Yazarlar

Üç istisna | Reşit Haylamaz

İbn-i Selûl’ün iftira kampanyasının tesirinde kalan, Sahâbe arasında sadece üç kişi oldu; Hamne Bint-i Cahş, Hassân İbn-i Sâbit ve Mistâh Avf İbn-i Üsâse (radıyallahu anhüm).

Hamne Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halası Hazreti Ümeyme’nin (radıyallahu anhâ) kızıydı. Aynı zamanda, Uhud’da şehâdete yürüyen Abdullah İbn-i Cahş’ın da (radıyallahu anh) kız kardeşi oluyordu. Öte yandan, Medîne’ye ilk hicret eden kadınlardan birisiydi.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, yine Uhud’un bir başka alemi Hazreti Mus’ab (radıyallahu anh) ile evlendirmişti ki o gün Uhud’da yer alan ender kadınlar arasında Hamne Bint-i Cahş da (radıyallahu anhâ) vardı.

Ne var ki ablası Zeyneb Validemiz’e (radıyallahu anhâ) olan sevgisinden veya onunla Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) arasında var olduğunu zannettiği rekabetten olacak ki söylentilere kendini kaptırdı ve İbn-i Selûl’ün dediklerine inanmaya başladı. Hatta, yeri geldi, bunu başkalarıyla da konuşur oldu.

İşin gerçek rengini görüp kurulan kumpası fark ettiğinde çok pişman olmuştu ama iş işten geçmişti.

Halbuki, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), aynı konuyla ilgili olarak kendisiyle istişare ettiğinde ablası Zeyneb Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), “Yâ Resûlallah, diye söze başlamış ve “Ben, görmediğim bir hususta gözümü ve duymadığım bir kelam karşısında da kulağımı muhafaza etmek isterim! Şu kadar ki ben, Âişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!” demek suretiyle Annemiz’i (radıyallahu anhâ) tezkiye etmişti.

Yıllar geçse de unutulmayacak bir meziyetti bu ve Zeyneb Validemiz’in (radıyallahu anhâ) bu tavrını takdirle anlatacak olan Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), aralarında hiss-i rekabet olmasına rağmen onun o gün olgun davrandığını, ancak kız kardeşi Hamne Bint‑i Cahş’ın (radıyallahu anhâ) bu fitneden kendini alıkoyamadığını söyleyecekti.

İbn-i Selûl’ün karalama kampanyası karşısında o gün, kendisinden beklenen tavrı ortaya koyamayan ikinci isim, Peygamber müdâfii meşhur şair Hassân İbn-i Sâbit (radıyallahu anh) idi; gelen bilgilerin kurgu olduğunu fark edememiş ve kendisini o da söz konusu akıntıya kaptırmıştı.

O da uzak değildi; anne tarafından Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) akrabası olan bir kabilenin, Benû Neccâr’ın ferdiydi. Üstelik, bu hadise münasebetiyle başka bir yakınlığı daha olacaktı; kendisi ve Âişe Validemiz hakkında söylediklerinden duyduğu rahatsızlığı ifade sadedinde yanına gelen Safvân İbn-i Muattal (radıyallahu anh) arasında gerginlik yaşayacak ve bu gerginlik büyüyerek Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar intikal edecekti. Ortamı sakinleştirip musâlaha ile meclisi bitiren Fahr-i Rusül (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Mısır meliki Mukavkıs’ın gönderdiği Sîrîn (radıyallahu anhâ) ile evlendirmişti ki Hazreti Sîrîn, aynı zamanda Mâriye Validemiz’in de (radıyallahu anhâ) kız kardeşi oluyordu. Bu yönüyle Hazreti Hassân (radıyallahu anh), Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni bir yakınlık kurmuş, günümüz ifadesiyle bacanak olmuştu.

O da bin pişmandı; duyduğu pişmanlığı şiirinin kalıplarına dökecek ve bu pişmanlığın bir ifadesi olarak Mü’minlerin Annesi’nden (radıyallahu anhâ) özür dileyen bir şiir daha söyleyecek, her fırsatta da bu şiirini dillendirecekti. Hatta bu şiirlerinden birisinde, kendini yerden yere vuran beyanlar serdettiğini duyan Annemiz (radıyallahu anhâ), buna da üzülecek ve “Ancak, sen bu kadar da değilsin!” diyerek onu teselli edecekti.

Demek ki iftira umumiyet kesbedince, hiç ihtimal verilmeyecek isimler bile bunun tesirinde kalabiliyor, muvakkat da olsa bir nevi savrulabiliyordu!

