<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Reşit Haylamaz arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/resit-haylamaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/resit-haylamaz/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:13:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Reşit Haylamaz arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/resit-haylamaz/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Üç istisna &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/uc-istisna-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Jun 2021 14:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20048</guid>

					<description><![CDATA[<p>İbn-i Selûl’ün iftira kampanyasının tesirinde kalan, Sahâbe arasında sadece üç kişi oldu; Hamne Bint-i Cahş, Hassân İbn-i Sâbit ve Mistâh Avf İbn-i Üsâse (radıyallahu anhüm). Hamne Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ),&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uc-istisna-resit-haylamaz/">Üç istisna | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İbn-i Selûl’ün iftira kampanyasının tesirinde kalan, Sahâbe arasında sadece üç kişi oldu; Hamne Bint-i Cahş, Hassân İbn-i Sâbit ve Mistâh Avf İbn-i Üsâse (radıyallahu anhüm).</p>
<p>Hamne Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halası Hazreti Ümeyme’nin (radıyallahu anhâ) kızıydı. Aynı zamanda, Uhud’da şehâdete yürüyen Abdullah İbn-i Cahş’ın da (radıyallahu anh) kız kardeşi oluyordu. Öte yandan, Medîne’ye ilk hicret eden kadınlardan birisiydi.</p>
<p>Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, yine Uhud’un bir başka alemi Hazreti Mus’ab (radıyallahu anh) ile evlendirmişti ki o gün Uhud’da yer alan ender kadınlar arasında Hamne Bint-i Cahş da (radıyallahu anhâ) vardı.</p>
<p>Ne var ki ablası Zeyneb Validemiz’e (radıyallahu anhâ) olan sevgisinden veya onunla Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) arasında var olduğunu zannettiği rekabetten olacak ki söylentilere kendini kaptırdı ve İbn-i Selûl’ün dediklerine inanmaya başladı. Hatta, yeri geldi, bunu başkalarıyla da konuşur oldu.</p>
<p>İşin gerçek rengini görüp kurulan kumpası fark ettiğinde çok pişman olmuştu ama iş işten geçmişti.</p>
<p>Halbuki, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), aynı konuyla ilgili olarak kendisiyle istişare ettiğinde ablası Zeyneb Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), “Yâ Resûlallah, diye söze başlamış ve “Ben, görmediğim bir hususta gözümü ve duymadığım bir kelam karşısında da kulağımı muhafaza etmek isterim! Şu kadar ki ben, Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!” demek suretiyle Annemiz’i (radıyallahu anhâ) tezkiye etmişti.</p>
<p>Yıllar geçse de unutulmayacak bir meziyetti bu ve Zeyneb Validemiz’in (radıyallahu anhâ) bu tavrını takdirle anlatacak olan Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), aralarında hiss-i rekabet olmasına rağmen onun o gün olgun davrandığını, ancak kız kardeşi Hamne Bint‑i Cahş’ın (radıyallahu anhâ) bu fitneden kendini alıkoyamadığını söyleyecekti.</p>
<p>İbn-i Selûl’ün karalama kampanyası karşısında o gün, kendisinden beklenen tavrı ortaya koyamayan ikinci isim, Peygamber müdâfii meşhur şair Hassân İbn-i Sâbit (radıyallahu anh) idi; gelen bilgilerin kurgu olduğunu fark edememiş ve kendisini o da söz konusu akıntıya kaptırmıştı.</p>
<p>O da uzak değildi; anne tarafından Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabası olan bir kabilenin, Benû Neccâr’ın ferdiydi. Üstelik, bu hadise münasebetiyle başka bir yakınlığı daha olacaktı; kendisi ve Âişe Validemiz hakkında söylediklerinden duyduğu rahatsızlığı ifade sadedinde yanına gelen Safvân İbn-i Muattal (radıyallahu anh) arasında gerginlik yaşayacak ve bu gerginlik büyüyerek Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar intikal edecekti. Ortamı sakinleştirip musâlaha ile meclisi bitiren Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Mısır meliki Mukavkıs’ın gönderdiği Sîrîn (radıyallahu anhâ) ile evlendirmişti ki Hazreti Sîrîn, aynı zamanda Mâriye Validemiz’in de (radıyallahu anhâ) kız kardeşi oluyordu. Bu yönüyle Hazreti Hassân (radıyallahu anh), Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni bir yakınlık kurmuş, günümüz ifadesiyle bacanak olmuştu.</p>
<p>O da bin pişmandı; duyduğu pişmanlığı şiirinin kalıplarına dökecek ve bu pişmanlığın bir ifadesi olarak Mü’minlerin Annesi’nden (radıyallahu anhâ) özür dileyen bir şiir daha söyleyecek, her fırsatta da bu şiirini dillendirecekti. Hatta bu şiirlerinden birisinde, kendini yerden yere vuran beyanlar serdettiğini duyan Annemiz (radıyallahu anhâ), buna da üzülecek ve “Ancak, sen bu kadar da değilsin!” diyerek onu teselli edecekti.</p>
<p>Demek ki iftira umumiyet kesbedince, hiç ihtimal verilmeyecek isimler bile bunun tesirinde kalabiliyor, muvakkat da olsa bir nevi savrulabiliyordu!</p>
<p>O gün böyle bir savrulma yaşayan üçüncü isim, Hazreti Mistâh Avf İbn-i Üsâse (radıyallahu anh) idi.  Daha küçük yaşlardayken babası vefat eden ve yetim büyüyen Hazreti Mistâh (radıyallahu anh), aynı zamanda Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) teyzezâdesi oluyordu. Maddi anlamda sıkıntılar yaşayan bu aileye Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) sahip çıkmış, işin başından bu yana onları hiç yalnız bırakmamıştı.</p>
<p>Erken dönemde Müslüman olan bir ailenin ferdiydi, Hazreti Mistâh (radıyallahu anh). Aynı zamanda, Medîne’ye ilk hicret edenler arasındaydı. Hicret sonrasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Zeyd İbn-i Müzeyyen (radıyallahu anh) ile kardeş yapmıştı.</p>
<p>Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu her bâdirede o da vardı ve doğal olarak Ashâb-ı Bedir nişânesini taşıyanlar arasındaydı. Cesaretiyle bilinen Hazreti Mistâh (radıyallahu anh), Ubeyde İbn-i Hâris’in (radıyallahu anh) kumandanlık ettiği Rabiğ Seriyyesi’nde sancaktarlık görevini de üstlenmişti.</p>
<p>Ne var ki Müreysî Gazvesi’nden sonra İbn-i Selûl’ün fitilini ateşlediği tufan onu da vurdu; gelen haberin kaynağını test etme lüzumunu görmedi ve başından beri ekmeğini yediği ailenin iffeti konusunda konuşulanlara o da inandı. Sebebi ne olursa olsun bu, bir mü’mine yakışmayan tavırdı; konuyla ilgili net beyanlar söz konusu olduğunda o da bin pişman olacaktı ama o gün için ok yaydan çıkmıştı.</p>
<p>Başta annesi Hazreti Selmâ (radıyallahu anh) olmak üzere aile fertlerini de üzen bir savrulmaydı bu. O kadar ki ortalığın güft u gûy ile kaynadığı ve henüz sonucun da belli olmadığı bir dönemde Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), oğlunun da hedefinde olan Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) yanında yer alıyordu. Birlikte yürüdükleri esnada ayağı takılıp da sendelediğinde, “Kahrolası Mistâh!” şeklinde tepki verince ona Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) karşı çıkmış ve “Allah aşkı için” demişti. “Muhâcirûndan ve Ashâb-ı Bedir ehlinden bir adam hakkında ne kötü bir söz söyledin!”</p>
<p>Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ) hayret ve şaşkınlıkla bakakalan Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), “Ey Ebû Bekir’in kızı!” dedi, taaccüb ederek. “Yoksa onun, senin hakkında söylediklerinden haberin yok mu? Hakikaten de sen, meselelere sâfiyâne bakan bir mü’min, dupduru bir kadınsın!”</p>
<p>Aynı taaccüble tekrar be tekrar baktıktan sonra tekrar etti: “Yoksa, hakkında koparılan fırtınalar ve olup bitenlerden gerçekten haberin yok mu senin?”</p>
<p>Sanki zaman durmuş, Annemiz’in (radıyallahu anhâ) kanı çekilivermişti! Sadece, “Ne söylemiş ki! Ne haberi? Neden bahsediyorsun; benim hiçbir şeyden haberim yok!” diyebildi.</p>
<p>Bunu söylerken, ‘Beni merak içinde bırakma da ortalıkta dönüp duranlardan beni bir an önce haberdar et!’ dercesine Ümmü Mistâh’ın (radıyallahu anhâ) yüzüne bakıyordu.</p>
<p>İşte, dünyasını karartan meş’um haberi de bu sırada ondan duymuş oldu; “Senin hakkında şu türlü fırtınalar kopartılıyor.” diye başlayan Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), neredeyse bir Ramazan boyu ortada dolaştırılan iftira ve fitneyi işte o zaman anlatmıştı.</p>
<p>Yıkılmıştı; hem, yıkılmayacak gibi de değildi! Dışarıya niçin çıktığını bile unutmuş, bütün genişliğine rağmen dünya küçülüvermişti! İnanılacak gibi değildi; sırf düşmanlık olsun diye bu kadar aleni iftira atan birisi insan olamazdı! Tam, ıstırabıyla iki büklüm kaldığı hastalıklarından ‘iyileştim’ derken kolu-kanadı kırılıvermiş, nefes almakta bile zorlanıyordu! Ağlamaktan gözünde yaş kalmamıştı!</p>
<p>Bir aralık kendini topladı ve “Gerçekten bunlar oldu mu?” diye sordu. Zaten bu, onun son cümlesiydi; zira arkasını getirememiş ve bayılmıştı!</p>
<p>Ortalığı yeni bir telaş sardı; kızlarının baygın düştüğünü duyan Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) evi, matem yuvasına dönüşüvermişti! Uzun uzadıya uğraşıp didindiler ve nihayet bir süre sonra gözlerini araladı.</p>
<p>Ancak hâlâ kendisinde değildi; “Sübhânallah!” diyebildi. “Nasıl olur da insanlar böyle konuşabilirler?”</p>
<p>Nihayet, Ümmü Mistâh’ın (radıyallahu anhâ) yardımıyla ayağa kalktı; bir an önce eve gelmek istiyordu! Bitkindi; koluna girenlerin desteğiyle kendini eve zor attı!</p>
<p>Gelir gelmez annesine döndü; sitem doluydu ve “Allah sana merhamet etsin” dedi. “İnsanlar, aralarında konuşup duruyorlarmış da sen bana hiç söylemedin?”</p>
<p>Anne Ümmü Rûmân (radıyallahu anhâ), bu sıkıntıyı başından beri yaşıyordu! Ancak yine de metânet sahibi, olgun ve oturaklı bir duruşu vardı. Kızına şefkatle yaklaştı ve “Anne” diye baktığı kuzusunun başını okşayarak, “Ey yavrucuğum!” dedi. “Hele biraz yavaş ol! Elbette Allah (celle celâlühû), sana da bir kolaylık verir! Allah’a yemin olsun ki senin gibi güzel ve Efendisi tarafından sevilen, aynı zamanda yanında kumaları da olan hangi kadının aleyhinde konuşulmaz! Onu gözden düşürmek için hangi iftiralar uydurulmaz; şunu bil ki senin konumundaki insanların dedikodusu çok olur!”</p>
<p>Derken, o gün de geldi; Nûr Sûresi gelmiş ve bizzat vahyin tesciliyle Safvân İbn-i Muattal (radıyallahu anh) ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) iffet ve nezahati tescil edilmişti.</p>
<p>Sonra?</p>
<p>Açık nassın olduğu yerde ne yakınlık ne de akrabalığın bir faydası vardı ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), halasının kızı ve aynı zamanda, günümüz ifadesiyle baldızı Hamne Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), kendisini müdafaa adına şöhret kazanmış meşhur şair Hassân İbn-i Sâbit (radıyallahu anh) ve Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) teyzezâdesi Hazreti Mistâh’a da (radıyallahu anh) had vurdurup müeyyide uyguladı.</p>
<p>Ne var ki teyzesinin oğlu ve küçüklüğünden bu yana kendi evladı gibi gördüğü Hazreti Mistah’ın da (radıyallahu anh), kızı ve aynı zamanda nass-ı Kur’ân ile annesi Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) hakkındaki duruşu Hazreti Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) çok ağır gelmişti; o anki ruh haletiyle ve sürece olan tepkisi sebebiyle artık ona cemîlede bulunmayacağını ilan etmiş, bugünden sonra yardımına koşmayacağını söylemiş ve Hazreti Mistâh (radıyallahu anh) ile yollarını ayırmıştı.</p>
<p>Ancak, çok geçmeden bu kararından da vazgeçti. Zira, konuyla ilgili olarak gelen âyetlerden birisi, affetmeyi affedilmenin bir vesilesi olarak nazara veriyor ve fezlekesi de “Allah’ın da sizi bağışlayıp affetmesini istemez misiniz?” diye bitiyordu. Hakperest olduğu gibi aynı zamanda Hak karşısında vakkâf birisiydi, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh). Âyeti ilk duyduğunda meseleyi kavramış ve hemen, “Elbetteki isterim; vallahi de ben, Allah’ın beni de affetmesini isterim!” demiş, dünyalarını karartan sürecin üzerine bir sünger çekerek başından beri devam ettiği yardım işine yeniden dönmüştü. Diğer yandan, muvakkat da olsa hislerine kapılarak attığı adımdan üzüntü duyuyor ve “Vallahi de artık, bu işten hiç vazgeçmeyeceğim!” diye de söz veriyordu.</p>
<p>Keşke hepimiz duygularımızla değil de muhakememizi hakem yaparak Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) duyarlılığı gösterebilsek ve yine keşke hepimiz, açık nassın olduğu her yerde kıstas olarak kulağımızı Kur’ân’a verebilsek ve üç istisnası dışında Ashâb’ın (radıyallahu anhüm) yaptığı gibi İbn-i Selûllerin söylentilerine kapılarımızı bütünüyle kapatarak dünya-ahiret adına bedel ödeme bâdiresinden de selîm kalabilsek.</p>
<p><strong>Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uc-istisna-resit-haylamaz/">Üç istisna | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günün sonu &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/gunun-sonu-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Apr 2021 14:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18790</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nifakın, hayır adına kurulu hiçbir tezgâhta bezi yoktur; bu hastalığa müptela olanlar, ücrette önlerin de önündedirler ama iş hizmet üretmeye geldiğinde gerilerin de en gerisinde durmayı tercih ederler. Gözleri fıldır&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gunun-sonu-resit-haylamaz/">Günün sonu | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nifakın, hayır adına kurulu hiçbir tezgâhta bezi yoktur; bu hastalığa müptela olanlar, ücrette önlerin de önündedirler ama iş hizmet üretmeye geldiğinde gerilerin de en gerisinde durmayı tercih ederler.</p>
<div class="Nk1JEeXD"></div>
<p>Gözleri fıldır fıldır, sıvışmak için bahane arar ve ne hikmetse her defasında bir kulpa sarılarak sıyrıldıklarını sanırlar.</p>
<p>Kendilerince, bahaneleri şahanedir!</p>
<p>Ne var ki cümleleri inci gibi dizip döktürseler de aslında pul pul dökülmektedirler!</p>
<p>Onlar için Hendek, işte böyle bir akabedir.</p>
<p>Herkesin birlik olup saldırdığı, onlar için Müslümanlık adına yarınların bittiğine inanıldığı yerdir, Hendek.</p>
<p>Çetin bir imtihan, tam anlamıyla bir can pazarı!</p>
<p>Öyle ki o gün mü’minler de silkelenmiş ve sarsılmışlardı!</p>
<p>Üstelik, uzadıkça uzuyor ve ufukta herhangi bir ışık da gözükmüyordu!</p>
<p>Bu da başka bir imtihandı; bildiği halde Allah (celle celâlühû) kulunu sınıyor, canı tatlıların maskesini indirdiği böyle bir yerde, davasına can koyanları gün yüzüne çıkarmak, hâdiseler karşısında mü’mince duruşu yedi düvele göstermek istiyordu.</p>
<p>Böyle bir zeminde nifakın işi sıvışmaktı ve ölüm korkusuyla gözleri dönen kitlenin büyük kısmı, “Evlerimiz şehrin dışında ve çoluk-çocuğumuz da korumasız!” demiş ve zaten bunu yapmıştı. “Muhammed bize, İran ve Bizans’ı fethedeceğimizi vaad ediyordu; şimdi ise korkusundan hendek kazdırıyor!” diyorlardı.</p>
<p>Ne kazma-kürek sallamak işlerine gelmiş ne de savaşmayı düşünmüşlerdi!</p>
<p>Halbuki, fırsat kapıya dayanmıştı ve şimdi yeni bir dönem başlamak üzereydi!</p>
<p>Bedir’de yüzlerine kapanan kapının sonuna kadar aralandığını sandıkları, Uhud’da kaçan fırsatın altın tepside sunulduğunu zannettikleri Hendek günü onlara gün doğmuş ve hemen işe başlamışlardı; “Yalnızsınız ve yalnızlaştınız!” diyorlardı. “Görmüyor musunuz, size karşı herkes birleşmiş durumda; bitiksiniz ve beyhûde uğraşıyorsunuz! Gelin, vazgeçin bu sevdadan!”</p>
<p>Kur’ân’a kulak verselerdi, işin ciddiye bindiği böyle bir cepheden ayrılışın, altı boş bahanelerle sıvışmanın ve davayı yalnız bırakmanın nasıl bir kebâir olduğunu da görecek, bileceklerdi!</p>
<p>Heyhât!</p>
<p>Adamların Kur’ân takıntısı var; Allah ve Resûlü’ne düşmanlar!</p>
<p>Hendek kazılırken karşılaşılan kaya aşılamayınca Hazreti Selmân (radıyallahu anh), durumu gidip Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdi.</p>
<p>Geldi.</p>
<p>Elindeki küsküyü aldı ve yorgun bakışların yoğunlaştığı böyle bir demde ilk hamleyi indirdi.</p>
<p>İndirmesiyle birlikte, kayadan öyle bir kıvılcım çıkmıştı ki adeta Medîne aydınlanıvermişti!</p>
<p>Yüzleri aydın eden bu parıltının akabinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tekbir getirince mü’minler de sevinmiş ve tekbir getirmişlerdi.</p>
<p>Derken, ikinci darbe geldi ve aynı şekilde ortalık yine aydınlanıverdi; tekbir getiren Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sahâbe de eşlik ediyordu.</p>
<p>Üçüncü darbede de aynısı oldu.</p>
<p>Ardından, Hazreti Selmân’ın (radıyallahu anh) elinden tutup kaldırdı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); “Gördüğünü anlat!” dercesine bakıyordu.</p>
<p>Dokuz arkadaşıyla birlikte saatlerce uğraştıkları halde parçasını bile koparamadıkları kayanın üç hamlede paramparça oluşuyla gecenin karanlığında Medîne’yi aydınlatan ışıklara şahit olan Hazreti Selmân’ın (radıyallahu anh) nutku tutulmuş gibiydi ve “Annem babam sana feda olsun, yâ Resûlallah! Hayatımda hiç görmediğim bir şeye şahit oldum!” dedi.</p>
<p>Bunun üzerine ashâbına döndü ve “Selmân’ın söylediklerine sizler de şahit oldunuz mu?” diye sordu.</p>
<p>“Evet, yâ Resûlallah!” dediler. “Ana-babalarımız sana feda olsun ki vurduğun her darbede dağlar gibi kıvılcımların çıktığını ve her tarafı aydınlattığını biz de gördük ve senin tekbir getirdiğini duyunca biz de tekbir getirdik!”</p>
<p>“Doğru söylüyorsunuz,” buyurdu. “İlk darbeyi indirdiğimde çıkan kıvılcım ve aydınlık adına gördüğünüz şey, benim için Kisrâ şehirleri ve Hîre saraylarının aydınlanmasıdır; Cibrîl bana, ümmetimin buralara hâkim olacağının haberini verdi. İkinci darbeyi indirdiğimde çıkan kıvılcım ve aydınlık adına gördükleriniz ise Rûm diyarının saraylarının aydınlığıdır ki Cibrîl, ümmetimin buralara da hâkim olacağını bildirdi. Üçüncü darbede hâsıl olan kıvılcım ve şahidi olduğunuz aydınlık da San’â saraylarının halidir ve Cibrîl, ümmetimin buralara da hâkim olacağını müjdeledi. Sizlere müjdeler olsun; nusret yakındır! Sizlere müjdeler olsun; nusret yakındır!”</p>
<p>Karanlığın en koyu demlerinde söylenmiş beyanlardı bunlar! Söyleyen ise evvel ve âhiri birden görüp bilen Allah’ın Resûlü’ydü! Söylediği olacak, verdiği haberler de çıkacaktı.</p>
<p>Şaşkınlıktan gözlerin kaymaya başladığı, yüreklerin de ağızlara geldiği bu demde mü’minler için müthiş bir müjdeydi bu.</p>
<p>Söyleyene bakıyor ve birilerinin ‘bitme’ ve ‘tükenme’ edebiyatı yaptığı demlerde onlar, hızlarını katlayarak yollarına devam ediyordu.</p>
<p>Bu haberi o gece İbn-i Selûller de duydu. Doğal olarak hiç hoşlarına gitmedi!</p>
<p>Halbuki, iş bitmiş ve kendilerini de âşikâr etmişlerdi!</p>
<p>Şimdi, Kisrâ Kayser de nereden çıktı, Hîre ve San’â da neyin nesi?</p>
<p>Dururlar mı?</p>
<p>Hemen kaynatmaya başladılar; “Siz neden bahsediyorsunuz?” diyorlardı. “Burada sıkışıp kaldık; baksanıza, ihtiyacımızı görebilmek için tuvalete bile gidemiyoruz!”</p>
<p>Bunu diyenler, daha baştan, “Ey Yesribliler!” diye seslenip, “Burada düşmana karşı koyamazsınız; mevzilerinizi bırakıp evlerinize dönün!” diyen aynı kaypak tiplerdi.</p>
<p>Selden kütük kapma yarışına girişmişlerdi. Bu söylentiyi içten içe dolaştırıyor, cephenin hakkını verenleri de etkilemeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Onlardan birisi, gecenin karanlığında ashâbdan birisine sokulmuş ve “Ey filân!” demişti. “Resûlullah’ın, ‘Kisrâ ve Kayser’le ilgili sözlerini sen de duydun mu? Şimdi bu söz nerede, yaşadıklarımız nerede? Korkudan çişimizi bile yapamıyoruz!”</p>
<p>Haklı olarak sahâbîyi celallendiren bir sözdü bu ve “Git işine, kezzâb!” diyerek önce ağzının payını verdi, adamın. Ancak böylesine bir çirkinliği kapatamaz ve orada da bırakamazdı; hiç eğip bükmedi ve adamın yüzüne bakarak, “Senin bu dediklerini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) söyleyeceğim!” dedi.</p>
<p>Söyledi de.</p>
<p>Sonuç, malum.</p>
<p>Foyasının meydana çıktığı yerde nifakın hali hiç değişmedi! Yemin üstüne yeminler etmeye başladı, adam; “Benim hakkımda yalan söylüyor, yâ Resûlallah! Kesinlikle böyle bir şey söylemedim; ağzımdan böyle bir şey çıkmadı!” diyordu.</p>
<p>Âhiret’te her şey gün yüzüne çıkacak; âmennâ! Fakat çok geçmeden Cibrîl gelecek ve bu yalanı da yüzüne vuracaktı!</p>
<p>Kösele suratlılar yine durmadı ve “Allah ve Resûlü’nün vaatleri, demek ki bizi aldatmaktan başka bir şey değilmiş!” demeye devam ettiler. Kuru gürültü ile kusur kapatmaya çalışıyorlardı! “Bunların olacağını, Allah ve Resûlü zaten bize söylemişti!” deyip imanı zirve yapanlara inat kulak üstüne yatıyorlardı.</p>
<p>Ne mi oldu?</p>
<p>Onların görüp bilemedikleri, akledip inanamadıkları gerçekler vardı ve yaklaşık bir ay süren sıkıntılı günler mazi olup gitti; “İşiniz bitik!” diyenlerin işi bitti ve yapıp ettikleriyle onlar birer yâd-ı kabîh olarak tarihin küflü dehlizlerine gömülürken sökün eden inayetlerle daha nice hendekler aşıldı.</p>
<p>Sonuçta, “Allah ve Resûlü’nün vaatleri, demek ki bizi aldatmaktan başka bir şey değilmiş!” diyenler, o gün de yanıldı ve Bektâşî’nin dediği gibi yine Allah’ın dediği, Resûlü’nün de haber verdiği oldu.</p>
<p>Demek ki günün evvelindeki kızıllığa takılmamak lazım; sonundaki aydınlık önemli.</p>
<p>Şüphesiz, kabul vaktini bilemediğimiz duaların serinlettiği günlerin sonu da öyle olacak!</p>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_6080942821d4d_rand td_block_template_1 "><strong>Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/gunun-sonu-resit-haylamaz/">Günün sonu | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yarınki imtihanımız &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/yarinki-imtihanimiz-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Mar 2021 17:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17428</guid>

					<description><![CDATA[<p>Affetme konusu açıldığında önümüze, kapanmayacak gibi duran başka bir kapı aralanıyor: “İyi de bu kadar zulmü nasıl affedeceğiz?” Gerekçemiz de hazır: “Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) affettiği insanlar Mekkeli müşriklerdi;&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yarinki-imtihanimiz-resit-haylamaz/">Yarınki imtihanımız | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Affetme konusu açıldığında önümüze, kapanmayacak gibi duran başka bir kapı aralanıyor:</p>
<div class="4m0ytzd8"></div>
<p>“İyi de bu kadar zulmü nasıl affedeceğiz?”</p>
<p>Gerekçemiz de hazır:</p>
<p>“Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) affettiği insanlar Mekkeli müşriklerdi; o gün itibariyle hakikate gözleri açık değildi ve realiteden habersizlerdi; bugünkü zulmün baş aktörleri ise Müslüman ve bilerek, üstelik motivasyonlarını da dinden aldıklarını söyleyerek zulmediyorlar…”</p>
<p><a href="https://youtu.be/hpD3RaRgU-U"><b>BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ</b></a> <img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/2935.png" alt="⤵" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /></p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_54008"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/hpD3RaRgU-U?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>Doğru.</p>
<p>Ancak şu da bir gerçek ki doğru, her zaman tek boyutlu değildir.</p>
<p>Öncelikle, dumanı üzerinde tüten olayın sıcaklığından meseleye bakılınca, herkesten aynı duruşu beklemek, ‘insan’ olma realitesini görmezden gelmek anlamına gelir. Bugün de herkesin duyguları var ve üstelik, her insanın yaşadığı mihnet de kendi serhaddini aşkın.</p>
<p>Zira yıllardır ortalığı, hız kesmeden ve her defasında kendini egale ederek devam edegelen bir zulüm kavurup duruyor.</p>
<p>Dolayısıyla herkesin dünyasında affedilmez bir Şeytan, asla bağışlanmayacak bir Firavun var!</p>
<p>Halbuki şeytanlığına devam ettiği sürece İblis’i affetmemiz istenmiyor bizden.</p>
<p>“Mezalimi ayyuka çıkmış bir Firavun’u, alenî zulme alem olmuş bir Nemrud’u affedin!” diye bir hüküm de yok.</p>
<p>Hatta Allah (celle celâlühû), ölümle burun buruna geldiğinde, yakayı kurtarabilmek için yapmacık bir iman görüntüsü veren Firavun’un sözlerini yüzüne çalıyor, ibret-i âlem için.</p>
<p>Hem, ortada hukukullaha terettüp eden azîm bir cürüm varsa, biz affetsek ne çıkar!</p>
<p>Dedik ya, hâdise tek boyutlu değil.</p>
<p>Belki de hak bilmez, hukuk tanımaz bir kâfirin yaptığından daha girân geliyor, kardeşin ettikleri!</p>
<p>Dün de öyleydi.</p>
<p>Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) iki oğlunun arasında geçen üzücü hâdiseyi anlatan Kur’ânî beyanlar, böyle bir ortamda geldi.</p>
<p>Onlar da kardeşti; üstelik, şânı yüce bir Peygamber’in evlatlarıydı!</p>
<p>Kin ve nefrete dönüşen hasedin ilk kurbanıydı, Hâbil.</p>
<p>Ne var ki insanların inim inim ana-baba veya amca-dayı, hatta kardeş zulmü yaşadığı bir dönemde Allah (celle celâlühû), gözü kara Kâbil’in karanlık kalbine karşılık, “Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım,” diyebilen Hâbil’in ifadelerini nazara verdi.</p>
<p>Yûsuf sûresi de böyle bir ortamda gelmişti ki yine hasedin can yakan ateşiyle gözü kararmış kardeşlerdi, Hazreti Yûsuf’u (aleyhisselâm) ‘ölsün’ diye kuyuya atanlar, iftira atıp ‘hırsız’ yaftası takanlar. Üstelik onlar da bir Peygamber’in evladıydı!</p>
<p>Ardınca gelen onca mihnet ve sıkıntı sonrasında, “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim! Ben hakkımı helâl ettim, Allah da sizi affetsin. Çünkü merhamet edenlerin en merhametlisi O’dur.” diyebilen Hazreti Yûsuf’un (aleyhisselâm) duruşunu nazara verdi, ilahi Beyan.</p>
<p>Yûsuf olmak kolay değil; Allah (celle celâlühû), görüldüğü üzere her şeye rağmen bu iradeyi ortaya koyabilen Hazreti Yûsuf’u bayraklaştırıyor!</p>
<p>Gönüller fethine yürürken “Yûsuf’un dediği gibi derim!” buyuran Efendiler Efendisi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da şüphesiz aynı duruluk hâkim.</p>
<p>Aslında Allah (celle celâlühû), önceki kardeşlerinden örnekler vererek O’nu da (sallallahu aleyhi ve sellem) bugünlere hazırlamıştı. Zâhiren geçmişten belli başlı kareler aktarıyordu ama satır aralarında Allah (celle celâlühû), aynı zamanda eli-gözü kanlı bir toplumu dönüştürmenin stratejilerini de veriyordu.</p>
<p>Bunları hayata taşıdı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); muhatabı olduğu toplumu da bambaşka bir kıvama getirdi.</p>
<p>Ne var ki herkes aynı yerden bakmıyordu; ama görecek ve bileceklerdi.</p>
<p>Bir örnek de Medîne’den verelim:</p>
<p>Küfürden daha kötü bir fiilin fitiliydi, İbn-i Selûl; Ebû Cehil gibi beklentisi olan ve kaybettiklerini Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) fatura eden!</p>
<p>Ayak parmaklarının ucunda yükseliyor ve her defasında Mescid-i Nebevî’nin ilk safında gösteriyordu kendini ama tahribatı Ebû Cehil’den daha şedîd idi!</p>
<p>Neler yapmadı ki?</p>
<p>Ağza alınmayacak ne laflar etti, Şeytan’a pabucunu tersten giydirecek ne entrikalara imza attı ama ona da katlandı, perdeyi yırtmadı Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem).</p>
<p>Yan çizdiği Tebûk sonrasında hastalanmıştı.</p>
<p>Belli ki gidiyordu!</p>
<p>Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) iki talebi oldu:</p>
<p>Gömleğini üzerine örtmek ve namazını kıldırmak.</p>
<p>İkisine de itiraz edenler oldu. Hatta namazını kıldırmak için adım attığında önüne çıktı, Hazreti Ömer (radıyallahu anh); “Yâ Resûlallah!” dedi. “Bu adamın kim olduğu belli ve bugüne kadar yaptıkları da ortada! Falan gün şöyle, başka bir gün de böyle şeyler söyleyen İbn-i Selûl’ün namazını mı kılacaksın?”</p>
<p>Belli ki o an için duygularıyla hareket eden Hazreti Ömer (radıyallahu anh), adımı atan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bile olsa, hazmedememişti. Üstelik, cemâziyelevvelinden başlamış, İbn-i Selûl’ün sergüzeşt-i hayatını ortaya dökmeye devam ediyordu!</p>
<p>Şâhidi olduğu manzara karşısında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tebessüm etmeye başladı. Sonra da “Yâ Ömer!” dedi. “Yolumdan çekil!”</p>
<p>Söylemişti ama Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) hoşnutsuzluğu devam ediyordu; daha sonra kendisinin de ifade edeceği gibi Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı söylenmemesi gereken şeyleri söylüyor, pişman olacağı adımlar atıyordu.</p>
<p>Baktığı yerin farklılığını fark edebilmesi için ona bir daha döndü ve “Ey Ömer!” dedi. “Bu namazı kıldırıp kıldırmamakta serbest bırakıldım ve kıldırmayı tercih ettim. Eğer İbn-i Selûl’ün de affedileceğini bilseydim, onun için yetmişten fazla istiğfar ederdim!”</p>
<p>Zira, Cibrîl’in getirdiği mesaj, “Onlar için sen ister Allah’tan af dile ister dileme! Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir,” hükmünü veriyordu.</p>
<p>Öte yandan, içeride gözüktüğü halde dokuz yıldır kuyu kazan bu adam için yapılan muamele hâlâ hazmedilebilmiş değildi; konuşulanlar Allah Resûlü’nün de (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağına gelince, “Ben ona gömleğimi vermişim, Allah nezdinde ne kıymeti var? Onun için ne ifade edecek ki! Benim esas beklentim, bu vesileyle bin, hatta daha fazla kişinin samimâne İslâm’a girmesidir!”</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki nifak ocağının baş yaverine gömleğini verip namazını kıldırmasının en önemli sebebi, o âna kadar entrikalarını fark edemeyip de arkasına takılan binlerce insanı bu tuzaktan kurtarabilmekmiş!</p>
<p>Ebû Cehil gibi İbn-i Selûl de ‘<i>binlere bâliğ birlerden</i>’ birisiymiş; etrafında, gözünün içine bakan ve attığı her adımı yürünmesi gereken yol gibi gören kitleler varmış.</p>
<p>Sonrasında bu da olmuş; “Bu kadar olur!” diyen bin kişi gelmiş; gözleri açılmış ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında samimâne saf bağlamışlar.</p>
<p>Öyleyse, yol ayrımına geldiğimizde tercih edeceğimiz yön önemli; Nebevî izi takip edip yarınki nesilleri bu kan davasından kurtaracak ve onlara daha steril bir hayat mı bırakacağız? Yoksa duygularımızın esiri olup biriken hıncımızı tatmin adına intikam peşinde mi koşacağız?</p>
<p>Bugüne kadarki duruşumuzla kazanmış olabiliriz; ne var ki yarınki imtihanlarımız daha çetin olacak.</p>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_6041564f227d0_rand td_block_template_1 "><strong>Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yarinki-imtihanimiz-resit-haylamaz/">Yarınki imtihanımız | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</title>
		<link>https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2020 10:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Iyâd İbn-i Ganm]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünden bugüne devlet, millet, medeniyet ve müesseseleri çöküşe götüren ortak ve tekrarlanan birtakım hatalar vardır. İdeal – realite dengesini tutturamama, günübirlik hareket, dışa kapalılık, kaynakların plansız ve projesiz kullanımı, ihtiyaç&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/">İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünden bugüne devlet, millet, medeniyet ve müesseseleri çöküşe götüren ortak ve tekrarlanan birtakım hatalar vardır. İdeal – realite dengesini tutturamama, günübirlik hareket, dışa kapalılık, kaynakların plansız ve projesiz kullanımı, ihtiyaç sayısınca salih ve alanında mütehassıs insan yetiştirememe ya da vazifelendirmede liyakate dikkat etmeme, bölgesel ve küresel çapta meydana gelen değişim ve dönüşümü zamanında ve doğru okuyamama, düşünen ve üreten insanları yeterince desteklememe, bünyedeki adlî ve ahlakî çöküntüyü dikkate almama, fertlere insanî ve evrensel hedefler verememe ve bunun beraberinde getirdiği zevk ve tüketim çılgınlığı, mali harcamalardaki israf ve lüks tutkusu… bunlardan bazıları. Fakat bu makalemizde özellikle dikkat çekeceğimiz bir hata var ki tarih boyunca yaşanan çöküşlerin ve kargaşanın en önemli sebeplerinden biri: idarede adam ve akraba kayırma.</p>
<p>Fert ve toplumu çöküşe götüren hiçbir şeye kayıtsız kalmayan Kur’ân ve Sünnet, idareye güveni ortadan kaldıracak, iç huzuru sarsacak ve ilerlemeye mâni olacak bu öldürücü virüsün, İslam toplumuna bulaşmaması adına birtakım emir ve nehiylerde bulunur. İnsan istihdamında dikkat edilmesi gereken esas ve usulleri, şahsi yorumlara kapı aralamayacak netlikte hem teorik hem de pratik olarak ortaya koyar. Öncelikle Kur’ân, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder…”<span id="easy-footnote-1-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-1-4469" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> buyurur ve en temel kritere işaret eder: ehliyet/liyakat!</p>
<h4><strong>Vazife isteyene değil ehil olana verilir!</strong></h4>
<p>Mekke fethedilince Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yaklaşan amcası Hz. Abbas, damadı Hz. Ali, o güne kadar Osman İbn-i Talha’nın ailesinde olan Kâbe’ye ait “Hicâbe” vazifesini üzerlerine almayı talep ederler. Bu konuda kararını açıklamadan önce Kâbe’ye giren Allah Resûlü’ne içerde yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerime nazil olur. Kâbe’den dışarıya adımını atarken metaf alanında kendisine bekleyen topluluğa bu ayeti okur; istihdamda ehliyet, salahiyet ve liyakat prensibine dikkat çeker. Ardından da anahtarları Hz. Osman İbn-i Talha’yı teslim eder.<span id="easy-footnote-2-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-2-4469" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span></p>
<p>Allah Resûlü de insan istihdamı konusunda ilk günden itibaren bu emir çerçevesinde hareket eder; görevlendirmelerde, insanların kendisine yakınlığına, kabilesine, ırkına ve yaşına değil liyakatına, işe ehilliğine ve salahiyetine bakar. Mesela Mekke fethedildiğinde valilik görevini, etrafındaki yakınlarına ve ileri gelen ashâbına rağmen on dokuz yaşında, daha yeni Müslüman olmuş Hz. Attab İbn-i Esîd’e verir. Hz. Attab’ın Mekke’nin idaresinde ortaya koyduğu performans, bu tercihin ne kadar isabetli olduğunu kısa zamanda ortaya koyar. Öyle ki Hz. Ebû Bekir de kendi döneminde başarılı idaresinden dolayı onun Mekke valiliği görevini devam ettirir.</p>
<h4><strong>İşi, ehline vermemek hıyanettir!</strong></h4>
<p>Allah Resûlü, uygulamalarının yanında toplumda bu hassasiyeti yerleştirme adına beyanlarında da yer yer bu konuya dikkat çeker. Bir gün ashabıyla görüşürken huzuruna bir bedevî gelir ve <em>“Kıyamet ne zaman kopacak?”</em> diye sorar. Allah Resûlü, konuşmasına devam eder. Sözünü bitirince soruyu soran bedevîye döner ve <em>“Emanet, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!”</em> buyurur.<span id="easy-footnote-3-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-3-4469" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Yine bir başka zaman mevzuyu insan istihdamına getirir ve “<em>Milleti idare eden bir kimse¸ bir işi, daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah’a¸ Resûlüne ve mü’minlere hıyânet eder.”<span id="easy-footnote-4-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-4-4469" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></em> der ve işi, en ehil olana vermemenin ne kadar büyük bir vebal olduğuna işaret eder. Kendisini Medine’ye davet eden Ensar’dan Akabe’de söz aldığı hususlardan birisi de <em>“İş konusunda o işin ehliyle cedelleşmemek!”</em> maddesiydi.<span id="easy-footnote-5-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-5-4469" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span></p>
<h4><strong>Ehliyeti değil yakınlığı esas alan lanete düçar olabilir!</strong></h4>
<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), ordu komutanı Hz. Yezid İbn-i Süfyan’ı Şam’a gönderirken önce kendisine birtakım nasihatlerde bulunur. Ardından da onu şöyle uyarır: <em>“Ey Yezid!.. Akrabaların var. Lâkin onları başkalarına tercih ederek kamuya ait işlerde istihdam etmenden endişe duyuyorum. (Unutma ki) Allah Resûlü: ‘Müslümanları yönetirken iltimas eseri olarak bir yakınını kayırıp işe onu tayin eden Allah’ın lanetine düçar olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, hesap gününde ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu cehenneme atar.’ buyurdu.”</em><span id="easy-footnote-6-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-6-4469" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p>Yine bu konuda İslam Tarihi’nde en güzel örnekleri ortaya koyanlardan Hz. Ömer de <em>“Müslümanların yönetiminde bulunan bir kimse¸ dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı kayırır ve bir işin başına getirirse Allah’a, Resûlüne ve Müslümanlara ihanet etmiş olur.”<span id="easy-footnote-7-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-7-4469" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> </em>der; idarede adam ya da akraba kayırmanın tehlikesine dikkat çeker.</p>
<h4><strong>Kobraların ısırmasını, kamu malına el uzatmaya tercih eden sahabî: Hz. Iyâd</strong></h4>
<p>Allah ve Resûlü’nün bu konudaki tahşidatları sahabede tam bir şuur oluşturur. İnsan istihdam ederken ya da yerlerine birini vekil bırakırken ilk baktıkları şey muhatabın işe ehilliğidir. Mesela Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) “Ümmetin Emini” olarak tavsif buyurduğu Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah, vefatından önce yerine Hz. Iyâd İbn-i Ganm’ı vekil bırakır. Hudeybiye anlaşmasından kısa bir süre önce Müslüman olan Hz. Iyâd, hem güzel ahlakı hem de o güne kadar kendisine verilen idari görevlerdeki ciddiyeti ve üstün askeri başarılarıyla Hz. Ebû Ubeyde’nin dikkatini çekmiştir.</p>
<p>Hz. Ömer, valisi Hz. Ebû Ubeyde’nin vefat haberi kendisine ulaşınca <em>“Senin yerini kimse tutamaz.”</em> buyurur ve ardından <em>“Yerine kimi bıraktı?”</em> diye sorar. <em>“Iyâd İbn-i Ganm!”</em> cevabı verilir. Hz. Ebû Ubeyde’nin takdirini çok isabetli bulan Hz. Ömer, Hz. Iyâd’ın valiliğini onaylar, kendisine bir mektup yazar, <em>“Seni Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh’ın yerine vali olarak tayin ettim. Bu itibarla daima Allah’ın emri ve hak üzerine amel et!”</em> buyurur ve valilik görevini icra ederken dikkat etmesi gereken emir ve nehiyleri tek tek not düşer.<span id="easy-footnote-8-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-8-4469" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>Hz. Iyâd, hoşgörülü, cömert ve civanmert bir şahsiyettir. Bir taraftan kamu malı, hakkı ve hukuku konusunda kılı kırk yararcasına dikkatli diğer taraftan şahsi imkanlarını, çevresindeki muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için kullanacak kadar da duyarlı bir insan ve idarecidir. Öyle ki elinde olanı fakirlere dağıttığı için yanına gelen hizmetçisi, <em>“Yiyecek bir şeyimiz kalmadı!”</em> dediğinde Hz. Iyâd, üzerindeki elbiseyi çıkarır ve <em>“Bunu al götür sat! Parasıyla hemen un al!”</em> buyurur.</p>
<p>Olaya şahit olanlar, <em>“Subhanallah! Elbiseni sattırmadan şu köşede duran maldan beş dinarı, yarına kadar borç alsaydın olmaz mıydı?”</em> derler. Kamu malı hususunda çok hassas davranan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), <em>“Dediğiniz şeyi yapmaktansa elimi bir kobra yılanının deliğine sokup onun elimi ısırmasını tercih ederim!”</em> karşılığını verir. Zira o köşede duran para, hazineye aittir.</p>
<p>O, maaş zamanı gelip de kendisine takdir edilen miktarı alacağı ana kadar kendi malından bir şeyleri satarak geçimini temin eder. Maaşını aldığında kendisini görenler, zengin zanneder. Fakat aradan birkaç gün geçip tekrar geldiklerinde yanında tek bir dirhem bile bulamazlar. Zira o, son kuruşuna kadar maaşını, ihtiyaç sahiplerine dağıtır. Hz. Iyâd, bu cömertliğinden dolayı Hz. Ömer’e şikâyet edilir ve “Iyâd çok savurgan; elinde hiçbir şey tutmamaktadır.” denilir. Buna karşılık valisini yakından takip eden Hz. Ömer, <em>“Iyâd’ın cömertliği, elindeki kendi malı ile ilgilidir. Kamu malına gelince ona asla dokunmamaktadır. Dolayısıyla ben, Ebû Ubeyde’nin çok isabetli bir tercihte bulunarak yerine vekil bıraktığı salih ve ehil bir valiyi azledemem!”</em> buyurur.<span id="easy-footnote-9-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-9-4469" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span></p>
<h4><strong>Testereyle biçilirim fakat kamu malına dokunmam!</strong></h4>
<p>Hz. Iyâd, vali olarak atanınca yakın aile çevresinden bir grup insan yanına gelir; akrabalık bağını güçlü tutmasını ve kendilerine iyilikte bulunmasını isterler. Hz. Iyâd, uzun yoldan gelen akrabalarını, sevinçle karşılar ve misafir edip ikramlarda bulunur. Aradan birkaç gün geçince Hz. Iyâd’a asıl ziyaret sebeplerini izah eder; akrabalık hukukuna dikkat çeker ve kendilerine ihsanlarda bulunmasını talep ederler. Bunun üzerine Hz. Iyâd (radıyallahu anh), beş kişiden müteşekkil heyettekilerin her birine onar dinar verir.</p>
<p>Hz. Iyâd’ın akrabaları, bunu beğenmeyerek iade eder, kızar ve kendisine gücenirler. Beklentileri daha yüksektir. Onların bu tavır ve tutumları karşısında Hz. Iyâd: <em>“Ey amcaoğulları! Sizin akrabalığınızı, hakkınızı ve uzaktan gelerek çektiğiniz sıkıntılarınızı inkâr etmiyorum. Lakin ben o parayı size, bir kölemi ve aslî ihtiyaçlarımdan olan bir malı satarak verebildim. Bu nedenle beni mazur görün.”</em> buyurur. Bunun üzerine akrabaları, “Yemin ederiz ki, Allah seni mazur görmez. Zira sen Şam’ın (bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları) yarısına valisin. Fakat bize, ailemizin yanına geri dönmeye bile yetmeyecek kadar az para vermektesin.” yakınırlar.</p>
<p>Hz. Iyâd’ın akrabalarının ondan beklentisi, makamının gücünü kullanıp devlet bütçesinden kendilerine bol bol ihsanlarda bulunmasıdır. Durumun farkında olan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), <em>“Siz, kamu malından çalmamı istiyorsunuz. Oysa ben, testereyle biçilip gemi tahtalarının rendelendiği gibi rendelenmeyi, devletin/halkın bir kuruşuna hıyanet etmeye ya da bir Müslümanın ve anlaşmalı bir gayr-ı Müslim’in hakkına girmeye, tercih ederim.”</em> buyurur. <span id="easy-footnote-10-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-10-4469" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<h4><strong>Bari bize devlette görev ver! </strong></h4>
<p>Fakat onlar, Hz. Iyâd’ın bu konudaki hassasiyetini anlamak ya da kabullenmek istemezler. Bu sefer de “Biz, seni, şahsi imkânlarının çok sınırlı olmasından ve kamu malı hassasiyetinden dolayı mazur görüyoruz. O zaman bize, devlet dairelerinde bir görev ver! Biz de diğer insanların kazançlarından verdiği gibi vergi verir ve onların konumlarından yararlandığı gibi yararlanırız. Sen bizim halimizi biliyor ve görüyorsun. Bize takdir edeceğin görevden başka da bir şey istemeyiz.” derler.</p>
<p>Meselenin hak hukuka, hesap kitaba ve ahirete bakan tarafının yanında Hz. Iyâd (radıyallahu anh), amiri halife Hz. Ömer’in, “idarede adam ve akraba kayırma” konusunda ne kadar hassas olduğunu hatırlatır ve şöyle der: <em>“Vallahi benim bildiği kadarıyla sizler, faziletli insanlarsınız. Lakin akrabalarımdan bir grup insanı kayırıp görev verdiğim halife Ömer’e ulaşır; o da bunu asla tasvip etmez ve haklı olarak beni kınar. Ben ise Allah Resûlü’nün halifesinin az veya çok beni kınamasına tahammül edemem!”</em> buyurur. Böylece akrabaları, geç de olsa işin ciddiyetini anlarlar ve Hz. Iyâd’a gönül koyarak yanından ayrılırlar.<span id="easy-footnote-11-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-11-4469" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span></p>
<p>Valiliği süresince birçok fetihlere de imza atan Hz. Iyâd İbn-i Ganm, hicretin 20. yılında, arkasından hiçbir mal ve hiç kimseye ait bir borç bırakmadan 60 yaşında vefat eder.</p>
<h4><strong>Netice</strong></h4>
<p>İslam’da insan istihdam ederken esas olan ehliyettir. Kur’ân ve Sünnet, inananlara açık ve net bir şekilde bunu emretmektedir. Duygu ve düşüncelerini, Kur’ân ve Sünnet üzere şekillendirenler, Allah Resûlü’nü kendisine örnek alanlar, ne olursa olsun muhataplarının kırılıp gücenmesine aldırış etmeyerek bu konuda doğru olanı yapmakta ısrar etmelidirler. Aksi bir durum, onlar için görevi kötüye kullanıp emanete ihanet etme kapsamına girer. Kayırdıkları akrabaları içinse millete ait bir makamı haksız yere işgal ve milletin malını da haksız yere yeme manasına gelir.</p>
<p>Her ikisinin de hem dünyaya hem de ahirete bakan neticelerini çok iyi bilen ve hesaplayan Hz. İyad gibi hassas ruhlar, çok dikkatli hareket eder ve kimsenin hakkına hukukuna girmeden kendilerine tevdi edilen vazifeyi bihakkın yerine getirmeye çalışırlar. Yanlarına gelen akrabalarına ihsan da bulunacaklarsa bunu şahsi imkanlarından karşılar; ısrarlara ve kırılıp darılmalara rağmen millete ait işlerin idare edildiği makamları ve yine millete ait malı mülkü akrabalarına peşkeş çekmezler. Kamuyu ilgilendiren meselelerde işi, o işe en salih ve ehil insana emanet ederler. Zira Kur’ân, <em>“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne hıyanet etmeyin, bile bile aranızdaki emanetlerinize de hıyanet etmeyin! Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, sadece birer imtihan konusudur. Büyük mükâfat ise, âhirette Allah nezdindedir.”</em><span id="easy-footnote-12-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-12-4469" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> buyurur.</p>
<p><strong>Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Nisa Sûresi 4/58</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Müslim, Hac 390</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, İlim 2</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Hakim, Müstedrek 4/104 (7023); Taberânî, Kebir 11/114; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/212</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/453</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 21. Hadis</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Kesîr, Müsnedü’l-Fârûk 2/536</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/70, 71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/72</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Enfal Sûresi 8/27, 28</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/">İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</title>
		<link>https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2020 10:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[ikrime]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13187</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/">Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda</strong></p>
<p>Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar hep küfre merkez olmuş Ebû Cehil evinin kin ve nefretini soluklamış, her adımı Müslümanlığın aleyhinde cereyan eden bir cepheleşmenin tarafı olmuştu. Ancak akışın mecraını bulduğu bugün, eltisi Cüveyriye ile birlikte o da gelmiş ve Resûlullah’ın huzurunda o da kelime-i tevhidi söyleyerek Müslüman olmuştu. Yalnız bir sıkıntısı vardı; o güne kadar çok adam öldürüp zulmeden kocası İkrime hakkında “ölüm” kararı vardı! Zaten İkrime de suyun akışına güç yetiremeyeceğini anlayınca pes etmiş, karşı koyma düşüncesinden vazgeçmiş ve canını kurtarmak için Yemen’e kaçmıştı.</p>
<p>Huzurun tarifi imkansız atmosferiyle ilk defa tanışan ve bunca zamandan sonra kendini kurtaran Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) şimdi yeni bir telaş almıştı; acaba, kocası İkrime’yi de kurtarma imkanı yok muydu? Huzurda görüp duyduğu atmosfer de onu cesaretlendirmişti; Safâ Tepesi’nde kaldığı bu kısa zaman içinde, düne kadar duyduğu her şeyin kocaman bir “yalan” olduğunu fark etmiş ve aynı yalanların kurbanı olarak kaçan kocasını kurtarmanın telaşına düşmüştü! Zaten o gün, kendisini kurtaran, başkasını kurtarmaya adıyordu ve büyük bir vefa örneği sergileyerek o da öyle yaptı; bugüne kadar aynı yastığa baş koyduğu kocası İkrime’nin de elinden tutabilmek için bu fırsatı değerlendirdi ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Amca oğlum İkrime, Senden korkup terk-i diyâr etti ve kendini sahile doğru, Yemen tarafına attı; Senin onu öldürteceğini sanıyor; ona da emân verir misin, yâ Resûlallah?”</p>
<p>Onu da Allah Resûlü’nün gemisine alıp ebedi hayata beraber yürümek istediği her hâlinden belliydi. Hâlbuki o gün, “Bu kadar adamı öldürmeseydi?”, “Kaçmasaydı!” veya “Kadın başıma onun için ben ne yapabilirim ki?” deseydi onu kimse ayıplamazdı. Zira yerden göğe kadar haklıydı! Çünkü o günün şartlarında, bir kadının evinden dışarı çıkması, tehlikeyle burun buruna gelmesi demekti. Hele, bir kadın için şehirler arası yolculuğu, o gün hiç kimse aklından geçiremezdi; erkekler bile tek başlarına yola çıkamaz, yola tuzak kuran eşkıyaya yem olurdu! Ancak bu kadın, her şeyi göze almış ve şimdi Resûlullah’tan, kaçan kocası İkrime için emân dileniyordu!</p>
<p>İslâm adına ne öğrenmiş, hangi âyet veya hadîsi talim etmişti? Resûlullah ile kaç dakikalık muârefesi olmuştu? İlmi de yoktu! Hatta, henüz Kur’ân’ın kapağını bile kaldırmamıştı! Demek ki bilmek başka, yaşamak ise bambaşka bir şeydi ve o, henüz sâiklerini bilemediği bir heyecan yaşıyordu. Şahit olduğu da bundan başkası değildi; ortada Ebû Cehil’in gelini ve Hâris İbn-i Hişâm’ın kızı Ümmü Hakîm ile oğlu İkrime dahil herkese sinesini açan bir Hakikat Güneşi duruyordu! Kimseye, “Canı Cehennem’e!” dememiş, hatta herkesi Cennet’e davet ederken, “Cehennem’in canı Cehennem’e!” yaklaşımı sergiliyordu!</p>
<p>İşte, bu atmosferin sıcaklığını fark eden Ümmü Hakîm, bu sinede, ebedî kaybedişe doğru yelken açan kocasına da yer olduğunu görmüş ve Habîbullah’tan, İkrime için de emân istemişti. Zaten affetmek için vesile arayan Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bu samimi talep karşısında ona döndü ve “O da emindir!” deyiverdi!</p>
<p><strong>Ümmü Hakim, İkrime’nin Peşinde</strong></p>
<p>Tam, tahmin ettiği gibiydi ve bir anda dünyalar onun oluverdi! Şimdi onu, kocasını da bu Şefkat’le tanıştıracak olmanın heyecanı sarmıştı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. Akla ziyan badirelerle dolu bu yolculuk esnasında, bir nebze olsun güven verir düşüncesiyle yanına <em>Bizans asıl</em>lı uşağını da almıştı; kaçan kocasının peşinden Yemen’e, onu geri getirmek için gidiyordu!</p>
<p>Çeşit çeşit bâdireler atlatsa, yürümekten ayakları şişip yorgunluktan bitkin düşse de azminden bir şey kaybetmemiş ve canını dişine takarak Tihâme sahillerine kadar gelmiş, kocasının izini arıyordu! Derken, gösterilen yerde uzaktan fark ettiği şahsın, kocası İkrime olduğunu anlaması uzun sürmedi. Kendisinden önce sesini ona ulaştırmış, “Ben geldim!” dercesine İkrime’ye el sallamaya başlamıştı; hanımı Ümmü Hakîm, İkrime’nin peşinden Yemen’e kadar gelmişti!</p>
<p>İkrime’nin karanlık dünyasında şimşek üstüne şimşek çakıyordu; bu kadının burada ne işi vardı? Üstelik kadın başına buraya nasıl ve kiminle gelmişti? Ayrıca niye gelmiş olabilirdi ki? Acaba, o da mı kaçmıştı? Korku-telaş içinde gidip gelen dünyasında tufanlar kopuyordu; aklına o kadar soru üşüşmüştü ki hiçbirisine cevap bulamıyor ve hanımının buralara kadar gelişine bir anlam veremiyordu. Önce ne diyeceğini bilemediğini ifade eden nazarlarla uzaktan süzdü onu. “<em>Senin buralarda ne işin var?</em>” dercesine bakıyordu. Kendisini şaşkınlıkla süzen kocasına şefkat dolu bir tonla, “Ey amca oğlu!” diye seslendi Ümmü Hakîm. Sonra da şunları söyledi:</p>
<p>“Ben, insanların en iyiliksever olanının, hilm ü silmi zirvede temsil eden ve insanlar arasında en fazla başkasına yardımcı olmaya çalışan birisinin yanından geliyorum; sakın kendini helâk etme!”</p>
<p>Hanımı Ümmü Hakîm olduğundan emin olduğu bu kadın, hiç alışık olmadığı şeyler söylüyordu! “Ne diyor bu kadın?” dercesine ona bakarken, şefkatle kocasına yönelen Ümmü Hakîm, “Senin için ben, Resûlullah’tan emân diledim; O da (sallallahu aleyhi ve sellem), güvence verdi ve seni de affettiğini söyledi!”</p>
<p>Nutku tutulmuştu İkrime’nin; “Resûlullah” dediğine göre hanımı da Müslüman olmuştu. Hoş, zaten başka türlü buralara kadar aklı başında hiç bir kadın gelmezdi, gelemezdi! Bir de söyledikleri… Aman Allah’ım; ne büyüklük, ne ululuktu bu! İlk günden bu yana, babasının başını çektiği her türlü şirretliğe, daha sonra da kendisinin yürüttüğü akla hayale gelmez kötülüklere rağmen şimdi O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün bunları yapanları affettiğini söylüyor, onları da sinesine almaya hazırlanıyordu! Böyle bir âlicenaplığı kim gösterebilirdi ki?</p>
<p>Demek ki affetmişti! Bir aralık aklına kayıktaki muhasebe geldi; sahilden karşıya geçerken bindiği kayık fırtınaya kapılmış ve batma tehlikesi geçirmişti. Dağlarvârî dalgaları kayığı yutmak üzereydi. Ölüm endişesiyle başını kurtarmak için çıktığı yolda can derdine düştüğü bu demlerde çareyi <em>Lât</em> ve <em>Uzzâ</em>’ya sığınmada bulunca kayığın sahibi ona kızmış ve “Sakın ihlâstan ayrılmayın!” demişti. “Çünkü sizin zikrettiğiniz bu ilahların bugün, ne size ne de bir başkasına faydası olabilir!”</p>
<p>Fırtına ve dalgalarla birlikte Mekke ile Yemen arasında gidip geldiği bu demlerde kayığın sahibine, “Peki, öyleyse ne diyeyim?” diye sorduğunda da “Lâ ilâhe illallah!” cevabını almış ve canı sıkılmış, “İyi de ben, zaten bundan kaçıp da buraya geldim!” diye tepki göstermişti. Bindiği kayık batmak üzereyken o gün, şefkatinden medet umduğu Muhammedü’l-Emîn, Ebû Cehil’in oğlu ve Benî Mahzûm’un yeni lideri İkrime’yi Yemen’de bulmuş, şefkat iklimine davet ediyordu!</p>
<p>Kaçtığı günden bu yana âdeta her şey onu aynı noktaya davet ediyordu ve tabiî olarak her davet, dünyasında fırtınaların kopmasına sebebiyet vermiş ve iç âleminde bir değişim başlamıştı! Hanımı Ümmü Hakîm’in bu fedâkarlığı ise bamtelini titreten en tesirli dokunuştu! Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu! Canını kurtarmak için “fetih”ten kaçan İkrime, derûnunda bir fetih yaşıyordu!</p>
<p>Hiç kimsenin katlanmayacağı bu fedakarlığı yapan hanımına uzun uzadıya baktı; “İşte, saâdet bu!” dercesine süzüyordu Ümmü Hakîm’i. Kendisi için buralara kadar gelişine bir türlü akıl erdiremediği hanımına, “Bunu, gerçekten yaptın mı?” diye sordu. “Evet!” diyordu metânetle Ümmü Hakîm. “Evet, O’nunla ben konuştum ve senin için emân istedim!”</p>
<p>İşlerin yolunda gittiği dönemlerde herkes yakında durur, yardım etmeye çalışırdı; gerçek babayiğitler ise ancak böylesine kritik noktalarda kendini gösterir ve gereken adımı atmaktan çekinmez, hatta bunu yaparken de nice tehlikelere göğüs gererlerdi! Böylesine samimi bir yüreğe kayıtsız kalınır mıydı hiç?</p>
<p>Bu arada Ümmü Hakîm, Mekke’de olup bitenleri anlatıyordu ona; ışığa koşan kelebekler gibi insanların, Kâbe’ye yönelişlerinden, Mekke’de tecelli eden engin hoşgörü ve şefkat meltemlerinden, kendisi gibi kaçıp da yolunu kaybettirmek isteyenlerin bile geri geldiklerinde el üstünde tutulduklarından bahisler açtı; yalvaran bir ses tonuyla, kocası İkrime’nin de Mekke’ye dönmesini istiyordu! Herkese şefkatle muamele eden, kimseye eski yaptığı kötülüklerini hatırlatıp da mahcûbiyet yaşatmayan, canına kastedenleri bile affedip baş tacı yapan Muhammedü’l-Emîn’in sözü vardı; kılına bile zarar gelmeyecekti!</p>
<p><strong>Nebevî İkazlar</strong></p>
<p>İkrime’nin Güneş’e yolculuğu başlamak üzereydi; yüzünü kıbleye çevirmiş, dün korkuyla kaçtığı Mekke’ye, büyük bir ümitle geliyordu!</p>
<p>Diğer yanda, ashâbıyla Kâbe’de oturup sohbet eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir aralık gözünü ufuklara dikmiş, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime, şu anda sizin yanınıza mü’min ve muhâcir olarak geliyor!” müjdesini vermişti. Ancak bir de tembihi vardı; “Sakın ola ki!” diyordu. “Onun babası hakkında kötü bir söz söylemeyin; çünkü ölü hakkında uygunsuz ve kötü söz söylemenin, ölüye herhangi bir fayda veya zararı olmadığı gibi sadece onun arkada bıraktıklarını incitip tahrik eder!”</p>
<p>Demek ki Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi, Resûlullah da bekliyordu! Üstelik bu beyanlarıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zemini onun gelişine hazırlıyor ve ashâbına da Kur’ânî bir metodu hatırlatıyordu; zira Allah (celle celâluhû), başkasının değerlerine küfretmeyi yasaklamış ve bunu, kendi değerlerine küfretmenin davetiyesi olarak ifade etmişti. “Anne-babanıza küfretmeyin!” şeklindeki ikazı da bu istikamette bir uyarıydı. O’na göre, muhatap Ebû Cehil bile olsa, mü’min onu Cehennem’e itmemeliydi!</p>
<p><strong>Nebevî Karşılama</strong></p>
<p>Derken vakit gelmiş ve hanımıyla birlikte İkrime de Mekke’ye ulaşmıştı; doğruca Kâbe’ye geldi. Bu sırada ashâbıyla sohbet etmekte olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gelişini görür görmez oturduğu yerden fırlayıp ayağa kalktı; rüyalarını meşgul eden bir adam daha gelmişti! Kollarını iki yana açmış, kendisine doğru ilerleyen İkrime’ye yürüyordu! Ashâb-ı kirâm da hayret içinde kalmıştı; sanki yıllardır birbirini göremeyen candan iki dostun, hiç beklenmedik bir anda ve sürpriz bir şekilde buluşmasını andıran bir manzaraya şahit oluyorlardı! O kadar ki bu gelişle sevinen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerindeki ridanın düştüğünü bile hissedememişti! Ona, “Hoş geldin ey hicret süvârisi!” diyordu. Şefkat Güneşi’nin bu candan doğuşu karşısında bir buzdağı daha erimiş, rahmet deryasına karıştıktan sonra bulutların üstüne doğru tebahhura başlamıştı!</p>
<p>Genel manzara da hanımını doğruluyordu; ancak yine de yüzündeki peçeyle bir köşede beklemeye duran hanımı Ümmü Hakîm’i göstererek, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bu, Senin bana da emân verdiğini söylüyor; doğru mu?”</p>
<p>Az önce kollarını açıp da kendini candan kucaklayan merciden, kadife misal bir ses yükseliyordu:</p>
<p>“Tabii ki doğru söylemiş; sen de emniyettesin!”</p>
<p>Ötesi yoktu ki! Candan öte bu dostun uzattığı ele elini uzattı; ölümü defalarca hak ettiği halde hayatını bağışlayıp kendisine kucak açan Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne karşı duyduğu mahcûbiyetle şunları söyledi:</p>
<p>“Bu hâl, teslimiyet hâlidir; şayet öldürmüş olsaydın, günahkâr ve hata ile âlûde bir insanı öldürmüş olacaktın! Affetmekle, bir yakınının elinden tutuyor ve onu da ihyâ ediyorsun!”</p>
<p>“Davetine icabet edeceğim!” der gibiydi ve sordu:</p>
<p>“Peki, benden ne istiyorsun yâ Muhammed? Senin beni davet ettiğin şey nedir?”</p>
<p>Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehadet etmeye, namazı dosdoğru kılmaya, zekâtı vermeye ve şunu, şunu yapmaya davet ediyorum!” buyurdu.</p>
<p><strong>İkrime, Gönlünü Teslim Ediyor</strong></p>
<p>Sımsıcak atmosferine aldığı İkrime’yi de İslâm’ın temel meselelerini yerine getirmeye davet ediyordu! Bunun üzerine İkrime, kıymeti takdir edâlı şu cümleleri sıralamaya başladı:</p>
<p>“Vallahi de Sen beni, sadece hayra, güzel ve en iyi olana davet ediyorsun; zaten daha önce de yâ Resûlallah, Sen bizi bunlara davet edip dururdun! Çünkü Sen, bizim en doğru sözlümüz ve insanlara karşı iyiliği en bol olanımızdın! Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resûlü’dür!”</p>
<p>Mürde bir gönül daha İslâm’la tanışmıştı ya, dünyada Allah Resûlü’nden daha huzurlu bir başkası yoktu! Sevincini paylaştığı Hazreti İkrime’ye, “İnsanların istedikleri gibi sen de Benden bir şey iste ki onu sana vereyim!” buyurdu. Ancak İkrime’nin dünya malında gözü yoktu ve boynunu bükerek, “Ben, senden dünya malı istemiyorum!” dedi. “Aksine dünya malı yönüyle ben, Kureyş’in en zenginiyim! Benim Senden başka bir istediğim var; sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklardan, kötülük adına attığım bütün adımlardan, yüzüne söylediğim bütün çirkin sözlerden ve gıyabında ettiğim her türlü kelamdan dolayı Allah’ın beni affetmesi için istiğfarda bulunup bana dua etmeni istiyorum!”</p>
<p>Gönlünün dilini konuşturmuştu İkrime; onun için Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ellerini açtı ve Hazreti İkrime için şöyle dua etti:</p>
<p>“Allah’ım! Bana karşı yaptığı bütün düşmanlıklarından, Senin nûrunu söndürmek için attığı her türlü adımdan, Benim aleyhimde konuşup da hakkıma girdiği her türlü olumsuzluktan ve gerek yüzüme karşı gerekse aleyhimde sarf ettiği bütün çirkin sözlerden dolayı onu affeyle!”</p>
<p>Kapıyı azıcık araladığı yerden dağlar cesametinde rahmete mazhar oluyordu ve Rahmân’ın kapısındaki en sevgili kuldan bu enginlikte bir duaya mazhar olmanın sevincini iliklerine kadar yaşayan Hazreti İkrime, “Ben bu kadarına razıyım yâ Resûlallah!” diyecek ve memnuniyetini ifade edecekti.</p>
<p><strong>İkrime Mesafeyi Kapatıyor</strong></p>
<p>Füze hızıyla kendi serhaddine yükselen İkrime, bununla da kalmadı; öncekiler gibi o da eski günlerinin hacâleti içindeydi. Her ne kadar affedilmiş olsa da o, bir türlü kendisini affedemiyordu; Efendiler Efendisi’ne döndü ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Allah’a yemin olsun ki bugüne kadar Allah yolundan insanları alıkoymak için harcadığım malımın iki katını bundan böyle Allah yolunda harcayacağım ve Allah yolunun yolcularına karşı çıkıp da ortaya koyduğum gayretin iki mislini de yine Allah yolunda sarf edeceğim! Ömrüm olduğu sürece de kendimi Allah yoluna adayıp koşturacak ve böylelikle kendimi affettirmek için gayret sarf edeceğim!”</p>
<p>Ölüden diriyi çıkaran Allah (celle celâluhû), ölüden daha beter ve kaskatı bir kalbin hâmili Ebû Cehil sulbünden ve ümmete firavunlukta alem olmuş bir evden İkrime gibi bir mücâhid çıkarıyordu! Yirmi bir yıldır sürekli problem çıkaran bir insan gitmiş, yerine problem çözmek için seve seve başını verecek kadar engin bir kimlik gelmişti!</p>
<p><strong>Nebevî Şefkat Peşini Bırakmıyor</strong></p>
<p>Buna rağmen Allah Resûlü’nün şefkati eksik olmayacak, İkrime’nin güzergâh emniyetini de takip edecek, babasından dolayı kendisini rencide edenleri ikaz edip yeni imtihanlar yaşamasının önüne geçecekti. Zira henüz meselenin künhüne tam vâkıf olamayan bazı insanlar, babası hakkında söz söyleyip Ebû Cehil’in oğlu olduğu için kendisine de “Ne olacak; Allah düşmanı Ebû Cehil’in oğlu!” demiş ve canını sıkmışlardı. Evet, söylenilenler doğruydu; gerçekten de babası tam bir Allah düşmanıydı. Ancak konuşulanların yanlış olmadığını biliyor olsa da bunlar karşısında duyduğu hüznü gizleyemiyor, geçmişini kurcalayıp ailesine karşı bu kadar kırıcı olmalarından rencide oluyordu. Ne de olsa, o babanın oğluydu; kendi iradesinin dışında bir takdirdi bu ve dayanamaz hâle gelince, büyük bir mahcûbiyet ve eziklik içinde gelip önce Ümmü Seleme validemize açtı konuyu; “Bu gidişle burada dayanamayacak, Mekke’ye geri döneceğim!” diyordu.</p>
<p>Hazreti İkrime’nin hüznünü paylaşan Ümmü Seleme Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), meseleden Allah Resûlü’nü haberdar edince Fahr-i Rusül Efendimiz çok üzüldü; namazını kıldırdıktan sonra insanlara döndü ve Hazreti İkrime’yi incitenleri, bir daha benzeri tavır ve davranışlara girmeme konusunda şöyle uyardı:</p>
<p>“İnsanlar madenler gibidir; Câhiliyye günlerinde hayırlı olanlar, anlayışlarını geliştirip kullandıkları sürece İslâm’da da hayırlıdır! Öyleyse, sakın ola ki bir Müslüman, herhangi bir kâfirden dolayı eziyete maruz kalmasın! Sakın ola, ölüp gitmiş birisinden dolayı da yaşayanlara eziyet vermeyin!”</p>
<p>Bununla da yetinmedi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o günden sonra İkrime’ye, “<em>Ebû Cehil’in oğlu İkrime</em>” manasında “<em>İkrime İbn-i Ebî Cehil</em>” denilmesini yasakladı. İz bırakan ikazlardı bunlar ve o günden sonra ashâb-ı kiram hazretleri, ne Hazreti İkrime ne de başka birisi için benzeri ifadeleri kullanacak, mazisinde ne türlü kabahatler olursa olsun mü’min olarak Mescid’e gelen herkesi karşılıksız ve candan bir istekle sinesine basacaktı.</p>
<p><strong>İkrime Amel Defterini Şehitlikle Kapatıyor</strong></p>
<p>Ancak buna rağmen İkrime, eski günleri aklına geldikçe hicap duyuyor, utancından bakışlarını gizlemeye çalışıyordu. Hele, babasının öldüğü Bedir gününü hiç unutamamıştı; çoğu zaman sözlerine, “Bedir günü beni ölümden kurtaran Allah’a hamdolsun!” diye başlar ve bugünleri görüp de Müslüman olduğuna ayrıca hamd ederdi. Yeni İkrime, ibâdet ü taâtıyla göz dolduran ve insanların hayranlıkla baktıkları bir muhasebe insanı hâline gelmişti. Yıllarca karşı çıkıp da aleyhinde konuştuğu Allah kelamı Kur’ân’ı yüzüne yaklaştırıp yanağına koyuyor ve “Rabbimin kelamı!” diyerek gözyaşı döküyordu. Kısaca İkrime, bundan sonraki hayatını sözünün eri olarak yaşadı ve öyle de ruhunu teslim etti; Bizans ordularına karşı mübârezeye çıkan iki kişiden birisi olan İkrime, büyük kahramanlıkların ardından bu savaşta yaralanacak ve azîz bir şehîd olarak ruhunu teslim edecektir. Şehâdet öncesinde arkadaşlarına, “Bugün ölümüne and içmeye ne dersiniz!” diye sormuştu. Niyetini okuyan eski arkadaşı ve ordunun kumandanı Hazreti Hâlid yanına geldi; “Böyle yapma! Çünkü bugün burada senin şehîd edilip öldürülmen, biz Müslümanlara çok ağır gelir!” diyordu. Ancak o kararını çoktan vermişti; Gönlünün Gülü’ne kavuşmak için Yermük’ü fırsat biliyordu. Bir taraftan büyük bir kararlılıkla hazırlığını devam ettirirken diğer yandan da Hazreti Hâlid’e, “Çekil yolumdan ey Hâlid!” diyordu. “Tabii, senin Resûlullah ile geçirdiğin günler bana göre daha fazla; hâlbuki ben ve babam, daha düne kadar Allah Resûlü’ne karşı en çetin insanlardık! Şimdi ise bak, yeni bir fırsat var önümde; öyleyse bugün zaman, babam ve benden kaynaklanan o eski günahları temizleyip affettirme zamanı!”</p>
<p>Sonra da gözlerden kayboldu. Güneş gurûb edip de meydanda olup bitenler ortaya dökülünce, Hazreti İkrime’yi de ağır yaralı buldular; vücudunda yetmiş küsur ok, mızrak ve kılıç yarası vardı! Onu bu hâlde gören bükülmez bilek Hazreti Hâlid, “Benim yerime siz ha!” diye iç geçiriyor, dünün amansız düşmanı Hazreti İkrime’yi, tertemiz huzuruna alan Allah’a hamd ediyordu.</p>
<p>Bu yolculukta yanında, biricik oğlu Amr da vardı. Yaralandığının haberini alan vefalı hanımı Ümmü Hakîm de yanına gelmişti. Onu üzgün ve gözyaşı dökerken görünce ikaz etti; “Sakın ağlama!” diyordu. “Zira ben, zaferi görmedikçe ölmeyeceğim!”</p>
<p>Hakk’a yürürken bile İslâm’ın izzetini düşünecek kadar bir keyfiyet insanı olduğunu gösteriyordu. Bulunduğu yere, amcası ve kayınpederi Hâris İbn-i Hişâm da getirilmişti; o da ağır yaralıydı. Duruşlarında bayram yerine gider gibi bir halleri vardı! Gözlerinin içi gülen Hâris İbn-i Hişâm, son demlerini yaşadığını gördüğü damadına döndü ve “Müjde!” dedi. “Allah (celle celâluhû), bize bir zafer daha nasip etti!”</p>
<p>Bekleyip durduğu bu müjdeyi alan İkrime’nin, ayağa kalkmak istediği görüldü; yanındakilerden yardım talep ediyordu. Huzurda durur gibi bir hâli vardı; gözünü diktiği noktaya bakarken, “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Sana vermiş olduğum sözü yerine getirebildim mi? Râkib-i Muhâcir’in, Sana verdiği sözü yerine getirdi mi?”</p>
<p>Yemen’den geldiği gün Allah Resûlü’ne verdiği sözü hatırlatıyordu. Yüce Dergâh’a yürürken üzerinde, Hazreti Yûsuf misali bir duruş hakimdi; “Allah’ım!” diyordu. “Canımı Müslüman olarak al ve beni de sâlih kullarının arasına ilhak et!”</p>
<p>Dünya ile ukbâ arasındaki ince perdenin öbür tarafına geçerken bir yudum su istemişti; aynı talepte bulunup da kendisine uzatılan matarayı içmek üzere olan kayınpederi ve amcası Hâris İbn-i Hişâm, dudaklarına götürdüğü matarayı “Bunu ona verin!” diyerek damadına uzattı. Tam içecekti ki ileriden bir başkasının sesi yükseldi; o da “Su!” deyip inliyordu. Gözünün ucuyla sesin sahibine baktığında, onun da diğer amcası Ayyâş İbn-i Ebî Rebîa olduğunu gördü. Susuzluktan çatlayan dudaklarını zor hareket ettiriyordu; eğilip ne dediğini anlamak istediklerinde, İkrime’nin de içmekten vazgeçtiği ve “Bunu ona götürün!” dediğini duydular. Ancak artık çok geçti; zira Hazreti Ayyâş son nefesini vermiş, bir yudum su içemeden pervaz etmişti. “<em>Bari, öncekiler!”</em> deyip sırasıyla Hazreti İkrime ve Hazreti Hâris’in yanına geldiklerinde de durum farklı olmadı; zira Yermûk’ün kahramanları, son demlerinde bile fedakârlık adına dünyaya kalıcı bir ders bırakmış ve çoktan kendi ufuklarına yürümüşlerdi!</p>
<p>Şefkat Güneşi’nin yirmi bir yıllık emeğinin semeresiydi bunlar; kömürü elmasa inkılâb ettirmiş, çamurun içinden de altın kametinde insanlar çıkarmıştı!</p>
<p><strong>Kaynak:Dr. Reşit Haylamaz | Peygamberyolu.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/">Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Reşit Haylamaz, Safi Ekmekçi&#8217;nin konuğu olacak</title>
		<link>https://hizmetten.com/bu-aksam-20-30da-resit-haylamaz-safi-ekmekcinin-konugu-olacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2020 17:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[safi ekmekçi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14045</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hizmetten.com ailesi olarak her hafta farklı isimleri CANLI olarak ekranlarınıza getirmeye devam ediyoruz. Safi Ekmekçi moderatörlüğünde gerçekleşecek programımızın konuğu Dr.Reşit Haylamaz. Yayınımızda Peugamber &#8220;Efendimizin Örnek Aile Hayatını&#8221; konuşacağız. Hizmetten YouTube&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-aksam-20-30da-resit-haylamaz-safi-ekmekcinin-konugu-olacak/">Reşit Haylamaz, Safi Ekmekçi&#8217;nin konuğu olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hizmetten.com ailesi olarak her hafta farklı isimleri CANLI olarak ekranlarınıza getirmeye devam ediyoruz.</p>
<p>Safi Ekmekçi moderatörlüğünde gerçekleşecek programımızın konuğu Dr.Reşit Haylamaz. Yayınımızda Peugamber &#8220;Efendimizin Örnek Aile Hayatını&#8221; konuşacağız.</p>
<p>Hizmetten YouTube kanalımızda BU AKŞAM saat 20.30&#8217;da(Avrupa Saati)  gerçekleştireceğimiz programımıza sizleri de ailece bekliyoruz.</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />20.30 Avrupa Saati<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />21.30 Türkiye Saati<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />14.30 Newyork Saati</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4fa.png" alt="📺" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />YouTube Kanalımız:<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4fa.png" alt="📺" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><br />
<a href="http://www.youtube.com/c/Hizmetten" target="_blank" rel="noopener noreferrer"><strong>http://www.youtube.com/c/Hizmetten</strong></a></p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_84726"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/PhQR1Hu2CjM?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-aksam-20-30da-resit-haylamaz-safi-ekmekcinin-konugu-olacak/">Reşit Haylamaz, Safi Ekmekçi&#8217;nin konuğu olacak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’in dili &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 14:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13837</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün yaşananlar bana çok tanıdık geldiği için birkaç haftadır bu köşede sizlere, Cemel’i resmetmeye çalıştım. Doğru, Cemel çok acı, vahim bir hâdise! Başka bir doğru daha var ki Cemel’e gidenlerin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/">Cemel’in dili | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün yaşananlar bana çok tanıdık geldiği için birkaç haftadır bu köşede sizlere, Cemel’i resmetmeye çalıştım.</p>
<p>Doğru, Cemel çok acı, vahim bir hâdise!</p>
<p>Başka bir doğru daha var ki Cemel’e gidenlerin hiçbirisinin niyet ve hedefinde böyle bir sonuç yoktu!</p>
<p>Şüphesiz böyle bir sonucu, hakikat sevdalısı hiç kimse istemez. Ne var ki dün yaşananlardan ders alıp durduğu yeri netleştiremediğinde insan, Cemel’de olduğu gibi kendini hiç istemediği yerde de bulabiliyor!</p>
<p>Öyleyse, aynı delikten bir daha ısırılmamak için Cemel’in çığlık olup haykırdığı realitelere kulak vermek zorundayız.</p>
<p>Bunca hâdiseden kimin ne anladığını bilemem; ancak Cemel bana diyor ki:</p>
<p><b>Öncelikle dilini tut:</b> Taraflarını Allah’ın bağışlayıp Cennet’ine aldığı insanlar hakkında mesnedsiz konuşma. Hem, “Sahâbe” keyfiyetini hâiz bir kıymetin kadrini tartacak teraziye mâlik değilsin ki! Ömer İbn-i Abdülazîz’in dediği gibi “madem ki o günlerde yaşatmamak suretiyle Allah (celle celâlühû), dökülen kanlardan elimizi korudu; öyleyse bugün bize düşen, konuşarak dilimizi kirletmemek, ayrı bir vebale girmemektir!”</p>
<p><b>Her duyduğuna inanma:</b> Yollara Cemel taşları döşeli ve bugün de ortalık, fısk u fücûrdan geçilmiyor; üstelik, gelen haberlerin kısm-ı a’zamîsi “fâsık” patentli. Malum, fâsıkın getirdiği haberi tetkik etmeyi bize Kur’ân emrediyor. Üstelik, işin başından beri “yalan” üzerine kurulu bir dünya var karşımızda. Seyelân halinde sökün edip üzerinize gelen bir septik varsa, muhtevanın ne olduğu bellidir! Dün itibariyle Hazreti Osmân (radıyallahu anh) adına mektup yazıp altına sahte mühür basan, Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) ve Hazreti Ali (radıyallahu anh) adına valilere talimatlar tertip eden ve Hazreti Talha (radıyallahu anh) ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) adına belge tanzim edenlerin, meydanı boş buldukları bugün boş duracağını mı sanıyorsun?</p>
<p><b>Her duyduğunu başkasına aktarma:</b> Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) açık beyanını duymayan yoktur: “Her duyduğunu başkasına taşımak, günah olarak kişiye yeter!”</p>
<p><b>Başkasıyla ilgili sana gelenlerin bir benzerinin de senin adına başkalarına taşındığını unutma:</b> Kur’ân’ın nüzûl ikliminde yetişmiş ve risâlet mektebinden vasıtasız ders almış Ashâb-ı Kirâm’ı (radıyallahu anhüm) bile can kardeşine kılıç çeker haline getiren aynı “kumpas” bugün de sahnede. Düne kadar ıspanak renklerin gündemi olan psikolojik harp, artık yalı ve köşklerin sıradan konusu. Dün, ‘kefenini soyup üzerine taşlar koydukları “yiğidin” yeniden ve kendisi olarak kalkışı’ karşısında çılgına dönenlerin körüklediği mazi derinlikli bir oyunun hedefindesin. Dünden bu yana birbirini didikleyenlerin ittifak edişlerine de şaşırma. Çünkü sen, ortak hedefsin!</p>
<p><b>Duygularınla hareket etme: </b>Hissî temele dayalı kardeşliklerin kırılganlığı daha kolaydır; kardeşliğimizin ebed müddet devamı için mantıkî bir temele oturtulması şarttır. Şunu bil ki duygularını açığa vurduğun yerde, “Gassân” meliklerinden mektuplar gelir. Ne yazık ki herkeste, onu yırtıp yere çalacak bir Ka’b İbn-i Mâlik (radıyallahu anh) iradesi yoktur!</p>
<p><b>Öfke ile hareket etme:</b> Allah (celle celâlühû), sürpriz gelişmeler karşısında kabaran öfkesini yutkunan ve bu durumda bile muhatabını affetmesini bilen mü’minin fiiline ayrı bir kıymet veriyor!</p>
<p><b>Niyetin gibi üslubun da doğru olsun:</b> Niyetin hâlis, talebin de hak olabilir; ancak yürüdüğün yol hakikat gamzeli değil ise maksadın aksi bir sonuçla karşılaşma ihtimalin yüksektir. Hakikat arayışının üslup yanlışlığına kurban olmaması için yol tercihindeki titizlik de ayrıca önem arz eder.</p>
<p><b>İletişim yollarını kapatma:</b> Kültürümüzde, “kapıyı kıyı kaşık bırakmak” şeklinde güzel bir söz var ki aynı muhteva, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da yer alır: “Sevdiğin insanla mesafeli ol; ola ki bir gün düşmanın olur! Düşmanın ile olan mesafeyi de koru; ola ki bir gün dostun olur!” Şunu bil ki başlangıç itibariyle zor ve zamana bağlı olsa da “diplomasi”, problemlerin problemsiz veya en az problemle çözümünde en temel unsurdur.</p>
<p>Ortada tadil edilmesi gereken bir yanlış görmüşsen — ki herkes insandır ve insanın olduğu yerde hata da olabilir — mert ol ve tedaviyi de muhataplarında ara. Aynı zamanda bu, niyetinin halis olduğunu gösteren bir mü’min ahlakıdır! Üstelik, dâhildeki problemin çözümünü hâriçte aradığın sürece sadece problemi büyütmüş, fırsat avcılarının ekmeğine yağ sürmüş olursun.</p>
<p><b>İhtiyat, itidal ve teenniden ayrılma:</b> Gündemine gelen her konuyu, önüne konulan terazilerde değil hakikat mizanlarında tart. İhtiyat, itidal ve teenni, Nebevî takdirli bir mü’min ahlakıdır.</p>
<p><b>Genellemelerden kaçın:</b> Herhangi bir olayda realite ne ise onun dışına çıktığın her ân, başka bir haksızlık irtikâb ediyorsun demektir.</p>
<p><b>İşine odaklan ve işin olmayanı iş edinme:</b> Böylesi günlerde gündemine gelen birçok konunun, seni yarıştan düşürmek için kurgulanmış olabileceğini de hatırından çıkarma. Unutma ki bugün yapılması gerekeni “bugün” yapamazsan, yarın yapman gerekene de zaman bulamazsın! Şartlar ne kadar çetin olursa olsun biz, bugünü yaşıyoruz ve gününü inşâ edemeyenin yarını da hebâ olur!</p>
<p>Hudeybiye’de sesini yükselttiği için ömür boyu tevbe ve istiğfar ettiğini, nafile namaz kılıp tasaddukta bulunduğunu söyleyen Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile Cemel her aklına geldiğinde seccadesi ıslanıncaya kadar ağlayan Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) pişmanlıkları kulağına küpe olsun! Henüz hâdiseyi yaşarken bazen hakikat görülemeyebilir ve sen, suyun bilerek bulandırıldığı bu demlerde tehevvürden uzak dur ve bir hakkı savunacağım diye başka haklara girme.</p>
<p><b>Bu maddeyi de kefesinde yumurta olanlar için yazayım:</b> Böylesine fırtınalı günlerde vazife yapmak, her yiğidin harcı değildir. Önüne gelenin didiklediği zeminde boyunduruğu kaldırmak için Allah (celle celâlühû) seni tercih etmişse bu, ayrı bir mesuliyet, başka bir ciddiyet gerektirir. Bu nazarla Hudeybiye’ye bakabilirsen, seni, niyetini ve önüne koyduğun hedefleri kavrayamayan samimilerin de sesini yükseltebileceğini görürsün ki bu durumda, Ümmü Seleme Validemiz (radıyallahu anhâ) gibi bir duruşla işe koyulmak gerektir. Unutmamak lazım ki ‘atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır!’ Ortalığı kasırgaların kasıp kavurduğu, dalgaların azgınlaşıp gemiyi savurduğu demlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh) hassasiyet ve duruşu gerekir ki Bediüzzaman Hazretleri’nin O’nun (radıyallahu anh) hilâfet günleri için yaptığı yorum, kanaatimce bugünkü yükü kaldıranlar için de geçerlidir; böylesine fırtınalı günlerde bir tavzif varsa, Allah’ın muradı da başka demektir!</p>
<p>Biraz teemmül, biraz dikkat ve bir miktar basiretle daha çok şey söylenebilirdi. Şüphesiz söylenecektir de!</p>
<p>Hatta muhtemeldir ki her bir maddeyi ayrıca yazı konusu yapmak da gerekebilir.</p>
<p>Ancak yazıya başlarken de ifade ettiğim gibi niyetim, ne kimseye akıl vermek ne de kendi anladığımı başkasına dikte etmek!</p>
<p>Ben, Cemel’in bana söylediklerini listelemeye çalıştım. Umarım, bu cümlede benimle ittifak halindeki ihvanıma da faydası olur.</p>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_5f6673dac2f4d_rand td_block_template_1 "><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/">Cemel’in dili | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 12:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13729</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dumanlı havayı seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/">Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dumanlı havayı seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz bu hedeflerin başında Hazreti Ali, Hazreti Âişe, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr gibi (radıyallahu anhüm) her şeye rağmen “sağduyu” ile hareket edip etrafındakilere de “itidal” çağrısı yapan umde isimler vardı. Mesela, oyuna gelindiğini fark edip insanları uyarmak ve Kur’ân’ın hakemliğinde ittifaka davet etmek için ön saflara kadar Annemiz’in (radıyallahu anhâ) gönderdiği Basra Kadısı Ka’b İbn-i Sûr’a’yı, hiç fevt etmeden dakikasında şehîd ettiler.</p>
<div class="5LEazxKV"></div>
<p>Hilafet yılları itibariyle işte böylesine dalgalı bir döneme denk gelen Hazreti Ali (radıyallahu anh), sözün gücünü kullanarak bu badireden sıyrılmayı, daha büyük acılara sebebiyet vermeden süreci noktalamayı hedeflemiş ve büyük bir risk almıştı.</p>
<p>Geldi ve önce ilk günlerden bu yana beraber ve omuz omuza mücadele ettikleri Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) seslendi:</p>
<p>“Ey Talha!”</p>
<p>“Ey Zübeyr!”</p>
<p>Muhatapları da kendisi gibi küheylandı ve Halîfe’nin davetine icabet ederek saflar arasından sıyrıldı ve öne çıktılar.</p>
<p>Yüz yüze gelince, “Ey Talha!” dedi. “Kendi ev halkın sıcacık yuvanda dururken Resûlullah’ın ailesini yanına alarak cepheye koşmaya nasıl rıza gösterebiliyorsun?”</p>
<p>Canı yanmış bir dost olarak konuşuyordu. Ne var ki dostun sözü bazen acı olurdu. Ancak meydanı dolduran bu samimi ve doğru söze ne denilebilirdi ki!</p>
<p>Sonra, “Sen!” diye seslendi. “Ey Zübeyr! Hatırlıyor musun? Bir gün beni, huzur‑u Resûlullah’a gelirken görmüş ve gelişime tebessüm etmiştin. Bunun üzerine beni kastederek Resûl‑ü Kibriyâ sana, “O’nu seviyor musun?” diye sormuştu da sen, “Evet!” cevabını vermiştin. Bunun üzerine buyurmuşlardı ki:</p>
<p>“Ancak sen, ona zulmetme konumunda kalacak ve bir gün onun karşısında yer alarak onunla savaşacaksın!”</p>
<p>Gerçekten de Hazreti Zübeyr’in hatırladığı sözlerdi bunlar. Âdeta Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh), ellerdeki kılıçları kınına koymak için söz silahını çekmiş, onu ustaca kullanıyordu. Bir farkla ki artık, Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) dünyası da tûfân yaşıyordu. Diyebileceği tek şey vardı:</p>
<p>“Haklısın!”</p>
<p>Sonra da ilave etti:</p>
<p>“Gerçekten de sen bana, unutmuş olduğum bir şeyi hatırlattın!”</p>
<p>Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş ve Resûlullah’ın rahle-i tedrisinden geçmiş ehl-i Cennet bir gönlün, his ve duyguların kabarıp köpürdüğü en çetin demlerdeki duruşuydu bu!</p>
<p>Şimdi onu, fiiliyata dökmek vardı ve kılıcını yere bırakıp Cemel meydanını terk etti.</p>
<p>O gün, Hazreti Talha’nın duruşu da farklı olmadı; o da ayrılmış ve meydandan çekilmişti.</p>
<p>Ne var ki er meydanına gelmek kolaydı ama hakperestçe duruş sergileyip geri dönmek öyle kolay değildi. Zira köşe başlarını tutmuş “keskin” gözler, o gün de iş başındaydı ve önce, bin pişmanlıkla geriye dönen Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh), ardından da Hazreti Talha’yı (radıyallahu anh) hedef aldı ve oracıkta şehîd ettiler.</p>
<p>Belli ki hakkı teslim edip geri dönen ve başkalarını da hakka dönmeye teşvik eden bu iki umdenin duruşu, ümidini kaosa bağlamış kin tüccarlarının hoşuna gitmemişti ve onlar, bu idrâklerinin bedelini şimdi canlarıyla ödüyordu!</p>
<p>Hazreti Talha’nın (radıyallahu anh) son haline şahit olan Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), dünyası kararmıştı; yanına yaklaşıp eğildi ve üzerindeki toprağı silmeye başladı. Bu sırada şunları söylüyordu:</p>
<p>“Allah sana merhametiyle muamelede bulunsun, ey Ebâ Muhammed! Seni, yıldızların altında kıvrılmış yatıyorken görmek bana çok ağır geliyor. Ne var ki acizliğimi ve hüznümü ancak Allah’a arz edebiliyorum! Keşke, yirmi yıl önce ölmüş olsaydım da bugünleri görmeseydim!”</p>
<p>Bir aralık, büyük bir sevinç ve Halife’den iltifat beklentisiyle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) yanına İbn-i Cürmûz geldi; büyük bir iftiharla Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh) öldürdüğünü söylüyordu! Beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ali (radıyallahu anh) hiç eğip bükmedi ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu bir beyanla karşılık verdi ona:</p>
<p>“Safiyye’nin oğlunu (Zübeyr İbn-i Avvâm) öldüreni Cehennem ile müjdele!”</p>
<p>İşte bu, Sahâbe farkıydı. Şartlar ne olursa olsun his ve duygularının esiri olmuyor ve her durumda muhakemesiyle hareket edebiliyordu!</p>
<p>Bir adım daha attı, Hazreti Ali (radıyallahu anh); hiç vakit kaybetmeden Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi. “Nasılsın ey anneciğim?” diyordu.</p>
<p>“Elhamdülillah! İyiyim.” cevabını alınca, “Allah (celle celâlühû) sana mağfiretiyle muamelede bulunsun!” diye dua etti. Bu samimi ve içten talebe karşılık da yine aynı tondaydı:</p>
<p>“Sana da!”</p>
<p>Bu arada adamlarına emretmiş ve Annemiz için güvenli bir yerde çadır kurdurmuştu.</p>
<p>Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) açık talimatı vardı; Mekke’den bu yana akıp gelen insanlara kötü davranılmayacak, yağma yapılmayacak ve kimsenin canı yakılmayacaktı. Başta Hazreti Talha (radıyallahu anh) olmak üzere o gün ölenlerin namazını bizzat kendisi kıldırdı, hangi safta can verdiğine bakmaksızın her birisi için son vazifeyi de yine kendisi yaptı.</p>
<p>Âişe Validemiz’de de (radıyallahu anhâ) aynı hassasiyet vardı; meydana gelen olaydan dolayı kimsenin bir diğerini incitmemesi gerektiğini söylüyor, kendisi ile Hazreti Ali arasında herhangi bir kırgınlık söz konusu olmadığını, bilakis onun seçkin ve iyi bir insan olduğunu ifade ediyordu. Çaresizlik içindeki insanların yine kendi etrafında toplanmaya başlamaları üzerine onları uyarmış ve sükûnete davet etmişti. “Oğullarım!” diyordu. “Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük! Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı ‘yalan yanlış beyanlar’ sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da “taşkınlık” yapmasın! Şüphe yok ki dünden bugüne Ali ile benim aramda, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir problem yoktur! Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda o, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”</p>
<p>Kâmeti bâlâ büyüklerden büyüklük sâdır oluyordu! Zira o da biliyordu ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Resûlullah nezdinde ayrı bir yeri vardı. Yıllar önce yaşanan iftira furyasında tuzağa düşüp kendi aleyhinde beyanda bulunan Hassân İbn‑i Sâbit’e (radıyallahu anh) toz kondurmayıp ‘Resûlullah’ın müdâfii’ nazarıyla bakan Annemiz (radıyallahu anhâ), aynı tavrını burada da sürdürüyor ve böylelikle, hâdiseyi daha da büyütmek isteyenlerin iştahlarını kursaklarında bırakmış oluyordu.</p>
<p>Annemiz’den bunları dinleyen Hazreti Ali de duygulanmıştı; ne de olsa Resûlullah’ın risâlet mektebinden ders almış bir “muallime” konuşuyordu! Onun da canı yanmış, sulhu temin adına en yakınlarından binlerce insanı şehîd vermişti. Yüreğindeki yaraya merhem olacak cümlelere karşı önce, “Doğruyu söylüyor ve vallahi ne de güzel söylüyor!” diye mukabelede bulundu. Zira, yarayı sarmanın en belîğ yoluydu bu. Zaten problem edilecek bir mesele yoktu ve aynı delikten ikinci kez ısırılmamak için tarafların teskin edilmesine ihtiyaç vardı. Annemiz’in uzattığı bu elin havada kalmaması gerekiyordu ve etrafındakilere dönerek şu tarihi sözü söyledi:</p>
<p>“Evet, onunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır! Şüphe yok ki o, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”</p>
<p>Şüphesiz, yaşanan hâdiselerin tetiklediği daha büyük felaketler bekleyen odakların heveslerini kursaklarında bırakan hamlelerdi bunlar.</p>
<p>Beri tarafta güvenli bir yer hazırlamıştı, Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh). Mekke veya Medîne’den herhangi birisine geri dönme konusundaki fikrini sordu, Annemiz’e. Emniyet ve güven içinde yoluna gidebileceğini, kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini söylüyordu.</p>
<p>Hac mevsimi yaklaştığı için tercih, Mekke istikametindeydi.</p>
<p>Yol için gerekli olan ne varsa hepsini hazırlamış ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) emrine tahsis etmişti. Hazreti Ali hassasiyetiydi; güvenliği sağlayacak askerler yanında, yol arkadaşı olarak yanına, Basra önde gelenlerinden kırk tane de kadın katmıştı.</p>
<p>Bir cumartesi günü yeniden yolculuk başladı. Bu yolculuğunda Annemiz’i (radıyallahu anhâ) uğurlamak için onunla birlikte yürüyenlerin başında yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) vardı; oğullarını da yanına katmış, bir müddet aynı yolda birlikte yürümelerini tembih etmişti.</p>
<p>Evet, çok acı bir tecrübeydi Cemel. görüldüğü üzere tarafların teyakkuz ve duyarlılığı, daha büyüklerinden ümmeti korumuş ve aynı delikten ısırılmamak için gelecek nesillere müthiş dersler bırakmıştı.</p>
<p>Dilerseniz, bunları da haftaya konuşalım.</p>
<div id="ConnectiveDocSignExtentionInstalled" data-extension-version="1.0.4"><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<div id="ConnectiveDocSignExtentionInstalled" data-extension-version="1.0.4"></div>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_5f5d6413711c6_rand td_block_template_1 "></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/">Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2020 16:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeş]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı. Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı.</p>
<p>Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.</p>
<p>İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:</p>
<p>“Burası neresi?”</p>
<p>“Hav’eb!” diye cevapladılar.</p>
<p>Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”</p>
<p>Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.</p>
<p>Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:</p>
<p>“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”</p>
<p>Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.</p>
<p>Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”</p>
<p>Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!</p>
<p>Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.</p>
<p>Olmadı!</p>
<p>Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!</p>
<p>O gün de öyle oldu.</p>
<p>Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!</p>
<p>Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!</p>
<p>Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!</p>
<p>Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.</p>
<p>İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.</p>
<p>İnsan olan bunu yapar mı?</p>
<p>Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!</p>
<p>Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!</p>
<p>Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı!</p>
<p>Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!</p>
<p>Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!</p>
<p>Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu!</p>
<p>Cemel’in pimi çekilmişti!</p>
<p>Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?</p>
<p>Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!</p>
<p>Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!</p>
<p>Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…</p>
<p>Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.</p>
<p>Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.</p>
<p>Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!</p>
<p>Bu arada, İbn‑i Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.</p>
<p>Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.</p>
<p>Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.</p>
<p>Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.</p>
<p>Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Onu da haftaya konuşalım.</p>
<p><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</title>
		<link>https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2020 10:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal-i habeşi]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13165</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilal-i Habeşî, insanların boyunlarına tasmalar takılıp çarşı-pazarda köle niyetine satıldığı talihsiz bir dönemde Mekke’de dünyaya gelmişti. Aslen Habeşli idi. Anne babası da köle olan Bilal’in, ne yaşadığı gününde bir hakkı,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/">Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilal-i Habeşî, insanların boyunlarına tasmalar takılıp çarşı-pazarda köle niyetine satıldığı talihsiz bir dönemde Mekke’de dünyaya gelmişti. Aslen Habeşli idi. Anne babası da köle olan Bilal’in, ne yaşadığı gününde bir hakkı, ne de geleceği ile ilgili plânları vardı. Olamazdı da..! Zira, onun hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti..! Güttüğü hayvanlarıyla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı O’nun..!</p>
<p>Bulunduğu evde Rasûlullah’a karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir kin, her defasında açığa çıkan bir nefret vardı. Sürekli komplolar kurulur, davasından vazgeçirmek için akla hayale gelmedik tuzaklardan bahsedilirdi. Hoşuna gitmese de Bilal’in, akışı değiştirmeye ne gücü, ne de yetkisi vardı. Kendisi için çizilen çizginin dışına çıkamaz, genelde efendisinin deve ve koyunlarını otlatır, kendi halinde, çileli bir hayat yaşardı. İslâm gelip elinden tutmasaydı, öyle de devam edecek ve bir köle olarak noktaladığı hayatı unutulup gidecekti.</p>
<p>Kim ne derse desin Bilal, gerçek sahibini, gönlünün sultanını bulmuştu ve bir daha da O’ndan hiç ayrılmayacaktı. Zira Bilal, artık Hakka uyanmıştı. Hem de nice hürlerden önce..! Kullara kulluktan kurtulmuş, O’nun elçisine de gönlünü kaptırmıştı. Birinci, ikinci, üçüncü gün derken, Ebû Cehil, durumun farkına varmış ve böylelikle Bilal için daha zor, daha da çetin günler başlamıştı.</p>
<p>Nurun perde altında yayıldığı sırlı bu ilk günlerde, imanını ilân etmek bir cesaret isterdi ve bu cesareti gösteren yedi kişiden biri de Bilal’di. Kâbe’deki putlara söz söyleyip hakaret ettiği görülünce bir gün, hakkında söylentiler yayılmış ve amansız bir takip başlamıştı. Sahibini sıkıştırdılar. Efendisinin bir köle için riske girmeye hiç niyeti yoku. Zaten Bilal de, kölelerinden bir köleydi. Minnetsizdi ve, ‘Alın sizin olsun. Ne yaparsanız yapın’ deyiverdi. Bilal, Ümeyye İbn Halef’in ellerinde, Ebû Cehil’in insafına(!) kalmıştı.</p>
<p>Aldılar ve Bilal’i sahraya götürdüler. Çölün kızgın kumları üzerinde yatırıyor, omuzlarına taşlar koyup, bir taraftan işkence yaparken, diğer yandan da gönlünün gülü Muhammed’i ve dinini inkâr etmesini istiyorlardı.</p>
<p>Bilhassa Ebû Cehil’de, bitip tükenmek bilmeyen bir kin vardı; salyalar dökülen ağzından bu kinini her fırsatta kusuyordu. Bir efendi olarak aklına sığıştıramıyordu; kendi iradesi dışında bir başka güç nasıl kabul edilebilirdi? Hele bir köle.. konumuna bakmadan böyle bir kabule nasıl cür’et edebilirdi? Yüzüstü kızgın kumlara yatırıyor ve güneşte kızarıncaya kadar işkence yapıyordu. Bir taraftan da, ‘Muhammed’in Rabbini inkâr et!’ diye sürekli telkinde bulunuyor, hakaret üstüne hakaretler yağdırıyordu. Zaten takati tükenen Bilal’in, söz söylemeye mecali kalmıyor, dudaklarından sadece bir kelime dökülüyordu: ‘Ehad.. Ehad..!’</p>
<p>Bilal, o dünyayı da bilen birisiydi. Bugüne kadar hep onlarla beraberdi. Dediklerini kabullenip tekrar yanlarına gitse ne değişecekti? Hayat boyu işkence altında yaşamaktansa, bu işkenceye katlanıp ebedî huzuru yakalamak vardı işin aslında. Onun için dişini sıkmış ve zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü çoktan göze almıştı. O gün Bilal’e kimse güç yetirip isteklerini kabul ettiremedi. Bulduğu yolda sabit kadem kalmaya kararlıydı ve her türlü işkenceye rağmen bu kararlılığından zerre kadar taviz vermedi.</p>
<p>Güneşin yakıp kavurduğu bedeninde ayrı bir parıltı, kemiklerine yapışmış teninde de farklı bir ışıltı vardı. Kararmış bedeni âdeta nur kesilmişti. Ümeyye ve Ebû Cehillerin, bitip tükenmek bilmeyen kinini sinesinde söndürürken âdeta melekleşiyor ve bir başka keyfiyet kazanıyordu..! Bu ne kindi ki, maksadına nail olabilmek için her şeyi mübah görüyor ve kuralsız bastırıyordu. Boynuna ipler bağlıyor ve onu çocukların eline verip sokaklarda, Mekke dağlarının arasında sürükletiyorlardı. Allah Rasulü’nün ‘ümmetim’ dediği Bilal’i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi. Çölde yalınayak yürüyüp yanmadan Bilal’i anlamaya, çilesini görüp bilmeden mihnetlerin ortaya çıkardığı kadr u kıymetini idrake imkân olabilir mi!?</p>
<p>Onun çektiği çileyi duyup gördükçe, sıkıntıların cenderesinde yanıp kavrulan Allah Rasülü de çok üzülüyordu. Onu hürriyetine kavuşturmakla Ebû Bekir, her zamanki ferasetini konuşturuyor, aynı zamanda Efendimiz’i de sıkıntı ve üzüntülerinden bir nebze kurtarmış oluyordu. Zira, başında değirmen taşlarının döndürülüp kavuran güneşin altında inim inim inletildiği bir sırada, Hz. Ebû Bekir onu sahibinden satın almış ve arkasından da hürriyetine kavuşturmuştu. Hz. Ömer’in dediği gibi, Ebû Bekir efendimiz, Bilal efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu.</p>
<p>Böylelikle Bilal, hem Ümeyye ve Ebû Cehil’in hiddetinden, hem de Kureyş’in işkencesinden kurtulmuştu. Doğruca Allah Rasulü’nün yanına gitti. Teslim oldu O’na ve o günden sonra da hiç ayrılmadı. Her geçen gün Bilal, Efendimiz’e biraz daha yaklaşıyor, muhabbeti bir kat daha artıyordu. Bir zamanlar insan yerine bile konulmayan Bilal için artık sıkıntılı günler geride kalmış, yeni bir hayat başlamıştı. Öyle bir mesafe katetti ki, dünkü siyahî köle bugün, kendisinden çok şey öğreneceğimiz bir muallim, hem de insanlığın muallimi haline gelmişti.</p>
<p>Derken gün geldi Mekke, kapılarını tamamen kapattı imana… Mukaddes bir göç yaşanacaktı Medine’ye ve artık Mekke, arkasından ağıtların yakılacağı, dâussılalarla methiyelerin dizileceği bir beldeydi. Her inanan gönül gibi artık, Bilal de Medine’deydi.</p>
<p>Nihayet namaz farz kılınmış, insanları ona davet için ezan okunması gerekiyordu. Efendiler Efendisi, cennetteki kameti ulaşılmaz kılan böyle bir vazife için Bilal’i seçmişti. Kalktı ve o yanık sesiyle ezan okumaya başladı. Allah’ın adını, Rasûlü’nün yâdını Mekke’de bu denli haykıramamıştı. Bir zamanlar Mekke’yi ‘Ehad.. Ehad..!” diye inleten ses, şimdi; ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!’ diye Medine’de yankılanıyor, insanları Rasûlullah’la birlikte namaza davet ediyordu.</p>
<p>Derken Bedir geldi çattı. Ne tevafuk ki, oradaki parola da; ‘Ehad.. Ehad..!’ idi. Kureyş, buraya ölümüne gelmişti. Mekke’de elinden kaçırdığı fırsatı burada kaybetme niyetinde değildi. Ona göre hazırlanmış ve başka bir ihtimali akıllarına bile getirmiyorlardı.</p>
<p>Mekke’nin sokak ve dağlarında Bilal’i inim inim inleten Ümeyye de Bedir’e gelenler arasındaydı. Bulutlar güneşin önünde ebedi kalamazdı ya..! Günler değişmiş, çehreler de başkalaşmıştı. Ümeyye de ettiğini bulacak, ektiğini biçecekti. Hem de adam yerine koymadığı kölesi Bilal’in eliyle..! Bir ara Ümeyye’yi gördü Bilal, haykırdı; ‘Küfrün başı Ümeyye! İşte şurada..!’ Ümeyye ise, Bilal’i hâlâ küçümsüyor, tepeden bakıyordu. ‘Bilal! Kölem! Sen mi?’ diyor ve aldırış bile etmiyordu. Bulundukları yerden bir tekbir sesi yükseldi. Artık Ümeyye nefes alamıyordu.</p>
<p>Bilal, mükemmel bir insan olmuştu. Ezanı, namazı, kulluğundaki derinlik ve hassasiyetiyle; Hz. Peygamber’in de dikkatini çekiyor ve zaman zaman, ‘Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?’ anlamında kendisiyle ilgili sorular soruyordu.</p>
<p>Bir defasında Efendimiz, cennete girdiğini ve önünde bir ses işittiğini anlatıyordu. Cebrail’e bu sesin ne olduğunu sorunca; ‘Önünüzde Bilal yürüyor’ cevabını almıştı.</p>
<p>Efendimiz’in, cennetin kendisine müştak olduğu üç kişiden biri olarak anlattığı Bilal, aynı zamanda çok mütevazı idi. Bir kısım insanlar, gelip Bilal’in faziletlerinden bahsettiklerinde çok utanmış ve, ‘Ben bir Habeşliyim. Daha dün bir köleydim.’ demişti.</p>
<p>İnsanların kendisini Ebû Bekir’e tafdil edip ondan üstün tuttukları kulağına gelmişti. Çok şaşırmış, utancından kıpkırmızı kesilmişti ve hemen müdahale etti: ‘Nasıl olur?’ dedi. ‘Ben, onun hasenatından sadece bir haseneyim.’</p>
<p>Efendimiz, onun izdivacıyla bizzat meşgul olmuştu. Evine ziyarete geldiği bir sırada hanımının Bilal’i bir nebze üzdüğünü hissetmiş, ‘Sakın Bilal’i gücendirme!’ diyerek onu ikaz etmişti. Zira onu üzenin hasenatı tehlikeye girebilir, iyilikleri kabul görmezdi.</p>
<p>Medine güzeldi… İşkenceler mazide kalmıştı… Rasûsullah’la beraberdi… Artık Bilal de bir insandı.. hem de rehber bir insan.. Ama Bilal’in gözünde hâlâ Mekke tütüyor, yana yakıla Mekke’ye methiyeler diziyordu. Bir yüce mefkûreye koşarken nefes nefese, Rabbinin adını orada da haykırmak en büyük hayaliydi. Aynı zamanda her yer vatan değildi.. olamazdı da..!</p>
<p>Aslına bakılırsa Bilal, aslen Mekkeli değildi. Ama Mekke’de çilesi vardı. Çölün kumlarına karışmış teri vardı.. Mekke’de onun yeri vardı… Taşı toprağı hatıralarıyla doluydu. Ezan okurken oraya yöneliyor, sesini daha bir gür çıkarıyordu. Belki de Medine’de bulduğu rahatlığı Mekke’de de yaşayabilmenin özlemiydi bu. Taşına toprağına nağmeler yakıyor, pınarlarının suyundan içebilme özlemiyle yanıp tutuşuyordu.</p>
<p>Hastalanmıştı bir gün… Ateşler içinde yanıyor ve şiddetli bir acı çekiyordu. Halini sorduklarında, belki de ilk günlerdeki çileli günlerini hatırlamış ve unutmuştu herşeyi… Zira Mekke düşmüştü yâdına; ağrıları bir bir gitmiş, oraya olan özlemini, hem de Mekke’nin otuna, dağ ve taşına olan hasretini seslendiriyordu. ‘Bilmem ki!’ diyordu. ‘Mekke vadisinde etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?’</p>
<p>Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren yüce Kudret, elbette Bilal’in yakarışını da duyuyordu. Olacaktı; bunlar da olacak, Bilal’in, Bilaller’in de hasreti dinecekti. Ama zamanı vardı…</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Geçen yıllar ile birlikte sılaya olan hasret, önü alınmaz bir talebe dönüşmüştü. Ziyaret için yola döküldüler. Kureyş çok tahammülsüzdü.. Hudeybiye’de durup yoldan geri dönmek zorunda kaldılar… Bir anlaşma vardı, ama Kureyş şimdiye kadar neye sadık kalmıştı ki!? Bir köye saldırıp kan dökerek anlaşmayı ihlâl ederken, yolun sonuna geldiklerinin farkında değillerdi. Artık vakit tamamdı.</p>
<p>Nihayet, müjdesi verilmiş bir fetihle Mekke’ye girdiklerinde, orada artık ne Lat, ne de Uzza kalmıştı.. ne Ebû Cehil’den eser vardı, ne de Ebû Leheb’in hükmü geçiyordu. Hak gelince batılın mumu sönmüş ve işkenceler de bitmişti..! Mekke, gerçek sahibine kavuşmanın bayramını yaşıyordu.</p>
<p>O güne kadar mazlumların iniltisine şahit olan Mekke, ilk kez Muhammedî sadâ duyacaktı. İşaret buyurmuştu Rasûlullah ve çıkmıştı Bilal Kâbe’nin damına… Mekke’nin dört bir ufkunda artık, ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber!’ hakikatı yankılanıyordu. Mekke’nin yüzü gülmüş, kasvet kaplı atmosferini büyülü bir huzur bürümüştü. Âdeta hayat durmuştu Mekke’de..! Mü’minlerde sevinç gözyaşları, müşriklerde ise korkulu bakışlar hâkimdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyenler, utancından huzura gelemeyenler vardı. Kendi zaviyelerinden bakıyor ve hayatlarından endişe duyuyorlardı. Halbuki Allah Rasûlü, insanları insanca yaşatmak için gelmişti. Yine enginliğini konuşturacak, her türlü hakaret ve şiddeti reva gören kin tacirlerine bile, ‘Haydi gidin, hürsünüz..!’ deyiverecekti.</p>
<p>Rasûlullah’la birlikte bütün savaşlara katıldı Bilal..! Veda Haccı’nda bulundu. Ümmetiyle vedalaşırken Allah Rasulü, Bilal’in içine de bir kor düşmüştü. O’nun olmadığı bir mekânı hayal edemiyor, aklına bile getirmek istemiyordu. Ancak O da bir beşerdi ve herkese olan O’na da olacak, bir gün O da, fena ve faniyi bırakıp; ebedi dostluğa, Refik-i A’la’ya ulaşacaktı.</p>
<p>Son ezanını, güneşin gurup ettiği Rasûlullah’ın yüce dostluğa kavuştuğu gün okumuştu. Bu hicrana gönlü dayanacak gibi değildi. Sabah-akşam beraber olduğu Allah Rasûlü’yle artık oturup kalkamayacak, ezanı okuyup arkasında namazını kılamayacaktı. Çok üzgündü. Bağrına taş basıp, yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi, ama buna imkân yoktu. Deli-divane olmuştu. Gecenin sessizliği çökünce Medine’ye, Bilal de susmuş, bir türlü ezan okuyamıyordu.</p>
<p>Belki de Medine’yi, eski haliyle yâd etmeyi arzuluyor, Rasûlullah olmadan zihnine oradan bir karenin girmesine gönlü razı olmuyordu. Zira o güne kadar okuduğu her ezanın namazını Rasûlullah kıldırmış, attığı her adımda O’nunla hemdem olmuştu. Hatıralarındaki Medine’yi yaşamak, ölünceye kadar bütünlüğüne halel getirmemek için oradan ayrılmak istiyordu.</p>
<p>Aklına koymuştu: O’nun olmadığı yerde Bilal de olmamalıydı. Halife Ebû Bekir’in yanına geldi ve Efendiler Efendisi’nin bir sözünü nakletti ona. Zira Efendimiz, bir gün karşısına almış ve ona:</p>
<p>‘Yâ Bilal! Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir başka amel yoktur.’ demişti.</p>
<p>Ebû Bekir, anlamıştı Bilal’in maksadını. Ortalığı sessizlik bürüdü bir müddet ve arkasından endişe dolu bir sesle,</p>
<p>‘Ne demek istiyorsun ya Bilal!’ dedi. Bilal’in cevabı hazırdı:</p>
<p>‘Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek.’</p>
<p>Aynı hicran, Hz. Ebu Bekir’i de yakmıyor muydu? Gözyaşlarına hâkim olamadı ve narin bir ses tonuyla Bilal’e tekrar döndü; ‘Ezanımızı kim okuyacak?’ dedi.</p>
<p>Zira, Bilal bir âlem olmuştu. Çileli günlerin bir hatırasıydı. Medine ‘Allahü Ekber’i ilk onunla duymuş, aynı sadâyı Mekke’ye o taşımıştı. Rasûlullah’ın müezziniydi. Mukadder beşer yolculuğu devam etse de, günde beş vakit ezan ve namaz arkada kalanlara birer borçtu. Bilal de giderse, ezanları kim okuyacaktı..? Her ikisi de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir ara kendini toparladı Bilal ve inleyen bir sesle; ‘Rasûlul-lahtan sonra ben ezan okuyamam!’ diyebildi.</p>
<p>Belli ki, Ebû Bekir’in ısrarı bir netice vermeyecekti. Bilal’i durdurmak mümkün değildi. Öylesine kararlıydı ki, bir adım daha attı ve Halife’ye:</p>
<p>‘Sen’ dedi. ‘Beni, Allah için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun, kendin için mi?’</p>
<p>Ebû Bekir gibi varlığının tamamını Allah yolunda seferber eden birisi, kendisi için bir adım atar mıydı hiç? ‘Elbette Allah için’ cevabın verdi. Bunun üzerine boynu bükük Bilal’in ağzından şu cümleler dökülmeye başladı:</p>
<p>‘Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna.. o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihad edeyim.’</p>
<p>Yüreğe bir taş daha basmak gerekiyordu ve artık Bilal için Medine uzaktan bakılan bir şehirdi. En çok sevdiği, arkasından ağıtlar yaktığı Mekke de artık yarasına merhem olamazdı ve oraya dönmeyi de düşünmüyordu. O sıralarda Şam tarafına gitme hazırlığında olan bir seriyye vardı.. katıldı aralarına ve sonrasında hiç durmadan Allah için koşturdu durdu. Zira, yarasına ancak Allah için attığı adımlar merhem olabiliyordu.</p>
<p>Zaman ilerliyordu. Ebû Bekir de gurub etmiş, bayrağı artık Ömer taşıyordu. Bilal’i özleyen, Bilal’in ezanına hasret kalanlardan biri de şüphesiz Ömer’di. Aynı hasreti yaşayan binlerce insan vardı Hicaz’da. Dindirilmesi mümkün olan bir hasretti bu. Konuştular aralarında ve bir nebze de olsa dindirmeye karar verdiler. Halife Ömer gidecek ve getirecekti Bilal’i tekrar Medine’ye…</p>
<p>Ömer düştü yola ve Şam’a geldi bir gün. Aradı ve buldu Bilal’i. Aradan yıllar geçmişti. Oturup hasret giderdiler saatlerce… Mekke’den bu yana kopup gelen iki dostun dertleşmesiydi bu… Hicranı, sadece Bilal yaşamıyordu ki..! Hicaz’ın yası, bitip tükenme bilmiyordu… Bir anlık teneffüs bile olsa, yüreklere bir nebze su serpilmeliydi… Sonra sözü ezana getirdi Ömer… ‘Ne olur, bir defa’ dedi ve ısrar etti: ‘Medineliler seni.. ezanını bekliyor ya Bilal..!’</p>
<p>Yumuşamıştı Bilal. Zira, önünde sadece bir fert değil, sosyal bir talep duruyordu. Belki de dualar külliyet kesbetmiş ve kabul vakti gelmişti.</p>
<p>Bir de rüya görmüştü Bilal! Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi, Efendimiz gecesine teşrif etmiş, ‘Bu kadar ayrılık niye ya Bilal! Bizi ziyaret vakti gelmedi mi?’ demişti.</p>
<p>Bir iktirandı bu… Doğruca Medine’nin yolunu tuttu. Oraya gelinceye kadar, bütün hatıralarını yeniden canlandırdı zihninde. Medine’de okuduğu her ezanın imamı Rasûlullah’tı ve Bilal de Medine’ye gidiyordu. Sanki yeniden karşılaşacakmış gibi heyecanlanıyor, yürüdüğünün bile farkına varmıyordu. Uçuyordu âdeta…</p>
<p>Derken ulaşmıştı Medine’ye. Doğruca Efendimiz’in kabrinin başına geldi. Çok duyguluydu. Yıllar sonra pâk yüzünü göremese de O’nun, kendi halini gördüğünden emindi. Bir hasbihaldi bu..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Orada, iki yâdigar; Hasan ve Hüseyin’le karşılaştı. Görüp karşılaştığı herşey Efendisini, gönlünun sultanını hatırlatıyordu. Kendini kaybetmişti Bilal! Onları kucaklıyor, öpüp öpüp sarılıyor ve kokularında Rasûlullah’ı duymaya çalışıyordu.</p>
<p>Sevinen sadece Bilal değildi ki! Geldiğini duyan herkes, ayrı bir sevinç yaşıyordu. Hz. Hasan ve Hüseyin, bir fırsat yakalamışlardı. Bırakmadılar onu, değerlendirmek istediler. Bilal’in olduğu yerde, ezanı da Bilal okumalıydı ve sabah ezanını okuması için boynuna sarılıp yalvardılar âdeta. Belli ki istek, Ömer’den değil, bütün Medine’den geliyordu.</p>
<p>Gecenin karanlığı veda edip Medine aydınlanmaya durunca, o gece mescitten bir nida yükselmeye başladı: ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!’</p>
<p>Ezan okunuyordu. Ama bu ezan, bu ses, tanıdık bir sesti… Evet.. evet, Bilal’in sesiydi bu..! Onun sesi kulaktan girince gönüllere, Rasûlullah tahtını kurmaz mıydı hiç..?</p>
<p>Rüya değil, gerçekti bu..! Bilal.. ezan.. Rasûlullah ve Medine… O kadar bütünleşmişlerdi ki, dâussılayla yanıp tutuştukları Mekke’ye bir fetihle girdiklerinde bile geri dönmüş, Medine’yi şenlendirmeye devam etmişlerdi..!</p>
<p>Medine sarsılmıştı âdeta. Dalga dalga yankılanan Bilal’in sesini duyan herkes, evinden fırlıyor ve heyecanla mescide doğru koşmaya başlıyordu. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, aynı sarsıntıyla doğruluyor, Medine’de bayram yaşanıyordu. Sanki Rasûlullah hayata geri dönmüş, Bilal de mescidde, Allah Rasûlü’nün kıldıracağı namazın ezanını okuyordu.</p>
<p>Daha Bilal’ın ezanı bitmeden, yığılmıştı Medine mescidin önüne..! Heyecan doruk noktaya ulaşmıştı. Duyup gördüklerinin, rüya değil gerçek olduğunda şüpheleri kalmamıştı artık..! Göz pınarları ceyhun olup çağlamaya durmuş, o güne kadar görülmeyen bir gözyaşı döküyordu Medine..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. En çok ağlayan ise, şüphesiz Halife Ömer’di.</p>
<p>Bilal’in ise, bu heyecanı kaldıracak takati yoktu, tekrar vedalaştı Medinelilerle, attı yine kendini Şam cephelerine..!</p>
<p>Hayata veda zamanı gelip ölüme el sallarken Bilal, ‘Yarın dostlara kavuşacağız! Muhammed ve yanındakilere..!’ diyordu. Bunu duyan hanımı bir taraftan ağlıyor, diğer yandan da dövünüp çırpınıyordu. Teselli yine Bilal’e düşmüştü:</p>
<p>‘Bir vuslat bu. Ne mutlu bize!’</p>
<p>Hicretin üzerinden 20 yıl geçmişti. Bilal, 60 küsur yılı geride bırakırken, fena ve faniye de veda ediyor, ebedi dostlukla bitmeyecek bir vuslat yaşıyordu.</p>
<p>Bilal..! Müezzinimiz..!</p>
<p>Medine, Mekke, Hicaz derken, bugün ezanın dünyaya yayıldı, ey Bilal! Sadece dünkü Medine değil, bütün dünya bekliyor ezanını bugün..! Belki sesimiz kısık, sosyal talebimizi seslendirecek bir Ömer yok aramızda, hatırı sayılan..! Seninle hasbihal edebilecek kametten yoksunuz… Boynuna sarılıp yalvaracak bir Hasan ve Hüseyin’den de mahrumuz bugün..! Bir fetret yaşıyoruz ki sorma..! ‘Gel artık!’ diyebilecek ne dudaklarımızda fer, ne de dizlerimizde derman kaldı. Bir bükük boynumuz var; akışı değiştireceğine inandığımız bu acziyetimizle, halimiz bir lisan, gözlerimiz rahmet kapısında ve ezanımızın okunacağı günü, bayram yaşayacağımız anı bekliyoruz..!</p>
<hr class="wp-block-separator" />
<p>Kaynak: Dr. Reşit Haylamaz, Mayıs 2002 Sızıntı Dergisi</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/">Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
