiyonunu kazandırma meselesi İslâm âleminde değişik mahfillerde de görüşülmüştü. Saadet Asrı’nda mü’minler camiye geldiklerinde sadece namaz kılmazlardı. İçlerindeki soruları ortaya dökmeden, şerh etmeden, onların cevaplarını almadan sadece vaaz u nasihati dinleyip çekip gitmezlerdi. Cami, bir mü’min için dünyevî-uhrevî her şeydi. Hatta Osmanlı’nın kurulduğu ilk dönemlerde dahi devlet şûrâsı, meselelerini daha çok camide görüşürdü. Bir taraftan şakır şakır şadırvanın suları akar, abdesti hatırlatan, namazı tedai ettiren bu tablo onların etrafında dönüp dolaşır ve onlar da o hava ve o anlayış içerisinde meselelerini meşveretle hallederlerdi. Abdestler alınır, namaz kılınır, meseleler ortaya konur ve görüşülürdü. İşte bu, Saadet Asrı’nın saf anlayışıdır. Evet, Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) böyle yapıyordu.</p>
<p>Bu yaptığımız iş, bir kısım kimseler tarafından başlangıçta yadırganabilir. İçimize girip yerleşen, değerlerimize yabancı nice âdetler vardır ki, biz bunlara kendi öz malımız gibi sahip çıkmışız. Bunların yerine içimizden çıkan öz malımız nice şeyler de vardır ki, onları yadırgar hâle gelmişiz. İsterseniz muvakkaten bunu hep beraber mazur görelim ve “Camide de böyle şey olur mu?” demeyelim. Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekrem’in ve sahabenin anlayışını hiç olmazsa bu vadide ihyaya bizleri muvaffak kılsın!</p>
<p>İkinci olarak; bu yol, cemaati aydınlatmak için tek yol ve tek çare değildir. Cenâb-ı Hak tertemiz gönüllerinize yeni yollar ilham edeceği âna kadar, müsaadenizle, bir de bunu deneyelim. Siz, ilham-ı ilâhînin tecellî mekânı olan gönüllerinize gelen tekliflerinizi bana aktarırsanız, “hakkı-hakikati bilmeyenlere şu yolla da ulaşabiliriz.” derseniz, onun da müzakeresini yapar, o yolu da deneriz. Şuna kat’iyen emin olun ki, gönlümdeki budur. Ama şimdiye kadar yapamadım.</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in adını anacağım yer neresi olursa olsun – şayet gönüllerde mâkes bulacak ise– gidip O’nu orada haykırmayı kendim için bir mecburiyet bilirim. Beni yaratan, soluklarımı bana ilham eden ve sonra onları dinleyen Allah (celle celâluhu) için, soluklarımın şükranı olsun diye nefes nefese, soluk soluğa O’nu anlatmak benim vazifemdir. Bunu sinemada da, tiyatroda da, kahvede de.. sokak-sokak, ocak-ocak, bucak-bucak gezip her yerde anlatmayı sorumluluk bilirim ve bilinmelidir. Bu benim vazifemdir. Eğer üniversitelerin amfilerine kadar girip meselelerimizi anlatma imkânı bulsaydık muhakkak onu da değerlendirirdik. Gerçekten, üniversitelerde demokrasi ruhu tam yerleşmiş olsaydı, dersin-tedrisatın yanı başında gençliğin mânâ yapısına yeni şeyler ilâve edebilecek hususları kendi çapımızda oralarda anlatabilseydik, bizden sonra yepyeni bir nesil onu tastamam anlatma yol ve imkânını bulacaktı.</p>
<p>Siz, bütün bu çırpınmaların içinde bunu da düşünebilirsiniz. Kat’iyen bilin ki, bu mevzuda benim hiçbir iddiam yoktur ve ‘son sözü söyleme’ gibi bir düşünceyle de ortaya çıkmış değilim. Zaten bundan da Allah’a sığınırım. Bana, Müslümanların en mücrimi nazarıyla bakabilirsiniz. Ama ben yine de hak ve hakikati söyleme mecburiyetindeyim. “Bu mevzuda acaba nasıl yapsam ki insanlar kabul etseler?” duygu ve düşüncesinin heyecan ve teessürünü ruhumda taşıdığım için siz de Hakk’ın hatırına anlattıklarımı lütfen dinleyiniz. Bir kuş ötse ve o kuş, ötüşüyle bana “Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)” diyor gibi gelse, O’nun adının hatırına oturur orada onu dinlerim. Dilim şayet Mevlâ-yı Müteâl’e tercüman oluyorsa siz de O’nun hatırına dinleyiniz.</p>
<p>Bizler, son dönemler itibariyle yıkık-dökük bir içtimaî hayata sahip bir bünye gibiyiz. Öyle bir cemaatiz ki, son yedi-sekiz asır bizde ne sağlam bir fert yapısı ne aile yapısı ne de içtimaî yapı bıraktı. Şu kadarcık hâlimizle ve böylesine perişan vaziyetimizle bari bizi bizimle baş başa bıraksalar, biz o durumda da memnun olacağız ama şu vaziyetimizde dahi bizi bizimle baş başa bırakmıyorlar. Bu durum karşısında biz, bozulan içtimaî düzenimizi, aile yapımızı, ferdî hüviyetimizi yeniden kazanmak ve bu müesseselere kendi öz hüviyetlerini kazandırmak için Allah’ın (celle celâluhu) ve Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) bizden istedikleri şeyleri yapmakla mükellefiz.</p>
<p>Size yeminle teminat vererek söyleyeyim ki, camiye gelip namaz kılmak çok mühim bir meseledir. Mü’minin namazını, camiye gelmesini ve namaz kılmasını hafife alıp tahkir edecek diller kurusun! Fakat camiye gelip namaz kılmak, her şey demek değildir. İslâmî hayat bir bütündür. Kendisi camiye gelen bir mü’minin; hanımı, kızı, oğlu ve torunlarının yaşadığı evlerde eksik ve gedikler varsa, o mü’minin Müslümanlık hayatında çok ciddi boşluklar var demektir.</p>
<p>Evet, namaz kılmak bir şeydir ama her şey demek de değildir. Namaz, büyük bir rükündür. Allah, bunu îfâ etmeyenlere de îfâ etme aşk ve şevkini ihsan eylesin! Bize de bunun yanı başında onun tamamlayıcısı olan sair vazifelerimizi idrak etme şuurunu bahşeylesin! Ancak biz burada, topyekûn içtimaî ve ailevî hayatımızı alâkadar eden meselelerin müzakeresini yapacağız. Siz sorularınızı soracaksınız; bilirsem cevap vereceğim, bilemediğim meselelerde sizden süre isteyecek ve onları daha sonra cevaplandırmaya çalışacağım.</p>
<p>Şunu da ifade etmek isterim ki, keşke İslâm’a ait bütün meseleleri, devrin tekniğine, kültürüne dair meseleleri ansiklopedik bir malumatla dahi olsa bilen birisi olarak huzurunuza çıkmış olsaydım ve bu şekilde soracağınız her suale cevap verebilseydim! Ancak bütün acz ve fakrımla itiraf edeyim ki ben, bu çapta bir insan değilim. Aslında her şeyi bilmek de beşerin kârı değildir. Her şeyi Allâmü’l-Guyûb olan Allah (celle celâluhu) bilir. Ben, söyleyeceğim her sözün sonunda, kabul buyuracağı mazeretimi “Allahu a’lem” (Sözün doğrusunu Allah bilir) demekle O’na arz edeceğim. Kaldı ki Nebiler Nebisi’nin vârisi İmam Malik Hazretleri, bir mecliste kendisine sorulan kırk sorudan otuz altısına “Bilmiyorum” cevabını vermiştir. Biz, o zatların kapısında perdedâr olabilirsek onu da şeref sayarız. Cürmümle, seyyiatımla, kusurumla ve her şeye rağmen cür’etimle “Soru sorun, cevap vereyim” diye huzurunuza çıkan beni böyle tanıyın.</p>
<p>Aslında, bütün meselelerinize, sorularınıza cevap verecek bu kürsünün hakiki sahipleri gelinceye kadar beni ve emsalimi dinleme mecburiyetindesiniz. Ben, aşkla-şevkle, bana söz söyleyecek, içimin şerhini yapacak, sorularıma cevap verecek, dizinin dibine oturacağım hatibimi beklemekteyim. Mevlâ ne zaman lütfeder onu da bilemiyorum. Belli ki böyle harap olmuş, bağı-bahçesi yıkılmış, suları kesilmiş, bülbülü ötmez olmuş, gülü pörsümüş, çiçeği solmuş, virânelere dönmüş bir dünyanın hatibi de ancak bu kadar olacaktır. Böyle deyin, böyle düşünün ve böyle değerlendirin!</p>
<p>Gelin, sizinle camiye, kendi çapımızda eski fonksiyonunu kazandıralım! Ben bunu hayırlı bir iş ve adım sayıyorum. Burada değil başka bir yerde de olsa yine böyle düşüneceğim ve اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca ellerimi açıp “Bana da bu yolda hizmet etmeyi ihsan et!” diyerek Mevlâ’ma yalvaracağım. İnşâallah daha sonra gelenler bunu tam ve mükemmel yapacaklardır. Bu sadece atılan bir adımdır. Ayağını o ize basacak olan herkes onun altında, mü’minlerin bir kıtmirinin yattığını görecektir. Allah (celle celâluhu), beni de belki bu sebeple affeder. Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine karşı her zaman sonsuz bir ümit besledim.</p>
<p>Meselenin tekniği mevzuunda da hissiyatınıza hitap ederek bir şeyler arz etmek istiyorum. Evvelâ, siz hepiniz sağdan-soldan kalkar bana soru sorarsanız, caminin içindeki huzur kaçar ve gerektiği gibi cevap verme imkânına sahip olamayız. Şimdi bizzat soru sorabilirsiniz ama önümüzdeki günlerde sorularınızı bir kâğıda yazıp buraya koyabilirsiniz. Ben onları alır, tasnif eder ve ona göre cevap vermeye çalışırım. Bunların içerisinde bazen ailevî hayatınıza ait hususi sorular da olabilir. Böyle hususi, ailevî meselelerin cemaat içinde şerhinin münasip olmayacağını düşünerek soruyu soran kimseden hususi görüşmesini rica edersem o arkadaş da bana darılmasın. Ben, elimden geldiğince herkesin hatırına hürmetkâr olmaya gayret edecek ve herkesin, küçük dahi olsa sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Arz ettiğim gibi, eğer bilemediğim bir mevzu ise sizlerden süre isteyecek, ertesi hafta o konuya bakıp öyle huzurunuza çıkmayı plânlayacağım.</p>
<p>İkinci husus da şudur: Hayatın her sahasıyla ilgili soru sorabilirsiniz. Ama kalkıp da astronominin derinliklerine dair bir soru sorarsanız, ben itiraf edeyim ki o konudaki bilgim sınırlıdır. Atom fiziğinin derinlikleri ile alâkalı malumatım kulaktan dolma, ansiklopediktir, onu da tam bilmem. Şöyle-böyle bir şeyler söylerim ama cemaatin içinde bulunan, bu işin ihtisasını yapmış kimselere karşı küstahlık yapmış olurum. Baştan söyleyeyim, böyle bir terbiyesizliği de irtikâp etme niyetinde değilim.</p>
<p>Bunun gibi, ilmin çeşitli dallarına dair, ihtisas isteyen mevzularda sorular sormayın. Yalnız her ilmin bir gayesi, ifade ettiği bir şey vardır. Her ilim, o ilme mensup olanları bir neticeye götürür. İşte eğer soracaksanız bu gibi mevzularda sorabilirsiniz. Hayatın bir gayesi olduğu gibi ilimlerin de gayeleri vardır. Bu mevzuda az-çok İslâmî malumatı olan herkes bir şeyler söyleyebilir.</p>
<p>Şahsî hayatın dengesi ve düzeni mevzuunda sorular sorabilirsiniz. İçtimai hayatınızdaki huzursuzluklarınızı dile getirebilir, huzuru tekrar elde edebilme adına neler yapılması lâzım geldiğini, gerek şahısları gerekse aileleri huzura kavuşturmak için gereken şeyleri sorabilirsiniz. İçtimaî hayatımızın salâha kavuşması için neler yapmamız lâzım geldiği hususunda sorular tevcih edebilirsiniz. Maarif yuvalarımızda içtimaî hayata ışık tutamıyoruz. Bu mevzudaki engeller, mânialar nelerdir? Bunları sorabilirsiniz. İçtimaî kaynaşmalara dair sorular sorabilirsiniz. Namaz, oruç, hac ve zekâta dair, bunların hikmetleriyle alâkalı sorular tevcih edebilirsiniz. Cenâb-ı Hakk’ın helal ve haram kıldığı hususlara dair sorularınız da olabilir. En azından Ehl-i Sünnet’in akidesine uygun cevap vermeye çalışmak suretiyle bu mevzuda çeşitli diyalektiklere düşmeden –inşâallahu teâlâ– bir şeyler söylemeye çalışırız. Belki bu sayede cemaatin, çeşitli felsefî akımlara girerek hiç bir faydası olmayan meselelere dalmasından ve bunlarda boğulmasından kurtarılmasına Cenâb-ı Hak bir vesile kılar. O bakımdan bu çerçevede soru sorulmasını istirham ediyorum. Bunları, soru soracağınız hususların sınırlarını tespit bakımından arz ettim.</p>
<p>Bir de soracağınız sorular hususiyle siyasete dair olur da onlara da cevap vermeyebilir, hatta bir kelime bile konuşmayabilirim.. soruyu soran lütfen darılmasın. Hayatımda hiçbir tarafa esasen gönlümle temayülüm olmadı. Elimi uzatıp da o taraftan görünmedim. Hep bu milletten görünmeye çalıştım. Şöyle veya böyle düşünen herkesin, Allah’ı (celle celâluhu) ve Resûlullah’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşündüğü nispette onlarla beraber olmaya çalıştım. Bu bakımdan siyasî sorulara da cevap vermeyeceğim; bunu da baştan arz edeyim.</p>
<p>Ancak, buna rağmen, benim sözlerimden siyasete dair mânâlar çıkaranlar, hemen söyleyeyim, yanlış mânâlandırmaya gitmiş olacaklardır. Ben, asla ve kat’a siyasete dair hiçbir söz söylememeye çalışacağım. Hayatımda da hep öyle yaptım. Ama ne garip tecellîdir ki, bazıları farklı değerlendirdi. Ben, -yeminle teminat verebilirim ki- hiçbir zaman, birilerini destekler veya birilerini yerer mahiyette herhangi bir söz sarf etmedim. Sadece küfrü-küfranı yerdim, Allah’a imanı ve Allah sevgisini desteklemeye çalıştım.</p>
<p>İslâm’ın her meselesi makul ve mantıklıdır. Ama akıl, tek başına meselelerin altından kalkamaz. Akıl; sair duygularımızın, fikrî ve ilmî hayatımızın bir araya getirip önüne koyduğu şeyleri değerlendirir. Bazen de devrin kültürünün tesiri altında kaldığından veya başka bir kısım esbaptan dolayı yanlış neticelere varabilir. Akıl, ancak önüne konulan meseleleri eğer çok iyi değerlendirebildiği takdirde doğru neticelere ulaşır.</p>
<p>İnsanlar, fikirlerini, ilimlerini bir araya getirip aklın rehberliği altında bir kısım meselelerde nihaî neticelere vararak, değişmez kurallar hâlinde ortaya koyarlarsa, işte o zaman, ilmin ulaştığı nokta ile Kur’an-ı Kerim’in söylediklerinin mutabakat arz ettiği görülür. Bu sebeple, ilmin ortaya koydukları ile Kur’an-ı Kerim’in söyledikleri arasında zâhiren bir uyum görülmediği zaman, buradaki eksikliği Kur’an-ı Kerim’de değil de aklın, ulaşması gereken noktaya henüz ulaşamamış olmasında aramak gerekir.</p>
<p>Hem Allah’ın rahmetinden ümid ediyor hem de araştırmacıların, ilgilendikleri ilim dallarında derinleşmeleri neticesinde ümit besliyor ve umuyoruz ki –inşâallahu teâlâ– ilerde pek çok ilim dalı, Kur’an-ı Kerim’in bahsettiği hakikatlerle omuz omuza gelecektir. Çünkü bunlar, kaynakları itibariyle zaten ayrı değildirler. Zira kâinat, Allah’ın kâinatıdır; kul, Allah’ın kuludur; kelâm, Allah’ın kelâmıdır. Allah, kendi kelâmında kâinatı, insanı ve bu ikisi arasındaki münasebetleri anlatıyor; o zaman niye ayrı olsunlar ki!</p>
<p>İslâmiyet’in, bütün itibariyle makul ve mantıklı olan prensiplerine karşı ortaya atılan bir kısım şüphe ve istifhamların gerçekte vârid olmaması gerekirdi. Ancak insanların ilim, tefekkür ve kalbî hayatlarındaki birtakım eksiklikler, bir kısım istifhamların meydana gelmesine sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Ben kendimi, devrin ilim ve kültürünün ulaştığı nihai noktaya ulaşmış biri olarak görmüyorum. Bu sebeple, arz edeceğim şeylerde birtakım eksik ve gediklerin olması muhtemeldir. Bununla beraber elimden geldiği kadarıyla bana tevcih edilen sorulara cevap vermeye çalışacağım.</p>
<p>İnsan, ebed (sonsuzluk) yolunda ilerlerken onun için en gerekli şey; dinin, pratik hayata bakan kısmını, en ufak bir şüpheye mahal bırakmadan ve şüphe oluşturabilecek en küçük delikleri dahi tıkamak suretiyle bu yolda dinini sapasağlam muhafaza etmesidir. Resûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselâm) Hazreti Ebû Zerr’e tavsiye mahiyetinde söylediği bir sözü vardır. Buyururlar ki:</p>
<p>جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ “Gemini yenile çünkü deniz derindir.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Yapacağın bu yolculuk için vapurunu yenile, çünkü derya çok derin. Bin tane tane şeytan, bin tane vesvese, bin tane tereddüt karşına çıkabilir; çıkar ve kalbinde, kafanda, duygularında ve hissiyatında yaralar açar. En küçük bir yara almadan, salimen, Allah’ın (celle celâluhu) sana verdiği şeyleri ötede tekrar O’na iade edebilirsen ne mutlu sana! Bunun için, “Benim aklım, kalbim bu işe yattı fakat hislerimde bir kısım tereddütler yaşıyorum” demeyecek ve hiçbir tarafında en küçük bir tereddüt dahi bırakmadan, Allah’ın huzuruna salim bir kalple gitmeye çalışacaksın.</p>
<p>İnsan, bu dünyada hangi meselede olursa olsun; aklına, mantığına ve hislerine kabul ettirip onu tabiatı hâline getirdiği ölçüde, ölürken o hâl üzerine ölecek ve dirilirken de o hâl üzerine dirilecektir. Meselelerinizi şayet, tereddüde hiç meydan vermeyecek şekilde gönlünüze yerleştirmişseniz, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, ötede hiç sarsılmadan çok rahat gezebilirsiniz. Bu meseleye işareten Hazret-i Ömer’e dayandırılan şöyle bir rivayet nakledilir:</p>
<p>Ölüm ve ölüm ötesi endişelerden bahsedildiği bir mecliste Cenâb-ı Risaletmeâb Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda, kabir suali bahis mevzuu edilince Hazret-i Ömer (radıyallâhu anh), “Ya Resûlallah! Şimdiki aklım, düşüncem ve iz’anım kabirde de benimle beraber olacak mı?” diye sorar. Allah Resûlü “Evet” deyince “Ben onlara kâfi gelirim inşallah.” der.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Çünkü o, tereddütsüz inanmıştır. Şeytanın, parmağını karıştırabileceği en küçük bir vesvese noktası bırakmamıştır. Onun için bir Müslümanın, gerek itikadî (inanç esasları ile ilgili) gerek amelî (ibadetler ve muamelâtla ilgili) hususlara ait bir kısım sorular sorması, onun düşünüyor olduğunu ve şeytandan canının yanmış olduğunu gösterir. Böyle dertli bir insan –bugün olmasa yarın– mutlaka sorusunun cevabını bulur ve Allah’ın tevfik ve inayetiyle kurtulur. İmanını bu şekilde tahkim edip amelî hususları, hikmetle nescedilmiş gibi rahatlıkla yaşayan ve faydasız işleri kafasından çıkarıp atan bir insan bu hâliyle ölürse, “nasıl ölürse öyle dirileceğine” inanabilir Allah’ın tevfik ve inayetiyle.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniye bize, mü’minlerin, Hak yolunda atacakları her adımın, yapacakları her amelin Allah’ın (celle celâluhu) lütfettiği nimetlere karşı bir şükran ifadesi olduğunu ifade eder. Bizi, tepeden tırnağa nimetlerle perverde eden Allah’ın sonsuz nimetlerine karşı şükrümüzü ancak bu suretle eda edebileceğimizi açık-seçik olarak anlatırlar.</p>
<p>Bir mü’minin, heva, heves ve nefsaniyet gibi şeyleri aşarak mescide gelmesi çok mühim bir vazife ve Allah katında pek makbul bir iştir. Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), mü’minin Allah yolunda attığı her adımı bir sadaka sayar.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> O (celle celâluhu), seni yoktan var etmiş, sonra insan-ı mü’min olma keyfiyetiyle serfiraz kılmıştır. Bu büyük nimetler elbette şükür isterler ve işte sen, Allah yolunda atacağın adımlarla, Allah’a karşı bu şükür vazifesini edâ etmiş olursun. Şu an burada belki rahat oturamıyor, belki başınızı, başkalarının ayağını bastığı yere koymak zorunda kalıyorsunuz. Belki yağmura, çamura, soğuğa rağmen gelip burada namaz kılıyorsunuz. Eğer kalbiniz Allah’la beraber ise, iç-dış bütünlüğü ile O’nun huzuruna geliyorsanız –ki bunun başka türlü olması düşünülemez– bilin ve Cenâb-ı Hakk’ın vaadine itimat edin ki buraya gelmeniz sizi pâyidâr etmiş, size uhrevî saadetin yolunu açmıştır.</p>
<p>Ahirette yaşayacağın o mutlu günü hatırla ve şimdiden ruhunda, vicdanında, imanında onun zevkini yaşamaya çalış; o zaman, içinde bir cennetin belirdiğini duyacaksın. Yaptığın her şeyin Allah yolunda bir tohum gibi yeşerdiğini, ahiretin tarlası hükmünde olan dünyaya seni gönderen Allah’ın (celle celâluhu), seni adeta bir ekinci olarak kullandığını ve ektiğin hiçbir tohumun boşa gidip çürümediğini ve ötede yığın yığın filiz verdiğini göreceksin. Evet, sen burada hayalen bu duyguların içine gir, yaşa, Cennette yaşıyor gibi olacaksın.</p>
<p>Mevlâ, insanın vicdanında bir cennet yaratmıştır. Pek çok ehl-i hakikat, hususiyle ehl-i tasavvuf, vicdanlarındaki bu cenneti gördükleri için ahirette tahakkuk edecek Cennet’e iltifat etmemişlerdir. Haddizatında, insanın vicdanındaki de bu cennetin bir temessülüdür. Bir bakıma bilemediğimiz ölçülerle, yollarla insan vicdanında mâkes bulan bu şey, ahirette her şeyiyle mükemmel olan Cennet’in bir aksidir.</p>
<p>Burada sorulan soruların ağırlıklı olarak Müslümanların esas meselelerine müteveccih olduğu görünüyor. Bu durum, bugünün Müslümanının, günümüzün problemlerini idrak etme istikametinde olduğunu göstermesi bakımından oldukça memnuniyet vericidir. Bunu, tahdis-i nimet kabîlinden arz ediyorum. Cenâb-ı Hakk’ın bize olan lütfunun bir ifadesidir inşâallah. Bunu böyle kabul etmemiz Cenâb-ı Hakk’ın, bu kabîl nimetlerini artırmasına vesile olur ümidindeyim.</p>
<p>Biz, halktan uzak bir şekilde sadece kendi dünyamızı yaşayarak –Eflatun’un mağara misalinde olduğu gibi– sadece gölgelerle yetinen, dıştaki yaşantıya vâkıf olmayan, halka inmeyen bir vaaz şeklinin insanlar için çok faydalı olmadığına inanıyoruz. İnsanların arasında yaygın olan değişik fikirlerin, hususiyle de gençlerin arasında kol gezen türlü türlü soruların, şüphelerin, tereddütlerin kürsüye getirilip bütün tereddüt ve şüphelerin izale edilmesinin doğru bir yol olduğu kanaatindeyiz.</p>
<p>Soru demek, aynı zamanda bir bakıma o soruyu soran şahsın hissiyatı ve duygusu demektir. Soruya cevap vermek ise, o şahsın hissiyatına, duygularına hürmet mânâsına gelir. Meclisimiz bu maksada matuf teşekkül ettiği için biz aynı maksat üzere yürümeyi düşünüyoruz. Bazı kimseler, sorulan soruların daha ziyade felsefî mahiyette, ilâhiyatın derin meselelerine müteallik olmasını arzu ederler. Hâlbuki ben, sadece sorulan soruya cevap veriyorum. Bazıları ise daha ziyade fıkhî meselelerle alâkalı olmasını arzu eder. Sorulursa ona da bir şey demeye çalışırım. Bazıları da kendi şahsî meselelerini bana getirir. Ben onun hatırına da hürmet eder, hatırına hürmeti, sorusuna cevap verme şeklinde ortaya koyarım.</p>
<p>Bazı mizaçlar, bir kısım soru-cevaplardan hoşlanır ama bazı soruların cevabı ona latif gelmeyebilir. Ama en az o da benim kadar başkalarının hissiyatına hürmetkâr olmalıdır. Çünkü insanlık sadece ondan ibaret değildir. Biz sağdan, soldan, ortadan, alttan, üstten, evvelden, âhirden, içten ve dıştan bütünü teşkil eden uzuvlar gibiyiz. Duygu ve düşüncelerimiz de his ve fikir yapımıza göredir.</p>
<p>Camilerde, dine ait meseleleri cemaate intikal ettirmek için şu âna kadar alışageldiğimiz bir sistem vardır. Biz, bunun dışında daha farklı ve orijinal yöntemler bularak dine ait meseleleri cemaate sevdirme mecburiyetindeyiz. Meselelerimizi ciddi bir anlayış ve ciddi bir edâ ile ve azami bir ciddiyet içinde cemaate intikal ettirmeliyiz. İçinde bulunduğumuz şu dönemde laubali kimseler bizi kurtaramayacağı gibi, meselelere laubalice eğilmemiz de bizi kurtaramayacaktır. İçinde yaşadığımız zaman bizden ciddiyet istemektedir. Binaenaleyh bunu ihlal edebilecek her şeye gönülden karşıyım.</p>
<p>Zaman ve hâdiseler göstermiştir ki, bu milletin yükselmesi sadece ilimle, teknikle ve sanatla olmadığı gibi alçalması da ilimden, sanattan, teknikten mahrumiyetle olmamıştır. Bunların, Müslümanların alçalıp yükselmesinde tesiri büyüktür ama bunlardan daha büyük bir şey vardır, o da sağlam bir gönül yapısıdır. Türkiye’de, cihana tesir edecek büyük ilim vakumları meydana getirseniz de, bu gönül yapısını gerçekten ikâme edemedikten sonra ne Türkiye’nin ne de İslâm âleminin kurtuluşu mevzuunda atılması gereken adımın atılmadığı kanaatinde olacağım.</p>
<p>Kâinatın Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), o yüce davasına başlarken bugüne kıyasla ne semalara doğru ser çeken fabrikaları vardı, ne de duman tüten bacaları; o dönemde ne sanat vardı ne de teknik. Kılıcını, kalkanını ancak yapabilecek, imkânı sınırlı bir avuç insan vardı. Ancak Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara, kısa zamanda bütün bu merhaleleri aşabilecekleri bir enerji kaynağı getirdi ve bunu onların gönüllerine perçinledi. İleride bütün medeni toplumlara medeniyet muallimi olabilecek o topluluk, temel prensipleri vaz’ edip o prensiplerde anlaşmış ve daha sonraki gelişmesini bu temel prensipler üzerine bina etmişti.</p>
<p>Evet, her şey bu iman cevherine, İslâm’dan doğan aşk ve heyecana, içte ve dışta olabildiğine istikamete; laubaliliği, itaatsizliği, lâkaytlığı, isyanı bir tarafa bırakıp Allah ve Resûlü’ne itaat dairesi içine girmeye bağlıdır. İslâm toplumları, geçmişteki bütün ilerleme ve yükselmelerini büyük çoğunlukla buna borçlu olduğu gibi, bir gayyaya düştükten sonra yeniden çıkmak için çırpınırken de herhalde yine aynı yolla yükseleceklerdir. Kaybettiği değerleri yine aynı yolla kazanacaklar ve yine aynı yolla, ashab-ı kiram gibi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında bir hâle şeklinde toplanacaklardır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, dış görünüşümüz kadar içimizde de bir derinlik lütfeylesin. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), اللَّهُمَّ اجْعَلْ سَرِيرَتِي خَيْرًا مِنْ عَلَانِيَتِي وَاجْعَلْ عَلَانِيَتِي صَالِحَةً “Allahım! İç âlemimi, ledünniyâtımı, Senin tecellîgâh-ı ilâhin olan kalbimi, sırrımı dışımdan daha hayırlı kıl. Dışımı da ıslah eyle!” buyurmaktadır.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> İç-dış bütünlüğünü temin edememiş, içiyle dışı arasında bir birlik kuramamış, dual yaşamadan kurtulamamış bir cemiyetin ilerleme adına atacağı her adım onu daha beter batıracaktır.</p>
<p>Müslüman bir toplum, prensiplerinde, hayat tarzı ve yaşayışında ilâhî olmalıdır, Allah’ın prensiplerine uymalı ve şunu kat’iyen bilmelidir: İnançsız bir toplum, Allah’ın prensiplerinin dışında da yükselebilir. İnanmadığı, bu sarayın erkânını bilmediği için inançsızın ilerlemesinde fen, felsefe ve bir kısım nazariyeler rol oynayabilir. Ve yine kat’iyen kalbinde zerre kadar iman taşıyan herkes bilmelidir ki, Müslümanların yükselme ve ilerlemesi sadece ve sadece, لَقَدْ كَانَ لَكُمْ في رَسُولِ اللهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللهِ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللهِ كَثيراًۜ “Hakikaten, Allah’ın Resûlü’nde sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çokça zikredenler için en mükemmel bir numune vardır.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> ferman-ı sübhanîsiyle bize Muktedâ-yı Küll, Rehber-i Ekmel, İmam-ı Mutlak olarak tanıtılan Hazret-i Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselâm) ittibaa bağlıdır. Zerre kadar bundan inhiraf edilse istenen neticeye ulaşılamaz. Ümmet-i Muhammed için neticeye giden yegâne yol, Hazret-i Muhammed’in yürüdüğü yerden geçer. Genciyle, ihtiyarıyla herkes bunu kat’iyen böyle bilmelidir.</p>
<p>Bize rehber olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm), yolların ayrımında durmuş, bize Cennet’e giden yolu işaret etmektedir. O, aynı zamanda dünya işlerinde muvaffak olmada da kâinatın işleyişini talim etmede de bizim tek, yekta muallimimizdir. O’ndan inhiraf eden her hareket, şeytan hesabına işlenen bir işin ifadesidir.</p>
<p>Bu ciddiyeti insanımıza duyurma adına enstitü kuranların, kurs açanların, talebe himaye edenlerin ve bu aziz müesseselerde talebelere tedrisat ve talimatta bulunanların en büyük vazifesi bu olmalıdır. Bu işe inananların sayısı önemli değildir. Hazret-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) zuhur ettiği ilk dönemlerdeki kadar insan olsa –Allah’ın tevfikiyle– her şey hallolacaktır. Bütün benliğiyle Allah’a müteveccih, sıdk u sadakat ile yüzü Allah’a dönük üç yüz on üç tane insan olsun her şey hallolacaktır.</p>
<p>Benim burada bu zaviyeden idare-i kelâm etmem ve maksadımı intikal ettirmeye çalışmam, bu kadar enstitünün, bu kadar İmam Hatibin, bu kadar üniversitenin din ve diyanete sahip çıktığı bir dönemde bu gelişmeleri hafife alıyorum mânâsına gelmesin. Ancak şu kadar var ki, biz gerçekten her hususta muvaffak olmuş sahabe topluluğuna yaklaştığımız nispette Allah nazarında da hakiki mü’min olacağız. Onlardan uzak kaldığımız nispette de işin hakikatinden, özünden uzaklaşarak boş mücadeleler vermiş olacağız. Cihan, boş bir mücadelenin kavgası içinde, neticesi boş olan bir gayret içindedir. Çalışma ve mücadelemizi meyveli kılabilmek için Allah ve Resûlü’nün yolunda olmamız gerekir.</p>
<p>Bu mevzuda bize ileride, daha çok bilen, daha duru düşünen kimseler fikir verecek, elimizden tutacak ve bizi sukûtun derinliklerinden zirvelere taşıyacaklardır. Bizi buraya getiren Allah’ın sonsuz rahmetinden ümit ediyoruz ki, şu âna kadar bizlere lütfettiği hizmet nimetlerini tamamlasın!</p>
<p>Şu anda bize düşen şey, O’nun bize bahşettiği imkânları en mükemmel şekilde değerlendirmektir. Görüş ufkumuz dar, nazarlarımız kısadır; bu mevzuda ne ciddi bir şey yapabiliyor ne de ciddi bir şey düşünebiliyoruz. Aklımıza gelen son hususlardan biri de şu yaptığımız iştir: İnsanlarımız problemlerini soruyorlar, biz de imkânımız nispetinde onlara cevap veriyoruz. Böylece halka dönük olmaya ve onların hissiyatını seslendirmeye çalışıyoruz&#8230;</p>
<p>Sürekli değişen bir dünyada yaşadığımız için, problemler de karşımıza sürekli değişik şekillerde çıkmaktadır. Bugünün meselesi dünün meselesiyle aynı olmadığı gibi yarının meselesi de bugünün meselesiyle aynı olmayacaktır. Bu nokta-i nazardan bir Müslüman, “Ben artık öğrenmem- bilmem gereken her meseleyi öğrendim-bildim, işimi bitirdim.” diyemeyecektir. Çünkü Müslümanın işi hiçbir zaman bitmeyecektir. Zira öğrenmesi gereken şeyleri hiçbir zaman tam öğrenemeyecek, halletmesi gereken meseleleri de tamamiyle hiçbir zaman halletmiş olmayacaktır.</p>
<p>Yakın tarihimizde şahit olduğumuz “Her meseleyi hallettik” düşüncesi son derece yanlış bir düşünceydi. Bu düşüncede olan insanlar devrin hâdiselerinin gelişmesine kulak verememiş, hâdiselerin tetkikini yapamamış, bunun sonucunda da içinde yaşadığı dünyadan habersiz hale gelmişlerdir. İçinde yaşadığı dünya süratle gelmiş onu geçmiş, o, eski devrin meselelerine cevap aramakla meşgul olurken çok gerilerde kalmıştır. İster imana dair ister amellerin hikmetlerine dair, isterse sosyal hayattaki muamelâta dair olsun her türlü mesele, günün şartları, teknolojik gelişmeler ve insanların değişen hayat tarzları sebebiyle karşımıza her seferinde çok farklı olarak çıkmıştır ve çıkacaktır da.</p>
<p>Bu nokta-i nazardan bir Müslümanın soru sorması, bir kısım meselelerin arkasından koşması, bir kısım meselelere cevaplar araması, sürekli değişmekte olan dünyaya ayak uydurmaya çalışması, işin önemli bir yönünü teşkil etmektedir ki, asla ihmale gelmez. Yani, biz hangi dünyada yaşıyoruz, hangi dünyada yaşamamız gerekiyor, bunu kavrama ciddi bir meseledir. Bu da tetkike, araştırmaya bağlı ayrı bir husustur.</p>
<p>Müslümanlar olarak bizim, geçtiğimiz on dört asır boyunca yazılan büyük mücelletler hâlinde eserlerimiz vardır. Hiç şüphesiz bunlar, kendi asırlarının ve kendilerinden sonraki bir-kaç asrın hemen bütün ihtiyaçlarını karşılayan, bütün dertlerine derman olan kitaplardır. Bunlar içinde tazeliği hiçbir zaman solmayan, pörsümeyen tek bir kitap vardır; o da Kelâmullah olan Allah’ın kitabıdır. Mü’minler, kendi devirlerinin tekniği ve kültürü içinde müracaat ettikleri zaman onu hep değişmez bulmuşlardır. Bunun dışında, beşerî gayretlerle onun tefsiri mahiyetinde ortaya konan eserlerin dahi –gerçekten onun ruhu anlaşılmamış ise– onun çok gerisinde olduğu görülmüş ve birçok hakikatin cevabını ihtiva etmediği müşâhede edilmiştir. Hatta bunlardan çoğu kendi devirlerini bile aşamamış, nazarları sadece içinde yaşadıkları devre takılı kalmıştır. Bu da bizim maddî-mânevî gerilememize sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Bir taraftan içimizdeki aşk u heyecan sönerken bir diğer taraftan da teknoloji dünyasının esiri hâline gelmişiz. Başkaları, devrin meseleleri içinde dönen dolaplara uymaya çalışırken bizler, eski felsefe ve eski tefsir anlayışlarının önümüze getirdiği meseleleri cevaplandırmaya çalışmışız. İnsanlığın çağ atladığı bir devirde münakaşası yapılmayacak meselelerin münakaşasını yapmış, çoktan cevabı verilmiş meselelere cevap aramaya çalışmışız.</p>
<p>Bu da bize şunu gösteriyor: Biz, gelişen dünya şartlarından habersiz, sanki başka bir dünyada yaşıyor gibi emeklemiş durmuşuz. Binaenaleyh yaşadığımız şu dünyadan ve onun köhne çerçevesinden ve buudlarından başımızı dışarıya çıkarıp şu yaşanan dünyaya bakmadıktan sonra Kur’an’ı kendi kâmet-i kıymetine uygun şekilde anlamamız mümkün değildir.</p>
<p>Bütün bunları şundan dolayı arz ediyorum: Karşımıza çıkacak meseleler hiçbir zaman bitmeyecektir. Ferdî, içtimaî, ilmî, fikrî ve teknik hayatımıza dair sürekli bir kısım meseleler karşımıza çıkacaktır. Bu açıdan biz, “bugün bunlara cevap verdik bitirdik, işi rafa kaldırdık” demeyelim; bilelim ki yarın başka başka meseleler karşımıza çıkacaktır. Hazret-i Ali’ye de nispet edilen bir sözde şöyle denir: “Evlatlarınızı kendi devrinize göre değil, sonraki devirlere göre terbiye edin, yetiştirin.” Düşünen ve ilimle uğraşan insanlar bu şekilde hareket etmelidirler.</p>
<p>Ben, şahsen bu meselenin ehemmiyetinin kavranılması için fırsat buldukça üzerinde durmak istiyorum. Çünkü insanımız bu mevzuda belli bir seviyeye gelememişse, belli sorular hep söz konusu olacaktır. Bazılarına göre o soruları sorup bitirdikten sonra soru kalmayacaktır. Çünkü tetkik etmeyen, araştırmayan, ilim yapmayan bir toplum yeni problemlerle karşılaşınca nasıl halledeyim endişesini taşımaz, çünkü onun kafa ve kalb sancısı yoktur. O yüzden de bu hususun üzerinde ne kadar ısrarla durulsa sezadır.</p>
<p>Okudukça, düşündükçe, araştırdıkça insanın karşısına bir kısım istifhamların çıkması kaçınılmazdır. Biz bu istifhamların, insanın karşısına çıkmasını tabiî ve fıtrî buluyoruz. Her şeyden evvel insan, kendi kendine bunların cevabını bulmaya çalışacaktır. Üstesinden gelemediği hususları ehline havale edecek, onlardan cevap almaya çalışacaktır. Bu, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’in de bir emridir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bildiğimiz meseleleri araştıracak, enine boyuna doğrusunu öğrenmeye çalışacak ve o konularda derinleşeceğiz. Üstesinden gelemediğimiz meseleleri de erbabına, o sahada ihtisas yapmış kimselere havale edeceğiz. Onlar araştıracak ve bize isabetli cevaplar vermeye çalışacaklardır, ancak burada çok mühim kabul ettiğimiz bir husus söz konusudur:</p>
<p>İnsan, durduk yere soru üretip de dini mevzularda kendi kendine şüpheler çıkarmamalıdır. Dînî konularda bir sebep olmaksızın şüpheler imal etmek İslâmiyet’te caiz değildir. Müslümanlıkta deliller dört tanedir: Kur’an, Sünnet, (Kur’an ve Sünnetten çıkarılan mânânın doğruluğunda anlaşmayı, şer’î bir hüküm üzerinde ulemânın mutabakatını ifade eden) icma ve bir de bilinen meselelerden hareketle bilinmeyen meseleler hakkında yeni hükümler çıkarma, demek olan kıyas. Bunları; Kitap, Sünnet, icma-i ümmet ve kıyas-ı fukaha olarak isimlendiriyoruz.</p>
<p>Bu itibarla biz her meselemizde önce Kur’an’a müracaat ederiz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Muaz İbn Cebel’i Yemen’e gönderirken ona şöyle sormuştu: “Neyle hükmedeceksin?” Aldığı ve memnun olduğu cevap şuydu: “Allah’ın kitabıyla.” “Allah’ın kitabında bulamazsan?” “Resûl-i Ekrem’in sözlerinde araştırırım.” “Onda da bulamazsan?” “Bu defa kendi re’yimle amel ederim. (Yani içtihat eder, kıyas yaparım)”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>İçtimaî, ailevî, ferdî, itikadî veya amelî bir mesele karşımıza çıkınca onu evvela Kur’an’da ve sünnette araştırırız. Eğer bunlarda herhangi bir izaha rastlayamazsak işte o zaman kıyasa müracaat eder içtihatta bulunuruz. Ama yapılacak bu işler, karşımıza bir mesele çıktıktan sonra olacak şeylerdir.</p>
<p>Dinî mevzularda durduk yere mesele ihdas edilmez. Böyle yapan biri varsa o kişi vesveseye mağlup olmuş, şeytanın oyuncağı haline gelmiş demektir. Biz burada kötü niyetli kimseler tarafından ortaya atılmış veya toplum hayatının meydana çıkardığı meseleler üzerinde durmaya ve onlara cevap vermeye çalışacağız. Evet, kat’iyen soru üretmeye kalkmayalım. Kötü niyetli kimseler eğer bir şüphe ortaya atmışlarsa onları getirin beraber müzakere edelim. Hayat-ı içtimaiye, karşımıza bir istifham çıkarmışsa onun cevabını arayalım. Ama oturup da bir kısım vesveselerle yeni yeni meseleler ortaya çıkarmayalım.</p>
<p>İnsan, fikrî hayatına ait meseleler üzerinde durup o meseleleri ihtiva eden kitaplara daldığı nispette fikren derinleşir; kalbî hayatıyla alâkalı meseleler üzerinde durup bunlara daldığı zaman kalbî hayat açısından, ilmî hayatı üzerinde ısrarla durduğu, yeni yeni terkiplere vardığı nispette ise ilim bakımından derinleşir. Bütün bunların ötesinde, maksadı sadece Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut etmek olan ve bu konu üzerinde ısrarla duran bir insan da Allah’la (celle celâluhu) münasebetinde zirveleşir. Belki bu insan, ilmî ve fikrî konularda derinleşenlere nispeten sönük gözükebilir. Fakat netice itibariyle diğerlerinin elde edebileceği her şeyi o da elde eder. Belki Cenâb-ı Hak, lütfedeceği ‘keramet-i ilahiye’ ile az bir çalışma ve az bir malumatı olsa bile onun birlerini bin yapar. Bir defa okur ama ondan binlerce neticeye ve terkibe varabilir, Allah’ın tevfik ve inayetiyle.</p>
<p>Zâhirî ilimler, ancak öğrenildiği kadar insanın dimağında ve kalbinde yer eder. Bunların, insanın çalışması nispetinde bir ağırlıkları vardır. Allah’la münasebetin derinleşmesi hususu ise bâtın âleminin hududunu aşmak suretiyle zâhir âlemini de içine alır. Diğer ilimler sadece zâhirde kalırken bu ise bâtın âleminin sınırlarını aşar da zâhiri de içine alır. Maddî bir asırda yaşadığımız ve her şey maddî kıstas ve kriterlerle ele alındığı için pek çoğumuz itibariyle mâneviyattan yoksun hâle geldik. Bu hayatî mevzuu belli bir dönemde bizim dimağlarımızdan silip yok ettiler. Rahmet-i ilâhiyeden ümit edelim Cenâb-ı Vacibü’l-Vücud o nuru içimizde yeniden canlandırsın.</p>
<p>Allah’la münasebette derinleşen bir insan gayb âlemine de muttali olur. Hatta yerinde melâike-i kiramdan teyitler alır, cinlerle münasebet kurabilir, ruhanîlerle haberleşebilir. Belki Hızır aleyhisselâm’ı da görür, O’nun makamına yükselir ama bütün bunlar, insan, Allah’la münasebette derinleşirse olur.. şekilden ve sûrî olmadan sıyrılabilirse olur.. sahip olduğu her şeyi Allah’a vâsıl olma mevzuunda kullanabilirse olur.</p>
<p>Günümüzde, İslâm’ın etrafında bir kısım şüphe ve tereddütler hâsıl etmek için sistemli-sistemsiz çalışan pek çok yapı vardır. Bunlar, dini-diyaneti Müslümanların hayatından söküp çıkaramadıkları için, ortaya attıkları bir kısım tereddütlerle onların itikatlarını sarsmaya çalışırlar. İnsanın zihninde önce bir tereddüt hâsıl olur ve “Acaba!” der, “Bu, çözülmesi imkânsız bir mesele midir?” tereddüde düşer. Sonra inandığı değerlere muhalif bir delil bulunca hemen ona yapışır ve dinî hayattan ve din çizgisinden dışarıya çıkıverir.</p>
<p>Onun için büyüklerimiz bu soruların pek çoğunu cevaplandırmışlar; açıktan açığa cevap vermediklerine ise bir kısım kapılar açmışlardır. Bize ise sadece onun terkibini yapmak kalmıştır. Evet, hiç şüpheniz olmasın büyüklerimiz, geçen on dört asır boyunca ortaya atılan her türlü şüpheye Kur’an ve Sünnet’ten faydalanmak suretiyle cevap vermişlerdir. Ben burada yeni bir şey yapmıyor, sadece bazılarının terkibini yaparak bazılarını da onların ifade ettiği aynı şekilde sizlere arz ediyorum.</p>
<hr />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bu başlık altında, muhterem müellifin 1976-1980 yılları arasında vaaz verdiği camilerde başlattığı soru-cevap sohbetlerinde kendisine sorulan sorulara cevap vermeden önce giriş mahiyetinde yaptığı konuşmalar derlenmiştir (Editör).</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>  ed-Deylemî, el-Firdevs bi Me’sûri’l-Hitâb 5/339.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Abdurrezzak, el-Musannef 3/582.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Bkz. Buhârî, cihâd 72, 128; Müslim, zekât 56.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Tirmizî, daavât 124; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/104.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>  Ahzâb sûresi, 33/21.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Bkz: Nahl sûresi, 16/43-44; Enbiyâ sûresi, 21/7.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/soru-cevaplar-uzerine#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Tirmizî, ahkâm 3; Ebû Dâvûd, kadâ 11.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/soru-cevaplar-uzerine/">Soru-Cevaplar Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niyet insanı kurtarır mı? &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/niyet-sorular-ve-cevaplar-nisan-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2020 15:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Nisan 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13241</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU— Niyet insanı kurtarabilir mi? CEVAP— İş, amel ve kararlılığa götüren niyet insanı kurtarabilir. Neticede azim ve gayrete inkılâp etmeyen bir niyet ise asla.. Niyet, bir kasd ve teveccüh, bir azim&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/niyet-sorular-ve-cevaplar-nisan-1980/">Niyet insanı kurtarır mı? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>SORU— Niyet insanı kurtarabilir mi?</b></p>
<p>CEVAP— İş, amel ve kararlılığa götüren niyet insanı kurtarabilir. Neticede azim ve gayrete inkılâp etmeyen bir niyet ise asla..</p>
<p>Niyet, bir kasd ve teveccüh, bir azim ve şuur demektir. Niyet üyesinde insan, nereye yöneldiğini, ne istediğini bilir ve yine onun sayesinde bir bulma ve elde etme şuuruna ulaşır.</p>
<p>İnsanın bütün fiillerinin esası niyet olduğu gibi, eğilimlerine göre, benim deyip sahip çıkacağı işlerin vesilesi de yine niyettir. Keza iradenin en sarsılmaz kaidesi ve insandaki inşa gücünün en metin temeli de hep niyettir. Hatta diyebiliriz ki; kâinatta ve insanın nefsinde herşey, hem başlangıç itibariyle, hem de devam itibariyle niyete bağlıdır. Ona dayandırmadan ne bir şeye varlık kazandırabilmek, ne de daha sonra onu devam ettirebilmek mümkün değildir.</p>
<p>Herşey, evvela, zihinde bir tasarı olarak belirir. İkinci bir teveccühle planlaştırılır ve daha sonra da azim ve kararlılıkla tahakkuk ettirilir. Bu ilk tasarı ve plan olmadan herhangi bir işe başlamak neticesiz olacağı gibi, irade ve azim görmeyen her tasarı ve plan da akim kalacaktır.</p>
<p>Niyetteki bu güç ve müessiriyete delalet edecek pek çok şey vardır. Ne var ki, çokları, yaşadıkları hayatın şuurunda olmadıkları için, bu güç ve müessiriyetten de haberleri yoktur.</p>
<p>Niyet, insanın iyiliklerine ve kötülüklerine bakan yönüyle de çok hayati ve muhteşemdir. Bu noktada o, ya bin- şifa vadiyle gelen bir iksir veya bütün iş ve davranışların semere ve neticelerini alıp götüren bir irfan ve bir kasırgadır. Nice küçük işler vardır ki, onun sayesinde büyür, bir da- ne iken bin-başak, bir damla iken derya olur. Ve nice dağ cesametinde himmet ve gayretler de vardır ki, onun yüzünden semeresiz ve (güdük) kalır.</p>
<p>Kulluk şuur ve idrakiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç, susuz durmalar ve meşru’ bir kısım arzu ve isteklerden uzaklaşmalar, insanın başım en yüce âlemlere ulaştırır ve sultan kılar, oysaki aynı hareketler ve daha binlercesi, bu idrakten uzak yerine getirildiği zaman ızdırab çekme ve yorulmadan başka birşeye vesile olmaz. Demek ki, yaratanı hoşnut etme yolunda insan, hem işlediği şeyler, hem de terk et- ettiği şeylerle yükseliyor ve “ahsen-i takvim”e (1) mazhar oluyor. Onun hoşnutluğu dışında ise, bin amel ve gayret hiçbir işe yaramıyor.</p>
<p>Niyet öyle bir mayedir ki, yok onunla var olup bin cilve gösterir; var gibi görünen şeyler de yine ondan ötürü ölü ve tesirsiz kalır.</p>
<p>Gazada, kanlı elbiseleri boynunda, ölüp de gayyaya yuvarlananlar az olmadığı gibi, dupduru niyeti saye sinde, yumuşak döşeklerde ölüp cennete gidenler de az değildir. Şerirler yaka-paça boğuşup yarınları aydınlatmak isteyen mertlerin ve saf niyetlilerin yanı başında, bu kavgayı şahsi çıkarları ve hasis menfaatleri için verenler de küçümsenmeyecek bir yeküne sahiptirler. Birinciler, arşiyeler çizerek yukarılara doğru yükselirken, ikinciler de baş aşağı yıkılıp tamuya gideceklerdir.</p>
<p>Niyet bu mahdut ve muvakkat dünya hayatında, sınırsızlığa kapı ve pencere açan esrarlı bir anahtar ve belli bir ömürde ebedi saadet veya şekavet vadeden müthiş bir dildir. Bu aleti güzel kullanan vazife-şinaslar, hayatlarında ölü ve muzlim bir nokta bırakmayacak şekilde dünyalarına nur serpip ebedi aydınlığa ve huzura erebilirler. Zira günlük, haftalık aylık vazifeler, samimiyetle eda edildikçe, o vazifeye terettüp eden fazilet ve sevap, sadece vazifenin eda edildiği zamana münhasır kalmayacak; bilakis bütün bir hayatın saniye ve dakikalarını içine alacak şekilde tesir ve şümulünü gösterecektir.</p>
<p>Cihada hazır bir asker fiilen cihatta bulunmadığı zamanlarda dahi, mücahitlerin hissesine düşen sevabı alacaktır. Kışlada nöbet saatinin gelmesini bekleyen bir er, nöbet bekliyor gibi, ayların ibadetine terettüp eden hasenatı elde edecektir.</p>
<p>İşte bu sırdandır ki, inanan insan, muvakkat bir hayatta ebedi saadet ve ölümsüzlüğe erdiği gibi, inkâr eden de ebedi şekavet ve talihsizliğe namzet olur. Yoksa zahiri adaletin iktizasına göre, herkes kendi ibadet ve fazileti kadar veya rezalet ve denaeti miktarınca lütuf ve ihsana: kahır ve azaba duçar olması uygun olur ki, o da, iyilerin cennetlerde, iyi insan olarak yaşadıkları süre kadar, kötülerin de cehennemde yine o miktar kalacaklarını ifade eder. Hâlbuki ebediyet hem kötüler için, hem de iyiler için kazanılmış en son durumdur ve ötesine hiçbir şey düşünmek mümkün değildir.</p>
<p>İşte böyle, hem bitmeyen bir saadet, hem de tükenip yok olmayan bir azap ve şekavet sadece insanın niyetinde aranmalıdır. Ebedi iman ve istikamet düşüncesi ebedi küfrün ve inhiraf düşüncesi de ebedi talihsizliği netice verecektir.</p>
<p>Son dakikalarında kalbi kulluk şuuruyla dolu bir insan, binlerce yıl ömrü olsa , düşünce dünyası istikametinde sarf edeceği için, o niyet ve o kararlılıkta bulunduğu için, niyeti aynen amel kabul edilerek, ona göre muameleye tabi tutulur. “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır”. Öyle de, son dakikalarını yaşayan bir inkârcı, o ilhad ve küfür düşünceleri içinde, geleceğin binlerce, yüz binlerce yılını karartma niyetinde olduğu için, niyetine göre cezaya çarptırılacaktır.</p>
<p>Demek oluyor ki, bu mevzuda esas olan onların yaşadıkları mahdut ve sınırlı hayatın vesileliğinden daha çok — aslında o mahdut hayatta yine o niyetin tezahüründen ibarettir— onların niyetleridir. Ebedi saadete iman ve onu kazanma —milyonlarca seneye vabeste olsa dahi— mümin ferde ebedi cenneti kazandırıyor aksi de kâfire cehennemi..</p>
<p>İnkârcı, isteyerek ve dileyerek içinde bocaladığı ebedi inkâr niyet ve düşüncesinin cezasını, ebedi bit azaba duçar olmakla çekeceği gibi bütün küfür ve taşkınlıklara sebebiyet veren şeytan dahi bağrında barındırdığı devamlı inkâr düşüncesinin ve o istikametteki gayretlerinin cezasını, devamlı azap olarak çekecektir.</p>
<p>Aslında, yaradılışının neticeleri itibariyle, şeytanın gördüğü bir hayli iş ve hizmetler de vardır: İnsanın bir kısım istidat ve kabiliyetlerinin inkişaf ettirilmesinde, beşerin fıtratında bulunan pek çok müspet madenin tasfiye görüp açığa çıkmasında; hatta kalb ve ruhun uyanık ve tetikte bulunmasında inkâr edilmeyecek kadar tesiri görülür şeytanın. &#8211;</p>
<p>O, fertlere ve cemaatlere musallat olur ve onların gönüllerini zehirli tohumlar saçarak, o gönülleri kötülüğün ve karanlığın yetiştirildiği tarlalar haline getirmeğe çalışır. Onun bu ifsat ve saptırma gayretlerine karşılık, bünyedeki manevi -duygular alarma geçer. Tıpkı, antibiyotiğe karşı vücudun teyakkuza geçmesi gibi.. Bu ise insan letaifınin gelişmesini, kuvvetlenmesini; hatta bu en can alıcı hasım karşısında sık sık Yaratana sığınmasını netice verir ki, bu da insanın kalbi ve ruhi hayatı adına, pek az bir zarar ihtimaline rağmen, pek çok şey kazanması demektir. Böyle manevi bir tesirle insanoğlunda mücadele azminin kamçılanması ve onun dikkate ve teyakkuza sevk edilmesi, ne saf madenlerin, ne som altın evliya ve asfiyanın büyük mücahitler ve kahraman gaziler olarak ortaya çıkmalarına vesile olmuştur.</p>
<p>Ne var ki, şeytanın bu güzide insanları, mücahede ve mücadeleye sevk edip, onlara büyük payeler kazandırmasına mukabil, kendisi için hiçbir mükâfat bahis mevzuu değildir. Çünkü o, yaptığı bu şeyleri, hak dostları yücelsin diye yapmıyor; bilakis, onları günahlara sokmak ve yıkmak için yapıyor.</p>
<p>Demek oluyor ki, şeytanın hem niyeti bozuk, hem de ameli. O başkalarına kazandırdığı yüceliklerle değil: kendi pisliğine, niyet ve davranışlarının fena olmasına göre muameleye tabi tutulacaktır.</p>
<p>Şeytanın niyeti bozuk ve davranışları fenadır. Bir kere isyanı şuurluca ve saptırması bilerektir. “—Ben sana secde ile emretmişken, seni, secde etmekten alıkoyan neydi? O (iblis) dedi: — Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın. Allah (c.c.) buyurdu: —İn oradan (cennetten), sana orada kibirlenmek gerekmez, çık, çünkü sen, hor ve bayağı kimselerdensin. İblis; — Bana ba’s olunacak güne kadar mühlet ver dedi. Allah da: —Sen mühlet verilenlerdensin buyurdu.” Bu ilk isyan ve baş kaldırma şuurluca bir cedel ve sonra da küfür yolunu seçmektir İnsanlığı baştan çıkaracağına dağ olan yeminleri ise, beşerin bitip tükenme bilmeyen dramının esasıdır.</p>
<p>Şeytanın bu kararlılık ve niyetinden ötürüdür ki, onun düşmanlığı sayesinde uyanan bir kısım duygular, sahibi için faziletlere götürücü olsa bile, şeytan ü gayretinden ötürü asla mükâfat alamayacaktır.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki, niyet, müminin hayatında herşeydir. Ferdin ölü davranışlarına canlılık kazandıran o olduğu gibi, onun bütün bir ömrünü (bin veren) bir tarla haline getiren de odur. Sınırlı dünya hayatında, ebedi saadete giden yolda bütün kapı ve pencereleri açan o olduğu gibi, ebedi talihsizliği ve ebedi hüsranı hazırlayan da odur.</p>
<p>Ameller niyetlere göredir muamelede amele göre cereyan edecektir.</p>
<p><span style="font-size: xx-small;">(1) Ahsen-i takvim: En güzel kıvama koyma, Cenab-ı Hakkın herşeyi kendisine layık en güzel kıvam, sıfat ve surette yaratması. İnsanın en yüksek ve en güzel surette yaradılışı.</span></p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/niyet-sorular-ve-cevaplar-nisan-1980/">Niyet insanı kurtarır mı? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sperm bankaları &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/sperm-sorular-ve-cevaplar-kasim-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Oct 2020 17:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Kasım 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Sperm bankaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13245</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU: Sperm bankalarından bahsediliyor; ne dersiniz? CEVAP: Bu bankalar “suni ilkahı” (aşılamayı) insanlara getirme maksadıyla kurulduğu için, üzerinde durulmağa değer. Hayvanları, bu usulle aşılama, epey zamandan beri bilinen bir husustu. Ancak,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sperm-sorular-ve-cevaplar-kasim-1980/">Sperm bankaları | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>SORU: Sperm bankalarından bahsediliyor; ne dersiniz?</p>
<p>CEVAP:</b> Bu bankalar “suni ilkahı” (aşılamayı) insanlara getirme maksadıyla kurulduğu için, üzerinde durulmağa değer. Hayvanları, bu usulle aşılama, epey zamandan beri bilinen bir husustu. Ancak, bu sperm bankaları vasıtasıyla, ayni usulün insanları da içine alacak şekilde, çok geniş bir sahada tatbiki fikri oldukça yenidir.</p>
<p>Hayvanlar için, bir (ıslah etme) ve (soylulaştırma) hareketi olarak üzerinde durulması bahis mevzuu olsa bile, aynı şeyi insanlar için düşünmek, insanlık manasına karşı bir saygısızlık olur.</p>
<p>Sperm, eskilerin “hüveyne” (küçük canlı) dedikleri, nebatat âlemine nisbeten tohum, dane mesabesinde, canlının fihristi, program sandukçası ve ilk habbesidir.</p>
<p>Tohum, toprağın bağrında döllenip gelişir. Hüveyne, anne karnında, dölyatağında.. Her ikisi de kendi âlemlerine ait ilk nüve ve ilk hücre olup, omuzlarında yükseltecekleri varlığın geleceğine dair mana ve hususiyetler taşırlar.</p>
<p>Bu itibarla, nebatat âleminde tohum, canlılarda sperm1abit bu kısımda mütalaa edilenler için &#8211; nevin (tür) ve neslin devamını tekeffül eden çok mühim unsurlardır. Soy-ağacı, buna dayanarak gelişir. Evsaf ve karakterler bununla geleceğe intikal eder.</p>
<p>Hayvanat âleminde, sırf cinsin muhafaza veya mükemmelleştirilmesi açısından ehemmiyet arz eden bu hususi, insanlar için ayni zamanda hukuki bir kısım prensiplerede medar olmaktadır.</p>
<p>Bundan başka, “şeriat-ı fıtriye” (kâinatta cari kanunlar) itibariyle de üzerinde durulması gerekli bir mevzuu olduğu kanaatindeyiz. Sperm bankalarının iç yüzü ve hedefi, tıpkı ağaçlarda ve yakın tarihinde, hayvanlarda tatbik edilegeldiği gibi, insanlara da “suni ilkah”ın yapılması teklifinden başka birşey değildir.</p>
<p>Böyle bir muâlece’nin, ilk iki türü için, münakaşa edilmezliğini kabul etsek bile, miras, izdivaç, mahremiyet gibi mevzulardan ötürü, insan için hassasiyet arzeden bir husustur. Ve onun içindir ki, döllenme ve tenasül keyfiyetlerinin kayd altına alınması ilk insanla beraber var olmuş ve su-i istimal edildiği devirlerin dışında da insanla beraber devam edegelmiştir.</p>
<p>Böyle bir kayd altına alma, ister insanoğlunun tahdid edilmemiş hayvani hislerinden, isterse beşeri garîzelerinden ötürü olsun, ictimai-tarih ve dini kitaplar bunun böyle olmasında ittifak halindedirler.</p>
<p>Bu itibarladır ki, bizler, ilk kadın ve ilk erkeğin bir araya gelişini, bu bağlayıcı ilahi prensiplerle kayd altına alınmış olarak görüyoruz. Hukukun tekevvün ettiği devirden buyana ise, beş temel esasdan (usul-ü hamse) biri olan (neslin korunması) aslıyla sağlamlık ve hukukilik kazanmış oluyor.</p>
<p>Bu esas bize şunu anlatıyor: İnsan için, tohumun ve tohum atılacak yerin (dölyatağı) ilk bir kayd ve şartla birbirine bağlanması şarttır. Başka bir ifade ile, tohumla tohum atılan yerin, daha önceden bir vâhid haline gelmesi ve ayrı ayrı görünen erkek ve dişi hakikatinin itibari olarak bütünleşmesi demektir ki, aile vâhidinin üçüncü-yüzü olan evlat bu sayede bütünle nisbet temin edebilsin. Din, bu vahdeti nikâha bağlamış ve onu aile üçlüsünün en sağlam esası saymıştır.</p>
<p>Nikahsız bir araya gelmeler ise, din nazarında sifah (zina), ahlaki şüyûilik ve ( aile üçlüsünü) bozarak nisbetsizlik hasıl etmedir. Bir nisbetsizlikde, babaya zani anneyede zaniye çocuğa da nesebsiz denir.</p>
<p>Bu itibarladır ki, bütünüyle semavi dinler, nikâh üzerinde hassasiyetle durmuş ve onu insanlığın lazımı saymışlardır. Buna mukabil, zina ve sifah ise, azgınlaşmış beşer ruhunun, tecavüzleri ve hezeyanları içinde mütalâa edilmiştir.</p>
<p>Şimdi, geriye dönelim. Tohum’un ve dölyatağının birbirine bağlı olması esasına göre ele alınan meşru döllenme, sperm bankasından alınan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir “hüveyne” ile yapıldığında, meşruiyet kalır mı?</p>
<p>Aslında böyle bir döllenme ile, gayri meşru bir yoldan edinilen evlat arasında hiçbir fark yoktur. Her iki şekilde de, tohumla tohumlanan yer arasında hiçbir (ilk kayd) bahis mevzuu olmadığı için, nisbet kesilmekte ve nesep ağacı baltalanmaktadır.</p>
<p>Böyle bir durumda ise, miras gibi, izdivaç gibi, mahremiyet gibi, belki imkansız bir kısım hukuki meseleler karşımıza çıkıyor ki, telkih mevzuunun, öyle pek de savsaklanacak bir husus olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Bundan başka, psiko-sosyolojik açıdan aile psikolojisi açısından da, pek rizikolu bir mesele olduğunu görüyoruz. Kendi tohumuyla meydana gelmediğini bilen bir baba, bağrında büyüttüğü o günahsız yavruya karşı, içindeki yabancılığı silemeyecek ve daima kekrek bir hisle onu karşılayacaktır. Böyle bir pozisyonda annenin nasıl bir bakışa sahip olacağı da oldukça düşündürücüdür.</p>
<p>Soy-ağaçlarının devamını, kendisine tevdi edecekleri yavru, babanın emanet babalığını ve kendi sırtında taşıdığı âriye evlatlık gömleğini her hissedişte iki büklüm olacak ve yerin dibine batacaktır. Hissedişinde diyorum; zira, böyle bir mesele daima duyulma ihtimalini taşıdığı gibi, belli pozisyonlarda, babanın bakış ve tavırlarından da anlaşılabilir bir husustur.</p>
<p>Burada şöyle bir itiraz varid olabilir:</p>
<p>Bizim maksadımız, bir kadına, kendi nikâhlısı olan erkekten alınan spermin telkihine dairdir. Acaba, bu da caiz değil midir?</p>
<p>Bu şekilde tavzih edilmiş bir soruya da, hemen bir çırpıda ‘evet” demeyi, aceleden verilmiş bir fetva sayacağız. Zira sual her ne kadar vüzuhundan öte ‘evet” dedirtecek mahiyette ise de, altındaki su-i niyet ve demogoji bizi daha ihtiyatlı olmağa sevketmektedir.</p>
<p>Neden acaba, tabii ve fıtri yol varken, böyle gayr-i tabii bir yol intihab ediliyor. Bütün eşyada cari ahkama tevfik-i hareket ederek, ilahi hikmete ram olmak daha uygun olmaz mı? İnsan için fıtratın kanunlarına uymak bir esas olduğuna göre, suni ilkah gayr-i fıtri bir yol ve buna hizmet eden müesseseler de (zımmi zina) müesseseleri sayılmaz mı?</p>
<p>Bundan başka şöyle bir itiraz da varid olabilir: Sizin bu dediğiniz, baba telkihe, anne de telekkuha (aşılanma) muktedir oldukları zaman doğrudur. Ve böyle bir durumda, tabii ve fıtri yolun tercih edilmesi esastır. Ne var ki her zaman baba telkihe kabil olamayabilir. O zaman böyle bir aşılama neden tecviz edilmesin?</p>
<p>Baba erkeklik yönüyle zaif ve yetersizse, ondan ayrılan spermler, kendilerinden beklenen fonksiyonu eda edemiyorlarsa, böyle bir babadan alınan hüveynenin ilkah edilmeyeceği muhakkakdır.. O zaman yine yabancı “mai” ve zımni sifah..</p>
<p>Şayet, böyle “suni ilkah”a sevkeden rahim yolları, rahim yetersizliği ve rahim arızaları ise, o takdirde de hekim müdahalesine ihtiyaç vardır. Meşru dairedeki böyle bir müdahale, dölyatağı ve yollarına “karar-ı mekin” (1) hüviyetini kazandırırsa, yine en tabii ve fıtri yolla erkeğin mualecesi esastır. Ve, şayet rahim kendinden beklenileni eda edemeyecekse, ilkahın da hiçbir manası olmayacaktır.</p>
<p>Öyle ise, meseleyi basite irca edip “tohum kocasından ise caizdir; yoksa değildir: şeklinde fetva, doğru ise de eksik ve su-i istimal edilmeye müsaittir.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki, bu meseleyi ilk planda ileri sürenler de, böyle bir su-i istimal kapısını açmağa vesile ittihaz edecekleri, bir fetva koparma maksadına matuf bu istifhamı i’mal ediyorlar. Yoksa o bankalar var ve meşruiyeti, itibari sayanlar için de, kapıları sonuna kadar açıktır.</p>
<p>Bundan başka “şeriat’ı fıtriye” zaviyesinden de mesele tenkit edilebilir. Ancak çok su götürür böyle bir hususu, derinlemesine temas etmede ne faide var, ne de benim sahamdır. Onu, ilerdeki mütehassıs hekimlere ve hayvanata ait yönüyle de veterinerlere ve zoologlara havale etmek en eslem yoldur. Şu kadar var ki, böyle bir usul, kat’iyyen eşyanın tabiatına zıttır. Çünkü her canlı,.kendi cins ve nevini devam ettirmek için tenasüle zorlanmaktadır. Gördürülen bu esrarlı hizmette de, kendilerine, (avans) mahiyetinde cüzi bir ücret, geçici bir lezzet verilmektedir. Bunu varlığın sinesine derceden Eşyanın Sahibi, değiştirilmesini de istememektedir.</p>
<p>Binaenaleyh, hiç kimsenin, fıtrata ait bu kanunu değiştirmeye ve kaldırmağa hakkı yoktur. Böyle bir teşebbüs, hilkat ve fıtratı değiştirmeğe teşebbüstür.</p>
<p>Bu ise temelden merdut ve şeytani bir yoldur. Ve hele insanı sair canlılar içinde mütalaa etme gibi, insanlık manasına karşı küçük düşürücü bir yanı vardır ki, insan olan herkes, böyle bir teşebbüsü protesto etmelidir.</p>
<p>Ne var ki, günümüzün insanı, henüz tabii ilimlerin (elif-be) sinde emeklediği için, onu eşya ve hadiseler hakkındaki hezeyanlarından kurtarmak çok da kolay olmayacaktır.</p>
<p>Galile’nin rasat ve tespitleri ile, insanın “ahsen-i takvimden” (2) koparıldığını; Darwin, bilhassa zooloji sahasındaki tertip ve tensikleriyle, insanı hayvanlardan bir hayvan sayması bakışı, zavallı “entelijansiya”mızın hastalığı haline gelmiştir.</p>
<p>Tıkanmaların açılacağı gelecekte gezer uyuyanlarımızın gerçeği görmeleri dileğiyle..</p>
<p>____________________</p>
<p><span style="font-size: xx-small;">(1) karar-mekin: Çok muhkem yer, ana rahmi<br />
(2) ahsen-i takvim: İnsanın en güzel kıvamda, en mükemmel sıfat ve en yüksek kabiliyetlerde yaratılması.</span></p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sperm-sorular-ve-cevaplar-kasim-1980/">Sperm bankaları | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlhad nedir? &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/ilhad-sorular-ve-cevaplar-ekim-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2020 16:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Ekim 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[ilhad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13244</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU: İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir? CEVAP: ilhad netice itibariyle inkar olduğundan, yayılması ve önalması da ruhundaki tahribe bağlıdır. Evvela, şu hususu belirtmede faide olduğu kanaatindeyim. İlhad: düşüncede inkar, (Allah)&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ilhad-sorular-ve-cevaplar-ekim-1980/">İlhad nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>SORU: İlhadın bu kadar önalmasının sebebi nedir?</p>
<p>CEVAP:</b> ilhad netice itibariyle inkar olduğundan, yayılması ve önalması da ruhundaki tahribe bağlıdır.</p>
<p>Evvela, şu hususu belirtmede faide olduğu kanaatindeyim. İlhad: düşüncede inkar, (Allah) kabul etmeme ve bir ateizm; tasavvurda, sınırsız hürriyet ve alabildiğine serazad ve çakırkeyf olma haleti; amel ve davranışlar da ise, bir ibahiye, yasak tanımama ve aklına estiği gibi yaşama keyfiyetidir.</p>
<p>Düşüncede ilhad, kendi içinde ve kendi şartlarıyla serpilip geliştiği gibi, daha sonra arzedeceğinı hususlardan da dolayısıyla müteessir olarak hız kazanmakta ve yayılmaktadır.</p>
<p>Bir toplum içinde ilhadın ilk yeşerdiği vasat ve serpilip geliştiği atmosfer, o toplumun kalb ve ruh yetersizliğidir. Kalbî ve ruhî beslenemeyen topluluklar, er &#8211; geç ilhadın pençesine düşerler ve bir daha da kurtulmaları oldukça imkansız hale gelir.</p>
<p>Bir millet, kendini meydana getiren fertlere öğretilmesi ve inandırılması gerekli olan şeylerin, öğretilmesi ve inandırılması uğrunda, lüzumu derecesinde hassasiyet göstermezse, bilgisizlikten askıya alınan o fertler, kendilerine telkin edilecek herşeyi kabule müheyya hale gelmiş demektir.</p>
<p>İlhad evvela, inanç esaslarına karşı alakasızlık, umursamazlık şeklinde belirir. İçinde biraz da fikir ve düşünce serbestiyeti gamzeden bu tavır, ilhad ve inkâra destek olabilecek küçük bir emare bulunca büyüyüp dalbudak salma zeminini elde eder ve gelişir. İnkârın ciddi, kayda değer ve hatta ilmi hiçbir sebebi yoktur. Bazen, bir ihmal, bazen bir gaflet, bazen de bir yanlış değerlendirme onu doğurabilir.</p>
<p>Günümüzde bu hususların hepsiyle helak olmuş pek çok kimse vardır. Ancak bunlar arasında, ehemmiyet derecesine göre baş sırayı alacakların tesiri, tahribi daha büyük olduğundan ona işaret etmekle iktifa edeceğiz.</p>
<p>Şunu da hemen arzedeyim ki, burada ilhad ve inkârın izalesi ve bu hususta gerekli olan delillerin serdedilmesi mevkiinde bulunmadığından, maksadım sadece, ilhada götüren bir kısım sebeplerin tadadından ibarettir. Aslında, soru &#8211; cevap sütunlarında, çok hamuleli olan böyle derin bir mevzuun tahlil edilemeyeceği de herhalde takdir buyurulur. Kaldı ki, o hususta meydana getirilen şaheserler varken, yazılacak her şey, vakit zayi etmeden başka bir şeye yaramayacaktır.</p>
<p>Sadedimize dönelim. Günümüzde, herbiri, ilahi birer mektup olan eşya ve herbiri kudret kaleminden çıkmış hadiseler; tabiri diğerle, tabiat ve onun kanunları, ilhada ”meşcerelik” gibi gösterilmek de ve nesiller iğfal edilmektedir. Oysaki, şarkta ve garbda ellibin defa yazılıp çizildiği misillü, tabiat kanunları. ahenkli işleyen bir mekanizma, alabildiğine istihsali bol olan bir fabrika ise, bu ahenk ve ıttıradı: bu düzen ve istihsal gücünü nereden almıştır. Bir şiir gibi akıcı, bir musiki gibi ruhları okşayan tabiatın bu ses ve soluğunu kendine ve rastlantılara vermek mümkün müdür?.</p>
<p>Tabiat, zannedildiği gibi, inşa edici bir güce sahipse, kendinin nasıl var olduğunu, bu gücü nereden elde ettiğini izah edebilir miyiz? Yoksa “kendi kendini yarattı” mı diyeceğiz!. Bu ne korkunç muğalata, ne inanılmaz yalandır.</p>
<p>Bu hilaf-ı vakinin içyüzü şudur:</p>
<p>“ağaç ağacı yarattı, dağ, dağı; sema, semayı’’. Böyle bir mantıksızlığa “evet’’ diyecek bir fert çıkacağını zannetmiyorum.</p>
<p>Ve şayet “tabiat” denilince, doğrudan doğruya “şeriat-ı fitriye’’deki <span style="font-size: xx-small;">(1) </span>kanunlar kasdediliyorsa, bu da ayrı bir aldatmacadır. Zira kanun eskilerin, ifadesiyle &#8211; bir arazdır- Araz, cevherin varlığıyla var ve onunla kaimdir. Yani; bir mürekkebin, bir organizmanın heyet-i umumiyesini, <span style="font-size: xx-small;">(2) </span>onu tamamlayan bütün parçaları, bir arada düşünmeden, onlarla alakalı kanun mefhumunu tasavvur etmek mümkün değildir. Başka bir ifade ile, kanunlar, varlıklarla kaimdirler. Neşv-u nema kanunu bir tohum ve çekirdekle; cazibe kanunu, kitleler arasındaki değişik münasebetler veya hayyizle <span style="font-size: xx-small;">(3) </span>kaimdir.</p>
<p>Bunları çoğaltmak mümkündür. O halde varlıkları düşünmeden, kanunları düşünmek ve hele o kanunları varlığa menşe ve esas saymak, tamamen bir muğalata ve bir diyalektiktir.</p>
<p>Sebepler’ in varlığa esas ve kaide olması da, bundan daha az garip değildir. Doğrusu, binbir hikmet ve incelikleri ihtiva eden şu Menü, hiçbir ilmi kıymeti olmayan sebepler ve rastlantılarla izaha kalkışmak, oldukça gülünç ve gülünç olduğu kadar da ilimlerin butlanını iddia gibi bir tenakuzdur.</p>
<p>Müller’ in denemeleri, sebeplerin yetersizliğini ve tesadüflerin aczini ilan ederken, “Sovyetler Birliği kimya enstitüsü” Oparin başkanlığındaki 22 senelik çalışmasıyla, kimyevi kanunların ve kimyevi reaksiyonların, varlığa ışık tutmadan çok uzak bulunduğunu duyuruyordu.</p>
<p>Yıllarca ilim mahfillerinde tecrübevi “pozitif ” bir hakikat gibi tedris edilen (evolüsyon) ve (transformizm) yeni ilmi buluşlar ve genetikle alâkalı gelişmeler karşısında, artık fantezi birer nazariye haline gelerek, tarihe malzeme olmadan başka kıymeti ilmiyeleri kalmamıştır.</p>
<p>Buna rağmen, bu yetersiz ve mevsimlik vâhi meseleler, tamamen muallakta olan, kültürsüz, mesnetsiz ve kaidesiz zavallı neslimizin ilhadını netice vermektedir. Bereket versin ki, buna muhazi olarak, duygu ve düşüncelerimizdeki zedelenmeleri giderecek, kalbi ve ruhi yaralarımızı tedavi edecek eserlerde bol bol gençliğimizin istifadesine arz edilmektedir. Tabiat ve sebepleri, hakiki yüzleriyle aydınlığa kavuşturan kitapların, doğu ve batı dilleriyle yazılmış yüzlercesine her yerde rastlamak mümkündür. Kendi dünyamızda yazılanları bir mizaç inhirafı olarak yadırgarsak bile, ‘‘Niçin Allah’a inanıyoruz” gibi kitapları dünya efkârına arzeden yüze yakın batılı kalem, hiç olmazsa bu türlü müstağribleri düşündürmelidir.</p>
<p>İlmi muhit ve atmosferin bu kadar aydınlığa kavuşmasından sonra, ilhadın bir mizaç inhirafı hezeyanı, bir inat ve peşin kararlılık ve biraz da çocuk ruhluluk olduğunu söylersek, mübalağa yapmış olmayız. Ne var ki gençliğimiz, henüz kendini idrak edemediği, ruh dünyasıyla bütünleşemediği için, yukarıda işaret ettiğimiz, bir kısım müzelik ve tamamen fantazi düşünceleri, ilmî gerçekler zannederek aldanmaya devam etmektedir.</p>
<p>Bunun içindir ki, günümüzde, doğruyu öğrenme ve öğretme seferberliği her türlü mükellefiyet ve vecibenin üstünde bir ağırlık kazanmıştır. Bu yüce vazifeyi görecek kadronun bulunması ise, çok ehemmiyetli ve tamamen başka bir şeydir. Belki de, yıllar yılı gerçek ızdırâbımızın asıl sebebi de budur. Biz, kalp ve kafa izdivacına yükselmiş, kendi içinde derinleşmiş: öğretme aşkıyla yanıp tutuşan, muzdarib mürşitlerden mahrum talihsizleriz. Ümit ederiz ki, gerçeğin öğreticileri, bu köklü ve beşeri vazifeyi yüklensinler ve bizi asırlık ızdırablarımızdan kurtarsınlar.</p>
<p>Bu sayede bir cinnet ve hezeyandan ibaret olan, düşüncedeki kararsızlık, fantaziler arkasına düşmeler ve bir (sarkaç) gibi, sağa-sola gidip gelmeler ve sık sık yer değiştirmeler duracak ve kısmen dahi olsa, ilhada düşmeler önlenmiş olacaktır.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki, düşüncede neslin ilhadı, tamamen bilgisizlikten, terkib kabiliyetine sahip olamamadan, kalp ve ruh gıdasızlığından kaynaklanmaktadır. Zira insan, çok iyi bildiğini &#8211; ve hele meziyetleri de varsa &#8211; sever; bilmediğine karşı ise düşman kesilir; en azından alakasız kalır.</p>
<p>Şimdi başımızı kaldırıp, raflarda ve vitrinlerde sergilenen kitaplara ve o kitaplarla bize anlatılan fikirlere ve tanıtılan şahıslara bakalım. O zaman, sokaktaki çocuğun neden “apaçi” kıyafetine girdiğini; neden kendini “Zorro” ya benzettiğini ve nasıl ‘‘donjuan” kesildiğini anlama imkânını bulacağız.</p>
<p>Bahsettiğim şeyler, gerçeğe ışık tutan bir iki misaldir. Siz bu kitap ve şahıslara, içtimaî ve iktisadi hüviyette olanların da eklediğiniz zaman, daha pek çok, kendinden uzaklaşmış maskaralıklar görebilirsiniz.</p>
<p>Dünden bugüne insanımız, kendisine iyi olarak tanıttırılanı sevdi ve arkasına düştü. Tanıyıp bilmediklerine karşı da hep yabancı ve alakasız kaldı. Şimdi biz, onun azgınlaşan ruhu karşısında, kendisine neler götürebildiğimizi düşünerek, bundan sonra da aynı hataya düşmemeğe çalışmalıyız.</p>
<p>Neslin ilhada sürüklenmesi ve inkârın yaygınlaşmasında ikinci mühim amil, gençlik fıtratıdır. Onların sınırsız hürriyet arzuları, doyma bilmeyen iştihaları ve ankâ gönülleri, bir muvazenesizliğin gereği olarak ilhadı benimsemektedir. Bu serâzad gönüller, ‘‘peşin bir dirhem lezzeti, ilerde batmanlarla elemden” kurtulmaya tercih ettiklerinden, acınacak akıbetlerini hazırlama yolunda, şeytanın takdim ettiği surî zevk ve lezzetlere pey çekmekte ve kendini ateşe atan kelebekler gibi, uçup uçup ilhada düşmektedirler.</p>
<p>İlgisizlik, kalp ve ruh gıdasızlığı gibi hususlar arttıkça, madde ve cismâniyette, yüceltici duygulara galebe çalmakta ve Faust’un bir toyluk neticesi özünü Mefisto’ya kaptırdığı gibi, zavallı gençler de gönüllerini şeytana kaptırmaktadırlar. Ruhlar ölü, kalpler fakir, akıllar alabildiğine hezeyan içinde; ilhad mecburi istikamet demektir. İnanç, mesuliyet duygusu ve ısrarlı kalp ve ruh terbiye ve tezhibi ise, gençliğin diri kalmasının en büyük teminatıdır. Yoksa şeytanın hevâ-i nefislerine musallat olduğu bir topluluk, hezeyandan hezeyana düşecek, durmadan mihrab ve kıble değiştirecek ve her nevzuhur felsefeyi bir halaskâr olarak alkışlayacak ve bir daye <span style="font-size: xx-small;">(4) </span>sayıp kendini onun kucağına atacaktır.</p>
<p>Sabah kalktığında nihilizme alkış tutacak; öğlene doğru marksist-leninist sisteme selam duracak; ikindiye doğru egzistansiyalizme pey çekecek ve belki de, akşam karanlığıyla beraber Hitler’e ait türküler söyleyecektir. Ama hiç mi hiç, kendi ruh- köküne, ulu-millet ağacına ve onun asırlık meyvelerine; kültürüne, medeniyetine dönüp bakmayacaktır.</p>
<p>Tasavvur dünyası, bu denli bozulmuş bir neslin hevâ ve hevesten kurtulması, zihin ve düşüncede istikametle ermesi oldukça müşkil, belki de imkânsızdır.</p>
<p>Onun için neslimize, bugüne kadar varlığımızı ona borçlu olduğumuz esaslardan müteşekkil bir terminolojinin belletilmesi ve fikri hayatında sistemli ve müstakim düşünceye ulaştırılması şarttır. Yoksa bu maymun iştihalılık ve ‘‘bu hissizlikle, cemiyet yaşar derler pek yanlış: bir millet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış’’</p>
<p>İlhada, diğer bir saik de, herşeyin mübah görülmesi ‘ ibahilik’’ ve mevcud herşeyden istifade edilmesi düşüncesidir. Sınırsız dünya nimetlerinin bütününden küm alma felsefesine dayanan bu anlayış, bilhassa günümüzde sistemleştirilerek bir felsefi mektep haline getirilmiştir. Bize doğru gelirken, ilk defa ‘‘libido’’ile sarsılan ve ırgalanan hayâ hissimiz, i.P. Sartre, A. Canıus’la yerle bir edilmiş ve harabe haline getirilmiştir.</p>
<p>İnsanı insanlığından utandıran ve daha çok çöplüğe benzeyen bu (ruh sefaleti) felsefesi, nesillere, insanın gerçek yanını aydınlığa kavuşturan bir düşünce sistemi diye arz ve takdim edildi. Evvela, bütün Avrupa gençliği, daha sonra ise taklitçi dünya, hipnoz edilmiş gibi bu akıma koştu. İnsanlık, onda, komünizmle güdükleşen benlik ağacının, yeniden serpilip gelişeceğini ve kendi kendine ereceğini zannediyordu. Heyhat! 0, son bir kere daha bir çılgınlık ve hezeyan felsefesiyle iğfal edilmiş ve kendinden bir konak daha uzaklaşmış oluyordu.</p>
<p>İşte, Yaratıcıyı kabuldeki, (haramlar) ve (mubahlar) inancı, bu alabildiğine soysuzlaşmış ve yılışıklaşmış neslin, her şeyden kâm alma felsefesine ters geldiği için: O, kendini ilhadın kucağına atmakta e onda Hasan Sabbah’ın yalancı cennetlerini bulmağa çalışmaktadır.</p>
<p>Geleceğin basiretli sevk ve idarecilerinin, mürşid ve muallimlerinin nazar-ı itibara alacakları yukarıdaki hususlar, insanımıza musallat, ilhadı durdurma adına bir fikir verir mülahazasıyla arzettik. Yoksa, ne serserilik ve hezeyanın sebepleri bunlardan ibarettir: ne de buna karşı yapılması gerekli olan tahşidat söylenilenlere münhasırdır.</p>
<p>Başlayan bu yeni dönemde milletimizin kendi kendini feth ve keşfetmesi dileğiyle.</p>
<p>________________</p>
<p><span style="font-size: xx-small;">(1) Şeriat-ı Fıtriye: Yaratılışa ait. Yaradılışla alakalı.<br />
(2) Hey’et-i Umumiye: Umumi heyet<br />
(3) Hayyiz: Taraf, meydan. mekan, mevki.<br />
(4) Daye: Sütnine, çocuğa bakan dadı</span></p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ilhad-sorular-ve-cevaplar-ekim-1980/">İlhad nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şüphe nedir? &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/suphe-sorular-ve-cevaplar-eylul-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Oct 2020 16:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Eylül 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Şüphe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13243</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Şüphe nedir ve bir kısım kimselerin endişe ettiği kadar korkulacak bir şey midir? Cevap: Şüphe imanı peyderpey kemiren ve aheste aheste ölüme götüren korkunç bir hastalıktır. İnsan, inanç, düşünce ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/suphe-sorular-ve-cevaplar-eylul-1980/">Şüphe nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Soru: Şüphe nedir ve bir kısım kimselerin endişe ettiği kadar korkulacak bir şey midir?</p>
<p>Cevap:</b> Şüphe imanı peyderpey kemiren ve aheste aheste ölüme götüren korkunç bir hastalıktır. İnsan, inanç, düşünce ve tasavvurlarıyla kendini bu hastalığa kaptırdı mı artık hayati bütün fonksiyonlarıyla ruhi bütün melekeleriyle felç olmuş demektir.</p>
<p>Şüphe ve şüpheciliğin iki esasa ircaı mümkündür: 1- iradi olarak benimsenen, eskilerin (reybilik) ve (hisbanilik) dedikleri şüphecilik; 2- İç idrak ve dış müşahede muvazenesizliğinden; niyet ve nazar inhirafından; bilgide terkib kabiliyetine sahip bulunamayışından doğan diğer bir şüphecilik..</p>
<p>İkinci şık şüphecilik, hemen hemen her yerde üzerinde durduğumuz bir mevzudur ve kanaatimce izalesi de mümkündür. Birinci şık şüphecilik ise; o, bir mizaç inhirafı, bir cinnet ve bir marazdır. Bu kabil şüpheciler için (spinoza:) Hakiki reybi (şüpheci) nin vazifesi susup oturmaktır.&#8221; demişti. Keşke bu nasihati dinlemiş olsalardı; hiç olmazsa zararları başkalarına dokunmaz ve nefislerine münhasır kalırdı.</p>
<p>Vakıa şüphenin, bir de ilmi maksad ile şartlandırılmış ve muvakkat olanı vardır ki, o türlü şüpheye kimsenin diyeceği birşey yoktur. Ne var ki, bizim burada hastalık dediğimiz şüphe, (Dr. Paul Sollier) in de ifade ettiği gibi &#8220;halle iktiran etmeyen ve bir çözüme tabi tutulmayan şüphedir, böyle bir şüphe ise şuurumuza hakim olarak devam eder. Sonra bütün ahval-i ruhiyemizi baskı altına alır ve bütün zihni faaliyetlerimizi felce uğratır. &#8220;Bu hale gelmiş bir insan ruhu, binbir tereddüdün nokta-i mihrakiyesi olduğu gibi, binbir kararsızlığın iç içe kesişip durduğu karmaşık ve içinden çıkılmaz yollara benzer.</p>
<p>Şüphelerini aşamamış ve onlara söz dinletememiş bir insan için, bedeni iktidarsızlık, zihni ve ahlaki teşevvüş ve inhiraflar önüne geçilmez cebri hadiselerdendir.</p>
<p>Şüphe insanın tavırlarında katılık, rubunda sıkıntı ve beceriksizlik hasıl eder. Binaenaleyh şüpheci kimseler, bedene mütevakkıf işlerde hep kaçmak arzusu, yorgunluk getiren şeylere de nefret izhar ederler. Bu türlü iş görmeden yorulmuş tiplere. Psikiyatrinin koyacağı başka teşhisler ne kadar iddialı olursa olsun, bunlar hakkında iç yetmezliğin fonksiyonunu inkar etmek kabil olmayacaktır.</p>
<p>Şüphenin zihin üzerindeki tesirine gelince, bu maraza mübtela olanlar, devamlı ve ciddi zihni faaliyet gösteremezler. Az- çok dimağı uzun süre şüphe dalgalarıyla sarsılmış bir insanın salim düşünebilmesi bir hayli müşküldür.</p>
<p>Böylelerin en bariz yanları, dikkatlerinin za&#8217;fa ma&#8217;ruz kalması, zihinlerinin cevvaliyetini kaybetmesi ve hafızanın dumura uğraması gibi hallerdir. Artık, böyleleri için, herşey gitgide gayrimümkün bir şekle girer ve önlerine (olmazlardan) aşılmayan tepeler dikilir. Onların önünde birtek açık kapı ve yürünebilir bir yol vardır; oda başkalarını tenkid yolu. Bununla yaşar ve bununla varlıklarını sürdürürler.</p>
<p>Bir de şüphenin ahlakı baskı altında tutması bahis mevzudur ki; bana göre en tehlikelisi de budur. Arzu ve isteklerin: ihtisas ve temayüllerin; hülasa şahsiyetin en batını ve samimi esasını teşkil eden şeyler maruz kaldıkları sarsıntılar ve zıd dalgalanmalar, şüpheli insanların zihinlerinde meydana getirdikleri neticelerin bir aynını da ahlaki sahada meydana getirirler.</p>
<p>Hareketlerindeki beceriksizlik, sıkıntı ve harekete geçirici fakültelerinde (vaso rnoteurs) teşevvüşler hasıl olan kimselerde, ürkeklik, merdumgirizlik gibi şeyler baş gösterir. Böyleleri, eğlence ve zevk u safaya talip oldukları halde, herkesten kaçmak ve uzlet hayatı yaşamak isterler. Bu itibarla da bir türlü hüzün ve kederden kurtulamazlar. Hür bir fikirden mahrum, manevi mukavemet itibariyle de alabildiğine zayıftırlar.</p>
<p>Hele ileri safhadaki büyük şüphecilerde, bazen hiçbir şeyden müteessir olmama gibi camidlik (2) hükmettiği gibi, bazen tamamen alt-üst olan manevi şahsiyetleri itibariyle (toplum insanı) olma imkanını bütün bütün kaybederler.</p>
<p>Şüphe, içtimai neticesi itibariyle de diğerlerinden çok daha tehlikeli ve menfi yönden çok daha tesirlidir.</p>
<p>Eşya ve hadiselerin ba&#8217;zı ahvalinde şüpheye düşmüş bir kimse, gerek menfaatları, gerek vazifesi itibariyle gelecek adına ve ümitleri açısından emniyette sayılamaz. Mütereddid ve şüphelere mübtela olanların, mes&#8217;uliyet endişesiyle hareket etmenin gerekli olduğu yerde geri çekilmeleri veyahut hareket vaktini kaçırma gibi durumları o kadar çoktur ki, hemen hemen herkesin bildiği bir misal bulunabilir. Bilhassa ehemmiyetli ve büyük işlerde, siyaset ve harblerde, başı tutanların tereddüd ve şüpheleri milletleri ve orduları batırmaya yeter ve artar.</p>
<p>Aslında kendinden şüphe edenin başkalarına emniyet telkin etmesi de düşünülemez, zira kendinden şüphe edenin nasıl hareket edeceği belli değildir. Kendi hesabına hareket edemeyen, hiç başkaları hesabına hareket ve başkalarını tahrik edebilir mi? Her yeni şeyden korkan ve ona uymakta acze düşen birisinden maddi, manevi terakkiye yardım etme beklenebilir mi? Ma&#8217;mafi, şüphecilerin büyük bir kısmının (olduğu gibi) kalma eğiliminde olmalarına karşılık, az bir kısmında ileri gitme, hamle yapma gayretleri de görülmektedir.</p>
<p>Hasılı şüphecilerin ne düşüncelerinde ne de iş ve davranışlarında i&#8217;tidal ve muvazene yoktur. Onlar içinde, mevkilerini, mesleklerini, memuriyetlerini mes&#8217;uliyet korkusuyla terk eden o kadar çok kimse vardır ki,(maazallah) kritik bir dönemde bir millet ve bir devleti felç edebilir. Bunların atılganlıkları bir macera olduğu gibi, vehim uzantısı tedbirleri de bir humûdettir. (3)</p>
<p>Bazılarına göre bu hal bir iradesizlikten kaynaklanıyor gibi görünse bile aslında hiç de öyle değildir. Bana göre bu, metin ve seri karar verememeden, hayatla alakalı umum ahval ve hadiselerin bize ifade ettiği çeşitli çözüm yollarından birini tercih edememeden doğmaktadır. Hayatın başlarına açacağı müşkilat endişesiyle onun içine girmeden korkan nice (reybi)ler vardır ki evlenme çoluk çocuk sahibi olma gibi şeyler hep onların uzak kaldıkları meselelerdendir. Nice kadınlar vardır ki, bu mevzudaki tereddüdlerinden ötürü bütün bir hayat boyu bekâr kalmaya mahkum olmuşlardır. Böyle bir tavır ve hareketin neticesi ise tenasüle (4) ve nevin muhafazasına mani olacağından zararı gün gibi aşıkârdır.</p>
<p>Tereddüd ve tercih edememe keyfiyetiyle şüpheci olan atılgandan daha zararlı ve daha tehlikelidir. Hareket edenin yönlendirilmesi ve davranışlarının kanalize edilmesi gibi bir problemi olsa bile, hiç olmazsa o, hareket etmektedir. Şüpheciye gelince, onun hareketi durma, durması da hareket gibi bir garabet arzettiğinden ne hamlesine ne de geriye çekilmesine bel bağlama kar-ı akıl değildir.</p>
<p>Hele atılganlığındaki çılgınlığı cesaret, vehim ve korkaklık içindeki durumunu da i&#8217;tiyad ve tedbir sayıyorsa artık. 0, bu maraz-ı ruh haleti ile kendine bağlı olanları da mahveden bir veba halini almıştır.</p>
<p>Tehlike anında cepheyi terk eden nice idareci veya kumandanlar vardır ki, bütün bir milleti böyle bir reybiliğe kurban etmişlerdir. Açtıkları gediklerde sadece kendileri helak olsalardı &#8221; dayansın ehli-kubur” demekle iktifa edecektik. Ne acı ki; bu birkaç şüpheci sergerdan, refakat ve maiyetlerindeki bir sürü zavallının felaketine sebebiyet vermektedirler.</p>
<p>Burada reybiliğin çeşitlerini, delilleriyle red ve cerhetmeye durumumuz musaid değildir. O&#8217;nu felsefe kitaplarında ki tenkidleriyle başbaşa bırakarak bir tek hususu belirtme de fayda mülahaza ediyoruz. Oda her teşebbüsün başında, aksine ihtimali olmayan bir iman ve o imandan kaynaklanan kararlılığa ve sönmeyen bir azme ihtiyaç olduğu keyfiyetidir. Bunların birinde şüphe ve tereddüt, diğerlerinin de te&#8217;sirini kırar ve akim bırakır.</p>
<p>Mükâfat ve cezaya kat&#8217;i inanç, tekâmül ray ve rotasında, ferd içinde cemaat içinde ilk şart ve en ehemmiyetli unsurdur. Bu inanç istikametinde teklif edilen yolu yaşamaya gelince, o, en akıllıca bir davranış ve en çarpıcı hamledir. Kanaat, tasavvur ve davranışlarındaki zikzaklar gulyebaniler ülkesine kabus ısmarlama gibi bir şeydir.</p>
<p>Modern reybilerden, milleti temsil makamında küfrünü izhar edecek kadar mertler olduğu gibi, menhus mahiyetini setredebilen felaketli günlerin mütereddidi namert firariler de vardır:</p>
<p>&#8220;Ben ki hepsinden iştibah ederim.<br />
Kime sorsam diyor ki yok haberim.<br />
Kim bilir belki hepsi vehmiyyat.<br />
Belki aldanmak ihtiyac-ı hayat.<br />
Kim bilir belki kepsi doğruda ben<br />
Bîhaber kendi sevhi hissimden<br />
Var yok bilmek istedim, yoku var<br />
İştibah işte töhmetim, ne zarar&#8230;<br />
Kim bilir belki aslımız toprak<br />
Bunu bir muzdarib çamur yapmak<br />
Hangi hain tesadüfün işi bu<br />
Bunu bir Halik irtikab etmez<br />
Halk eden mahveder harab etmez.</p>
<p>Zavallı Fikret.. Küfründeki gulüvvü (5) utandıracak, günümüzün ne ettiğini bilmeyen reybilerini görseydin, mir-i liva (6) saydığın tereddüt ve teşevvüşlerinin geriye kalışı karşısında tahammül edemeyecek ve kederinden ölecektin.</p>
<p>Ama yine de sen, şüpheci, bedbin ve karamsar düşüncelerinle tenasüh görmüş gibi, günümüzün şüphecilerinin içinde yaşıyorsun.</p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<div class="dipnot">
<b>(1)</b> Reybilik ve hisbanilik: Şüphecilik ve</p>
<p><b>(2)</b> camidlik: Ruhsuzluk, sertli k, katılık, cansızlı k.</p>
<p><b>(3)</b> Humudet: Sönüklük, donukluk.</p>
<p><b>(4)</b> Tenasül :Türemek nesil yetiştirmek, üremek.</p>
<p><b>(5)</b> Gulüv: Taşkınlık, ayaklanma.</p>
<p><b>(6)</b> Mi r-i liva: Devlet bayrağı, sancağı.</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/suphe-sorular-ve-cevaplar-eylul-1980/">Şüphe nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vahdet-i Vücut Nedir? &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/vahdet-i-vucutsorular-ve-cevaplar-mart-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2020 16:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Mart 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13240</guid>

					<description><![CDATA[<p>SORU: Vahdet-i vücut nedir ve itikadımızla telif edilebilir mi? CEVAP: Vücut birliği, sözcüğüyle ifade edeceğimiz vahdet-i vücut, daha ziyade erbab-ı tasavvuf arasında bahis mevzuu olan bir meseledir. Vahdet-i vücut, çoklarına göre&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vahdet-i-vucutsorular-ve-cevaplar-mart-1980/">Vahdet-i Vücut Nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>SORU: Vahdet-i vücut nedir ve itikadımızla telif edilebilir mi?</p>
<p>CEVAP:</b> Vücut birliği, sözcüğüyle ifade edeceğimiz vahdet-i vücut, daha ziyade erbab-ı tasavvuf arasında bahis mevzuu olan bir meseledir.</p>
<p>Vahdet-i vücut, çoklarına göre bir zevk ve hal meselesi olmasına rağmen, bir kısım kimseler ona felsefi bir kisve giydirerek farklı anlamak istemişlerdir. Diğer bir kısımlan ise, onunla vahdet-i mevcut (monizm) arasında fark görmemişlerdir.</p>
<p>Müslümanların düşünce tarihinde oldukça mühim bir yer işgal eden vahdet-i vücut anlayışı da her meselede olduğu gibi ifrat ve tefritler içinde devam ede gelmiştir. Aslında, Zat-ı Ulûhiyetle alakalı ve tevhit akidesine dayandırılan bu düşünce sistemi, yerinde, ifade ve kelime yetersizliğinden; yerinde, âlem-i gayba ait meselelerin, âlem-i şahadete tatbikten doğan eksiklikten ve yerinde bir iç sezişle, felsefi bir hüviyeti olan panteizm arasındaki benzerlikten, hem çök farklı anlaşılmış, hem de değişik takdimlere yol açmış, çok münakaşa götürür mevzulardandır.</p>
<p>Bu ekole mensup olanlarca tevhidin üç mertebesi vardır:</p>
<p>1— Tevhid-i ef’al (kâinattaki meydana gelen her fiilin faili Allah’tır, akidesi) Bu anlayışa göre, hangi sebeple, ne zaman bir iş meydana gelirse gelsin, onun için başka sebep aramaya lüzum yoktur. O doğrudan doğruya Allah’ın fiilidir. Burada kelam ilminin mevzu edindiği şeylerden olan (kesb) ve (halk) hususlarına intikal ederek, meseleyi dağıtmakta faide mülahaza etmiyoruz. O, kaderle alakalı sorular arasında ele alınmıştı.</p>
<p>Bunların tevhid-i ef’ali teyyid eder delilleri de vardır. Ezcümle:</p>
<p>“Allah, sizi de yaptığınız şeyleri de yarattı.” (Saffat/96) kez, “Hepsi Allah’tandır” (Nisa/78) vs. gibi ayetler zikredilebilir.</p>
<p>2— Tevhid-i sıfat (Bütün kudretlerin, iradelerin, ilimlerin Allah’a ait olduğuna itikat etme) Buna göre bütün cazibeler, daifalar ve her türlü kuva, ondan bir mana ve şeindir.</p>
<p>3— Tevhid-i Zat (Vücut, yalnız bir zattan ibaret, onun dışında görünen şeylere gelince muhtelif mertebelerde onun zuhur ve tecellisinden başka birşey değildir.)</p>
<p>Tevhid’in mertebeleri olarak anlatılan bu hususların bütün üzerinde münakaşa yapılabilir; zuhur ve tecelli nüanslarına kadar kritiğe tabi tutulabilir. Ne var ki, bizim mevzuumuz bunlardan tevhidin üçüncü mertebesi olarak ele alınan (Tevhid-i Zat) la alakalı olduğu için sadece onun üzerinde duracağız.</p>
<p>Bu türlü bir tevhit anlayışının zevk ve hale inhisar ettirilmesi durumunda kimsenin diyeceği birşey olmadığı için, o hususda da çok münakaşa yapılmamıştır.</p>
<p>Aslında bütün eşya ve hadiselerin, esma-i ilahi ye dayandırılmadığı takdirde izah edilemeyeceği, ehl-i tahkikçe sabit bir hakikattir. Böyle bir anlayışta da az-çok aynı manada bir tevhid düşüncesi sezilir ki, tasavvuf erbabının nokta-ı nazarına oldukça yakındır.</p>
<p>Zaten Teftazani de (Şerh-ül Makasıd) ında, vahdet-i vücuda kail olanları iki sınıfa ayırarak bunlardan bir zümrenin, ehl-i sünnet’in düşünce sistemi içinde olduğunu söyler ki, biraz evvel arz edildiği üzere, böylelerin durumu hiçbir zaman münakaşa mevzuu olmamıştır. İmam Teftazani’ye göre, vahdet-i vücutçular iki zümredir: Sofiye ve mütesavvife. Sofiye mevcut gibi vücutta da çokluğu kabul eder; ancak salik (1) Allah’ a ulaşınca, kendini irfan (2) denizine gömülmüş görerek, zatını Allah’ın zatında, sıfatlarını Allah’ın sıfatlarında fani ve yok olmuş bilir ki, böyle bir salik’in nazarında Allah’tan gayrı herşey kaybolur ve Hak yolcusu, varlığını Hak tecellilerinin bir noktada mihraklaşmasından (odaklaşma) ibaret sayar ki, bir bakıma tasavvuf erbabının “fena fi-l-tevhid” dedikleri halet işte budur. Çok defa bu mertebedeki ahval iyi tasavvur edilemeyişinden ötürü hulul ve ittihat ifade eder sözler de sarf edilmiş olur.</p>
<p>Bu zümrenin nazarında böyle bir tevhid, makam-ı cem’in (3) gereğidir. Ve aslında bu herşeyden evvel bir irfan sonra da bir zevk meselesidir. Bu makamda, insanın eşyaya hakiki varlık vermesi, müşahedeye ve duyuşa zıttır. Bu itibarla da o halet içinde esbabı kabul etmek şirki işmam eder. Aksine bu idrak ve bu halata ulaşmadan esbabı inkâr, riyakârlık ve mücerret bir iddiadır. Buna binaen (cem)in ne demek olduğunu bilemeyen, irfansız, (fark) (4) dan habersiz olan da ubudiyet esrarından habersiz addedilmiştir. Olgun insan ise (fark) ve (cem’i) halata göre kabul edendir.</p>
<p>İkinci zümre, açıktan açığa vahdet-i vücuda taraftar olanlardır. Bunlara göre vücut birdir. O da Vücud-u Zat-ı Bari’den (5) ibarettir. Âlemde görülen çokluk ise, sadece bir hayal ve seraptır.</p>
<p>Görüldüğü üzere sofiye de Vahdet-i Vücut telakkisi bir zevk, bir hal işi olmasına mukabil, sonradan gelen mutasavvifede hakiki bir kanaat ve felsefe olduğu hissini veriyor. Vakıa Mütekelliminden de bu kanaata sahip olanlar ve hatta Celaladdin-i Devvani gibi şiddetli müdafaa edenler de az değildir. Ne var ki, dünden bugüne Ehl-i sünnet Uleması, eşyanın hakikatinin mevcut ve sabit olduğu mevzuunda ittifak halindedirler.</p>
<p>Şeyhülislam M. Sabri Efendi, (Mevkif’ul- akl) isimli kitabında, vahdet-i vücut nazariyesinin arkasında vücut-u Bari’nin (6) zatının aynı olduğu düşüncesini görmektedir. İşe vakıf olanlarca bilindiği gibi Cumhur-u Mütekellimine (7) göre, Vücut; mahiyet üzere zaiddir. Bu vücibde de böyledir, mümkünde de.. İmam Eşari ise, tam aksine, Vücubda da, mümkünde de Vücut’u, mahiyetin aynı saymıştır. Hükema (8) ise, vücubda Eşari ile bir düşünse bile, mümkünde kelam ulemasının nokta-i nazarını benimser. Son iki ekol, vücudu, Zat-ı Bari’nin aynı ve hakiki vücudu da O’nun Vücudundan ibaret saydıklarından, eşyaya itibari ve izafi birer vücut vererek herşeyi Zat-ı Hak’tan ibaret saymışlardır.</p>
<p>Aslında vücut gibi, sair ilaha sıfatların da, Zat’ın ayni veya gayri olması hususu öteden beri münakaşa edile gelen mevzulardandır. Ancak, pek çok muhakki kinin de içinde bulunduğu bir cemaat hakkında, vücud-u Bari’yi Zatı’nın aynı sayma düşüncesinde, Vahdet-i Vücud’a hatta Vahdet-i Mevcut’a (monizm) gidileceğini çıkarmak, bu büyük zatları dalalet yolunda görmeyi netice verir ki, böyle bir düşüncenin manevi mesuliyeti, altından kalkılamayacak kadar büyük olsa gerektir.</p>
<p>Vakıa Celalüddin-i Devvani (Risalet-ül Zevr) üzerine olan beyanlarıyla, Hakk’ın varlığının Zatı’nın aynı olduğunu ve Zatı Hakk’tan başka hakiki mevcut bulunmadığını ve buna göre vücüd vücüd olması itibariyle, Hakk’ın vücudundan ibaret bulunduğunu ifade ediyor ki, bu Allah’tan gayri bütün mevcudatın vücudunun, hakiki olmayıp itibari ve mecazi olduğunu anlatmadan başka bir şey değildir. Devvani, aynı eserde bir kadem daha ileri giderek: (Alem) in, (Allah)dan başka bir takım müstakil varlıklar olarak mülahazasının, hem vücüd itibariyle, hem de zuhur itibariyle imkansız olduğunu ifade eder. “Vücüd itibariyle âlemin var olması düşünülemez. Zira Cenab-ı Hak’tan başka bir şeyin bizzat mevcut olması imkânsızdır. Zuhur itibariyle de mümkünatın hakiki var olması düşünülemez. Çünkü bir şeyin zuhuru, ancak Haktan ibaret olan (Vücüd) a irtibatla meydana gelir. Buna göre Hakk’ın vücudundan başka müstakil hakikatler düşünülürse, o vücutla alakalı mülahaza edilmesi lazım gelir ki, mevcudiyetine hükmedilebilsin. Demek ki, vehim ve hayal olarak itibar ettiğimiz hüviyetleri ve zatları asla mevcut saymamak gerektir.” Der.</p>
<p>Muhyiddin İbn-i Arabî, bir derece daha ileri giderek, bir tezahür ve akisten ibaret olan, âlemin görülen hali, asla mevcut olmadığını ısrarla ifade etmektedir. “Âlem, her ün değişip durmakta ve Allah daimi tecelli etmektedir. Bu tecelliler birbirini takip etmekte ve âlem her ün bu tecellilerle varlık ve yokluk arasında çalkalanıp durmaktadır. Tecelliler o kadar seri ve kesilmeksizin cereyan etmektedir ki, devam ede gelen varlık silsilesinde her hangi bir kopukluk hissedilmemektedir.”</p>
<p>Mevlana Celaleddin-i Rümi Hazretleri, rengin ve zengin ifadeleriyle, bu kanaate iştirak eder: “Ey ruhumuzun ruhu, biz kim oluyoruz da, kendimize varlık biçip ortaya çıkalım. Biz, bir alay hiçten ibaretiz. Bizim varlığımız da bir hiçtir. Sen ise bir Vücüd-u Mutlaksın ki, herşeyin ortaya çıkacağı bir aynada, fanileri gösteriyorsun. Bizler birer aslanlarız; fakat hakiki değil; sancak üzerine nakşedilmiş ve esen rüzgârla hareket eden aslanlar. Sancak üzerindeki bu aslanların hareketleri hissedilir de, bunları hareket ettiren rüzgâr görünmez. O görünmeyen eksik olmasın. Bizlerin varlığı senin ihsanın, senin icadındır. Yokluğa varlık lezzetini tattırıp, onu ezelde kendine âşık etmişsin.” Kâinattaki bütün çalkalanma ve dalgalanmaları, Hakk’ın tecellisinden ibaret sayan bu düşünce, Hak’tan başka hiçbir şeye vücüd vermemektedir. Onun, bu âleme var nazarıyla bakması, mazhariyet alakasından ötürü ve mecazidir.</p>
<p>Ne var ki, Hakk’ın tecellisinden ibaret olan varlıklarda, bir de değişiklik ve çokluk göze çarpmaktadır. Bu, yinelerin istidadına bağlı bir değişiklik ve çokluktur ki, Vücüd’un birliğine zarar vermez.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi bu hakikati “Suyun rengi kabın rengidir.” sözüyle ifade eder. Binaenaleyh, hakiki vücüd birdir. Tıpkı bir nur gibi&#8230; Bütün varlık bu nurun aksi ve mevcelenmesinden ibarettir. Nasıl ki, muhtelif habbeciklerden meydana gelen yağmur, dolu, şimşek ve gök gürültüsü ayrı ayrı görünümler arz ediyor olmasına rağmen, tek hakikatin değişik şeklinden ibarettir. Öyle de bir sel gibi akıp giden ve ayrı ayrı tezahürleri olan eşya ve hadiseler de, bir hakikatin cilvelerinden ibarettir.</p>
<p>Görüldüğü üzere Vahdet-i Vücüd mevzuunu felsefi hüviyette ele alan mutasavvıfa, ilk sofilerin vahdet-i şuhud’a götüren, oldukça duru tevhit akidelerine mukabil, hulul ve ittihadı işmam eder sözlerden kurtulamamışlardır. Aslında, meseleyi bir ilim ve felsefe olarak kabul ettikten sonra kurtulmaları da düşünülemez. Kaldı ki, bunun ötesinde, yet ve hadislerle de bir kısım tahşidatın yapıldığı görülür. Bir kaçını arz edelim:</p>
<p>1) “Siz onları (kâfirleri) öldürmediniz; fakat Allah öldürdü. Attığında (taş, toprak ve silah) sen atmadın, ancak Allah attı.’’ (Enfal/l7)</p>
<p>2) “Gerçekten sana biat edenler (Hudeybiye günü) ancak Allah’a biat etmiş olurlar.” (Fetih/l0).</p>
<p>3) “Kasem olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz; biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf/l6)</p>
<p>Aynı istikamette serdedilen Hadis-i Şerifler de vardır. Ezcümle; İmam Müslim’in rivayet ettiği: “—Ey insanoğlu! Hasta oldum beni dolaşmadın?” Kul: — Yarabbi, Sen Rabbül âleminsin, Seni nasıl dolaşırım. Cenab-ı Hak: “— Bilmiyor musun, falan kulum hasta oldu, onu ziyaret etmedin; eğer onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun..” Keza yine aynı kaynakta: “Kulum nafileler ile bana yaklaşır; böylece ben de onu severim ve sevdiğim vakitte de, onun işittiği kulağı, gördüğü gözü tuttuğu eli ve yürüdüğü ayağı olurum”.</p>
<p>İstidlal sadedinde irad edilen bu kabil şeyleri çoğaltmak mümkündür. Ancak çoğaltmanın bir değişiklik getirmeyeceği mülahazasıyla kısa kesiyorum. Başta, misal olarak bir ikisini arz ettiğin tasavvuf büyüklerinin de, bu istikamette ifade ettikleri şeyler küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ne var ki, sorulara cevap sadedinde, bütün bir Vahdet-i Vücüd tarihini ortaya dökmek de imkânsızdır. Onun için de sadece bu ise mesnet teşkil eden bir iki misale temasla iktifa edeceğiz.</p>
<p>Evvela, Kur’an-ı Kerim’den ilk iki ayeti, muhkemat’a (9) hamlederek, Kelam-ı İlahi’de herhangi bir zıtlığa meydan vermeden, makul bir tefsire gitmek en isabetli yol- dur ki, şimdiye kadar büyük tefsirciler hep böyle yapmışlardır.</p>
<p>Bu tevil, ister filin- kimden sadır olursa olsun- Allah’a ait olduğunu ifade etsin, ister bir mucize manasını ifade etsin, ister en şerefli kulunun filmi, —onun şerefliliğini göstermek için Zat-ı Uluhiyetine izafe etsin; isterse güçlülük, isabet ve teyyid manasına gelsin çok fark etmez..</p>
<p>Aslında delil olarak getirilen bu ayetlerde, Vahdet-i Vücüd’dan daha ziyade, eşyanın hakikatinin teyyid edildiğini de söyleyebiliriz. Zira kâfir mümin ayrıldığından, katil, maktul ayrılığından; muhatap ve üçüncü şahıs ayrılığından bahsediyor ki: bundan, Vücüd birliği çıkarmak çok tekellüflü tevillerle mümkün olabilecektir. Hele, şahdamarından daha yakın olmayı ifade eden ayetten, mezkûr istikamette bir hüküm çıkarmak katiyen mümkün değildir.</p>
<p>Hadis-i Şeriflerde ise, Vücüd birliği şöyle dursun, apaçık çokluktan bahsedilmektedir. Kulun, kurbiyet kazanacağı ana kadar, bir ikinci varlık olduğunu kabul edip de belli bir zaman sonra birlikten bahsetmek, mutasavvifenin dahi kabul edemeyeceği bir hulul ve ittihat akidesidir.</p>
<p>Ehlullah’ın vahdet-i vücudu teyyid ediyor görünen sözlerinde dahi, hep maksatlarının aksine, ikilik hissedilmektedir.</p>
<p>“Gâh güneş, gâh deniz olursun: gâh Kafdağı, gâh Anka olursun; sen zatında ne o, ne de bu olursun. Ey aklin tasavvurundan müberra olan Zat! Sen sonsuz olduğun halde, bu kadar suretlerle tecelli ettiğinden dolayı, hakkında hem tevhit eden, hem de teşbih eden hayrettedir.” (Mevlana) Hiçbir tevil ve tefsire tabi tutmadan, ikilik üzere seyredildiğini görmek mümkündür.</p>
<p>Kaldı ki, mutasavvife bizzat çokluk semtinde görünmektedir. Muhteşem ifadelerin gölgesinde, başkaları Vahdet-i Vücüd’a delil araya dursunlar. Nazariye taraftarları, nefis öldürme, benliği imha etme gibi, çokluk ifade eden şeylerden bir türlü sıyrılamamışlardır.</p>
<p>Vahdetten hareket edenlerin, noksanlıklardan kurtulmak ve kemalata ermek için o kadar meşakkatlere katlanmalarına ne gerek var.. Hele, bu büyük zatların Allah’a kulluk mevzuunda gösterdikleri hassasiyet, katiyyen felsefi Vahdet-i Vücüd anlayışını cerh etmektedir.</p>
<p>Bir kere, kendini mükellef kabul eden Vahdet-i Vücüdçu, amir, memur ayrıldığını da kabul etmiş demektir. Memuriyeti kabulle beraber, Vücüd birliğinden bahsetmek bir tenakuzdur. Mükellefiyeti inkâr eden bir kısım zındıklar, istisna edilecek olursa, Allah karşısında memuriyeti inkâra, şimdiye kadar hiçbir mümin cesaret edememiştir. Öyle ise, sofiyenin vahdet-i şuhuda bakar ve ona gider vahdet-i vücüd anlayışları bir hale mağlubiyet, bir istiğrak ve gönülde duyulan şeyleri ifadede bir kelime yetmemezliği olduğu gibi, mutasavvifenin vahdet-i vücüd anlayışları da, bu iç-idrak ve müşahedeye, bir felsefe yapmak ve hatta bu istikamette, batıda yapılmış bir felsefenin malzemesini kullanmak tarzında bir televvündür.</p>
<p>Başkalarının iddia ettiği gibi, İslam büyüklerini neoplatonizm’in tesirinde, bir panteizm felsefesi yapmak istediklerini söylemek istemedim. Söylemek istediğim şey, bu büyük zevat, iç-müşahede ve duyuşlarını dile getirmek istediklerinde, ariye olarak neoplatonizm’den aldıkları bir kısım kelimeleri kullanmada beis görmemiş olmalarıdır. Yoksa Zat-ı Ulûhiyet anlayışı açısından, iki zümre arasında dağlar kadar fark mevcuttur.</p>
<p>Herşeye rağmen Kur’an’ın tarif ettiği şekilde bir dünya ve ukba muvazenesine sahip bir cemaatin aşağıda arz edeceğim hususlar muvacehesinde, mutasavvifeye isnad edildiği şekilde bir Vahdet-i Vücud anlayışına kail olmaları asla düşünülemez.</p>
<p>— Bütün kainata yayılmış, her yerde ve herşey sayılan bir ilah akidesi, en uygunsuz, en münasebetsiz şeyleri dahi, Allah kabul etmeyi netice verir ki, akıl ve nakil böyle bir münasebetsizliği şiddetle reddeder.</p>
<p>2— Kur’an-ı Kerim, yer yer kainattan, Allah’ın varlığına ve birliğine istidlal eder. Bu ise eşyanın hakikatinin sabit olduğunu gösterir.</p>
<p>3— Kur’an-ı Kerimde, mükerrer ayetler, Kainatın helak olacağı üzerinde durmakta ve bu helakı müteakip yeni dünyaların müjdesini vermektedir. Helak; mevcut olan birşeyin, yok olması demektir. Baştan sabit ve mevcut olmayan birşeyin helak olacağından bahsetmek abesdir. Kur’an ise, abes şeylerden bahsetmekten çok yüce ve müberradır.</p>
<p>4— Bütün peygamberler (s), istinasız, büyük, küçük herşeyin sonradan yaratıldığı dersini vermekte ve Halik ile mahluk arasındaki münasebetin, bir yaratıcı ve yaratılan münasebeti olduğunu ısrarla telkin etmektedirler. Mutasavvifeye isnad edildiği şekliyle bir Vahdet-i Vücud düşüncesinde ise, hem peygamberlerin, hem de ellerindeki vahiy hakikatlerinin tekzib edilmesi bahis mevzuu olur ki; bu da dünyanın en doğru insanlarına, en şeni bir tecavüz sayılır.</p>
<p>5— Vahdet-i Vücuda mesned olarak irad edilen delillerin hemen hepsinde, davaya delaletten daha ziyade ikilik hissi seçilmektedir.</p>
<p>6— Kur’an-ı Kerim’in büyük bir kısmı, itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere de ceza va’ad ve tehdidini ifade etmektedir. Vahdet-i Vücut anlayışı içinde, bu ayetlerden birşey çıkarmak imkân haricidir. Zira itaat eden kim? Nimet nerede? Suçlu kim? Azab nedir? Sualleri hiçbir zaman cevabı bulamayacaktır.</p>
<p>7— Bütün eşya ondan ibaret ve bir sel gibi akıp giden hadiseler, onun bir çeşit tezahürü kabul edildiği takdirde, şirki ve müşriki, putu ve putperesti kınamak haksızlık olacaktır. Zira madem her tekevvün O’nun tezahürüdür, bahsedilen şeyleri de o’ndan ayrı görmek düşünülmemelidir. Hâlbuki tevhid akidesini tespit eden Kur’an ve sünnet, aynı zamanda putun ve putperestliğin de en büyük hasımlarıdır.</p>
<p>8— Vahdet-i Vücüd un ikinci zümreye göre izah edildiği şeklinde, maddenin kadim olduğu hükmü hissedilmektedir. Bu ise bil’icma küfürdür. Ve. — ehlullah böyle bir küfrü irtikabtan katiyyen müberradır.</p>
<p>Bütün bunlardan sonra, mutasavvifeye isnad edilen Vahdet-i Vücud mesleğiyle, felsefi Vahdet-i Vücud mesleği arasında, daima açık farklar da göze çarpa gelmiştir.</p>
<p>Felsefi Vahdet-i Vücut (panteizm) zahiren mutasavvifenin Vahdet-i Vücüd anlayışıyla alakalı görülse bile, felsefi- Nazan olarak (Allah) ile (âlem) i bir şeyden ibaret görmektedir ki, şu iki ana bölümde hülasa edilebilir:</p>
<p>1— Yalnız Allah, hakiki bir varlıktır; âlem bir kısım tezahüratın, (maufestotions) yahut meydana gelmeler, sadır olmaların (emanations) heyet-i mecmuasından başka değildir ki, Spinoza’nın mezhebi budur.</p>
<p>2— Yalnız âlem hakikidir, Allah mevcud olan şeylerin mecmuundan ibarettir ki, bu da ya tabi? vücudiyecilik, (pantheisme naturaliste) veyahut maddi vücudiyecilik (pantheisme materialiste) mezhebidir. Hegel ve taraftarları da buna zahib olmuşlardır. Buna binaen diyebiliriz ki:</p>
<p>İslam mutasavvifesi, Vacibül Vücüd’ta, fani olmalarının ifadesi olarak, kâinatı inkâr etmelerine mukabil, berikiler Halıki, kâinatı sarıp sarmalama gayreti içindedirler.</p>
<p>Mutasavvifenin, Vahdet-i Vücut düşüncesi, zımmen Vahdet-i şuhudu ifade etmesine karşılık, berikilerin Vahdet-i Vücudu, Vahdet-i mevcudu (monizm) işmam etmektedir.</p>
<p>Birinciler, hal, müşahede ve istiğrak gibi ahvali ifadede, kelime yetersizliğiyle o türlü müteşahibata girmelerine bedel, diğerleri, ilim yapma, felsefe yapma adına böyle bir yola süluk etmişlerdir.</p>
<p>Birinciler, Allah (c) ile işe başlayıp, o noktadan eşya ve hadiseleri değerlendirmelerine mukabil, ikinciler Cenab-ı Hakk’ı eşyaya tabi kılarak meseleyi tedkike koyulmuşlardır</p>
<p>Birincilerde ilahi bir zevk, ikincilerde ise sadece nazarilik..</p>
<p>Birinciler, kendilerini hakir görme esası üzere yürümede, ikincile ise, Vacibül- Vücuda benzeme felsefesini yapma gibi farklılıklar arz etmektedir.</p>
<p>İşin doğrusunu O bilir.</p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vahdet-i-vucutsorular-ve-cevaplar-mart-1980/">Vahdet-i Vücut Nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tenasüh nedir? &#124; Sorular ve Cevaplar</title>
		<link>https://hizmetten.com/tenasuh-sorular-ve-cevaplar-subat-1980/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Sep 2020 14:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[(Şubat 1980)]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Sorular ve Cevaplar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13239</guid>

					<description><![CDATA[<p>S: Tenasüh nedir ve Müslümanlık inançlarına göre doğru mudur? C: Nesihten gelir ve ruhların bedenden bedene göç etmesi manasınadır. Fransızlar, metempsycose derler. Bu anlayışa kail olanlara göre cesetler ruhların kalıplan gibidir; ervah&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tenasuh-sorular-ve-cevaplar-subat-1980/">Tenasüh nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>S:</b> <em>Tenasüh nedir ve Müslümanlık inançlarına göre doğru mudur?</em></p>
<p><b>C:</b> Nesihten gelir ve ruhların bedenden bedene göç etmesi manasınadır. Fransızlar, metempsycose derler. Bu anlayışa kail olanlara göre cesetler ruhların kalıplan gibidir; ervah kışla mahiyetindeki kalıplar içine girer, yaşar ve şenlendirir. Onlar çözülünce de daha başkalarına ve derken bir devr-i daim içinde bu beden değiştirmeler sürer gider.</p>
<p>En iptidai cemaatler arasında dahi tenasüh akidesine rastlamak mümkündür. Ancak, inanç, milli kültür ve muhit farklılığı itibariyle oda farklı görünümlerde olmuştur. Bir Mısır tenasüh anlayışıyla, Ganj’ın ebediyete meshur insanının tenasüh anlayışı arasında ciddi farklılıklar vardır. O, Atinalı filozofların zengin ve rengin ifadelerinde ise bambaşka bir hüviyet kazanır.</p>
<p>Çeşitli metapsişik tecrübelerin yaygınlaştırıldığı günümüzde ise, ruhların muhacereti yeniden ele alındı ve bir inanç haline getirildi. Hususiyle sosyete mahfillerinde maddenin yetersizliğine bir reaksiyon olarak bu türlü hadiselere o kadar ciddi bir inhimak vardır ki, her biraraya gelinişinde, ruhların temessülünden, rehberliklerinden anti-fizik’in fizik’e ve onun kanunlarına tesirinden; hatta bir kısım ruhların ikaz ve irşatlarından veyahut aksine, baştan çıkarma ve saptırmalarından bahsedilmediği an yoktur.</p>
<p>Sadedinde bulunduğumuz soru- cevap mevz6u ne bütün bir tenasüh tarihine, ne de günümüzün metapşisik ve para psişik vakalarını anlatmaya ve aktarmaya yetmeyeceğinden soruda mevzu edilen tenasühün bir iki menşeine işaret ederek asil meseleye geçmek istiyoruz.</p>
<p>Bir kısım çevreler tenasüh akidesinin çok köklü ve kadim olduğu kanaatindedirler. Hatta bunun için bir sürü tarihi üstûreye başvurulmakta, Herodot’un naklettiği çoğu yalan hikâyelere birer hakikat nazarıyla bakılmakta ve hatta (Ovide) in eserlerindeki rengin ve zengin masallar bu işe mesnet yapılmağa çalışılmaktadır. Hatta bir kısım kimseler bu ruhlar seyr-u seferinin sadece insanlar arasında cereyan etmekle kalmayıp hayvanlara hatta otlara kadar uzayıp gittiği kanaatindedirler. Camkiti-nüma Şarihinin beyanına göre, Tenasühçüler, ruhların bütün bir varlık âlemini içine alacak şekilde muhaceret mecburi yetindedirler. Bir alay ruh insanların bedeninden hayvanlara, ondan nebat âlemine, cansızlara ve madenlere, böylece karalardan denizlere, denizlerden karalara bitip tükenme bilmeyen cebri bir sevkıyat devam eder durur. Ruhun bir insan bedeninden diğer insan bedenine intikaline (nesh), kendine münasip bir hayvan bedenine geçmesine (mesh), ot ve ağaçlara girmesine (resh), madenlere hüluluna ise (fesh) derler.</p>
<p>Bu anlayışta âlem şümul (1) bir ruh telakkisinin kabul edilmesinin tesiri var mıdır? Hulul ve ittihatla (2) alakası ne kadardır? Mevzuyu dağıtmadan hemen arz edeyim ki, bu iki inhiraf etmiş düşüncenin tenasühe menşe olduğunu kabul etmemek oldukça güçtür. Hatta (Taylor) tenasüh anlayışının, ruhun müstekillen bekasıyla çok alakadar bulunduğunu söyler. Bu anlayışa göre uzun asırlar, evlat ve torunların atalarına benzemesini de tenasühle izah’a kalkışmışlardı ki, bugün pekâlâ veraset kanunuyla izah edilebilmektedir.</p>
<p>Tenasüh evvela Nil havzasında geliştiği söylenir ki, mumyaların sevimsiz çehrelerinde, ehramların esrarengiz bina edilişlerinde insanın bunu sezmesi mümkündür. Mısır’dan Hindistan’a ve Yunanistan’a götürülen bu düşünce bir tarafta filozofların sehhar beyanları beri tarafta da Ganj ve Send havzasının sonsuzluk fikriyle büyülenmiş insanının nağmeleri arasında, ebediyet isteyen insan gönlünün ümit ve tesellisi haline getiriliyordu. Kabalistler tarafından Yahudiliğe ve yahudi marifetiyle de az dahi olsa Hıristiyanlığa ve en nihayet Kelamcıların bütün reddedici gayretlerine rai men bir kısım mutasavvifeye bulaştırılmış oluyordu. Ve her iddiacı ortaya attığı şeyi ispat etmek için bir kısım delillerde getirmektedir. Mesela Kabalistlerin Tevrat’taki (Niobe)nin mermer olmasını ve Hz. Lut’un zevcesinin tozdan bir heykel haline gelmesini, daha sonrakilerin ise, yahudilerin bir kısmının maymuna ve bir kısmının da hınzıra dönüşmesini zikrettikleri gibi, Hatta hayvanlardaki sevk-i ilahiyi ve nebat âlemindeki baş döndürücü nizam ve ahengi ağaçlaşmış veya hayvanlaşmış birer insan ruhu ile idare edildiklerini kabullenecek kadar düşünce sefaletine düşenleri görmek de mümkündür.</p>
<p>Aslında aceleden verilmiş böyle bir hükmü, değil cansızlar ve nebat âlemine tamim insanlık âlemi için bahis mevzu edilişi dahi o kadar tekellüflüdür ki küçük bir idrakle öyle olmayacağı hemen anlaşılıverir.</p>
<p>Cansızlar ve nebatlar için bir program ve kaderilik kati olsa bile onların ölçü ve nizamlarının içinde eski den yaşamış tecrübeli ruhların bulunduğunu iddia etmek oldukça gülünç ve o kadar da mesnetsizdir. Vakıa ağaç ve otların birer hayat-ı nebatiyeleri vardır, fakat bu hiçbir zaman alçalmış bir insan ruhu olmadığı gibi yükselmeye hazırlanan ve insan olmaya namzet bulunan bir ruh da değildir.</p>
<p>Bu kadar umumi araştırmalara rağmen, hiç bir nebattan kendisini idare eden tecrübeli bir insan ruhu’nun mevcudiyetine dair bir mesaj alınamadığı gibi, şu anda insanlık devresini sürdürdüğü kabul edilen hiçbir ruh dan da, nebati ve hayvani hayatına dair bir hatıranın tespit edildiği gösterilememiştir. Hâlbuki bu husustaki iddialar arasında eski malumat ve müktesebatın intikali de mühim bir esas olarak üzerinde durulan meselelerdendir. Ne var ki şu ana kadar bir-iki akıl hastası hezeyanından ve bir-iki sansasyonel haberden başka birşey bilmemekteyiz.</p>
<p>Tevrat’ta mevzu edilen (Niobe)nin mermer ve Hz. Lut’un zevcesi (Etidhe)nin tozdan bir heykel haline gelmesi hiçbir zaman tenasühe delil sayılamaz. Bu hakikaten olmuş ise, ruh kabzedilmiş, cesede de maruz kaldığı belanın keyfiyetine göre, ya yakıcı bir atmosferle toz toprak olmuş veya lavlar altında kalan cansız cesetleri gibi taşlaşmış demektir. Nitekim dünyanın her yöresinde karşılaşılan bu kabil fosiller sayılmayacak kadar çoktur. Pompei’nin Vezüv’ün püskürttüğü lavlarla bir kül yığını haline gelmesinden asırlarca sonra, yapılan kazılar karşımıza bir süre mermerleşmiş Niobe çıkardı. Bu gün sayfa sayfa bu enkaz yığınlarını çevirip dururken, ibretle seyrettiğimiz napak cebinlerde (3) utanç ve hacalet dolu bir hayatın insanı kudurtmuşluğu hissedilmekte ve ilahi gazabın eserleri görülmektedir. İbret alınsın diye istikbalin emin sinesine teslim edilen bu etnografik materyali, tenasühle tefsir etmek doğrusu hiçbir mesnede dayanmadan ortaya atılmış bir iddia ve işi hafife almadır.</p>
<p>Tenasüh, vefat eden insanların ruhlarının başka cesetlere girip seyr-u seyahatinden ibaret ise, burada hangi ruh hangi cesede girmiştir. Belki pek çoğu mücrim bir topluluğun ruhları kabzedilmiş, arkadan gelenlere bir ders ve ibret olsun diye cesetleri de taş haline getirilmiştir.</p>
<p>Mısırda, Yunanda ve Ganj havzasında tenasüh akidesi su-i istimal edilmiş bir ahiret inancına ve beka-i ruh arzusuna dayalı olarak gelişmiştir. Ne Ahen-Aten’in Mısırında, nede (Pyhagore) ün Yunanistan’ında tahriflerin doğurduğu tenasüh’ü kimse bilmiyordu. Atene göre, insanın yerdeki hayatının sona ermesiyle semavi bir hayat başlar. Buna göre insan ölür ölmez ruhu yükseklerdeki (mahkeme-i kübra)ya varmak üzere yola çıkar ve yüksele yüksele (Osiris)in huzuruna ulaşır. Huzura ulaşan her ruh şu şekilde hesap verir; “Huzuruna günahsız geldim ve hayatımda rabbanileri (4) hoşnut edecek herşeyi yaptım. Kan dökmedim. Hırsızlık etmedim, fesat çıkarmadım ve huysuzluk etmedim Zina irtikâbında bulunmadım.” Bunları söyleyen Osiris’in cemaatine katılır. Söylemeyen ve terazisi ağır basmayan cehenneme atılır ve orada zebaniler tarafından parça parça edilir.</p>
<p>Yine Aten dinine ait imani hakikatleri aksettiren kitabelerde şu saf ve dupduru inanışı görüyoruz: “Senin yaptıkların pek çok ve çoğunu da gözümüz görmez. Ey biricik ilah ki, senin kuvvetine kimse malik değildir. Sen bu arzı istediğin gibi yarattın ve sen yalnızdın. İnsanlar ve büyük küçük yer yüzünde ayaklarıyla yürüyen bütün hayvanlar ve yükseklerde kanatlarıyla uçan bütün kuşlar, hepsine layık olduğu yeri sen seçersin ve bütün ihtiyaçlarını da sen görürsün.. Bütün güzellikler senin sayende şekil alır ve bütün gözler bunlardan seni görür. Sen benim kalbimdesin..” (A.HİSTORY Of Egypt, 371–376 Prof. Breasted Ter: Ö.R.Doğrul) Hiçbir şey ilave etmeden kaydettiğim şu mülahazalar takriben bundan dört bin sene evvel Mısır’da birer büyük hakikat olarak kabul edilen şeylerdi.</p>
<p>Yunanda da, haşir ve beka-i ruh akidesi oldukça sağlamdı. Büyük filozof Pyhagore, cesetten ayrılan ruhun kendine mahsus bir hayatı olacağını ve esasen ruh, arza inmezden evvel bu hayata mazhar bulunduğunu ve yeryüzüne bir kısım mükellefiyetlerle geldiğini ve burada yapacağı fenalıklara karşı cehenneme atılacağını ve zebaniler tarafından parçalanacağını bunun aksine iyilikler yaptığı zaman da yüksek mertebeler ve mesut bir hayata mazhar olacağını ifade etmektedir ki, aktarmalarla karıştırılan bir kısım aksaklıkların olabileceğini peşinen kabul edip sonra anlatılanlara bakacak olursak doğruya çok yakın bir haşir akidesinin rengin bir eda ile ele alınmış olduğunu görürüz. Eflatun’un (Cumhuriyet) kitabındaki beyanatı da bundan farksızdır. Eflatun’a göre “Bedenden ayrılan ruh, cismani hayatı büsbütün unutur ve yalnız hakikatin tefekkürüyle meşgul kalır. Bu haliyle o, kendine münasip bir âleme hikmet ve ebediyetle meşbu lahuti bir âleme yükselerek, orada noksanlıklardan, hatalardan, korkulardan hatta maddi hayatta onu kıvrandıran muhabbetlerden, aşklardan, hâsılı beşer tabiatının gereği olan bütün fenalıklardan azade olarak yüksek bir saadete ve rabbanilerle hemahenk bir hayata nail olur”</p>
<p>Aslında düşünce sistemleri böyle olan milletlerin akidelerinde tenasühvari şeyler göze çarpacak olursa, artık bunun tahrif mahsulü olmasından şüphe etmemek gerektir.</p>
<p>Semavi bir din olan Hıristiyanlık, bu tahrifle, nasıl Hz. Mesih-i Ulûhiyet tahtına oturtmağa kalktı ki, eğer Kuran’ın ışık tutucu, vuzuh getirici beyanı olmasaydı, Hıristiyanlığa bakışın bir Atenizm ve bir Brahmanizm’den farkı kalmayacaktı, Öylede eski Mısır dinleri, Hind dinleri ve Grek dinleri geçirdiği istihalelerden sonra tanınmaz bir hal aldı ki, tenasüh akidesi de bu tahriflerle yol bulup girmiş dâhillerden sayılabilir.</p>
<p>Mısırda kök salan tenasüh akidesi bir baştan bir başa bütün Nil havzasında türkülere ve destanlara mevzu olduktan sonra Yunan filozoflarının ve lud dimağlarıyla daha rengin, daha hayali kisvelere bürünerek masallara mevzu ve topyekûn yeryüzünün üstûresi haline geldi.</p>
<p>Bu anlayışın esiri Hintli maddeyi Brahma’nın son tecellisi saymakta ve ruh ile cesedin birleşmesini bir düşüş ve bir şer telakki etmektedir. Buna mukabil ölümü, beşeri kusurlardan tecerrüt; vecd ve istiğraka yükselmeye vesile olduğundan visal saymaktadır. Hinduizmin en mühim kitabı olan (Ve danta)da ruh Brahma’nın bir cüz’ü bir şeraresi tasavvur edilmekte ve bunun kalıptan kalıba intikal ederek, aslına avdet edeceği ana kadar ızdırapdan kurtulamayacağı anlatılmaktadır. Maksadı olan (marifet-i mukaddese)yi ruh benlikten ve ona ait bütün kötülüklerden sıyrılarak bir nehrin denize koşması gibi, mabut-u mutlaka koşmaya başlar. Vuslat olunca da Budizmin (Nirvana)sı gibi mutlak sükûn ve huzur hâsıl olur. Ne var ki Budizm’de bir humudet ve…manasına karşılık Brahmanizm‘de bir ruh-u faal vardır.</p>
<p>Tenasüh akidesi daha sonraları yahudiler tarafından da benimsenmiştir. Hayata çok haris, beka-ı ruh’a çok meftun yahudinin haşir akidesini orta dazı kaldırdıktan sonra tenasüh akidesini kabullenmesi kadar normal birşey olamaz. Daha sonra ise Kabalistler tarafından İskenderiye kilisesi gibi bir kısım manastırlara sokulan tenasüh ne acıdır ki, Gulat-ı Şia tarafından ehl-i İslam arasına, az dahi olsa girebilmiştir. Tenasühe kail, eski, yeni bütün milletlerde çok ciddi bir fasl-ı müşterek göze çarpmaktadır. O da; hulul ve ittihat (5) Atenizmde Ahen-Aten Brahmanizm’de Brahman Yahudilikte Uzeyr (S) Hıristiyanlıkta H.Mesih (s) ve Gulatı şia’da ise H.Ali (r) hep aynı şey olarak kabul edilmek suretiyle âlem-şümul bir hata işlenmiş ve aynı inhiraf çizgisinde bileşilmiştir. Bunun dışında, bir kısım mutasavvifeye böyle bir isnadın yapılması ise tama men haksızlık ve garazdan ibarettir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet uleması hadisçisinden fıkıhçısına ondan tefsir ve kelamcısına kadar bu anlayışın İslam’ın ruhuna aykırı olduğunda ittifak halindedirler. Her ferdin kendi kaderiyle yaşaması kendi kaderiyle ölmesi ve kendi serencamesiyle haşrolması, sonra imtihan hakikatinin muayyen ferde bakması, muayyen muhatabın kendi sevap veya günahıyla aynı muayyeniyet için hesabı gibi hususlardan ötürü tenasüh akidesini merdud görmüşlerdir.</p>
<p>Bu meseleyi vazihen intikal ettirebilmek için gelecek hususların serd edilmesinde faide mülahaza ediyoruz: Aşağıda anlatılan şeyler muvacehesin de tenasüh akidesini kabul etmek mümkün değildir.</p>
<p>1-Haşir akidesine göre her ferdin hesabı kendi hayatının girinti ve çıkıntılarına göre cereyan eder. Buna göre binlerce cesede girmiş çıkmış bir ruh, hangi şahsiyetiyle haşrolacak ve hangi durumuna göre ceza veya mükafat görecektir..</p>
<p>2-Dünya imtihan için açılmıştır. Bu imtihan da gayba iman esası üzerine cereyan etmektedir. Yaptığı kötülüklerin cezasını aşağı bir mahlûk suretinde yaşayan bir ruh, ikinci bir cesede girme fırsatını bulunca, hem mesele gaybilikten çıkacak; hem de görüp tattığı ızdıraplardan ötürü, muhaceret devr-i daimisini sona erdirecek bir yola girecektir ki, bu da tenasüh’ün ruhuna zıt bir durumdur.</p>
<p>3-Her ferdin mutlak saadete namzet olabilmesi için böyle ızdıraplı bir ruhlar muhacereti kabul edildiği takdirde, İlahi ifade ile her mükellefin yaptığı bütün hayırları göreceği vadi, -hâşâ- kizbe haml edilmesi gerekir. Bu ise Zat-ı Ulûhiyet hakkında muhaldir.</p>
<p>4-Kur’an ve sair semavi kitapların günahlar affedileceğine dair olan beyanları affedilebilmek için ruhların ızdıraplı ve uzun seyahatlerini fuzuli ve manasız görmektedir. Rahmeti sonsuz olana şayeste olan da budur. Bu da, bir sükûnet ve bir atalet olan (Nirvana)sını bu meşakkatli yolculuk tan daha huzur verici bulmuş olacak ki Brahmanizm muzdariplerini daha huzur-bahş saydığı bu ufka davet etmektedir.</p>
<p>Bizde ise affedilmeyecek günah yoktur. Ve Allah (c.c.) tövbe eden herkesin günahının bağışlanacağını vaat etmektedir. Bu hususda günahın azlığına çokluğuna bakılmadığı gibi, son dakikalara kadar günah içinde bulunmasına da bakılmamaktadır. Bütün hayatı isyanla geçmiş bir mücrim, bir tek saatlik nezih hayatiyle Allah’ın rahmetine mazhar olabilir.</p>
<p>5-Keza tenasüh devr- i daimiyle yücelebilmek için uzun ve yorucu seyahat, Cenab-ı Hakk’ın hususi iltifat ve rahmetine zıttır. Zira O istediği zaman eracif içinden aldığı en pes bayağı şeyleri som-altın haline getirir gibi en kıymetli yapar ve bu onun hususi atayasıdır.</p>
<p>6-Peygamberlere uyan kimseler arasında; çok şerli kimselerde bulunuyordu. Bu insanlar uzun bir kirli geçmişten sonra velileri çok geride bırakacak muallâ bir mevkiye yükselmeleri o kadar vakidir ki, aksine fikir be yan etmek imkânsızdır. Böyle bir hamlede ve bir nefhada evci-kemalata yükselmek Allah’ın lütfunu ifade ettiği gibi, terakki için. umumi bir muhaceretin yersizliğine de parmak basmaktadır.</p>
<p>7-Her ceset için ayrı bir ruh kabul etme, kudreti sonsuz olan Allah’ın, sonsuz yaratıcılığına imanın ifadesidir. Bunun yerine bir tabur ruh’u bütün cesetlere sokup çıkarma, kudreti sonsuza acizlik isnadını işmam eder. Bundan başka tenasüh akidesinin la mülayim gelmediği de açıktır:</p>
<p>1-Bir kere, yeryüzünde yaşayan dört milyar insanın hiç olmazsa bir kaç milyonunda başka cesetteki sergüzeşti hayatlarına dair bir kısım emareler bulunmalıydı&#8230;</p>
<p>2-Bazı kimselerde, bir kaç kere dünyaya gelip gitmiş olmadan hâsıl umumi bir kültür olmalıydı. Bunun dünya nüfusuna göre binde bir olması dahi ne büyük bir rakama ulaştığı düşünülecek olursa, her yerde böyle bir kaç insanla karşılaşma zarureti kendiliğinden ortaya çıkar. Halbuki nerede..</p>
<p>3-İçinde yaşadığımız toplum da eski bir ruh taşıyan her ferd 3–4 yaşına girer girmez bütün eski müktesebatıyla görünmesi gerekirdi. Şimdiye kadar kaydedilmiş tek vak’a yok gibidir. Bazı dahi ve ilhama mazhar kimselerde bir kısım harikalar görülse bile bu hazır bir malumat’ın kullanılmasından daha çok ya semavi desteklenme veya yüce fetanetin eşya ve hadiseleri kavramasından ibarettir.</p>
<p>Şimdiye kadar bir-iki akıl hastasının hezeyanıyla yine bir-iki gazetenin neşrettiği sansasyonel haberden başka bir cesedin başkasına ait bir ruhla yaşadığını gösterir, müdellel bir şey gösterilmemiştir.</p>
<p>5-Sair canlılarda insani fonksiyonları gösterir herhangi bir emare hissedilmemiştir. Hâlbuki daha evvelki cesette kazanılmış bir kısım evsafı taşıyan ruh ne denli aşağı bir hayat yaşarsa yaşasın, fıtratın sınırlarını zorlayacak bir kısım infialleri olacaktı. Botanik çalışmaları çok ilerlemiş olmasına rağmen tenasühü işmam eder herhangi bir garabete rastlamamıştır.</p>
<p>Netice olarak diyebiliriz ki, tenasüh akidesi eski (toplumlar) arasında bir inanç inhirafı olarak yaşadığı gibi, günümüzün insanında da habis ruhların aldatmacılığından ve şeytanların bazı bünyelere girip hâkim olmasından başka birşey değildir. Evet, en doğru beyan içinde şeytanın kan damarları içinde dolaştığını kalb ve kafayı tesir altına aldığını görüyor, tenasüh denen hezeyanın iç yüzüne biraz daha muttali olabiliyoruz.</p>
<p>Yoksa tecrübeye dayanmayan akli mesnedi bulunmayan ve hele vahye müstenit olmayan bir hurafeye, yaratılış itibariyle çok şerefli olan insanın inanması asla düşünülemez.</p>
<p>İşin doğrusunu o bilir.</p>
<p>(1) Alem-Şümul: Alemi içine alan<br />
(2) Hülul ve İttihad: Girme ve birleşme &#8211; uluhiyyetin mahlukata geçişini ve onlarla birleşmesini kabul eden batıl inanış</p>
<p>(3) Cebin: Alın<br />
(4) Rabbaniler: Kendisini tamamen Cenab-ı Hakk&#8217;a vermiş arif-i billah kişiler, ilmi ile amel eden alimler</p>
<p><strong>M.Fethullah Gülen Hocaefendi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tenasuh-sorular-ve-cevaplar-subat-1980/">Tenasüh nedir? | Sorular ve Cevaplar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