O gün böyle bir savrulma yaşayan üçüncü isim, Hazreti Mistâh Avf İbn-i Üsâse (radıyallahu anh) idi.  Daha küçük yaşlardayken babası vefat eden ve yetim büyüyen Hazreti Mistâh (radıyallahu anh), aynı zamanda Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) teyzezâdesi oluyordu. Maddi anlamda sıkıntılar yaşayan bu aileye Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) sahip çıkmış, işin başından bu yana onları hiç yalnız bırakmamıştı.

Erken dönemde Müslüman olan bir ailenin ferdiydi, Hazreti Mistâh (radıyallahu anh). Aynı zamanda, Medîne’ye ilk hicret edenler arasındaydı. Hicret sonrasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onu, Zeyd İbn-i Müzeyyen (radıyallahu anh) ile kardeş yapmıştı.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bulunduğu her bâdirede o da vardı ve doğal olarak Ashâb-ı Bedir nişânesini taşıyanlar arasındaydı. Cesaretiyle bilinen Hazreti Mistâh (radıyallahu anh), Ubeyde İbn-i Hâris’in (radıyallahu anh) kumandanlık ettiği Rabiğ Seriyyesi’nde sancaktarlık görevini de üstlenmişti.

Ne var ki Müreysî Gazvesi’nden sonra İbn-i Selûl’ün fitilini ateşlediği tufan onu da vurdu; gelen haberin kaynağını test etme lüzumunu görmedi ve başından beri ekmeğini yediği ailenin iffeti konusunda konuşulanlara o da inandı. Sebebi ne olursa olsun bu, bir mü’mine yakışmayan tavırdı; konuyla ilgili net beyanlar söz konusu olduğunda o da bin pişman olacaktı ama o gün için ok yaydan çıkmıştı.

Başta annesi Hazreti Selmâ (radıyallahu anh) olmak üzere aile fertlerini de üzen bir savrulmaydı bu. O kadar ki ortalığın güft u gûy ile kaynadığı ve henüz sonucun da belli olmadığı bir dönemde Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), oğlunun da hedefinde olan Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) yanında yer alıyordu. Birlikte yürüdükleri esnada ayağı takılıp da sendelediğinde, “Kahrolası Mistâh!” şeklinde tepki verince ona Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) karşı çıkmış ve “Allah aşkı için” demişti. “Muhâcirûndan ve Ashâb-ı Bedir ehlinden bir adam hakkında ne kötü bir söz söyledin!”

Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ) hayret ve şaşkınlıkla bakakalan Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), “Ey Ebû Bekir’in kızı!” dedi, taaccüb ederek. “Yoksa onun, senin hakkında söylediklerinden haberin yok mu? Hakikaten de sen, meselelere sâfiyâne bakan bir mü’min, dupduru bir kadınsın!”

Aynı taaccüble tekrar be tekrar baktıktan sonra tekrar etti: “Yoksa, hakkında koparılan fırtınalar ve olup bitenlerden gerçekten haberin yok mu senin?”

Sanki zaman durmuş, Annemiz’in (radıyallahu anhâ) kanı çekilivermişti! Sadece, “Ne söylemiş ki! Ne haberi? Neden bahsediyorsun; benim hiçbir şeyden haberim yok!” diyebildi.

Bunu söylerken, ‘Beni merak içinde bırakma da ortalıkta dönüp duranlardan beni bir an önce haberdar et!’ dercesine Ümmü Mistâh’ın (radıyallahu anhâ) yüzüne bakıyordu.

İşte, dünyasını karartan meş’um haberi de bu sırada ondan duymuş oldu; “Senin hakkında şu türlü fırtınalar kopartılıyor.” diye başlayan Ümmü Mistâh (radıyallahu anhâ), neredeyse bir Ramazan boyu ortada dolaştırılan iftira ve fitneyi işte o zaman anlatmıştı.

Yıkılmıştı; hem, yıkılmayacak gibi de değildi! Dışarıya niçin çıktığını bile unutmuş, bütün genişliğine rağmen dünya küçülüvermişti! İnanılacak gibi değildi; sırf düşmanlık olsun diye bu kadar aleni iftira atan birisi insan olamazdı! Tam, ıstırabıyla iki büklüm kaldığı hastalıklarından ‘iyileştim’ derken kolu-kanadı kırılıvermiş, nefes almakta bile zorlanıyordu! Ağlamaktan gözünde yaş kalmamıştı!

Bir aralık kendini topladı ve “Gerçekten bunlar oldu mu?” diye sordu. Zaten bu, onun son cümlesiydi; zira arkasını getirememiş ve bayılmıştı!

Ortalığı yeni bir telaş sardı; kızlarının baygın düştüğünü duyan Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) evi, matem yuvasına dönüşüvermişti! Uzun uzadıya uğraşıp didindiler ve nihayet bir süre sonra gözlerini araladı.

Ancak hâlâ kendisinde değildi; “Sübhânallah!” diyebildi. “Nasıl olur da insanlar böyle konuşabilirler?”

Nihayet, Ümmü Mistâh’ın (radıyallahu anhâ) yardımıyla ayağa kalktı; bir an önce eve gelmek istiyordu! Bitkindi; koluna girenlerin desteğiyle kendini eve zor attı!

Gelir gelmez annesine döndü; sitem doluydu ve “Allah sana merhamet etsin” dedi. “İnsanlar, aralarında konuşup duruyorlarmış da sen bana hiç söylemedin?”

Anne Ümmü Rûmân (radıyallahu anhâ), bu sıkıntıyı başından beri yaşıyordu! Ancak yine de metânet sahibi, olgun ve oturaklı bir duruşu vardı. Kızına şefkatle yaklaştı ve “Anne” diye baktığı kuzusunun başını okşayarak, “Ey yavrucuğum!” dedi. “Hele biraz yavaş ol! Elbette Allah (celle celâlühû), sana da bir kolaylık verir! Allah’a yemin olsun ki senin gibi güzel ve Efendisi tarafından sevilen, aynı zamanda yanında kumaları da olan hangi kadının aleyhinde konuşulmaz! Onu gözden düşürmek için hangi iftiralar uydurulmaz; şunu bil ki senin konumundaki insanların dedikodusu çok olur!”

Derken, o gün de geldi; Nûr Sûresi gelmiş ve bizzat vahyin tesciliyle Safvân İbn-i Muattal (radıyallahu anh) ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) iffet ve nezahati tescil edilmişti.

Sonra?

Açık nassın olduğu yerde ne yakınlık ne de akrabalığın bir faydası vardı ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), halasının kızı ve aynı zamanda, günümüz ifadesiyle baldızı Hamne Bint-i Cahş (radıyallahu anhâ), kendisini müdafaa adına şöhret kazanmış meşhur şair Hassân İbn-i Sâbit (radıyallahu anh) ve Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) teyzezâdesi Hazreti Mistâh’a da (radıyallahu anh) had vurdurup müeyyide uyguladı.

Ne var ki teyzesinin oğlu ve küçüklüğünden bu yana kendi evladı gibi gördüğü Hazreti Mistah’ın da (radıyallahu anh), kızı ve aynı zamanda nass-ı Kur’ân ile annesi Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) hakkındaki duruşu Hazreti Ebû Bekir’e (radıyallahu anh) çok ağır gelmişti; o anki ruh haletiyle ve sürece olan tepkisi sebebiyle artık ona cemîlede bulunmayacağını ilan etmiş, bugünden sonra yardımına koşmayacağını söylemiş ve Hazreti Mistâh (radıyallahu anh) ile yollarını ayırmıştı.

Ancak, çok geçmeden bu kararından da vazgeçti. Zira, konuyla ilgili olarak gelen âyetlerden birisi, affetmeyi affedilmenin bir vesilesi olarak nazara veriyor ve fezlekesi de “Allah’ın da sizi bağışlayıp affetmesini istemez misiniz?” diye bitiyordu. Hakperest olduğu gibi aynı zamanda Hak karşısında vakkâf birisiydi, Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh). Âyeti ilk duyduğunda meseleyi kavramış ve hemen, “Elbetteki isterim; vallahi de ben, Allah’ın beni de affetmesini isterim!” demiş, dünyalarını karartan sürecin üzerine bir sünger çekerek başından beri devam ettiği yardım işine yeniden dönmüştü. Diğer yandan, muvakkat da olsa hislerine kapılarak attığı adımdan üzüntü duyuyor ve “Vallahi de artık, bu işten hiç vazgeçmeyeceğim!” diye de söz veriyordu.

Keşke hepimiz duygularımızla değil de muhakememizi hakem yaparak Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) duyarlılığı gösterebilsek ve yine keşke hepimiz, açık nassın olduğu her yerde kıstas olarak kulağımızı Kur’ân’a verebilsek ve üç istisnası dışında Ashâb’ın (radıyallahu anhüm) yaptığı gibi İbn-i Selûllerin söylentilerine kapılarımızı bütünüyle kapatarak dünya-ahiret adına bedel ödeme bâdiresinden de selîm kalabilsek.

Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu