Yazarlar

Günün sonu | Reşit Haylamaz

Nifakın, hayır adına kurulu hiçbir tezgâhta bezi yoktur; bu hastalığa müptela olanlar, ücrette önlerin de önündedirler ama iş hizmet üretmeye geldiğinde gerilerin de en gerisinde durmayı tercih ederler.

Gözleri fıldır fıldır, sıvışmak için bahane arar ve ne hikmetse her defasında bir kulpa sarılarak sıyrıldıklarını sanırlar.

Kendilerince, bahaneleri şahanedir!

Ne var ki cümleleri inci gibi dizip döktürseler de aslında pul pul dökülmektedirler!

Onlar için Hendek, işte böyle bir akabedir.

Herkesin birlik olup saldırdığı, onlar için Müslümanlık adına yarınların bittiğine inanıldığı yerdir, Hendek.

Günün sonu | Reşit Haylamaz 2

Çetin bir imtihan, tam anlamıyla bir can pazarı!

Öyle ki o gün mü’minler de silkelenmiş ve sarsılmışlardı!

Üstelik, uzadıkça uzuyor ve ufukta herhangi bir ışık da gözükmüyordu!

Bu da başka bir imtihandı; bildiği halde Allah (celle celâlühû) kulunu sınıyor, canı tatlıların maskesini indirdiği böyle bir yerde, davasına can koyanları gün yüzüne çıkarmak, hâdiseler karşısında mü’mince duruşu yedi düvele göstermek istiyordu.

Böyle bir zeminde nifakın işi sıvışmaktı ve ölüm korkusuyla gözleri dönen kitlenin büyük kısmı, “Evlerimiz şehrin dışında ve çoluk-çocuğumuz da korumasız!” demiş ve zaten bunu yapmıştı. “Muhammed bize, İran ve Bizans’ı fethedeceğimizi vaad ediyordu; şimdi ise korkusundan hendek kazdırıyor!” diyorlardı.

Ne kazma-kürek sallamak işlerine gelmiş ne de savaşmayı düşünmüşlerdi!

Halbuki, fırsat kapıya dayanmıştı ve şimdi yeni bir dönem başlamak üzereydi!

Bedir’de yüzlerine kapanan kapının sonuna kadar aralandığını sandıkları, Uhud’da kaçan fırsatın altın tepside sunulduğunu zannettikleri Hendek günü onlara gün doğmuş ve hemen işe başlamışlardı; “Yalnızsınız ve yalnızlaştınız!” diyorlardı. “Görmüyor musunuz, size karşı herkes birleşmiş durumda; bitiksiniz ve beyhûde uğraşıyorsunuz! Gelin, vazgeçin bu sevdadan!”

Kur’ân’a kulak verselerdi, işin ciddiye bindiği böyle bir cepheden ayrılışın, altı boş bahanelerle sıvışmanın ve davayı yalnız bırakmanın nasıl bir kebâir olduğunu da görecek, bileceklerdi!

Heyhât!

Adamların Kur’ân takıntısı var; Allah ve Resûlü’ne düşmanlar!

Hendek kazılırken karşılaşılan kaya aşılamayınca Hazreti Selmân (radıyallahu anh), durumu gidip Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) haber verdi.

Geldi.

Elindeki küsküyü aldı ve yorgun bakışların yoğunlaştığı böyle bir demde ilk hamleyi indirdi.

İndirmesiyle birlikte, kayadan öyle bir kıvılcım çıkmıştı ki adeta Medîne aydınlanıvermişti!

Yüzleri aydın eden bu parıltının akabinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) tekbir getirince mü’minler de sevinmiş ve tekbir getirmişlerdi.

Derken, ikinci darbe geldi ve aynı şekilde ortalık yine aydınlanıverdi; tekbir getiren Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) sahâbe de eşlik ediyordu.

Üçüncü darbede de aynısı oldu.

Ardından, Hazreti Selmân’ın (radıyallahu anh) elinden tutup kaldırdı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem); “Gördüğünü anlat!” dercesine bakıyordu.

Dokuz arkadaşıyla birlikte saatlerce uğraştıkları halde parçasını bile koparamadıkları kayanın üç hamlede paramparça oluşuyla gecenin karanlığında Medîne’yi aydınlatan ışıklara şahit olan Hazreti Selmân’ın (radıyallahu anh) nutku tutulmuş gibiydi ve “Annem babam sana feda olsun, yâ Resûlallah! Hayatımda hiç görmediğim bir şeye şahit oldum!” dedi.

Bunun üzerine ashâbına döndü ve “Selmân’ın söylediklerine sizler de şahit oldunuz mu?” diye sordu.

“Evet, yâ Resûlallah!” dediler. “Ana-babalarımız sana feda olsun ki vurduğun her darbede dağlar gibi kıvılcımların çıktığını ve her tarafı aydınlattığını biz de gördük ve senin tekbir getirdiğini duyunca biz de tekbir getirdik!”

“Doğru söylüyorsunuz,” buyurdu. “İlk darbeyi indirdiğimde çıkan kıvılcım ve aydınlık adına gördüğünüz şey, benim için Kisrâ şehirleri ve Hîre saraylarının aydınlanmasıdır; Cibrîl bana, ümmetimin buralara hâkim olacağının haberini verdi. İkinci darbeyi indirdiğimde çıkan kıvılcım ve aydınlık adına gördükleriniz ise Rûm diyarının saraylarının aydınlığıdır ki Cibrîl, ümmetimin buralara da hâkim olacağını bildirdi. Üçüncü darbede hâsıl olan kıvılcım ve şahidi olduğunuz aydınlık da San’â saraylarının halidir ve Cibrîl, ümmetimin buralara da hâkim olacağını müjdeledi. Sizlere müjdeler olsun; nusret yakındır! Sizlere müjdeler olsun; nusret yakındır!”

Karanlığın en koyu demlerinde söylenmiş beyanlardı bunlar! Söyleyen ise evvel ve âhiri birden görüp bilen Allah’ın Resûlü’ydü! Söylediği olacak, verdiği haberler de çıkacaktı.

Şaşkınlıktan gözlerin kaymaya başladığı, yüreklerin de ağızlara geldiği bu demde mü’minler için müthiş bir müjdeydi bu.

Söyleyene bakıyor ve birilerinin ‘bitme’ ve ‘tükenme’ edebiyatı yaptığı demlerde onlar, hızlarını katlayarak yollarına devam ediyordu.

Bu haberi o gece İbn-i Selûller de duydu. Doğal olarak hiç hoşlarına gitmedi!

Halbuki, iş bitmiş ve kendilerini de âşikâr etmişlerdi!

Şimdi, Kisrâ Kayser de nereden çıktı, Hîre ve San’â da neyin nesi?

Dururlar mı?

Hemen kaynatmaya başladılar; “Siz neden bahsediyorsunuz?” diyorlardı. “Burada sıkışıp kaldık; baksanıza, ihtiyacımızı görebilmek için tuvalete bile gidemiyoruz!”

Bunu diyenler, daha baştan, “Ey Yesribliler!” diye seslenip, “Burada düşmana karşı koyamazsınız; mevzilerinizi bırakıp evlerinize dönün!” diyen aynı kaypak tiplerdi.

Selden kütük kapma yarışına girişmişlerdi. Bu söylentiyi içten içe dolaştırıyor, cephenin hakkını verenleri de etkilemeye çalışıyorlardı.

Onlardan birisi, gecenin karanlığında ashâbdan birisine sokulmuş ve “Ey filân!” demişti. “Resûlullah’ın, ‘Kisrâ ve Kayser’le ilgili sözlerini sen de duydun mu? Şimdi bu söz nerede, yaşadıklarımız nerede? Korkudan çişimizi bile yapamıyoruz!”

Haklı olarak sahâbîyi celallendiren bir sözdü bu ve “Git işine, kezzâb!” diyerek önce ağzının payını verdi, adamın. Ancak böylesine bir çirkinliği kapatamaz ve orada da bırakamazdı; hiç eğip bükmedi ve adamın yüzüne bakarak, “Senin bu dediklerini Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) söyleyeceğim!” dedi.

Söyledi de.

Sonuç, malum.

Foyasının meydana çıktığı yerde nifakın hali hiç değişmedi! Yemin üstüne yeminler etmeye başladı, adam; “Benim hakkımda yalan söylüyor, yâ Resûlallah! Kesinlikle böyle bir şey söylemedim; ağzımdan böyle bir şey çıkmadı!” diyordu.

Âhiret’te her şey gün yüzüne çıkacak; âmennâ! Fakat çok geçmeden Cibrîl gelecek ve bu yalanı da yüzüne vuracaktı!

Kösele suratlılar yine durmadı ve “Allah ve Resûlü’nün vaatleri, demek ki bizi aldatmaktan başka bir şey değilmiş!” demeye devam ettiler. Kuru gürültü ile kusur kapatmaya çalışıyorlardı! “Bunların olacağını, Allah ve Resûlü zaten bize söylemişti!” deyip imanı zirve yapanlara inat kulak üstüne yatıyorlardı.

Ne mi oldu?

Onların görüp bilemedikleri, akledip inanamadıkları gerçekler vardı ve yaklaşık bir ay süren sıkıntılı günler mazi olup gitti; “İşiniz bitik!” diyenlerin işi bitti ve yapıp ettikleriyle onlar birer yâd-ı kabîh olarak tarihin küflü dehlizlerine gömülürken sökün eden inayetlerle daha nice hendekler aşıldı.

Sonuçta, “Allah ve Resûlü’nün vaatleri, demek ki bizi aldatmaktan başka bir şey değilmiş!” diyenler, o gün de yanıldı ve Bektâşî’nin dediği gibi yine Allah’ın dediği, Resûlü’nün de haber verdiği oldu.

Demek ki günün evvelindeki kızıllığa takılmamak lazım; sonundaki aydınlık önemli.

Şüphesiz, kabul vaktini bilemediğimiz duaların serinlettiği günlerin sonu da öyle olacak!

Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu