<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Efendimizsav arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/efendimizsav/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/efendimizsav/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 08 Mar 2021 20:52:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Efendimizsav arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/efendimizsav/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Efendimiz’in kuşatıcı bir duası</title>
		<link>https://hizmetten.com/efendimizin-kusatici-bir-duasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Mar 2021 07:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[dua]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17587</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Mü’minûn Sûresi’nin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) اَللّٰهُمَّ زِدْنَا وَلَا تَنْقُصْنَا وَأَكْرِمْنَا وَلَا تُهِنَّا وَأَعْطِنَا وَلَا تَحْرِمْنَا وَاٰثِرْنَا وَلَا تُؤْثِرْ عَلَيْنَا وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِنَا&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimizin-kusatici-bir-duasi/">Efendimiz’in kuşatıcı bir duası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Mü’minûn Sûresi’nin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)</em></p>
<p align="center"><span class="arabic">اَللّٰهُمَّ زِدْنَا وَلَا تَنْقُصْنَا وَأَكْرِمْنَا وَلَا تُهِنَّا وَأَعْطِنَا وَلَا تَحْرِمْنَا وَاٰثِرْنَا وَلَا تُؤْثِرْ عَلَيْنَا وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِنَا</span></p>
<p><em class="bold2">“Allah’ım! Bizi artır, noksanlığa maruz bırakma; ikramlarınla değerimizi yükselt, bizi zillete düşürme; bol bol vererek bize ihsanda bulun, mahrumiyet yüzü gösterme; bizi tercih et, başkalarını üzerimize tercih eyleme; bizden razı ol ve bizi icraat-ı sübhaniyeden razı olan kullarından eyle!” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/34) şeklinde dua yapıyor. Bu dua, bilhassa günümüzdeki inanan gönüllere ne gibi mesajlar vermektedir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Öncelikle şunu ifade edelim ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahye bizzat muhatap olduğundan, bir başkasının bu yüce hakikatleri O’nun ufku seviyesinde duyup anlayabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple, söz konusu duanın mânâ ve muhtevasına dair burada ifade edilenlerin, onun gerçek derinlik ve enginliğini yansıtmaktan âciz kalacağının daha baştan bilinmesi gerekir.</p>
<p>Soruda da ifade edildiği üzere, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mübarek duayı, Mü’minûn Sûresi’nin ilk âyetlerinin nâzil olmasından sonra yapmıştır. Söz konusu âyetlerin meâl-i münifi şu şekildedir: <em>“Muhakkak ki mü’minler, felâha, mutluluk, başarı ve kurtuluşa erdiler. Onlar namazlarında tam bir huşû, saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı ifa ederler (hatta zekat vermek için çalışırlar.) Onlar ırzlarını, mahrem yerlerini muhafaza ederler. Yalnız eşleri ve sahip oldukları (cariyeleri) müstesna; çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar! O mü’minler üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar. Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar. İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır onlar!”</em> (Mü’minûn Sûresi, 23/1-11)</p>
<p>Allah’ın (celle celâluhû) Peygamber Efendimiz’e ve O’nun ümmetine bir armağanı olan bu âyet-i kerimeler nâzil olduktan sonra, burada sayılan vasıfları haiz olan mü’minlerin kurtuluşa erecekleri müjdesini bütün derinliğiyle duyan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), değişik zamanlarda vahiy sağanağı karşısında ellerini açıp Cenâb-ı Hakk’a hissiyatını ifade ettiği gibi -sahabe efendilerimizin rivayetine göre- yukarıda zikredilen duayı yapmıştır.</p>
<h3>İlk talep: Bizi artır, noksanlığa maruz bırakma!</h3>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duada ilk olarak, <span class="arabic">اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ</span> <em>“Allah’ım! Bizi artır, noksanlığa maruz bırakma!” </em>demiştir. Akla gelen ilk ihtimal olarak Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hak’tan ümmet-i Muhammed’in sayısını artırmasını talep etmiş olabilir. Zira ümmet-i Muhammed’in çokluğu, her zaman O’nun gaye-i hayali olmuştur. Nitekim konuyla ilgili rivayet edilen bazı hadislerde şu bilgiyle karşılaşıyoruz: O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) değişik topluluklar gösterilmiş, onlar arasında büyük bir karaltı gördüğünde, hemen onların kendi ümmeti olması ümidine girmiştir. Fakat kendisine onların Hazreti Musa’nın kavmi olduğu ifade edildikten sonra kendi ümmetini görmesi için ufka bakması söylenmiştir. Ufka baktığında ise daha önce gördüğü karaltıdan daha büyük bir karartının bütün ufku kapladığını görmüştür. Böyle bir manzaradan kalb-i Nebevî son derece memnun, mesrur ve mutmain olmuştur. (Bkz.: Buhârî, tıb 17, 41, rikak 50; Müslim, îmân 374)</p>
<p>Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ümmetinin çokluğu konusundaki tehalükünü (şiddetli talep), evlenme konusundaki tahşidatlarında da görebiliriz. Mesela O (aleyhi ekmelüttehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَإِنِّي أُبَاهِي بِكُمُ الْأُمَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ</span><br />
<em>“Evlenin, çoğalın; zira ben, kıyamet gününde sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar ederim.”</em> (Abdurrezzak, <i>el-Musannef</i> 6/173)</p>
</blockquote>
<p>Aslında evlenme bir açıdan, ferdî ve ailevî bir konu olması itibarıyla, dine ait büyük meselelerin yanında basit kalır ve denilebilir ki o büyük meselelere göre evliliğin izafi bir değeri vardır. Bununla birlikte Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin evlenmesini ve çoğalmasını tavsiye etmiş ve bununla iftihar edeceğini beyan buyurmuştur. Antrparantez, ifade edelim ki buradaki iftihar, övünç duyma anlamındadır ve Cenâb-ı Hakk’ın lütufları karşısında minnet hisleriyle şahlanma demektir.</p>
<h3>Sayıca çokluk esas hedef olmamalı</h3>
<p><em>“Allah’ım! Bizi artır, noksanlığa maruz bırakma!”</em> talebinde ikinci ihtimal olarak Cenâb-ı Hak’tan keyfiyet yönüyle bir artma ve çoğalma isteğinin olduğu söylenebilir. Zira kemmiyete kıymet kazandıran keyfiyettir. Keyfiyet bulunmadıktan sonra tek başına sayıca çokluğun bir önemi yoktur. Nice büyük topluluklar, on bin veya yirmi bin sahabenin yaptığını yapamamıştır. İslâm’ın o ilk ve eşsiz kahramanları, o gün itibarıyla dünyanın iki süper gücü olan Sasânî ve Bizans imparatorluklarının oyunlarını alt üst etmiş, onları dize getirmiş ve böylece dünyanın kaderini değiştirmişlerdir.</p>
<p>Bugün dünyada yaşayan Müslüman nüfusunun bir buçuk milyar civarında olduğu söylenmesine rağmen Müslümanların, nüfusları oranında bir fonksiyon eda ettikleri söylenemez. Çünkü onlar bugün Kur’ân’ın istediği seviye ve kıvamda değiller. Ayrıca birbirine düşmüş hâldeler; birbiriyle uğraşıyor, teâruz ve tesakutlar fasit dairesinde birbirini yiyip bitiriyorlar. Evet, Müslümanlar tam bir vifak ve ittifak ortaya koyamadıklarından enerjilerini teâruzların ağında yiyip bitiriyor, inayet-i ilâhiyeye mazhar olamıyor, sıçrayıp devletler muvazenesinde yerlerini alamıyorlar. Onların sayıca çokluğu devletler muvazenesinde gerçekleştirilmesi gereken bu azîm misyonu eda etmeye yetmiyor.</p>
<p>Esasında tarihe bu gözle baktığınızda kemmiyet karşısında keyfiyetin ehemmiyetini çok açık ve net bir şekilde, çarpıcı misalleriyle görebilirsiniz. Mesela tarihin belli bir döneminde samimiyetle yollara dökülmüş nice insan, çalımlı hamleler gerçekleştirmiş, doludizgin hareketler sergilemiş ve çok bereketli muvaffakiyetlere mazhar olmuştur. Fakat aynı insanlar ruhta, mânâda, duyguda, düşüncede, kalbî ve ruhî hayatta kıvam kaybetmeye başlayınca eskiye nazaran sayıca daha fazla oldukları hâlde ilerleme ve inkişaf bir yana ihraz ettikleri konumu bile koruyamamıştır. Evet, onlar, kendilerini rehavete, tembelliğe, makam sevgisine ve korkuya salıp hicret ve ilâ-i kelimetullah mülahazasını unutunca sayılarının çokluğu kendilerine bir fayda vermemiş, güç, tesir ve ağırlıklarını kaybetmişlerdir. Bu açıdan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) <span class="arabic">اَللَّهُمَّ زِدْناَ وَلاَ تَنْقُصْناَ</span> derken, kıvam, kredi ve kıymet-i harbiye açısından bir çoğalma isteğinde bulunduğu ve bu konuda nakîse yaşatmaması adına Allah’a dua dua yalvardığı söylenebilir.</p>
<h3>Nimeti nimet olarak bilme en büyük nimet</h3>
<p>Duanın devamında <span class="AR">وَأَكْرِمْناَ وَلاَ تُهِنَّا</span> buyruluyor ki, bunun mânâsı <em>“İkramlarınla değerimizi yükselt ve bizi zillete düşürme!” </em>demektir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) burada, dünyevî imkânlar, güç ve kuvvet veya keşf u keramet değil de, ilâhi ikramlara mazhar olmayı istiyor. Demek ki, ikram-ı ilâhî talip olunması gereken çok önemli bir lütuf. Ayrıca bu ifade “if’âl” babından geldiği için mânâsı şöyle de olabilir: “Allah’ım bize ikramda bulun ve bu lütufların birer ikram olduğunu da bize her daim hissettir.”</p>
<p>İlâhî ikramın farkında ve şuurunda olması, insanın kayıp düşmekten korunmasına vesile olur. Çünkü ikramın farkında olan insan, sahip olduğu güzelliklerin O’ndan olduğunu, O’ndan geldiğini bilir. Eğer kişi, bunları kendi istidat ve kabiliyetlerinden bilir ve Karun gibi <span class="AR">إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي</span> <em>“O (servet) bana, sadece bendeki bilgi ve mârifet sayesinde verildi.”</em> (Kasas sûresi, 28/78) derse, zillete maruz kalmaya bir davetiye çıkarmış olur. Bu açıdan insan ellerini açmalı ve sürekli “Allah’ım! İster kendi elimle yaptığım kötülükler sebebiyle isterse de Senin bir imtihanın olarak, beni herhangi bir zillete maruz bırakma!” diye sürekli yalvarıp yakarmalıdır.</p>
<h3>Yâ Rab! Bizi mahrumiyetle cezalandırma!</h3>
<p>Duanın devamında <span class="arabic">وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ</span> kısmı geliyor. Bunun mânâsı da, <em>“Allah’ım! Bize sürekli, bol bol ihsanda bulun ve bize mahrumiyet yaşatma!”</em> demektir.</p>
<p>İnsan, kendisini baştan çıkarmayacak dünyevî bazı nimetler isteyebilir. Hatta insanın istediği her şeyi Cenâb-ı Hak’tan istemesi çok önemlidir. Peygamber Efendimiz  (sallallâhu aleyhi ve sellem) <em>“Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.”</em> buyurmuştur. ( Ebû Ya’lâ, el-Müsned 6/130) Bu açıdan insan, ister cennet köşesi gibi sımsıcak bir yuva, isterse salih bir çocuk, her ne isterse istesin, isteyeceğini Allah’tan istemelidir.</p>
<p>Bununla birlikte istenilecek şeylerin kıymetini belirleyecek olan esasen insanın ufku, konumu ve gaye-i hayalidir. Elbette huzurlu bir aileye, salih evlâtlara, kimseye muhtaç bırakmayacak geçim imkânlarına vs. sahip olma Allah’tan istenmesi gereken nimetlerdir. Fakat yaşamadan ziyade yaşatma sevdasıyla oturup kalkan, ihya düşüncesine kendisini adayan ve bütün insanlığa karşı çok ciddî bir şefkat hissiyle dolu olan birisinin gözü, bunların hiçbirisini görmeyebilir. Onun ufkunu dolduran şudur: “Rabbim! Ben hayattayken vesile olduğum veya vesile olduğum zannedilen herhangi bir fütuhat ve inşirahı görmek istemem. Fakat ne olur yâ Rabbi! Öldükten sonra kabrimin bir köşesinden din-i mübin-i İslâm’ın fütuhat ve inkişafını, her tarafta şehbal açan ruh-u revan-ı Muhammedî’yi, her yanda okunan ezanları, bütün kalblerin Seninle alâkalı olarak çarpmasını temaşa etmeyi bana lütfeyle!”</p>
<p>Bu açıdan denilebilir ki, <span class="arabic">وَأَعْطِناَ وَلاَ تَحْرِمْناَ</span> “<em>Allah’ım! Bize sürekli, bol bol ihsanda bulun ve bize mahrumiyet yaşatma!”</em> derken herkes kendi himmetine göre Allah’tan bir şeyler ister. Birinin istediği beş kuruşla sınırlı kalırken bir diğeri milyonları isteyebilir. Bir başkası ise bununla da yetinmez ve namütenahiye, sonsuzluğa talip olur. Bazıları dünyevî nimetlere kavuşmayı isterken, Hazreti Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Pîr-i Mugan gibi engin ufuklu insanlar sürekli O’nun rızasına ermeyi ve insanlara Cennet’e giden yolu açmayı dilerler. Evet, onlar her zaman, “Allah’m benim günde elli defa canımı al! Ama ne olur bahtına düştüm Rabbim! Var olduğu günden bu yana hiç bu kadar derbeder ve perişan vaziyete düşmeyen ümmet-i Muhammed’i bu sefalet ve rezaletten kurtar!” mülâhazalarıyla oturur kalkarlar. Bu açıdan denilebilir ki, ellerini açıp duaya duran insanlar biraz da bulundukları basamağın kendilerine ilham ettiği mülahazaları seslendirirler.</p>
<h3>Müslümanların vesayet altına girmesi en büyük âfet</h3>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duanın devamında, <span class="arabic">وَآثِرْناَ وَلاَ تُؤْثِرْ عَلَيْناَ</span> diyor. Bunun mânâsı da, “Allah’ım! Tercih edilecekse bizi tercih buyur ve kimseyi bizim üzerimize tercih etme!” demektir. Bu ifadeyi biraz daha açacak olursak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hak’tan, başkalarının gelip ümmet-i Muhammed’in üzerine hâkim olmasına, onu gütmesine, vesayeti altına almasına fırsat vermemesini istiyor.</p>
<p>Allah’ın başkalarını bize tercih etmesi değişik şekillerde olabilir. Mesela biz, kulluğun hakkını veremez, emanete riayet edemez ve dinden gerisin geriye dönersek Allah da devletler muvazenesinde bizi götürüp yerimize başkalarını getirebilir. Bu yüzden Allah’tan O’nun nezd-i ulûhiyetinde makbul olan insanların vasıflarına sahip olmayı istemeliyiz. “Allah’ım bize bedel başkalarını getirme! Burada neyin yapılmasını murad buyuruyorsan, bizimle yap!” demeliyiz. Çünkü O’nun bizi kaldırıp partal bir eşya gibi bir yere atması ve bizim yerimize başkalarını getirmesi, bizi kendi kıymetsizliğimize mahkûm etme demektir.</p>
<h3>İmtihanın diğer bir nevi: Adam kayırmacılık</h3>
<p>Öte yandan tercih edilmenin olumsuz bir şekli olan adam kayırma hakkında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">إنَّكُمْ سَتَلْقَوْنَ بَعْدِي أَثَرَةً فَاصْبِرُوا حَتَّى تَلْقَوْنِي علَى الْحَوْضِ</span><br />
<em>“Sizler benden sonra adam kayırmalara rastlayacaksınız. (Kabullenmesi çok zor olan bu tür tavırlar karşısında) sabredin ki Cennet’te havzımın başında bana kavuşabilesiniz.”</em> (Buhârî, <i>fiten</i> 2; Müslim, <i>imâre</i> 48)</p>
</blockquote>
<p>buyurmak suretiyle farklı bir hakikate dikkatlerimizi çekmiştir. O’nun ruhunun ufkuna yürümesinden sonra, bu tür hâdiseler ortaya çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerim “sâbikûn-u evvelûn” yani öne geçen ilkler)den olan sahabe-i kiram hakkında adeta başlarımızı döndürecek ölçüde takdirler üstü takdirlerde bulunduğu (Bkz.: Tevbe sûresi, 9/100) hâlde, arkadan gelen insanlardan bazıları bunu anlayamamış; anlayamamış ve Allah ve Peygamber nezdinde çok kıymetli olan bu kahramanlardan bazılarına apaçık zulmetmiş, haksızlıkta bulunmuştur. Mesela Hariciler Şah-ı Merdan, Haydar-i Kerrar ve Damad-ı Nebevî ünvanlarına layık olan Seyyidina Hazreti Ali’nin kıymetini bilememişlerdir. Aynı şekilde yaşadıkları dönem itibarıyla çokları tarafından Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’in kıymeti takdir edilememiştir.</p>
<p>Daha sonra gelen yöneticilerden bazıları da Râşid Halifeler dönemindeki adaleti muhafaza edememiş ve adam kayırmışlardır. Mesela onlar, bir yere bir idareci tayini veya ganimet taksimi söz konusu olduğunda hemen kendi yakınlarını tercih etmişlerdir. Hâlbuki Râşid Halifelerden hiçbirisi sırf kendilerine yakın oldukları gerekçesiyle akrabalarını belli makamlara getirmemiş, çevrelerine ayrıcalık tanımamış ve adam kayırmaya gitmemişlerdir. Çünkü bir ümmet içinde emanet, ehline verilmediği ve yakınlara iltimas geçilmeye başlandığında, o ümmetin işi bitmiş demektir.</p>
<p>Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisinden sonra kayırmaların olacağını ifade ediyor ve ümmetine kendisine kavuşuncaya kadar sabretmelerini tavsiye buyuruyor. Çünkü sabrın sonu selâmettir. Böyle bir tavsiye çağımız mü’minleri için de çok önemli bir mesajdır. Zira bugün de zimamı elinde tutan ve işe vaziyet edenler değişik engellemelerle işin ehli insanlara haksızlıkta bulunabilirler. Varsın onlar zulmetsin!  Önemli olan sizin bütün bunlara aldırmadan hak bildiğiniz istikamette, Allah yolunda hizmetinize devam etmenizdir. Evet, adanmış ruhlar günümüzdeki bu tür adam kayırmalar karşısında istiğna felsefelerini korumalı, Cenâb-ı Hakk’ın bu mevzudaki takdirini intizar etmelidirler. Çünkü O, bugüne kadar hep güzel şeyler eyledi. Eyledikleri, eyleyeceklerinin en inandırıcı referansı olduğuna göre, bundan sonra da güzel şeyler eyleyecek demektir. Yeter ki biz, O’na karşı sadakat, emniyet ve bağlılıkta kusur göstermeyelim.</p>
<h3>Kullukta zirve: Rıza ufku</h3>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasının sonunda ise<span class="arabic"> وَارْضَ عَنَّا وَأَرْضِناَ</span> <em>“Bizden razı ol ve bizi Senden razı olan kullarından eyle!” </em>ifadeleriyle, Cenâb-ı Hak’tan razı olmayı ve O’nun da bizden razı olmasını istiyor. Bu ikisi birbirinden hiç ayrı düşmemiştir. Zira Allah, bir insandan razı ise, insan da O’ndan razı olur. Aynı şekilde kulun, Rabbisinden gelen şeylere karşı rıza göstermesi, Rabbisinin de ondan razı olması demektir. Bunlardan hangisinin sebep, hangisinin sonuç olduğu hakkında ehlullahın farklı mütalaaları vardır. Bazıları insanın iradesinin hakkını verip rıza yoluna talip olmasının rıza-i ilâhiye vesile olacağını söylemiş ve bunu Efendimiz’in şu hadis-i şerifleriyle irtibatlandırmışlardır: <em>“Cenâb-ı Hakk’ın nezdindeki yerinizi bilmek istiyorsanız, Allah’ın nezdinizdeki yerine bakın!”</em> (Ebû Nuaym, <i>Hilyetü’l-evliyâ</i> 6/176) Yani siz O’na ne kadar değer veriyorsanız, nezd-i ulûhiyetteki değeriniz de odur. O’nu her şeyden daha çok seviyor, dünya ve içindeki her şeyden daha çok O’na değer veriyorsanız, nezd-i ulûhiyette ve mele-i âlânın sakinleri nezdinde de o ölçüde değer görürsünüz. Bazıları ise, Allah razı olmayınca, kulların da O’ndan razı olamayacağını ifade etmiş ve bunu âyet-i kerimelerde <em>“Allah onlardan razı oldu, onlar da O’ndan razı oldu.”</em> (Mâide sûresi, 5/119; Tevbe sûresi, 9/100; Mücadele sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8) denilerek önce Allah’ın hoşnutluğunun zikredilmiş olmasıyla açıklamışlardır. İmam Kuşeyrî’nin de içinde bulunduğu diğer bir kısım kimseler ise onun, başlangıç itibarıyla iradî ve kulun kesbine bağlı olduğunu, nihayeti itibarıyla da bir tecelli ve hâlden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>Meseleye Mâturîdî akidesi açısından bakılacak olursa Allah’ın rızasını elde edebilme adına, şart-ı âdi planında insanın iradî olarak rıza istikametinde bir gayretinin olması gerekir. Bu da insanın kendisini ve varlığı doğru okumasına, hakaik-i hâkka-i İslâmiye’yi doğru yorumlamasına bağlıdır. Evet, insan, Allah’tan razı olunca, Allah da (celle celâluhû) kendisine mahsus engin rızasıyla o kuluna teveccühte bulunacaktır.</p>
<p>Son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mübarek duasında talep ettiği hususların her birisinin inananların hayatında tesirleri ehemmiyetli olduğundandır ki bizim de dualarımızda sürekli bu hususları Cenâb-ı Hak’tan istememiz gerekmektedir.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimizin-kusatici-bir-duasi/">Efendimiz’in kuşatıcı bir duası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Resûlü’nün İki Yönü</title>
		<link>https://hizmetten.com/allah-resulunun-iki-yonu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Jan 2021 07:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Fakir]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16076</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakir olarak haşret!” şeklindeki duasını nasıl anlamalıyız? Cevap: Eğer ortada söylenmiş bir söz varsa, bu konuda mühim&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-resulunun-iki-yonu/">Allah Resûlü’nün İki Yönü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakir olarak haşret!” şeklindeki duasını nasıl anlamalıyız?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Eğer ortada söylenmiş bir söz varsa, bu konuda mühim olan, o sözün nerede, hangi şartlar altında ve hangi siyakta söylendiğini değerlendirmek suretiyle mânâsını doğru anlamaya çalışmaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Allah’ım, beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, kıyamet günü de fakirler zümresiyle birlikte haşret!” buyururlar.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu hadis, ehl-i tasavvuf arasında çok yaygındır.</p>
<p>Bu soru tevcih edilirken herhalde mânâ olarak buna zıt olan hadislerle karşılaştırılması isteniyor. Şayet herkes, kendi nefsi adına “Allah’ım, beni fakir yaşat, fakir öldür, fakir haşreyle!” derse bir millet topyekün fakir olur ki, topyekün fakirlerden müteşekkil bir topluluğun İslâm’ın izzetini bayraklaştırıp omuzlarına almaları asla mümkün olamaz. Kaldı ki yine hasen derecede bir hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Allah’ım, açlıktan Sana sığınırım, çünkü o pek fena bir arkadaştır!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> buyurmuşlardır. Keza, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sabah-akşam sürekli okudukları duaların içinde de buna benzer ifadeler vardır: “Allah’ım, tasadan ve hüzünden Sana sığınırım; acizlikten ve tembellikten de Sana sığınırım; korkaklıktan ve cimrilikten yine Sana sığınırım; borca mağlup olmaktan ve düşmanların kahrından da Sana sığınırım.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur’ân’ın pek çok âyetinde anlatılan iki yönü vardır. Mesela, Fetih sûresinin son âyetinde, “Hz. Muhammed, Allah’ın resûlüdür. O’nun beraberinde olanlar, küffara karşı alabildiğine şiddetli ve sert, alabildiğine kararlı; dostlarına karşı da tevazu kanatları yerlere kadar inmiş, mütevazidirler…” buyrulur. Mü’minlere karşı yüzü yerde, muannitlere karşı aziz ve çetin olmak, müslümanca bir duruşun ifadesidir. İşte bu iki durum da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’de tam temessül etmiştir.</p>
<p>Sahabînin ifadesiyle Ashab-ı Kiram, savaşın kızıştığı anlarda Allah Resûlü’nün arkasına sığınırlardı.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Yine mesela Huneyn’de, atını düşmana doğru mahmuzladığı ve Hz. Abbas’ın, O’nun atını tutmakta zorlandığı siyer kitaplarında anlatılır. Hatta bu sırada Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gür bir sesle: “Ben, Allah’ın Resûlü’yüm, bunda yalan yoktur. Abdulmuttalib’in soyundanım, başka değil bunda yalan yoktur.” der.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Kim bilir belki de soyu O’na yakışır şekilde dünyaya gelmişti/getirilmişti…</p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in bu celâdetinin yanında bir de halkın içinde halktan biri olma yönü ve tevazuu vardı. Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ)’nın anlattığına göre, Mekke fethedildiği gün O (sallallâhu aleyhi ve sellem), yerin göbeği olan Kâbetullah’a girerken bineğinin üzerinde tevazu içinde o kadar iki büklüm olmuştu ki, alnı eyerin kaşına değiyordu.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bir başka sahabi ise konuyla alakalı müşahedesini şöyle anlatır: “Allah Resûlü diz çökmüş yemek yiyordu. O’nun bu hâlini gören bir bedevî: “Tıpkı köle gibi yemek yiyor” deyince, Efendimiz, “Evet, ben Allah’ın bendesiyim” buyurmuştu.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bu, Efendimiz’in birbirine zıt gibi görünen iki yönünün ifadesidir.</p>
<p>Allah Resûlü bu iki haliyle de hep en doğruyu temsil ediyordu. Bunlardan birisinde, İslâm düşmanlarına karşı temsil buyurdukları İslâm şahs-ı mânevîsi adına açlıktan, fakr u zaruretten, borçtan ve düşmanların kahrından Allah’a sığınıyor ve bunlardan, yılandan çiyandan nefret eder gibi nefret ediyordu. O, bu noktada ümmeti adına hareket ediyordu ve kâfirleri sultası altına almaya gayret ediyordu. Zaten Fahr-i Kâinat Efendimiz, şahsen de hiçbir kâfirin tahakkümüne katlanmaz ve bu mezelleti asla kabul edemezdi.</p>
<p>Diğer yönüyle Efendimiz, mü’minler arasında daha ziyade fakir ve fukara ile haşir-neşirdi. Allah (celle celaluhu) O’na böyle bir ahlâkı talim buyurmuştu. Mekke ileri gelenleri yer yer Allah Resûlü’ne geliyor ve “Şu sıradan insanları yanından uzaklaştır da biz gelelim” teklifinde bulunuyorlardı. Efendimiz böyle bir şeye asla yanaşmıyor, kalb-i pâk-i Nebevî bundan rencide oluyordu. Fakat bir beşer olarak binde bir meyil ihtimali oldu mu bilemem; ama Allah konuyla alakalı hemen tebcil edalı bir tenbihte bulunuyor ve böyle bir teklif karşısında sanki Efendimiz’e, “Bilal-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî, Habbab bin Eret ve Ammar gibi… köle ve fakir fukarayla beraber kalmaya sabret!” diyordu.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle iki yönü vardı. Bazı rivayetlerde, sorudaki duanın sonunda Hz. Aişe’nin Allah Resûlü’ne bir sorusundan da söz edilir: “Ya Resûlallah, niçin fakir olarak haşredilmeyi istiyorsun?” Efendimiz de buyururlar ki: “Onlar zenginlerden 40 yıl evvel Cennet’e gireceklerdir”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Yani Bilal-i Habeşîler, Ebû Süfyanlardan kırk sene evvel Cennet’e girecekdir. Nitekim bunu teyit eden bir hadisede, Allah Resûlü bir defasında Abdurrahman bin Avf hakkında, “Ben onu gördüm, malının hesabından ötürü mak’adı üzerine emekleye emekleye Cennet’e giriyordu.” buyurmuş, bunu Hz. Aişe vasıtasıyla duyan Abdurrahman bin Avf da o ihtişamlı kervanındaki bütün mallarını Allah yolunda infak etmişti.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<p>Netice-i kelam, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yönüyle Müslümanlar içinde fakir fukaraya sabır ve tahammül edip tevazu gösteriyordu. Bir yerde de kefere ve fecereye karşı Allah’ın yeryüzündeki en mümtaz varlığı olarak, o aslanların başında her şeyi ayağının altına alacak mahiyette, “Allah’ım, açlık, mezellet, borcun galebesi, dünyanın kahrı.. gibi şeylerden Sana sığınırım. Beni bunlardan uzak tut!” diyordu. Bu tavırlardan biri şahs-ı manevî-i Muhammedî namına, öbürü de Müslümanlara karşı kendi şahsı adınaydı.</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tirmizi, zühd 37.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>  Ebû Davud, salât 376.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>  Buhârî, et’ime 28; Müslim, zikr 50; Ebû Davud, salât 376.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>  Müslim, cihad 79.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>  Buhârî, cihad 166; Müslim, cihad 76-80.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/405.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> İbn Mâce, et’ime 6.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Bkz. En’âm sûresi, 6/52; Kehf sûresi, 18/28</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Tirmizî, zühd 37.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Ahmed b. Hanbel, Müsned 41/337.</p>
<div class="fastsocialshare_container fastsocialshare-align-center">
<div class="fastsocialshare-subcontainer">
<div class="fastsocialshare-share-fbl fastsocialshare-button">
<div class="fb-like fb_iframe_widget" data-href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allah-resulunun-iki-yonu" data-layout="button" data-width="100" data-action="recommend" data-show-faces="false" data-share="false"><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/allah-resulunun-iki-yonu/">Allah Resûlü’nün İki Yönü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberi Görme İştiyakı</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamberi-gorme-istiyaki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 07:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Rüyamda Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahâbe-i kiram efendilerimizi ve diğer büyük zatları görmeyi arzu ettiğim hâlde göremiyorum. İmanımdan şüphe eder hâle geldim. Ne dersiniz? Cevap: Rüyalar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberi-gorme-istiyaki/">Peygamberi Görme İştiyakı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Rüyamda Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahâbe-i kiram efendilerimizi ve diğer büyük zatları görmeyi arzu ettiğim hâlde göremiyorum. İmanımdan şüphe eder hâle geldim. Ne dersiniz?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Rüyalar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ihbâr-ı nebevîsiyle, âhirzamanda nübüvvetten sonra en sadık hakikat habercileridir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/peygamberi-gorme-istiyaki#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Peygamberlik sona erince hakikat âlemine dair sırları bizler rüyalar menfeziyle alırız. Ne var ki bazı kimseler aldıkları bu şeyi hazmedebilir ve onlarla caka yapmaya kalkışmazlar, çünkü onların böyle bir şeye ihtiyaçları yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın sadıklar olarak takdir ve taltif buyurduğu bazı kimseler de vardır ki Allah onlara çerez mahiyetindeki bu tür şeyleri asla vermez. Allah Teâlâ’nın onlar hakkında âdeta şöyle bir tasarrufu vardır: Ben, onlara bu kabilden şeyleri versem de vermesem de onlar zaten gelir ve kapımın önünde dururlar. Elli-altmış sene kulluk yaparlar da onlara kapıyı açmam ve onlara baktığımı hissettirmem. Fakat onlar o kadar sadıktırlar ki, sadakat iliklerine kadar işlemiştir; hiçbir zaman beklentiye girmezler.</p>
<p>Zâhiren o kimseler, velâyetin şemmesini duymamış ve kerametin habbesine sahip olmamış gibidirler ama velâyetin ve kerametin üstünde bir pâyeye sahiptirler. Hakk’ın kapısında hep sabit-kademdirler ve başları hep Hakk’ın kapısının eşiğindedir. Binaenaleyh rüyada büyük zevatı görememeyi bir kusura vermemek lâzım. Bizler o noktada gönlümüzü temiz tutup hep sadakat içinde olmalıyız. Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğumuz bir mukabele anlamında olmamalıdır. O, bu mevzuda bize hiçbir şey duyurmasa, tattırmasa, kalbimizi doyurmasa bile yine sadakat, samimiyet, ihlâs ve iç bütünlüğüyle O’nun (celle celâluhu) kapısında dişimizi sıkıp sabretmeliyiz. Tıpkı Taptuk Emre’nin kapısında Yunus Emre’nin durduğu gibi. Taptuk, bir şeyler görmek isteyen sadık talebesi Yunus Emre’ye şöyle demişti: “Oğlum, ben istiyordum ki, sen ahirete kapalı bir sandık olarak gidesin&#8230;”</p>
<p>Rüyaların bir derece kıymeti olsa da insan onlara çok meftun olmamalıdır. Ne var ki, hak ve hakikatin arkasından çerez alma niyetiyle koşanlar da vardır ve bunlar umumiyetle zayıf kimselerdir. Hakka gönül vermiş kimseler ise buna ihtiyaç duymadan sıdk ile Hakk’ın kapısında hep sabit-kademdirler.</p>
<p>Kalbim kadar tanıdığım bazı kimseler vardır ki, onların şöyle dua ettiğini bilirim: “Allah’ım! Ben Peygamberimiz’i görmeyi çok arzu ederim. Bana O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) pâk cemalini bir kere göstersen belki hemen o anda ölmeyi arzu ederim. Fakat korkarım ki kalbim, buna liyakati var diye fahirlenip gururlanır. Onun için hayatım boyunca bana rüyamda Peygamberimi gösterme. Uzaktan uzağa Leyla’ya meftun Mecnun gibi hep yanıp tutuşayım. Ölüp de huzur-u Risalet-penahi’ye gittiğim zaman visâle ereyim. Bu konuda bana kapı ve pencere açılmasın. Ben yanan bir ocak olayım. O da benim matlubum ve mahbub-u meçhulüm olsun. Devamlı o mahbub-u meçhul için yanıp tutuşayım ve vardığım zaman bütün acılarım dinmiş olsun.”</p>
<p>Bunun aksi, ahirette alacağı ücreti, acele ederek bu dünyada almanın ifadesidir. Allah’tan talep etmeksizin gelen ilâhi lütuflar ise bundan müstesnadır. Bu tür talep etmeksizin, yapılan hizmetlere terettüp eden ilâhi lütuflar Cenab-ı Hakk’a karşı şükür ister. Rabbimiz, “Rabbinin nimetlerini durmayıp söyle!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/peygamberi-gorme-istiyaki#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> buyurur. Bu durumda kul da her lahza “el-Hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn” demelidir.</p>
<p>Hâsılı, dengeyi bozmamak gerekir. Binaenaleyh bir kimsenin, imanından şüphe etmesi hiç doğru değildir. Ben bu nesli çok imanlı görüyorum. Rabbim beni yanıltmış olmasın. Çünkü bir milleti veya milletleri kurtarabilecek bir nesil hakkında, O’nun (celle celâluhu) rahmetine itimat ederek hüsnüzan ediyorum.</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/peygamberi-gorme-istiyaki#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bkz. Buhârî, ta’bîr 26; Müslim, rü’yâ 6.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/peygamberi-gorme-istiyaki#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>  Duhâ sûresi, 93/11.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberi-gorme-istiyaki/">Peygamberi Görme İştiyakı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Masum Olduklarına Deliller</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamberlerin-masum-olduklarina-deliller/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2020 07:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[masum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15523</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak, minnet sadedinde Hz. Musa&#8217;ya (aleyhisselâm) şöyle der: وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي &#8220;Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.&#8221;[1] Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah (celle celâluhu),&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberlerin-masum-olduklarina-deliller/">Peygamberlerin Masum Olduklarına Deliller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak, minnet sadedinde Hz. Musa&#8217;ya (aleyhisselâm) şöyle der: وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَى عَيْنِي<em> &#8220;Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.&#8221;</em><sup>[1]</sup></p>
<p>Bu âyetten anlaşılıyor ki, Allah (celle celâluhu), Hz. Musa&#8217;yı (aleyhisselâm) Firavun&#8217;un sarayına yerleştirmekle, onun terbiyesini ne Firavun&#8217;a ne de Musa&#8217;nın (aleyhisselâm) anasına bırakmıştı. Allah (celle celâluhu), onun gözüne başka hayaller girmesin, ruhunu yabancı düşünceler sarmasın diye onun terbiyesini bizzat kendisi yapmış ve Hz. Musa&#8217;yı (aleyhisselâm) bizzat kendisi yetiştirmiştir. Böyle bir gözetimle yetişen nebi, masum olmaz da başka ne olur ki? Çocukluğundan itibaren o, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) gözetimi altındadır ve en iyi bir terbiye ile terbiye edilmiştir.</p>
<p>Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyurur: <em>&#8220;Bütün doğan çocuklara şeytan temas eder. Ancak bundan Hz. İsa (aleyhisselâm) ve annesi istisna edilmiştir.&#8221;</em><sup>[2]</sup></p>
<p>Yani şeytan, o doğarken ona dokunamamıştır. Hz. İsa (aleyhisselâm) doğarken dahi Cenâb-ı Hakk&#8217;ın koruması altına alınmış bir peygamberdir. Öyleyse, böyle bir nebi hakkında nasıl günah tasavvur olunabilir ki?</p>
<p>Allah Resûlü hayatında iki defa düğüne gitmeye niyetlenmiş, ikisinde de Cenâb-ı Hak, O&#8217;na bir uyku hâli vermiş ve yolda uyuyup kalmıştır.<sup>[3]</sup></p>
<p>Gitseydi gözlerinin harama bakması muhtemeldi. Demek ki, Allah (celle celâluhu), O&#8217;nu, böyle muhtemel günah sınırına dahi yanaştırmıyor ve koruyordu. Hâlbuki bu hâdiselerin olduğu sırada O, henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti.</p>
<p>O, daha çocuktu. Kâbe&#8217;nin tamiri işinde yardım etmeye çalışıyordu. Amcalarına taş ve kerpiç taşıyor ve sırtında taşıdığı taş ve kerpiçler çıplak olan tenini acıtıyordu. Tabiî O da bu durumdan rahatsız oluyordu. Hz. Abbas (radıyallâhu anh), O&#8217;na eteğini kaldırıp omuzuna koymasını tavsiye etti. O devirde bu, herkesin gayet normal saydığı bir hareketti. Efendimiz de öyle yaptı ve dizinden yukarısı biraz açıldı. Daha bir adım dahi atmamıştı ki, sırt üstü düştü ve gözlerini bir noktaya dikti, olduğu yerde donakaldı. Cibril, O&#8217;na, bu yaptığının doğru olmadığını anlatmış ve &#8220;Böyle yapmak sana yakışmaz.&#8221; demişti.<sup>[4]</sup></p>
<p>Çünkü O, bir gün gelecek, o etekleri örtmek vazifesiyle de vazifelenecekti. İnsanlık O&#8217;ndan hayâ ve edep dersi alacaktı. Küçücük bir çocuk da olsa O, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın hususî terbiyesi altında yetişiyordu.. evet Allah (celle celâluhu), çocukken dahi, Habîbi&#8217;ni günahtan, hem de günahın en küçüğünden dahi koruyordu&#8230;</p>
<p>Nasıl geleceğin erkân-ı harpleri, daha harp okullarında iken sicilleri itina ile tutulur. Sağa-sola kayıp kaymadığı hassasiyetle takip edilir. Evet, kırk sene sonra belli bir noktaya getirilecek bir insan, bütün bu kırk sene boyunca, kırmızıya mı boyandı, maviye mi boyandı, turuncuya mı boyandı, pembeye mi boyandı, bütün hâl ve davranışlarında gözetime tâbi tutulur, öyle de Cenâb-ı Hak, beşerî irşad kurmaylarını, ta çocukluklarından itibaren böyle takip eder, korur ve onlara günah işletmez. Cumhur dediğimiz âlimlerin ekseriyetinin görüşü bu merkezdedir.</p>
<p>Onlar insanlığın hayırlıları ve insanî faziletlerin de öz ve kaymağıdırlar. Bu kaymak, süt kaymağıdır ve süt içinden süzülerek alınır. Kur&#8217;ân-ı Kerim اَلْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ tabiriyle<sup>[5]</sup> bize bunu anlatır. <em>&#8220;Hayırlılar içinden seçilmiş.&#8221;</em>, demektir. Yani nebiler, daha işin başında, insanların en hayırlılarıdırlar. Fakat en hayırlıların hepsi, nebi değildir; nebiler, onlar arasında da, en mümtaz olanlardan seçilir.</p>
<p><span class="notice">[1] Tâhâ sûresi, 20/39.<br />
[2] Buhârî, enbiyâ 44; Müslim, fedâil, 146-147.<br />
[3] İbn Hibbân, Sahih, 14/169-170; Beyhakî, Delâilü&#8217;n-nübüvve, 2/33-34.<br />
[4] Buhârî, hac 42; Müslim, hayz 240; Beyhakî, Delâilü&#8217;n-nübüvve, 2/32-33.<br />
[5] Sâd sûresi, 38/47.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberlerin-masum-olduklarina-deliller/">Peygamberlerin Masum Olduklarına Deliller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamberler-kucuk-buyuk-gunahlardan-masumdur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2020 07:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[masum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15521</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cumhura göre, peygamberler, günahın küçüğünden de büyüğünden de korunmuştur. Onlar, günahın en küçüğünü dahi işlememişlerdir. Bazı peygamberlere isnat edilen sürçme ve hatalar ise, evvelâ günah değildir; ikinci olarak da onların&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-kucuk-buyuk-gunahlardan-masumdur/">Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cumhura göre, peygamberler, günahın küçüğünden de büyüğünden de korunmuştur. Onlar, günahın en küçüğünü dahi işlememişlerdir. Bazı peygamberlere isnat edilen sürçme ve hatalar ise, evvelâ günah değildir; ikinci olarak da onların bu sürçmeleri, peygamberliklerinden evvel vuku bulmuştur. Her iki durumda da peygamber, peygamber olarak masumdur. Hem &#8220;zellât&#8221; dediğimiz sürçmeler, onların makam ve durumlarıyla alâkalıdır. Yani bu zelleler, normal ve sıradan insanlar için hata değil; onlar, Allah&#8217;a (celle celâluhu) herkesten daha yakın olan mukarrabîn için birer hata sayılmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, tamamen onların makamlarıyla alâkalı bu sürçme tabirini sıradan bir mesele olarak değerlendirmenin yanlış olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>Onlar nasıl masum olmaz da günah işleyebilirler ki, bizler bile beşerî ölçüler içinde, üç paralık bir yere memur tayin edeceğimiz insanlar için güvenlik tahkikatı yaptırtıyoruz. Bir de o şahsa tevdi edilecek vazife peygamberlik gibi önemli bir vazifeyse.. evet, onun güvenlik tahkikatı yedi göbek ötesine kadar uzatılmalıdır!</p>
<p>Bu kadar basit ve tamamen dünya ile alâkalı hususlarda dahi insan seçiminde, bu derece hassas davranılır da, en ulvî.. ve hem dünya hem de ukbâyı kucaklayan bir vazife, bir memuriyet ve bir kurmaylık için, o vazifenin çapıyla mütenasip hassas davranılmaz mı? Ve o vazifenin tevdi edileceği insanda, o vazifeye liyakat aranmaz mı?</p>
<p>Düşünün ki, nebiye vahiy getirecek olan melek dahi, melekler arasında emniyetiyle temayüz etmiş ve kendisine böyle bir vazife, bu vasfından dolayı verilmiştir. Kur&#8217;ân-ı Kerim, Cibril (aleyhisselâm) hakkında مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ<em>&#8220;Orada kendisine itaat edilir, o emîndir.&#8221;</em><sup>[1]</sup> demektedir. O, hem Allah&#8217;a (celle celâluhu) karşı çok mûtî hem de vahyi taşımaya en emindir. Şimdi, vahye aracı olan melekte bu vasıflar aranır da, vahyi temsil edecek olan peygamberde aynı vasıflar aranmaz mı?</p>
<p>Evet, Allah (celle celâluhu), böyle kudsî ve bir o kadar da nezih bir vazifeyi bir sahtekâr, bir hırsız, bir sarhoş, bir ırz ve namus düşmanıyla asla temsil ettirmez. Böyle âdî ve düşük zaafları, sıradan insanlar bile iğrenç bulurken, nasıl olur da bunlar bir peygamberde bulunabilir.? Ve böyle ayıp ve kusurları peygambere yakıştırabilen müfterilere nasıl insan ve nasıl akıllı denebilir? Evet kirli insan, pâklığın ve berraklığın temsilcisi olamaz. Ve öyle insanlara da peygamber denemez. Tabiî peygambere böyle bir kirlilik isnat edene de insan denmez..!</p>
<p>Evet, akıl peygamberlerin masum olmasını gerektirir. Ve yine akıl nebilerin davasını omuzlamayı kendisine şiâr edinen kudsîlerin de ismet ve günahsızlığı gaye-i hayal hâline getirmelerini iktiza eder. Hem öyle iktiza eder ki, onlara, günaha girmek Cehennem&#8217;e girmekten daha ızdırap verici olmalıdır!..</p>
<p>İsmet çok önemlidir. Aslında, enbiyâ-ı izâm da, âdeta hayatlarıyla hep ismetlerini sergilemişlerdir. Muharref kitapların &#8220;hezeyan&#8221; diyebileceğim birkaç sözü istisna edilecek olursa, zaten peygamberlere günah isnat eden de yoktur. Kur&#8217;ân-ı Kerim, onları o yüce kametlerine uygun ele almış ve her zaman birer nezahet âbidesi olarak gözler önüne sermiştir.</p>
<p>Gökte Cebrail, Azrail, Mikâil ve İsrafil ne ise, yerde de peygamberler odur. Ancak biz, bu yüce kametlerden sadece, Kur&#8217;ân&#8217;ın bize bildirdiklerini bilebiliyor ve isimleriyle yalnız bunları söyleyebiliyoruz. İbrahim Hakkı, onları şiirleştirir ve şöyle anlatır:</p>
<p><em>Nebiler ismini bilmek dediler bazılar vacip,<br />
Yirmi sekizin bildirdi Kur&#8217;ân&#8217;da bize Allah.<br />
Biri Âdem, biri İdris, Nuh u Hud ile Salih<br />
Hem İbrahim u İshak ile İsmail Zebîhullah<br />
Dahi Yakup ile Yusuf, Şuayb u Lut ile Yahya<br />
Zekeriyya ile Harun ehî Musa Kelîmullah<br />
Ve Davud u Süleyman ve dahi İlyas u Eyyub&#8217;dur<br />
Birisi Elyesa&#8217;dır, dahî İsa&#8217;dır o Ruhullah<br />
Birinin ismi Zülkifl ve biri Yunus Nebi&#8217;dir hem<br />
Hâtemi ol Habîb-i Hak Muhammed Resûlullah<br />
Üzeyr u Lokman u Zülkarneyn&#8230; üçünde ihtilaf olmuş<br />
Ki bazı &#8220;enbiyâdır&#8221; der, ve bazı der: &#8220;veliyyullah&#8221;.</em></p>
<p>Bu peygamberlerin hemen hepsi, üzerlerine dıştan bir nokta dahi konmamış beyaz kağıt gibidirler. Onlara ne yazıldıysa hepsini Cenâb-ı Hak, kudret eliyle ve kader kalemiyle insanlara rehber olmaları için yazmış ve insanlığın müşâhede, takdir ve istifadelerine sunmuştur.</p>
<p>Yukarıda da söylediğimiz gibi, bazı âlimler, onların peygamberlikten önce zellelere maruz kalabileceklerini kabul etmişlerse de, bu görüş az bir grubun görüşü olmaktan öte geçmemiş mercûh, dolayısıyla da mecrûh bir görüştür. İslâm âlimlerinin kâhir çoğunluğu peygamberlerin çocukluk dönemlerinde dahi korunduklarını kabul etmektedirler. Bu görüşü teyit eden birçok nass vardır.</p>
<p><span class="notice">[1] Tekvir sûresi, 81/21.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamberler-kucuk-buyuk-gunahlardan-masumdur/">Peygamberler Küçük-Büyük Günahlardan Masumdur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</title>
		<link>https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Dec 2020 07:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15519</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Vehen (Dünya Sevgisi – Ölümden Korkma) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri: يُوشِكُ اْلأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى اْلأَكَلَةُ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/">Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>1. Vehen (Dünya Sevgisi – Ölümden Korkma)</em></strong></p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri:</p>
<p dir="rtl" align="center">يُوشِكُ اْلأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى اْلأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَومَئِذٍ؟ قَالَ: بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ، وَلَيَنْـزِعَنَّ اللّٰهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِِفَنَّ اللّٰهُ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهَنَ. فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا الْوَهَنُ؟ قَالَ: حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَّةُ الْمَوْتِ</p>
<p><em>&#8220;Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya davet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize davet edecek ve üzerinize üşüşecekler.&#8221; Birisi sordu: &#8220;Bizim azlığımızdan mı?&#8221; Allah Resûlü: &#8220;Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de &#8216;vehen&#8217; atacak&#8221;</em> dedi. Yine birisi sordu<em>: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü, vehen nedir?&#8221;</em> Cevap verdi: <em>&#8220;Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!&#8221;</em><sup>[1]</sup></p>
<p>Bu ifadelerden, ilk bakışta şu mânâları anlıyoruz: Bir gün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yeraltı-yerüstü servetimizi aralarında paylaşacaklar. Evet, bütün yeraltı ve yerüstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdeta sofralarımızı yağmalayacaklar. Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar.</p>
<p>Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için. Evet, bizim mizaç, meşrep, hizip ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkar ediyorduk. Hâlbuki şimdi biz ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.</p>
<p>İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadisin, biraz daha derin düşünülürse çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği açıkça görülecektir.</p>
<p>Raif Karadağ &#8220;Petrol Fırtınası&#8221; adında bir kitap yazdı. Daha sonra o fırtınayı çıkaranlar tarafından da öldürüldü. Çünkü o kitapta 19. ve 20. asır Türk insanının mâkus tali&#8217;i ve gadr u efgânı, mütecavizlerin de &#8220;hayhuy&#8221;u vardı.</p>
<p>Devlet-i Âliye&#8217;nin –ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım. Çünkü o devlet bir imparatorluk değildi. Sahabe ve tâbiîn devrinden sonra, gelmiş geçmiş en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona &#8220;Devlet-i Âliye&#8221; denir– üzerine nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların yeraltı-yerüstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti. Tarih boyu cereyan eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı küfür tecavüzü yanında yine hafif kalırdı. Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı&#8230;</p>
<p>Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;yi (radıyallâhu anhumâ) o devrin hıyanet çarkını çeviren bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadet&#8217;i kana boyamıştı; Âl-i Osman&#8217;ı da onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.</p>
<p>Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Âkif&#8217;in ifadesiyle: &#8220;Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ!&#8221; bir araya gelerek Devlet-i Âliye&#8217;yi talan ettiler&#8230;</p>
<p>Bir kısım saldırganlar bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu, o günün bağnaz Avrupalısının saldırısıydı. İğfal edilmiş bu zavallı yığınlar, akıllarınca Hz. Meryem&#8217;in merkadini kurtarmaya geliyorlardı. Hâlbuki bizim nazarımızda Hz. Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha faziletliydi. Çünkü biz onun, Cennet&#8217;te Efendimiz&#8217;e zevce olacağına inanıyor ve ona mü&#8217;minlerin anası gözüyle bakıyorduk.<sup>[2]</sup> Aynı zamanda eğer Hz. Meryem hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatinin müdafileriydik&#8230;</p>
<p>Demek istediğim şudur: Allah Resûlü&#8217;nün mevzua esas aldığımız hadislerinde işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte olduğumuz, korkunç bir küfür ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra olmaktan kurtulabilmiş değildir. Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler, bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.</p>
<p><strong><em>2. Komünizm Fitnesi</em></strong></p>
<p>İbn Ömer anlatıyor: &#8220;Allah Resûlü, bir gün şark tarafına dönerek&#8221;: أَلاَ إِنَّ الْفِتْنَةَ هَاهُنَا مِنْ حَيْثُ يَطْلُعُ قَرْنُ الشَّيْطَانِ <em>&#8220;Dikkat edin fitne bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhur edecektir.&#8221;</em> buyurdular.<sup>[3]</sup></p>
<p>Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadisleriyle Efendimiz, günümüzde, garbın zalim ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhur edecek olan fitneye işaret buyurmaktadırlar.</p>
<p>Metinde geçen قَرْن kelimesi boynuz mânâsına geldiği gibi çağ ve asır mânâsına da gelir. Onun için bu kelimeye &#8220;boynuz&#8221; mânâsından ziyade &#8220;çağ&#8221; ve &#8220;asır&#8221; mânâlarını vermek daha muvafıktır. قَرْنُ الشَّيْطَانِ &#8220;Şeytan Çağı&#8221; demektir ki Asr-ı Saadet&#8217;in mukabilidir. İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist, ibâhiyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi. Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evlâdı bu ürpertici sistem, günümüzde can çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyanet, mukaddesat, tarih ve hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki;<sup>[4]</sup> zannediyorum Allah Resûlü de bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hâkim olduğu döneme &#8220;Şeytan Çağı&#8221; diyor. Ve bu çağla gelen cihanşümul krizlere karşı ümmetini uyarıyor.</p>
<p><strong><em>3. Fırat&#8217;taki Hazine</em></strong></p>
<p>Yine buyuruyor: يُوشِكُ الْفُرَاتُ أَنْ يَحْسِرَ عَنْ كَنْـزٍ مِنْ ذَهَبٍ (أَوْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ) فَمَنْ حَضَرَهُ فَلاَ يَأْخُذْ مِنْهُ شَيْئاً<em> &#8220;İhtimal Fırat&#8217;ın suyu çekilir; ve altın&#8217;dan bir dağ zuhur eder. Kim orada bulunursa bir şey almasın.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Bugüne dek Fırat&#8217;ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat&#8217;a yakın yerde Irak ve İran savaşı oldu. 1958&#8217;de yine Fırat&#8217;a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü&#8217;nün torunları katledildi.. ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha uygun olur:</p>
<p>Meselâ: Fırat&#8217;ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de &#8220;altın&#8221; sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat&#8217;ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhur etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hâdiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü&#8217;ne bir kere daha bütün kalbleriyle &#8220;Sadakte – Doğru söyledin!&#8221; diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.</p>
<p><strong><em>4. İseviyetin Tasaffisi</em></strong></p>
<p>İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini söylemektedir. Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allah&#8217;ın yardımıyla Müslümanların mâkus tali&#8217;ini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak.. cihanşümul bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu cenazeleri de kartallar taşıyacaktır.<sup>[6]</sup> Bu kartalların belli bir müesseseye işareti ne kadar mânidardır!</p>
<p><strong><em>5. Tarımdaki Islahlar</em></strong></p>
<p>Tarım sahasında ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecek.<sup>[7]</sup> Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak. Bunlar bizim şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır. Bunlar görülecek ve: &#8220;Sen, Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;sün!&#8221; denilerek Allah Resûlü&#8217;ne olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü asırlar O&#8217;nu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.</p>
<p>Bizler meşîme&#8217;nden doğacak ferdâya hayranız. O öyle bir ferdâdır ki, ondan başka ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır. Âkif, ruhun şâd olsun!</p>
<p><strong><em>6. Günümüzdeki Dengesizlikler</em></strong></p>
<p>Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim. Allah Resûlü buyuruyor: إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ تَسْلِيمَ الْخَاصَّةِ وَفُشُوَّ التِّجَارَةِ حَتَّى تُعِينَ الْمَرْأَةُ زَوْجَهَا عَلَى التِّجَارَةِ، وَقَطْعَ اْلأَرْحَامِ وَشَهَادَةَ الزُّورِ وَكِتْمَانَ شَهَادَةِ الْحَقِّ وَظُهُورَ الْقَلَمِ<em> &#8220;Kıyamete yakın hususî selâmlaşma (yani selâm vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç bulur. O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur. Sıla-i rahim kesilir. Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir. Kalem teşvik görür.&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p>Bu hadis, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile ele vermektedir.</p>
<p>Ticaret revaç bulur. Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar yapılır. Sadece reklâm için milyonlar, milyarlar harcanır. Ve çoğu kere kadın, ticarette reklâm aracı olarak kullanılır. Bazen de kadın doğrudan ticaretin içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklâmı kendilerinden reklâmcılar olarak dolaşır. Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum zannedilmesin; ben sadece Efendimiz&#8217;in verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek istiyorum.</p>
<p>Sıla-i rahim koparılacak. Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına alınıp çiğnenecek. Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak.. Cenâb-ı Hak kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen O&#8217;nun bu emri dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça muameleler reva görülecek. (Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu, bunu sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)</p>
<p>Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar basacak. Kitap ve yayınevleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler, kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak. Yazmak bir meslek hâline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.</p>
<p>Yalan yere şehadet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak. Cemiyet, âdeta bir yalan fabrikası hâline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan, hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak&#8230;</p>
<p>Mesele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına &#8220;Acaba bu sözler hakikaten Efendimiz&#8217;e ait midir?&#8221; diye bir tereddüt gelebilir.</p>
<p>Cevap gayet basittir: Bu sözler, en az on üç asır evvel tedvin edilmiş olan hadis kitaplarında mevcuttur. Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimiz&#8217;e ait değilse, bu sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi? Tarihte Allah Resûlü&#8217;ne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnat edilsin. Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlü&#8217;ne aittir. Rabbi, O&#8217;na öğretmiş, O da bize haber vermiştir. Evet, günümüzde zuhur eden bu hâdiseler, Allah Resûlü&#8217;nün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.</p>
<p><strong><em>7. İlmin Yaygınlaşması</em></strong></p>
<p>Bir hadis-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bir buyruğunu şöyle intikal ettirir: أَبُثُّ الْعِلْمَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ حَتَّى يَعْلَمَهُ الرَّجُلُ وَالْمَرْأَةُ وَالْعَبْدُ وَالْحُرُّ وَالصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ<em> &#8220;Ahir zamanda ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da. Hür de öğrenecek, köle de. Küçük de öğrenecek büyük de.&#8221;</em><sup>[9]</sup></p>
<p>Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdeta bu mevzuda birbirleriyle yarışır hâle gelecekler. Günümüzde açılan bunca okul, kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim araçlarının bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabbinden rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu mevzudaki gelişmeler de O&#8217;nu doğrulamaktadır. Sanki kurulan her ilim müessesesi hâl diliyle, Allah Resûlü&#8217;ne hitaben: &#8220;Sen, doğru sözlüsün!&#8221; demektedir. Zaten ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!</p>
<p><strong><em>8. Kur&#8217;ân&#8217;dan Kaçış</em></strong></p>
<p>Ve yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadislerinde: لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُجْعَلَ كِتَابُ اللّٰهِ عَاراً وَيَكُونَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيباً<em> &#8220;Kur&#8217;ân bir utanma mevzuu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz.&#8221; </em>buyuruyorlar.<sup>[10]</sup></p>
<p>Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, Müslüman Müslüman­lı­ğı­nı sanki utanılacak bir şeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir. Onlar, kendi düşünce ve kendi neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklâm etmelerine karşılık, Müslümanlar, Kur&#8217;ân&#8217;ını açıp okuyamayacaklar. Öyle bir psikolojik baskı altında kalacaklar ki, zâhiren bir yasak konulmasa da o baskı altında Kur&#8217;ân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar.</p>
<p>Şimdi bu gerçeği inkâr etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde Müslümanın yaşadığı dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garip hâle gelmedi mi?</p>
<p>Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün bunları Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi.. ve verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku bulup Allah Resûlü&#8217;nü tasdik etti. Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zât&#8217;a biat etmemize yetmiyor mu..?</p>
<p><strong><em>9. Zaman Mefhumu</em></strong></p>
<p>Başka bir hadislerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kur&#8217;ân&#8217;ın utanılacak bir mevzu hâline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resûlü, hadisin devamında: <em>&#8220;Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz.&#8221; </em>buyurmaktadır.<sup>[11]</sup></p>
<p>Hadiste geçen &#8220;tekarub&#8221; kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resûlü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sürat çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadis-i şerifte buna işaret buyrulduğu gibi, bugünün –artık mesafeleri iyice kısaltan– süratli vasıtalarına da işaret edilmektedir. Ayrıca, astronomi ve astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir meseleye de burada parmak basılmaktadır. Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır. Bu değişiklik, zaman üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir!</p>
<p>Benim bu hadisten anladığım bir başka mânâ daha var, o da şudur: Zamanın itibarî bir vücudu vardır. Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır. Meselâ, Boğa burcuna gidiniz ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin kilometre hızla uzaklaşan bir nebülöza bakınız; çok farklı zamanlara şahit olacaksınız. Işık hızının yarısı süratinde uzaklaşan bir nebülözda da bu birim bir zaman ölçüsüdür; nispetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de&#8230;</p>
<p>Evet, bir gün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhâlde şu andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.</p>
<p>İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ileride bizim zaman anlayışımızla ve çok daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü &#8220;tekarub-u zaman&#8221; ifadesiyle işaret ediyor.</p>
<p>Şimdi soruyoruz: Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekân, kudret elinde evrilip çevrilen Zât&#8217;tan başka bu hakikatleri kim bilebilir? Rica ederim, bunlar, ümmî bir Zât&#8217;ın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir? Elbette hayır. Fakat O&#8217;na bütün bunları bildiren Allah&#8217;tır. O, sadece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.</p>
<p>Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor. İlim ve teknik, dev adımlarla ilerliyor, neticede varılan hedefte, Allah Resûlü&#8217;nün o meseleyle alâkalı asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlü&#8217;nü tasdik edip: &#8220;Sen doğrunun ta kendisisin yâ Resûlallah!&#8221; diyor.</p>
<p><strong><em>10. Faizin Yaygınlaşması</em></strong></p>
<p>Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi onun tozu toprağı bulaşacaktır. İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan ve her gün o korkunç buudlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu hadisleriyle işaret buyurmaktadır: لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لاَ يَبْقَى مِنْهُمْ أَحَدٌ إِلاَّ آكِلُ الرِّبَا فَمَنْ لَمْ يَأْكُلْ أَصَابَهُ مِنْ غُبَارِهِ<em> &#8220;İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>Hadiste iki hususa dikkat çekiliyor:</p>
<p dir="ltr"><strong>Birincisi:</strong> Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini alacaktır. Yani onun üzerine de bir şeyler sıçrayacaktır. Ancak bu durumda insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti onun sığınağı olacaktır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Arapça&#8217;da toza toprağa bulanmanın ayrı bir mânâsı daha vardır. Bir kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz kalacaklardır. Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak ve bir gün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır.</p>
<p>Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır. Günümüz insanı her iki yönüyle de hadisin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşâhede etmektedir. Ve yine günümüzde artık faize –dolaylı ve direkt– bulaşmayan bir ticarî kuruluş yok gibidir. Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal mübadelesi, bir para alışverişi gibi kabul edilmektedir.</p>
<p>İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına düşmemelerini tenbih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi&#8230; Hâlbuki İslâm, faize karşı harp ilan eden bir dindir.<sup>[13]</sup></p>
<p>Keşke Müslümanlar, Kur&#8217;ân&#8217;ın bu mevzudaki tehditkâr ifadelerinin hiç olmazsa bir kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder milletleri arasında bulunmayacaklardı!..</p>
<p><strong><em>11. Mü&#8217;minin Gizleneceği Zaman</em></strong></p>
<p>Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadis: يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَسْتَخْفِي الْمُؤْمِنُ فِيهِمْ كَمَا يَسْتَخْفِي الْمُنَافِقُ فِيكُمُ الْيَوْمَ Yani: <em>&#8220;İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü&#8217;mini, onların arasında gizlenecek, aynen bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi&#8230;&#8221;</em><sup>[14]</sup></p>
<p>O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi çarelere başvuruyordu; aynen mü&#8217;min de onun gibi davranmak, kendini gizlemek, ibadetlerini gizli gizli yapmak ve bu şekilde bulunduğu yeri korumaya çalışmak zorunda kalacaktır.. yoksa onu iflah etmeyeceklerdir. Bu şerr-i mütegallibe, inançlı ve iffetli mü&#8217;minleri bağrında barındırmak istemeyecektir. İş yerleri ve devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.</p>
<p>Başka bir hadis de aynı hususu takviye eder mahiyettedir: <em>&#8220;Fitneler olacak. O gün kişi namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi.&#8221;</em><sup>[15]</sup></p>
<p>Tabiî ki hadiste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz alınarak yapılmıştır. Hâlbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir meslek sayılmaktadır.</p>
<p>Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin hâkimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mü&#8217;min, bu afeti de, gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.</p>
<p><strong><em>12. Tâlekan&#8217;da Petrol</em></strong></p>
<p>Allah Resûlü buyuruyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">وَيْحاً لِلطَّالَقَانِ! فَإِنَّ ِللّٰهِ فِيهِ كُنُوزاً لَيْسَتْ مِنْ ذَهَبٍ وَلاَ فِضَّةٍ</p>
<p>Arapça&#8217;da &#8220;Veyh&#8221; buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır. Hz. Ammar&#8217;ın şehit edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri kullanmış ve وَيْحَكَ يَا عَمَّارُ demişti.<sup>[16]</sup></p>
<p>&#8220;Tâlekan&#8221; ise, Kazvin&#8217;de petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır. Hadiste, Efendimiz meal olarak: <em>&#8220;Müjde Tâlekan&#8217;a! Orada Allah&#8217;ın gümüş ve altın cinsinden olmayan hazineleri var.&#8221;</em> demişlerdir.<sup>[17]</sup></p>
<p>İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir. Bulunan şey, uranyum veya elmas yatakları da olabilir. Ve bunlar neticeyi değiştirmez. Efendimiz, altın ve gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir.. ve günümüzde bunlar ortaya çıkmış durumdadır. Demek ki Tâlekan&#8217;da çıkan petrol dahi, Allah Resûlü&#8217;nü tasdik etmekte ve O&#8217;nun doğruluğunu haykırmakta&#8230;</p>
<p><strong><em>13. Ehl-i Kitab&#8217;a İttiba</em></strong></p>
<p>İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hıristiyan ve Yahudi­leri, adım adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler deliğine soksa Müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya sokacaklar. Aleyhissâlatü Vesselâm Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadırlar:</p>
<p dir="rtl" align="center">لَتَتَّبِعُنَّ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ شِبْراً بِشِبْرٍ وَذِرَاعاً بِذِرَاعٍ حَتَّى لَوْ دَخَلُوا فِي جُحْرِ ضَبٍّ لَاتَّبَعْتُمُوهُمْ. قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ! آلْيَهُودَ وَالنَّصَارَى؟ قَالَ: فَمَنْ؟</p>
<p><em>&#8220;Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar, siz de aynı şeyi yapacaksınız.&#8221;</em></p>
<p>Sahabe &#8220;Sizden evvelkiler&#8221; cümlesinden kasdolunanın Hıristiyan ve Yahudiler mi olduğunu soruyor. Allah Resûlü: <em>&#8220;Başka kim olabilir ki!?&#8221;</em> mânâsına فَمَنْ buyuruyorlar.<sup>[18]</sup></p>
<p>Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda.. hemen hepimiz şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz. Hâlimiz, hadisin ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız. Bir zaman başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün ahtapot gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda. Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz. Evet, dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir millet, bizim Batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku hâline getirmemiştir. Bugün Batı dünyasında meydana gelen her yenilik, hiç parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş süratinde birçok Batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz. Hâlbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda ve teferruat gibi görünen meselelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.</p>
<p>Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.</p>
<p>Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah Resûlü&#8217;nün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların zuhurudur. Evet, her hâdise, O&#8217;nun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecellî eder. Vakt-i merhûnu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve O&#8217;nun sıdkına şehadet eder.</p>
<p><span class="notice">[1] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/359; 5/278.<br />
[2] Taberânî, el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-kebîr, 6/52; 8/258.<br />
[3] Buhârî, fiten 16; Müslim, fiten 45-50.<br />
[4] Bu yorum, 1989 yılında yapılmıştır.<br />
[5] Buhârî, fiten 24; Müslim, fiten 30-32.<br />
[6] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.<br />
[7] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.<br />
[8] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/407-408, 419-420; Buhârî, el-Edebü&#8217;l-müfred, s. 360; Hâkim, el-Müstedrek, 4/98.<br />
[9] Dârimî, mukaddime 27; Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ, 6/100.<br />
[10] İbn Ebi&#8217;d-Dünya, el-Ukûbat, s. 216.<br />
[11] Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid, 7/324.<br />
[12] Ebû Dâvûd, büyû 3; Nesâî, büyû 2; İbn Mâce, ticârât 58.<br />
[13] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ &#8220;Ey inananlar, Allah&#8217;tan korkun, eğer gerçek mü&#8217;minlerseniz faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlü&#8217;nden bir harb (ilan edilmiş) bulunduğunu bilin. Tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.&#8221; (Bakara sûresi, 2/278, 279).<br />
[14] Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-şâmiyyîn, 1/148.<br />
[15] Ali el-Müttakî, Kenzü&#8217;l-ummâl, 11/180. (Nuaym b. Hammâd ve Taberânî&#8217;den naklen)<br />
[16] Buhârî, salât 63; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/5.<br />
[17] Ali el-Müttakî, Kenzü&#8217;l-ummâl, 14/591. (Ebû Ganm el-Kûfî&#8217;den naklen)<br />
[18] Buhârî, enbiyâ 50; Müslim, ilim 6.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/">Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zühd ve Takvasıyla Efendimiz</title>
		<link>https://hizmetten.com/zuhd-ve-takvasiyla-efendimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Dec 2020 07:00:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15517</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Resûlü, zahidlerin en zahidiydi. O&#8217;ndaki verâ, yani kaba mânâsıyla şüpheli şeylerden kaçınma, -o seviyede olmak şartıyla- ikinci bir insanda yoktu. O, bütün tavır ve hareketlerini, bu çizgiye göre ayarlamıştı.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zuhd-ve-takvasiyla-efendimiz/">Zühd ve Takvasıyla Efendimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Resûlü, zahidlerin en zahidiydi. O&#8217;ndaki verâ, yani kaba mânâsıyla şüpheli şeylerden kaçınma, -o seviyede olmak şartıyla- ikinci bir insanda yoktu. O, bütün tavır ve hareketlerini, bu çizgiye göre ayarlamıştı. Allah&#8217;tan öyle korkardı ki, sanki kalbi duracak gibi olurdu.. o kadar hassas, o kadar duyarlı idi ki; gözyaşlarının akmadığı ve ürpermediği zaman çok azdı. O, coşarken âdeta bir derya, dururken de umman gibiydi.</p>
<p>Şimdi, hayatını bu çerçeve içinde geçirmiş bir insana, yukarıda arz ettiğim âyetleri yanlış değerlendirerek, dünyaya temayül ve günaha meyil urbası biçmek, büyük bir saygısızlık ve korkunç bir aldanmışlıktır. Allah (celle celâluhu), O&#8217;nu öyle bir yücelik semasına oturtmuştur ki, yerde havlayanların sesi, O&#8217;na hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Nerede kaldı ki, attıkları çamur O&#8217;na sıçrayabilsin. Zira O&#8217;nun zühdü, takvası, Allah&#8217;tan (celle celâluhu) korkması ve günahlara karşı fevkalâde derecede hassas davranması, O&#8217;nun günah işlemeye meyli olmasıyla kat&#8217;iyen bağdaştırılamaz.</p>
<p>İşte şimdi de kuşbakışı, O&#8217;nun bu derinliklerine temas etmek istiyoruz:</p>
<p>Evvelâ, zühd; dünya ona verilse sevinmeme, bütün dünya elinden gitse üzülmeme hâlidir. Bu hâl, Allah Resûlü&#8217;nde doruk noktadadır. Bütün dünya O&#8217;nun olsaydı, her hâlde bir arpa tanesi bulmuş kadar sevinmezdi. Bütün dünya, bir anda elinden gitseydi, yine bir arpa tanesi kaybetmiş kadar üzülmezdi. O, dünyayı kalben bu şekilde terk etmişti. Ancak bu terk, hiçbir zaman kesben de dünyayı terk etmek değildir. Zira, kazanç yollarının en mantıkîsini ve en güzelini bize gösteren, yine Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;dır. O&#8217;nun kesben dünyayı terk etmesi veya insanları buna teşvik etmesi düşünülemez. Dünyayı terk, kalben olmalıdır. Buna en güzel delil de yine Allah Resûlü&#8217;nün kurduğu İslâm Site Devleti&#8217;nin, kısa zamanda dünyanın en zengin ve en güçlü devletlerinden biri hâline gelmesidir. Bir Batılı düşünürün dediği gibi, Allah Resûlü&#8217;nün kurduğu bir büyük devletten, daha sonra tam 25 tane imparatorluk ölçüsünde devlet doğmuştur. Osmanlı Devlet-i Âliyesi bunlardan sadece bir tanesidir. Evet, zühdde temel düşünce bu olmalıdır.</p>
<p>Allah Resûlü, peygamberliğin aydınlık iklimine adımını attığı andan, dünya bütün debdebe ve ihtişamıyla O&#8217;nun ayağının önüne serildiği âna kadar hiç tavrını değiştirmedi. Hatta O, dünyaya geldiği anda sahip olduğu mal varlığına, vefat ederken sahip değildi. Çünkü neyi var, neyi yoksa hep dağıtmış ve infak etmişti. Bakın metrûkâtına, sadece birkaç keçi ve bir de hanımlarının içinde bulundukları küçük odalar. Onlar da yine millete ait sayılırdı ki, analarımız vefat edince, hepsi de mescide dahil edilmişti. Oraya giden herkesin de bilebileceği gibi, bu hücreler mescidin bir köşesine sıkışacak kadar dar bir yer işgal ediyordu.<sup>[1]</sup></p>
<p><strong>1. Hasır Üzerinde Yatması</strong></p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh), bir gün Allah Resûlü&#8217;nün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de, içinde birkaç avuç arpa bulunan küçük bir torba vardı. İşte Allah Resûlü&#8217;nün odasında bulunan eşyalar bundan ibaretti. Hz. Ömer (radıyallâhu anh), bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Resûlü niçin ağladığını sorunca da Ömer (radıyallâhu anh): &#8220;Yâ Resûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, (kâinat, yüzü suyu hürmetine yaratılmış olan) sen, sadece kuru bir hasır üstünde yatıyorsun ve o hasır, senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı.&#8221; cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Ömer&#8217;e (radıyallâhu anh) şu karşılıkta bulunur: <em>&#8220;İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun.&#8221;</em><sup>[2]</sup> Başka bir rivayette ise Efendimiz şöyle buyururlar:</p>
<p>مَا لِيَ وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلاَّ كَرَاكِبٍ اِسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا<em>&#8220;Dünya ile benim ne alâkam var. Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu.. sonra da orayı terk edip yoluna devam eden&#8230;&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>O, dünyaya bir vazifeyle gelmişti. Duygu ve düşüncede insanlara diriliş solukları getirmiştir. Vazifesi bittiği zaman da dünyayı terk edecekti. Dünya ile bu kadar alâkasız bir insanın, dünya adına bazı şeylere temayül edeceğine ihtimal vermek, aklın kabul edeceği şeylerden değildir. Evet, O, asla dünyaya meyletmedi, ve O, hiçbir zaman inhirafa yelken açmadı&#8230;</p>
<p><strong>2. Sadaka Hususundaki Hassasiyeti</strong></p>
<p>&#8220;Akşam yatmış, fakat sabaha kadar dönüp durmuş, bir türlü uyuyamamıştı. Sağına dönüyor, soluna dönüyor, &#8220;uf&#8221;layıp duruyordu. Sabah, hanımı sordu: &#8220;Yâ Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz.&#8221; Ve Allah Resûlü&#8217;nün cevabı şu oldu: <em>Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, Bizim evde sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan ise! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum. Bir türlü gözüme uyku girmedi.</em>&#8220;<sup>[4]</sup></p>
<p>Sadaka ve zekât O&#8217;na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O&#8217;nun hanesinde, sadaka veya zekât malları gecelemez, geldiği gibi dağıtılırdı. Şüphenin en küçüğüne karşı böyle davranan ve hayatını hep böyle hassasiyet içinde geçiren bir insanın, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? O, en küçük ve şüpheli bir şeyle dahi, ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde hassastı. Böyle bir irade, nasıl olur da kesin bir günah karşısında gevşerdi? Hayır, O hiçbir günah karşısında gevşemedi ve ruhunda hiçbir günaha yol vermedi. Ruhu ve iradesi her zaman nezihti, tertemizdi, öyle yaşadı ve Refîk-i A&#8217;lâ&#8217;ya da öyle yükseldi.</p>
<p><strong>3. &#8220;Beni Hud Sûresi İhtiyarlattı&#8221;</strong></p>
<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü&#8217;ne sorar: &#8220;Yâ Resûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?&#8221; Ve İki Cihan Serveri cevap verir: شَيَّـبَـتْنِي هُودُ وَالْوَاقِعَةُ وَالْمُرْسَلاَتُ<em>&#8220;Beni Hud, Vâkıa, Mürselât sûreleri ihtiyarlattı.&#8221;</em><sup>[5]</sup> Hud sûresinde O&#8217;na: فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ<em>&#8220;Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol!&#8221;</em><sup>[6]</sup> denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O&#8217;ndan, bu çizginin korunması isteniyordu&#8230;</p>
<p>Mürselât, Cennet ve Cehennem&#8217;in, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Resûlü&#8217;nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu&#8230;</p>
<p><strong>4. Ahirete Bakışı</strong></p>
<p>Bir sahabi, evinde Kur&#8217;ân okuyordu. Aynı zamanda okuduğu Kur&#8217;ân, dışardan da duyuluyordu. Tam bu sahabi:</p>
<p>إِنَّ لَدَيْنَا أَنْكَالاً وَجَحِيماً * وَطَعَاماً ذَا غُصَّةٍ وَعَذَاباً أَلِيماً âyetlerini<sup>[7]</sup> okurken, Allah Resûlü oradan geçmekteydi. Birden rengi sarardı ve diz üstü yere çöktü. Sanki âyetler, O&#8217;nu ırgalıyor gibiydi. Evet, O, bu âyetlerin tehdidinden öyle korkmuştu.<sup>[8]</sup></p>
<p>Bu âyetler: <em>&#8220;Hiç şüphesiz bizim nezdimizde (onlar için hazırlanmış) boyunduruklar, yakıcı bir ateş, boğazdan geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap var.&#8221;</em> diyordu.</p>
<p>Aslında, bu gibi ifadelerden hiç endişe etmemesi gereken birisi varsa, o da Allah Resûlü&#8217;ydü. Ancak O, bize edep, terbiye ve Allah (celle celâluhu) karşısında takınılacak tavır adına ders veriyordu&#8230;</p>
<p><strong>5. Nazar-ı İlâhî Karşısında Efendimiz</strong></p>
<p>Abdullah b. Mesud anlatıyor: Bir gün Allah Resûlü bana, <em>&#8220;Kur&#8217;ân oku da dinleyeyim.&#8221;</em> dedi. Ben de: &#8220;Yâ Resûlallah! Kur&#8217;ân Sana nazil olup dururken, ben sana nasıl Kur&#8217;ân okurum!&#8221; dedim. <em>&#8220;Ben başkasından dinlemeyi severim.&#8221;</em> buyurdular. Bunun üzerine Nisâ sûresinin başından okumaya başladım ve:</p>
<p>فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَـؤُلاَءِ شَهِيداً âyetine<sup>[9]</sup> gelmiştim ki <em>&#8220;Yeter, yeter!&#8221;</em> dediler. Döndüm baktım, Allah Resûlü ağlıyor ve gözyaşları çağlıyordu. Kalbi çatlayacak gibi olmuş ve dayanamama kertesine ulaşmıştı.<sup>[10]</sup></p>
<p>Âyet, O&#8217;na, ahiretteki dehşetli bir tabloyu sergiliyor ve şöyle diyordu: <em>&#8220;Her ümmetten bir şahit, seni de bunlara şahit getirdiğimiz zaman nice olur.&#8221;</em></p>
<p><strong>6. O&#8217;nun Tefekkürü</strong></p>
<p>Bir gece Allah Resûlü bana hitaben <em>&#8220;Yâ Âişe! Müsaade eder misin, bu gece Rabbime ibadet edeyim.&#8221;</em> dedi. Ben de &#8220;Seninle olmayı severim, fakat senin hoşuna gidecek olan her şeyi de severim.&#8221; dedim.</p>
<p>Allah Resûlü kalktı ve namaza durdu. O gece sabaha kadar إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي اْلأَلْبَابِ <em>&#8220;Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip-gelişinde elbette akıl sahipleri için ibretler vardır.&#8221;</em><sup>[11]</sup>âyetini okudu ve gözyaşı döktü. Sabah olunca ezan okumaya gelen Hz. Bilal kendisine: &#8220;Yâ Resûlallah! Kendini niçin bu kadar zora koşuyorsun? Allah (celle celâluhu) senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetti.&#8221; dedi. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): أَفَلاَ أَكُونُ عَبْداً شَكُوراً buyurdu. <em>&#8220;Bana bu kadar ihsanda bulunan Rabbime ihsanı ölçüsünde şükreden bir kul olmayayım mı?&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>Meğer Allah Resûlü ne için gözyaşı döküyormuş? O, kendi çizgisi içinde, şükür zirvesini tutturamamaktan korkuyor ve bunun için ağlıyor! Böyle bir Zât&#8217;ın günah işleyeceğini veya günaha meyletmiş olabileceğini düşünebilir misiniz?..</p>
<p>Efendimiz, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) yasak kıldığı şeyleri yapmamakta ne kadar hassas, günaha girmeme mevzuunda ne derece dikkatli davranıyordu ise, emirleri dinleme konusunda da aynı derecede hassas, emre âmâde ve titizdi. O&#8217;nun masumiyet ve nezahetine sadece bu zaviyeden bakılsa, zannediyorum başka delil aramaya ihtiyaç olmayacak.</p>
<p>Aslında, O&#8217;nun yaşadığı gibi bir hayat yaşamaya kimse güç yetiremezdi. Ferdî ibadetlerinde, kendine karşı çok disiplinli ve nefsine karşı da çok ciddiydi. Âdeta O&#8217;nun bütün hayatı, ibadete göre programlanmış gibiydi.. âdeta ibadet etmediği bir an yoktu. Tabiî ki ibadeti sadece bildiğimiz, namaz, oruç vs. şeklinde sınırlandırmamak lâzım. O yaptığı her işi, ibadet şuuruyla yapıyordu.</p>
<p>Biz O&#8217;na &#8220;Zahitler Zahidi&#8221; derken, kelime yetersizliğinden dolayı dedik. Yoksa O&#8217;nun zühdünü bir başka kelime ve bir başka lafızla ifade etmek gerekirdi.</p>
<p><strong>7. Hayırdaki Sürati</strong></p>
<p>Bir gün mescide geldi, cemaatinin önüne geçti ve namaza durdu. Ardından hemen namazını bozdu ve odasına doğru telaşla yürüdü. Öyle bir heyecan ve telaş içindeydi ki, O&#8217;nu gören, yangına gidiyor zannederdi. Biraz sonra geldi. Eski heyecanından eser yoktu. Geçti namazı kıldırdı. Namazdan sonra sahabe, biraz evvelki heyecan ve tehâlükünün sebebini sorunca, şu cevabı verdi: <em>&#8220;Biraz evvel bana, fakirlere dağıtılmak üzere bir şeyler getirildi. Ben, dağıtmayı unuttum. Tam namaza durduğum sırada hatırladım. Evimde böyle bir mal varken, namaz kılmak hoşuma gitmedi. Gidip Âişe&#8217;ye (radıyallâhu anhâ), o malı dağıtmasını söyledim.&#8221;</em><sup>[13]</sup> İşte buna zühd denir, işte buna incelik denir, işte buna takva denir ve işte buna O&#8217;nun dünya ile alâkası denir&#8230;</p>
<p>Defalarca, dünya O&#8217;na temessül etmiş, kendini kabul ettirmek istemişti de O, her defasında elinin tersiyle onu itmişti.<sup>[14]</sup></p>
<p><strong>8. Günlerce Aç ve Susuz Kalışı</strong></p>
<p>O&#8217;nun, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı çok olurdu. Zaten hayatı boyunca, arpa ekmeğiyle dahi, karnını bir kere doyurduğu vâki değildir. Aylar geçer, O&#8217;nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmazdı.<sup>[15]</sup></p>
<p>Bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nafile bir namazdı. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), namazdan sonra sordu: Yâ Resûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi: <em>&#8220;Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.&#8221;</em></p>
<p>Ebû Hüreyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Resûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu: <em>&#8220;Ağlama yâ Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.&#8221;</em><sup>[16]</sup></p>
<p>O, bir liderdi. Raiyyetinin arasında günlerce aç kalanlar vardı. İşte, Allah Resûlü de kendi hayat standardını onlara göre ayarlamıştı.</p>
<p>Tebası içinde, maddî hayat itibarıyla en fakirâne hayatı O yaşıyordu.. hem de bunu kendi ihtiyarıyla yapıyordu. İsteseydi müreffeh bir hayat yaşayabilirdi. Bu, O&#8217;nun için hiç de zor değildi. Zira, sadece kendisine hediye olarak gelenleri dağıtmayıp yanında bırakmış olsaydı, o gün için en mesudâne bir hayat yaşamasına kâfi gelirdi; ama O böyle yapmayı hiç düşünmedi.</p>
<p>Bu, kat&#8217;iyen O&#8217;nun ve yetiştirdiği cemaatinin dünyaya küsmüşlüğü veya dünyayı terketmişliği mânâsına alınmamalıdır. Mesele bir kısım şom ağızların, &#8220;Bir lokma, bir hırka&#8221; deyip Allah Resûlü&#8217;ne ait bir ahlâk ölçüsünü alaya aldıkları gibi değildir. İsteyen, kazanır, zengin olur ve Allah&#8217;ın (celle celâluhu) emrettiği ölçüde zekâtını verir, infakta bulunur; evet kimse böyle bir kazancın karşısında değildir.. hatta helâlinden kazanmak İslâm&#8217;da teşvik bile görmüştür. Bununla beraber, Allah Resûlü&#8217;nün ve O&#8217;nun has dairedeki bir kısım arkadaşlarının, yukarıda müşahhas misallerini verdiğimiz anlayışa ve idrake sadık kalmaları gerekir. Aksi hâlde, her gün hızla büyüyen, Mekke ve Medine sınırlarını çoktan aşan bu cemaati, ilk günkü safvet ve duruluğunda tutmak mümkün değildir. Bu cemaat, sırf bir beden ve cismaniyet cemaati değildir. Bu cemaat, aynı zamanda, ruh, kalb, irade ve vicdan cemaatidir. Ve işte Allah Resûlü, cemaatini bu dinamiklerle ayakta tutmaya çalışıyordu. Onlardan istediği her fedakârlığı da, evvelâ kendisi gösteriyor ve her meselede olduğu gibi bu meselede de çıraklarına örnek oluyordu. İşte, en çarpıcı örneklerden bir tablo:</p>
<p>Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü&#8217;nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ızdırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O&#8217;nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi.. tanımıştı&#8230; Bu, hayatının hiçbir ânında O&#8217;ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O&#8217;nunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine&#8217;nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir&#8217;di (radıyallâhu anh) ve Allah Resûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: <em>&#8220;Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?&#8221;</em> Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü&#8217;nü görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi. Hani Mekke&#8217;de Allah Resûlü&#8217;nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş.. bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında &#8220;Allah Resûlü&#8217;ne ne oldu?&#8221; diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış:. &#8220;Ölüyorsun; fakat hâlâ O&#8217;nu düşünüyorsun!&#8221;<sup>[17]</sup> demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radıyallâhu anh), O&#8217;nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Resûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O&#8217;ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlullah&#8217;ın sorusuna &#8220;Açlık!&#8221; diye cevap veriyordu. &#8220;Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.&#8221; Aynı dünya..!</p>
<p>Hemen ardından ekledi: &#8220;Anam babam Sana feda olsun yâ Resûlallah, Sen niye çıktın?&#8221; Cevap aynıydı. Allah Resûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı.</p>
<p>Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer&#8217;di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Resûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir&#8217;i (radıyallâhu anh) almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet, gelen Hz. Ömer&#8217;di (radıyallâhu anh). Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer&#8217;e (radıyallâhu anh) de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: &#8220;Açlık, ey Allah&#8217;ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı.&#8221; dedi.</p>
<p>Efendimiz&#8217;in hatırına Ebû&#8217;l-Heysem (radıyallâhu anh) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. <em>&#8220;Gelin Ebû&#8217;l-Heysem&#8217;e gidelim.&#8221; </em>dedi.</p>
<p>Ebû&#8217;l-Heysem&#8217;in (radıyallâhu anh) evine vardılar. Ebû&#8217;l-Heysem (radıyallâhu anh) ve hanımı uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (radıyallâhu anh) çaldı. O gür sesiyle <em>&#8220;Yâ Ebe&#8217;l-Heysem!&#8221;</em> diye seslendi. Ne Ebû&#8217;l-Heysem (radıyallâhu anh) ne de hanımı sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, &#8220;Baba! Kalk Ömer geldi.&#8221; dedi. Ebû&#8217;l-Heysem (radıyallâhu anh), çocuğunu rüya görüyor sandı. &#8220;Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer&#8217;in işi ne!&#8221; Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (radıyallâhu anh), gelip seslendi: <em>&#8220;Yâ Ebe&#8217;l-Heysem!&#8221;</em> Çocuk yine fırladı, kalktı ve &#8220;Baba! Ebû Bekir geldi.&#8221; diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi dirilten Allah Resûlü&#8217;ydü. O, <em>&#8220;Yâ Ebe&#8217;l-Heysem!&#8221;</em> diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de &#8220;Baba kalk, Resûlullah geldi!&#8221; diyordu.</p>
<p>Ebû&#8217;l-Heysem (radıyallâhu anh), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mesut anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti&#8230;</p>
<p>Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Resûlü&#8217;nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü:</p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.&#8221;</em> Ardından da şu âyeti okudu: ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ <em>&#8220;O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.&#8221;</em><sup>[18]</sup></p>
<p>İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesna bir insandı. Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya garaz, ya da cehalettir.</p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh) O&#8217;na en yakın olanlardandı ve O&#8217;nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: &#8220;Allah&#8217;a yemin ederim, ben, Resûlullah&#8217;ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.&#8221;<sup>[19]</sup></p>
<p>Hâlbuki O, kimden isteseydi, O&#8217;nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O&#8217;na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu.<sup>[20]</sup></p>
<p>Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: <em>&#8220;Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?&#8221;</em><sup>[21]</sup></p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, ferâiz 3; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 5/306.<br />
[2] Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 31.<br />
[3] Tirmizî, zühd 44; İbn Mâce, zühd 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/301.<br />
[4] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/193; Hâkim, el-Müstedrek, 2/17.<br />
[5] Tirmizî, tefsir (56) 6.<br />
[6] Hud sûresi, 11/112.<br />
[7] Müzzemmil sûresi, 73/12-13.<br />
[8] Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 1/522.<br />
[9] Nisâ sûresi, 4/41.<br />
[10] Buhârî, tefsir (4) 9; Müslim, müsâfirîn 247-248.<br />
[11] Âl-i İmrân sûresi, 3/190.<br />
[12] İbn Hibbân, Sahih, 2/386; İbn Kesîr, Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim, 1/441-442; Kurtubî, el-Câmi&#8217; li ahkâmi&#8217;l-Kur&#8217;ân, 4/310.<br />
[13] Buhârî, ezan 158; Nesâî, sehv 104.<br />
[14] Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 7/365; Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ, 1/30.<br />
[15] Buhârî, rikâk 17; Müslim, zühd 20-36.<br />
[16] Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ, 7/109.<br />
[17] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/30.<br />
[18] Tekâsür sûresi, 102/8.<br />
[19] Müslim, zühd 36; İbn Mâce, zühd 10.<br />
[20] Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-vahy 5-6; zekât 50; rikâk 20; savm 7; Müslim, zekât 124; fedâil 50.<br />
[21] Tirmizî, kıyâmet 8; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/326, 3/7.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zuhd-ve-takvasiyla-efendimiz/">Zühd ve Takvasıyla Efendimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çeşitli İlim Dallarına Dair Gaybî Haberler</title>
		<link>https://hizmetten.com/cesitli-ilim-dallarina-dair-gaybi-haberler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Dec 2020 07:00:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Gaybi Haber]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15515</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde Allah Resûlü&#8217;nün çeşitli ilim dallarıyla alâkalı meseleler üzerinde söylediği sözlerin, yine O&#8217;nun doğruluğuna şehadeti hakkında ve gayet mücmel bir şekilde durmak istiyoruz. O, on dört-on beş asır evvel&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cesitli-ilim-dallarina-dair-gaybi-haberler/">Çeşitli İlim Dallarına Dair Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu bölümde Allah Resûlü&#8217;nün çeşitli ilim dallarıyla alâkalı meseleler üzerinde söylediği sözlerin, yine O&#8217;nun doğruluğuna şehadeti hakkında ve gayet mücmel bir şekilde durmak istiyoruz.</p>
<p>O, on dört-on beş asır evvel bir söz söylemiş; o günden bugüne O&#8217;nun söyledikleriyle meşgul olan ilim dalları, dev adımlarla ilerlemiş, baş döndürücü merhaleler katetmiş.. ve neticede Muhbir-i Sadık&#8217;ın beyanı, her biri başlı başına kendi sahasının allâmeleri sayılan devâsâ ilim adamları tarafından hem de ilim diliyle tasdik edilmiştir. Evet, bugüne kadar Allah Resûlü&#8217;nün bu mevzuda söylediği sözlerden tek bir cümle dahi tekzibe uğramamıştır.</p>
<p>Dev adımlarla ilerleyen fen, teknik ve teknoloji, kendilerine serfurû eden bunca ilimperest varken, onları yüz üstü bırakıp, Allah Resûlü&#8217;nün karşısında edeple, saygıyla eğilmekte ve gür bir sadâ ile &#8220;Sadakte!&#8221; demektedir. Zaten başka türlü olması da mümkün değildir; çünkü O, Allah&#8217;ın hak elçisidir.</p>
<p>Bu cümleden olarak, meselenin ilmî tahlillerini, ilgili kitap ve mecmualara bırakarak, seçtiğimiz birkaç misali takdim etmeye çalışalım:</p>
<p><strong>1. Her Hastalığa Çare</strong></p>
<p>Allah Resûlü, Buhârî&#8217;nin rivayet ettiği bir hadislerinde şöyle buyururlar:</p>
<p>مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ دَاءً إِلاَّ أَنْزَلَ بِهِ شِفَاءً <em>&#8220;Allah, bir hastalık göndermiş olmasın ki, akabinde onun için bir de tedavi yaratmış olmasın!&#8221;</em><sup>[1]</sup> Yani, ne kadar hastalık çeşidi varsa, muhakkak Allah (celle celâluhu) onlar için bir de çare ve tedavi şekli yaratmıştır. Tıp dünyasında ve ilme teşvik babında, bugüne kadar söylenmiş sözler arasında en câmi ve en şümullü ifade, Allah Resûlü&#8217;nün bu sözü olsa gerek. Bu şu demektir: Eğer bir hastalık varsa, muhakkak tedavisi de vardır. Demek ki, bir gün bütün hastalıklara –tabiî Allah&#8217;ın tevfik ve inayetiyle– mutlaka şifa bulunabilecektir.</p>
<p>Hadisin bir diğer rivayetinde لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءٌ <em>&#8220;Her derde deva vardır.&#8221;</em> buyrulur.<sup>[2]</sup></p>
<p>Başka bir hadis-i şerifte:</p>
<p dir="rtl" align="center">تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلَّا وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ: اَلْهَرَمُ</p>
<p><em>&#8220;Dikkat edin, tedavide kusur etmeyin! Allah, bir hastalık göndermişse muhakkak arkasından tedavi yolunu da göstermiştir. Bir tek hastalığın tedavisi yoktur. O da ihtiyarlıktır.&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Hayatı uzatma çaresini bulsalar, insanları geçici olarak belli bir yerde durdursalar ve hatta ölümü geciktirseler de yine beşer kafilesinin mukadder yolculuğunu durduramayacaklardır. O yol ki, ruhlar âleminden gelip çocukluğa, gençliğe, yaşlılığa; ve derken kabre uğrar; oradan da haşre kadar uzar.. ve gider Cennet veya Cehennem&#8217;de son bulur&#8230; Bu yolun önünü tıkamak mümkün değildir; insanlar, doğacak, büyüyecek, yaşlanacak ve öleceklerdir. Ancak bunun berisinde kalan bütün dertlere deva vardır; yeter ki araştırılıp bulunsun&#8230;</p>
<p>İki Cihan Serveri, bu ve buna benzer ifadeleriyle topyekün beşeri ilme teşvik ve bütün ilim adamlarını, bütün ilhama mazhar mülhemûnu ve bütün araştırmacıları da bu mevzuda çare aramaya davet ediyor:</p>
<p>Bütçelerinizden para ayırın, araştırma enstitüleri kurun, ölüm sahiline ulaşacak menzile kadar yürüyün ve bu sınıra kadar uzayan o geniş sahayı mutlaka kontrolünüz altına alın!</p>
<p>Zaten, Kur&#8217;ân-ı Kerim de hep bu meseleyi öğütlemiş ve ilme teşvik mevzuunda, peygamberlere ait mucizeleri nazara vermiş ve araştırmaları o mucizelerle idealleştirmiş. Evet, nasıl ki enbiyâ, ruhanî hayatta insanlığa rehber olmuş, onları eğri büğrü yollardan doğru ve selâmetli sahile çıkarmışlardır; öyle de müspet ilimlerde, yani aklın ziyasına medar ilimlerde de beşerin rehberliğini yüklenmiş ve her birisi bir sahanın üstad ve mürşidi olarak onun önüne geçmiş ve ona yol göstermişlerdir. Bundan dolayı denebilir ki beşer, bütün maddî-mânevî terakkinin anahtarlarını enbiyâdan teslim almıştır. Evet, Kur&#8217;ân&#8217;da peygamberlere ait mucizelerin anlatılması, o mucizelerin ulaşılabilinen sınırına kadar ulaşılması yolunda beşeri teşvik içindir.</p>
<p>Meselâ, Hz. Mesih, –Allah&#8217;ın izniyle– ölüleri diriltmiştir. Kur&#8217;ân da bunu nakleder. Ancak bu, son sınırdır. Beşerin terakkisi orada biter. Niçin? Çünkü âdiyât orada bitiyor ve ondan öte harikalar başlıyor. İnsan kudreti, insan tâkati ve insan iradesiyle yapılabilecekler, fıtrî kanunların çerçevesini aşamaz. Evet, ilim ve teknolojinin harikaları ne seviyeye ulaşırsa ulaşsın, mucize sınırlarını aşamayacaktır. Bu sınırlar, enbiyâ-i izâmın cevelângâhıdır ve ebedlere kadar da öyle kalacaktır. Evet, oralarda ancak peygamber olanlar dolaşabilir. Bunun ötesinde mucizelerin başladığı sınıra kadar beşerin ilerlemesi her zaman mümkündür ve yapılan bütün teşvikler de zaten bunun için yapılmaktadır.</p>
<p>İşte, Hz. Mesih&#8217;in mucizesiyle, Kur&#8217;ân teşvik ediyor ve diyor ki; hastaları tedavi yolları ta ölüm sınırına kadar açık.. hatta kanser gibi, AIDS gibi henüz çaresi bulunamamış hastalıkların da muhakkak bir çaresi vardır; arayın ve bulun! Nitekim daha önceleri çaresiz gibi görünen hastalıklar, artık bugün rahatlıkla tedavi edilmekte; çalışırsanız bu hastalıklar için de çare bulabilirsiniz..!</p>
<p>Ve meselâ; Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselâm) eliyle beşere tak­dim edilen mucizede, birtakım cansız şeylere iş ve vazife gördürme mümkün olduğu dersi verilmektedir.. evet, günümüzde bu kapı aralanmıştır. Ama ne bugün ne de yarın beşer, hiçbir zaman elindeki asâyı atıp da onu hakikî bir yılan şekline getiremeyecektir. Çünkü o, harikalar kuşağında cereyan eden bir hâdisedir; bizim yapabileceklerimiz ise, âdetler çerçevesi içerisinde cereyan eden şeylerdendir.</p>
<p>Zannediyorum burada, beşer için bir diğer ulaşılmaz ve aşılamaz harika olan Kur&#8217;ân&#8217;dan bahsetmek de yerinde olur. Evet Kur&#8217;ân, baştan sona edebî düşünce için bir son ufuktur ve ulaşılması imkânsızdır. En edîbâne, şairâne söylenmiş sözler ve beşeri arkasından sürükleyip götüren beyanlar bir gün Kur&#8217;ân kapısına kadar yanaşabilecek, fakat orada, Lebîd gibi, hayret ufkuna ulaşıp duracaklardır. Çünkü beyanda o bir mucizedir ve ne kadar güzel olursa olsun beşere ait bütün sözler, âdiyât sahasında sarfedilmiş sözlerdir.</p>
<p>Bu husus tamamen ayrı ve müstakil bir mevzu olduğu için –temas kabîlinden dahi olsa– dokunmayacak ve o mevzu ile alâkalı fasla bırakacağız.</p>
<p>Peygamberlerin mucizeleri, biraz evvel de ifade ettiğimiz gibi, âdeta belli bir sınır teşkil ediyor ve beşerî ilimlerin ufkunu çiziyor.. aynı zamanda Kur&#8217;ân&#8217;da zikredilmesiyle de, beşeri teşvik etme vazifesi yerine getirilmiş oluyor; ondan sonrası da insanoğlunun çalışmalarına bırakılıyor.</p>
<p>Beşer çalışmalı.. o noktaya kadar ulaşmalı ve âdiyât dairesi içinde her şeyi aşmalı, harikalar sınırına yanaşmalı, bilfarz, ondan öte bir adım daha atsa bile, mucizât meyvelerinin bulunduğu ufuklarda dolaşmalıdır.</p>
<p>Beşerin tıp sahasında ölüme kadar uzanan bir seviyede terakki kaydetmesi mümkündür. İş ölüme gelince, onun çaresi yoktur. Çünkü ölüm, aynen hayat gibi Allah&#8217;ın (celle celâluhu) yaratmasıyla var olan bir mahluktur: خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ<sup>4</sup> âyeti de buna işaret etmektedir.</p>
<p>Evet, ölüm, bir inkıraz, bir çürüme, bir sönme ve bir dağılma değildir. O, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) emri ve meşîetiyle, o güne kadar verilmiş olanların alınması demektir. İşte ilimler adına teşvik de ancak bu kadar olur. Bütün ehl-i hamiyet ve ehl-i himmet, bu teşvikten istifade etmeli, alınacakları almalı, değerlendirmeli ve insanlığın hizmetine, istifadesine sunmalıdır.</p>
<p>Efendimiz&#8217;in bizzat tıpla ve bilhassa &#8220;koruyucu hekimlik&#8221; denen hijyenle alâkalı olarak söylediği bir hayli söz vardır. Zaten tıbbın büyük bir bölümünü de bu koruyucu hekimlik işgal eder ve etmelidir de. Çünkü esas olan, kişiyi hasta olmaktan korumaktır ve bu, oldukça da kolaydır. Hasta olduktan sonra tedavi ise gayet zor, müşkil ve pahalıdır. Onun içindir ki Efendimiz, evvel emirde bu hususa ehemmiyet vermiş ve tıbbî tavsiyelerinin çoğunu koruyucu hekimlik üzerinde merkezleştirmiştir.</p>
<p>Asr-ı Saadet&#8217;te, bilhassa dıştan gelen tabipler, Medine&#8217;de kendilerine iş bulamıyorlardı; bunun en önemli sebebi de Efendimiz&#8217;in bu mevzuda vaz&#8217;ettiği düsturlara tamamıyla riayet edilmesiydi.</p>
<p>Allah Resûlü, bir taraftan kalb ve gönüllerin tabibi olma vazifesini eda ederken, diğer taraftan da cismaniyete ait hususlarda âdeta tabiplik yapıyor ve çevresindeki insanları hem maddî hem de mânevî hastalıklardan koruyabilecek tedbirleri alıyordu.</p>
<p>Veba hastalığı, Efendimiz&#8217;in zuhur buyurdukları dönemlerde önü alınamayan korkunç bir hastalıktı. Günümüzde AIDS ne ise o gün de veba o idi. Vebaya karşı sahabe titizdi, tetikteydi. Çünkü Efendimiz, onları daima bu hastalığa karşı tenbih edip uyarıyordu. Bu nurlu cemaat, kendi içinde, kendi ülkesinde, kendi temizlik ve nezahetiyle yaşıyordu; ama askerî harekâtla Şam, Suriye, Halep ve Antakya gibi yerlere gidince, Bizans&#8217;ın hastalıklara açık dünyasında meydana gelen vebaya onlar da maruz kalıyordu. İşte Amvas&#8217;taki veba böyle bir vebaydı ve meş&#8217;um yerde otuz bin sahabe şehit olmuştu.<sup>[5]</sup></p>
<p>O gün, ümmetin emini Ebû Ubeyde b. Cerrah da Amvas&#8217;ta bulunanlar arasındaydı. Ebû Ubeyde ki, Hz. Ömer seneler sonra bağrından hançerlenip yatağa serilince: &#8220;Eğer Ebû Ubeyde hayatta olsaydı onu kendi yerime tavsiye ederdim.&#8221; diyecektir.<sup>[6]</sup></p>
<p>Necranlılar, Allah Resûlü&#8217;ne müracaat edip, &#8220;Bize, kendisine güvenebileceğimiz birisini gönder.&#8221; dediler. Allah Resûlü, ona bakmış ve <em>&#8220;Kalk bunlarla git.&#8221;</em> demişti.<sup>[7]</sup></p>
<p>Evet o, ümmetin emini ve Cennet&#8217;le müjdelenen on kişiden biriydi. İşte o gün bu şanlı sahabi de vebanın insanları kasıp kavurduğu bu yerde bulunuyordu.</p>
<p>Hz. Ömer&#8217;in (radıyallâhu anh) hilâfet günlerindeydi. Allah Resûlü&#8217;nün halifesi, fethedilen yerleri dolaşıyor ve gelişmeleri yakından takip ediyordu. Amvas&#8217;a da gidecekti. Ancak orada veba olduğunu duyunca geri dönmeye karar verdi. Ebû Ubeyde önüne dikildi: &#8220;Yâ Ömer! Allah&#8217;ın kaderinden mi kaçıyorsun?&#8221; dedi. Ömer: &#8220;Evet, Allah&#8217;ın kaderinden yine Allah&#8217;ın kaderine kaçıyorum.&#8221; dedi. Bu da, Ömer&#8217;in bir firasetiydi.</p>
<p>Acaba doğru mu yapmıştı? Geri dönmesi isabetli miydi? Ömer bu endişeye kapılınca, Abdurrahman b. Avf imdada yetişti ve şu hadisi nakletti:</p>
<p dir="rtl" align="center">إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلاَ تَقْدَمُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلاَ تَخْرُجُوا فِرَاراً مِنْهُ</p>
<p><em>&#8220;Eğer bir yerde vebanın olduğunu duyarsanız, sakın oraya gitmeyin! Eğer bulunduğunuz yerde bu hastalık zuhur etmişse ondan kaçmak için oradan dışarıya çıkmayın.&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p>Rica ederek soruyorum: Günümüzde, modern tıbbın karantina adına söylediği de aynı şey değil mi? Bunu asırlarca önce Allah Resûlü söylüyor ve günümüzün tıbbı da O&#8217;na: &#8220;Elhak, doğru söyledin!&#8221; diyor.</p>
<p><strong>2. Cüzzam ve Karantina</strong></p>
<p>Buhârî ve Ahmed b. Hanbel&#8217;in rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz şöyle buyuruyorlar: فِرَّ مِنَ الْمَجْذُومِ كَمَا تَفِرُّ مِنَ اْلأَسَدِ <em>&#8220;Aslandan kaçtığın gibi cüzzamlıdan uzak ol!&#8221;</em><sup>[9]</sup></p>
<p>Bu hadis-i şerifteki benzetmeli ifadenin, bazılarının zannettiği gibi, ne cüzzam mikrobunun, ne de cüzzamlının aslana benzemesiyle hiçbir münasebeti yoktur. Zannediyorum birçok meselede olduğu gibi, bu benzetmeler başkalarına ait uydurmalardır. Ve Allah Resûlü&#8217;nün ifadelerinde, kat&#8217;iyen böyle bir niyet ve kasıt söz konusu değildir.</p>
<p>Burada tavsiye edilen kaçma meselesi, ayakkabıları alıp firar etmek mânâsına da hamledilmemelidir. Belki İki Cihan Serveri, bu hadisleriyle bize, cüzzam denen hastalıkla mücadele etme ve ondan korunma çarelerini araştırmamızı tavsiye etmektedir. Yani tavsiye edilen, karantina ve bulaşmaya karşı tahşidattır. İnsanlar, aslana karşı çarpıp devrilmeme mevzuunda ne denli titiz davranıyorlarsa cüzzama karşı da o kadar hassas olmalıdırlar. Çünkü Allah Resûlü&#8217;nün bütün sözlerinde ayrı bir buud ve ayrı bir derinlik vardır. Evet, O&#8217;nun sözlerindeki hakikatlere, ancak çok ciddî gayret ve çalışmalarla ulaşılabilir.</p>
<p><strong>3. Köpeğin Yalaması</strong></p>
<p>İmam Müslim <em>&#8220;Sahih&#8221;</em>inde naklediyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">طُهُورُ إِنَاءِ أَحَدِكُمْ إِذَا وَلَغَ فِيهِ الْكَلْبُ أَنْ يَغْسِلَهُ سَبْعَ مَرَّاتٍ أُولاَهُنَّ بِالتُّرَابِ</p>
<p><em>&#8220;Köpek sizden birinizin kabını yaladığı zaman, onun temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.&#8221;</em><sup>[10]</sup></p>
<p>O devirde, bugün bizim bazı eşyayı sterilize etmede kullandığımız maddeler yoktu. Dezenfekte ameliyesi için Allah Resûlü, o gün daha çok toprağı tavsiye ediyordu. Ancak sonradan ilmî çalışmalar neticesinde anlaşılmıştır ki, su gibi toprak da aynı ameliyeyi yapmaktadır. Ayrıca toprak tetralit ve tetrasklin gibi maddeler de ihtiva etmekte ki; bu maddeler bir kısım mikropları dezenfekte etmekte kullanılan maddelerdir. Demek oluyor ki Allah Resûlü, toprakla yıkamayı tavsiye etmekle, o kabın evvelâ sterilize edilmesini emretmiş oluyordu.</p>
<p>Bundan başka, Hadis-i şerifte şu hususlara da dikkat çekilmiştir:</p>
<p>Köpekte olması muhtemel bazı hastalıklar, insan vücudunda da yaşama şansına sahiptirler. Bu husus ise, günümüzde oldukça yeni sayılan mevzulardan biridir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Köpek dışkısı gibi şeyler, bütünüyle insan sağlığına zararlı olabilir. Salyası da bu cümledendir&#8230; Belli bir safhadan sonra onlardan bulaşacak hastalıkların önünü almak da âdeta mümkün değildir. Onun için sterilize çok önemlidir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> İlkini toprakla yıkama emrinin dikkat çeken ayrı bir tarafı da, toprağın o anda sterilize mikrobu hâline gelmesi ve onun da ayrıca, bir rivayete göre altı, diğer bir rivayete göre yedi defa yıkanması gerektiği hususudur. Nitekim bu mevzu, Almanya ve İngiltere&#8217;de çıkan bazı mecmualarda dile getirilmiş ve Efendimiz&#8217;in doğru beyanı, onlar tarafından da tasdik edilmiştir.</p>
<p>Efendimiz, köpekler mevzuunda o kadar hassas davranmışlardır ki; hatta bir defasında kendi içtihatlarıyla onların öldürülmesini bile emretmiştir.<sup>[11]</sup> Ancak daha sonra bu emri durdurmuş ve şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Eğer köpekler tek başına bir ümmet olmasalardı, onların öldürülmesini emrederdim.&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>Bunun mânâsı şudur: Eğer köpek, değişik milletler içinde insan, hayvan, nebatât, cemadât vs. gibi, başlı başına ekolojik dengeyle alâkalı unsurlardan biri olmasaydı ve şeriat-ı fıtriyeye göre varlığında zaruret bulunmasaydı onların öldürülmesini emrederdim. Çünkü köpek, mikrop yuvası bir varlıktır&#8230;</p>
<p>Bu son durum itibarıyla Efendimiz&#8217;in meseleye yaklaşması da ayrı bir mucize.. zira görülüyor ki, şimdilerde yeni yeni hecelemeye başladığımız tabiattaki nizam veya ekolojik denge, ta o günlerde, ulu orta köpeklerin bile öldürelemeyeceği prensibiyle ele alınıyor ve kanunlaştırılıyor. Biz ancak 1400 sene sonra kelaynaklar, balinalar, filler ve gergedanların soylarının tükenmemesini, dolayısıyla tabiattaki dengenin bozulmamasını hecelemeye başladık. Oysaki Allah Resûlü, bin bu kadar sene evvel: <em>&#8220;Eğer köpekler kendi başlarına bir millet ve ümmet olmasalardı…&#8221; </em>derken, çok erken dönemlerde çok hayatî bir meseleyi hatırlatıyordu.</p>
<p>Evet, Allah (celle celâluhu) kâinatı yaratmış ve kâinatı teşkil eden unsurlar arasında umumî bir denge meydana getirmiştir ki: وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ<em> &#8220;O, bir mizan vaz&#8217;etti. Ta ki siz de bu dengeyi bozmayasınız.&#8221;</em><sup>[13]</sup> âyeti de bu genel prensibi ihtar etmektedir. Evet, Allah Resûlü bir denge insanıydı. Elbetteki dengeyi koruyacak ve yukarıda zikredilen ifadesiyle, köpekleri öldürtmeyecekti. Sadece bu birkaç kelimelik cümlesinde dahi, bizim tespit edebildiğimiz birkaç mucizevî yön var ki, ileride aynı cümle kim bilir daha nice hakikatlere ilham kaynağı olacaktır. Bu sözün söylendiği tarih itibarıyla, bir insan, bütün hayatı boyunca düşünüp sadece bu tek cümleyi söylemiş olsaydı, bu, onu dâhiler arasında saymamıza yeterdi. Hâlbuki Allah Resûlü&#8217;nün bu sözü ve benzeri daha binlerce ifadesi var. Dehayı O&#8217;nun kapısındaki dilencilikle baş başa bırakıp bu sözü de noktalayalım:</p>
<p>Kesin bir dille ve hiçbir tereddüte yer vermeden kat&#8217;iyen ifade ediyor ve diyoruz ki; hâdiseler ve vâkıalar, o kendilerine mahsus dilleriyle her zaman Allah Resûlü&#8217;nü tasdik edip: &#8220;Sen Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;sün ve sen doğru sözlüsün!&#8221; demektedirler. Hassasiyet-i ilmiye ilerledikçe bir gün bütün insanların da aynı şeyleri söyleyeceğinde şüphemiz yok. Evet, bugün ilimler tıpkı birer casus gibi varlığın içine dalmış, Efendimiz&#8217;in söylediği ve Kur&#8217;ân&#8217;ın zikrettiği hakikatleri incelemekte ve bu incelemelerin aydınlığında hakikate uyanmış hassas ruhlar, her geçen gün Allah Resûlü&#8217;nün doğruluğunu daha da derinden duyup hissetmekte ve O&#8217;nu yüz bin minareden cihana duyurmaya çalışmaktalar&#8230;</p>
<p><strong>4. Yemekten Önce ve Sonra Elleri Yıkamak</strong></p>
<p>Tirmizî ve Ebû Dâvûd&#8217;un rivayet ettiği bir hadiste de Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır: بَرَكَةُ الطَّعَامِ الْوُضُوءُ قَبْلَهُ وَالوُضُوءُ بَعْدَهُ <em>&#8220;Yemeğin bereketi (mübarek olması), yemekten evvel ve yemekten sonra elleri yıkamaktadır.&#8221;</em><sup>[14]</sup></p>
<p>Yemekte mübareklik, temizlik, paklık, nezafet arıyorsanız ve o yemeğin sizin için bereket kaynağı olmasını arzu ediyorsanız, hem yemeğin başında hem de sonunda, abdest alıyor gibi, mutlaka ellerinizi yıkayınız!</p>
<p>Allah Resûlü bu ifadeleriyle, temizlik adına prensip ve bir esas vaz&#8217;ediyor. Yoksa biz, aklımızla bunları bilemezdik. Hele o günün insanı bir tırnak arasında milyonlarca mikrobun barınabileceğini hiç mi hiç bilemezdi. O günü bırakın, bugün dahi bu meselenin ilmî yönünü kaç kişi bilmektedir?..</p>
<p>Yine temizlik adına, uykudan kalkar kalkmaz elini bir kaba daldırmaması gerektiğini.. evvelâ o elin bir güzel yıkanmasının lâzım geldiğini; çünkü uykuda iken insanın, kendi elinin nerelerde dolaştığını bilemeyeceğini beyan eden Allah Resûlü,<sup>[15]</sup> bilhassa el temizliğini nazara verip, üzerinde tahşidat üstüne tahşidat yapmaktadır.</p>
<p>Hekimler, bunu tamamıyla ancak bugün anlayıp anlatabilmektedirler. Evet, insan uykuda iken elini, sağında solunda dolaştırır ve hiç farkına varmadan da mikroplara bulaştırır. Ondan sonra da yıkamadan ağzına sokarsa, neleri yuttuğunu söylemeye gerek var mı?</p>
<p>O gün, mikroskop mu, X ışınları mı, laboratuvar mı vardı ki, Allah Resûlü, insanın eline bulaşacak mikropları bilsin ve bu mevzuda ümmetini ikaz etsin? Hayır, bunların hiçbiri yoktu ama, hepsinin ötesinde bir hakikat vardı, o da, bütün bunları O&#8217;na vahyin çeşitli dalga boylarıyla öğreten birinin mevcudiyetiydi.. evet O, bildiklerini hep O Muallim-i Ekber&#8217;in bildirmesiyle biliyordu. &#8220;Metlüv&#8221; veya &#8220;gayr-i metlüv&#8221; vahiyle O&#8217;na öğretiliyor, O da bunları ümmetine talim ve tebliğ ediyordu.. onun için de, söylediklerinde zerre kadar uydurma ve hilâf-ı vaki herhangi bir beyan bulmak mümkün değildi.</p>
<p><strong>5. Ağız ve Diş Temizliği (Misvak)</strong></p>
<p>Kütüb-ü Sitte&#8217;nin ittifakla rivayet ettikleri ve arkasında kırka yakın sahabenin imzası bulunan, bu yönüyle de mütevatir olan bir hadislerinde de Allah Resûlü: لَوْلاَ أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاَةٍ<em> &#8220;Eğer ümmetime zorluk vereceğimden çekinmeseydim, her namazın başında onlara misvak kullanmalarını emrederdim.&#8221; </em>buyuruyorlar.<sup>[16]</sup></p>
<p>Ümmetini zora koşma endişesini taşıdığından dolayı böyle bir emirde bulunmamış. Yoksa misvak kullanmak da, aynen abdest gibi namazın farzlarından olacaktı. Böyle bir şey ise, bu dinin ruhu olan kolaylık prensibine aykırı düşecekti. Çünkü herkes her yerde misvak bulamayabilirdi&#8230;</p>
<p>Misvak kullanmak farz değildir; ama mühim bir sünnettir. Eskiler bu mesele üzerine ciltlerle kitap yazmışlar. Yeni araştırmacılarımız da değişik buudlarıyla misvak mevzuunu ilmî tahlillere tâbi tutup araştırdılar. Gelecekte –inşâallah– onları da okuyacaksınız&#8230;</p>
<p>Sivak, &#8220;diş temizleme&#8221; demektir ve bu sadece misvakla olmaz; parmaklarla, tuzla, macunla, daha başka şeylerle de yapılabilir. Evet, isteyen istediği şekilde dişini temizleyebilir; buna kimsenin diyeceği bir şey yoktur. Ancak, misvağın da kendine göre bir kısım hususiyetlerinin bulunduğu gözardı edilmemelidir.</p>
<p>Şimdi, bir din düşünün ki, o dinin mübelliği (Bâni ve kurucusu değil. Çünkü dinin kurucusu ve bânisi sadece Allah&#8217;tır (celle celâluhu). Efendimiz, onun tebliğcisidir.) günde beş on defa misvak kullanmayı, hem de bir sünnet olarak misvak kullanmayı emretmektedir. Bu itibarla diyebiliriz ki, bu din; günümüzün diş temizliği, diş hijyeni anlayışını çok gerilerde bırakmaktadır. Halk yığınları bir yana, ben, diş hekimlerinin dahi günde beş-on defa dişlerini fırçalayacağını zannetmiyorum. Hâlbuki Efendimiz&#8217;in –en azından– günlük diş temizliği, bu adedi buluyordu. Gece birkaç defa kalkar; namaz kılar ve her namazdan evvel mutlaka misvak kullanırdı.<sup>[17]</sup> Sabah namazında, işrâk ve kuşluk namazlarında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarında; namaza durmadan ve abdest alırken sürekli misvak kullandığı gibi, bir şey yiyip içtikten sonra da dişlerini temizlemeyi ihmal etmezlerdi. Şimdi bütün bunları sayacak olursak, zannediyorum verdiğimiz rakamdan daha fazla Allah Resûlü&#8217;nün misvak kullandığına, yani dişlerini temizlediğine şahit oluruz.</p>
<p><strong>6. Yeme-İçmede Ölçü</strong></p>
<p>Koruyucu hekimlik adına yine Allah Resûlü şöyle buyurur: <em>&#8220;Yemek yerken, midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya ve diğer üçte birini de havaya bırakın. Allah&#8217;ın en çok gazap ettiği kab, dolu bir midedir.&#8221;</em><sup>[18]</sup></p>
<p>Bu hadisi takviye eden başka hadisler de vardır: Bunlar­dan birinde Allah Resûlü şöyle buyurur:</p>
<p dir="rtl" align="center">أَخْشَى مَا خَشِيتُ عَلَى أُمَّتِي كِبَرُ الْبَطْنِ وَمُدَاوَمَةُ النَّوْمِ وَالْكَسَلُ وَضَعْفُ الْيَقِينِ</p>
<p><em>&#8220;Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Göbekli olmak, çok uyumak, tembellik ve &#8216;yakîn&#8217; zayıflığıdır.&#8221;</em><sup>[19]</sup></p>
<p>Hadiste anlatılan hususlar, neticede aynı noktada toplanmaktadır. Evet, hayatını murâkabesiz, muhasebesiz ve gafilâne sürdüren, ömrünün çoğunu uykuda geçiren bir insanın semirip yağ bağlaması, yağ bağlayıp şişmanlaması kaçınılmazdır. İnsan, şişmanladıkça daha çok yiyecek, yedikçe de kendini gaflete salacaktır. Veya ilk sebepten başlarsak, şöyle diyebiliriz: Çok yiyen bir insan, elbette çok uyuyacak, çok uyuyan insanda da kat&#8217;iyen yakîn hâsıl olmayacaktır&#8230; Neresinden ele alırsanız alınız, bütün bunlar Allah Resûlü&#8217;nü ümmeti hakkında endişeye sevk eden hususlardır.</p>
<p>Evet, burada da sözü, tıp dünyasının müstesna simalarına havale ediyor ve sizi onların ilmî tahlilleriyle baş başa bırakıyorum. Onları okuyup değerlendirdikten sonra Allah Resûlü&#8217;nün asırlarca evvel söylediklerinin ayn-ı hak ve hakikat olduğunu görecek ve küçük dahi olsa sözlerinde hilâf-ı vaki bir beyanın bulunmadığına şahit olacaksınız&#8230;</p>
<p><strong>7. Sürme</strong></p>
<p>Şimdi de başka bir hadise intikal etmek istiyorum: Yine Allah Resûlü buyuruyor: <em>&#8220;Gözlerinize sürme çekin. Çünkü o, gözlerinizi açar ve kirpiklerinizi besler.&#8221;</em><sup>[20]</sup></p>
<p>Kalbi ve kafası münevver tabiplerimiz diyorlar ki; göz ve kirpiklerin beslenmesinde, bugüne kadar kullanılan bütün ilaçların en faydalısı, Allah Resûlü&#8217;nün de tavsiye ettiği sürmedir. Biz de, kozmetik sahasında gelecek yılların, sürme yılları olabileceğini tahmin ediyoruz. Cildi koruyuculuğu ve antibiyotik tesiriyle Peygamber tavsiyesinden geçmiş, sürme değerinde bir diğer madde de kınadır.<sup>[21]</sup> Kınanın sterilize gücünün, bugün kullanılan tentürdiyot veya merofsilon gibi maddelerden daha fazla olduğu da bugünkü ilmî gerçeklerden biri.</p>
<p><strong>8. Çörek Otu</strong></p>
<p>Buhârî&#8217;de, Ebû Hüreyre&#8217;den rivayet edilen bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: إِنَّ فِي هَذِهِ الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إِلاَّ السَّامَ<em> Şu habbe-i sevdâ, yani çörek otu var ya, ölümden başka her derde devadır.&#8221;</em><sup>[22]</sup></p>
<p>&#8220;Her dert&#8221; tabiri, Arapça&#8217;da kesretten kinaye olarak söylenmektedir. Bununla beraber çörek otu, esaslı bir tahlile tâbi tutulsa ve üzerinde ciddî araştırmalar yapılsa, kim bilir nice hastalıklara çare olduğu ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Hadis-i şerifte bilhassa iki hususa dikkat çekiliyor:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Çörek otunun şifalı yönü.</p>
<p><strong>İkincisi ise:</strong> Onun bile ölüme çare olmayışı.</p>
<p>Biz, yine meselenin ilmî plânda tahlilini o sahanın uzmanlarına havale edip sadece hatırımıza gelen bir iki hususu kayda almaya çalışalım:</p>
<p>Hastalıkta, bilhassa nekahet döneminde bol protein çok önemlidir. Ancak bunun yanında kalori ve vitamin zenginliği ve tabiî hazmın kolay olması da aynı ölçüde ehemmiyetlidir. Zannediyorum, hastalık döneminde hekimlerin tavsiye edeceği şeyler de bunlardır. Evet, hastanın yiyeceği şeyler bol proteinli, bol kalorili ve hazmı kolay şeyler olmalıdır ki, hasta bir taraftan kaybettiği gücü kazanırken diğer taraftan da hazımda güçlük çekmesin.</p>
<p>Bugün ilmî araştırmalar ispat etmiştir ki, bütün bu hususiyetler çörek otunda mevcuttur. Bu mevzuda denenmiş, netice alınmış o kadar çok müşahhas misal var ki, saymakla bitmez&#8230; Bu demektir ki, Allah Resûlü, kat&#8217;iyen ezbere konuşmuyor. Konuştuğu aynen vâki oluyor ve neticeler, hep O&#8217;nu tasdik ediyor.</p>
<p><strong>9. Sinek</strong></p>
<p>Yine bir Buhârî hadisiyle mevzumuza devam edelim. Allah Resûlü buyuruyor: إِذَا وَقَعَ الذُّبَابُ فِي إِنَاءِ أَحَدِكُمْ فَلْيَغْمِسْهُ كُلَّهُ ثُمَّ لْيَطْرَحْهُ فَاِنَّ فِي أَحَدِ جَنَاحَيْهِ دَاءً وَفِي اْلآخَرِ شِفَاءً<em> &#8220;Sizden birinizin (su veya yemek) kabına sinek düştüğü zaman, o kişi onun her tarafını batırsın, sonra çıkarıp atsın. Çünkü onun kanatlarının birinde hastalık vardır; öbüründe de şifa vardır.&#8221;</em><sup>[23]</sup></p>
<p>Evvelâ, sineğin mikrop taşıması, o gün insanının bileceği bir şey değildi. Sinek, bir sıvı madde içine düştüğünde, kanatlarından birini ihtiyaten yukarıda tutmaya çalışır. Yani ikisini birden daldırmaz. Zira oradan kurtulduğunda, kuru kalan kanat, onun uçup gitmesini kolaylaştıracaktır. Böylece o uçup gidecek ama, yiyeceğimize, içeceğimize bıraktığı mikroplarla bize de hastalık bulaştırmış olacaktır.</p>
<p>İkinci olarak, böyle bir durumda tavsiye edilen şey şudur: Sinek bütünüyle kaba batırılacak ve sonra da çıkarılıp atılacaktır. Çünkü onun kanatlarının birinde mikrop; diğerinde ise, o mikrobun zararını giderecek panzehir vardır. Sinek, ölüm helecanları içinde çırpınırken onun sırtına dokunuverme, stok ettiği bu panzehir yüklü torbayı patlatacak, böylece sinek, diğer kanadı ile bulaştırdığı mikrobu dezenfekte etmiş olacaktır.</p>
<p>Bu meselenin tahlilini yapan ilim adamları diyorlar ki: Sine­ğin sırtına bastığımız zaman mikroskopla gördük ki, bir kısım mikro varlıklar sağa sola koşuyorlar. Ve daha sonraki araştırmalarımızda bunların sterilize edici elemanlar olduklarını anladık.</p>
<p><strong>10. İstihâze Kanı</strong></p>
<p>Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: &#8220;Bir gün Fatıma binti Ebî Hubeyş, Allah Resûlü&#8217;ne gelerek: &#8216;Yâ Resûlallah! Kanım bir türlü durmuyor, akıntı sürekli oluyor, namazı terk edeyim mi?&#8217; dedi.&#8221; Allah Resûlü cevap verdi: <em>&#8220;Hayır, o hayız kanı değildir, damardaki bir arızadandır.&#8221;</em><sup>[24]</sup></p>
<p>Evet, aradan asırlar geçiyor.. ve neden sonra biz, istihâze kanının tamamen iç kanamadan kaynaklanmış olduğunu görüyor ve bir kere daha hayret ve hayranlık solukluyoruz. Ancak, günümüzün ilmî araştırmalarıyla tespit edilebilen bu meseleyi acaba Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), o devirde nasıl bilebilmişti? Tabiî ki Rabbinin bildirmesiyle.. evet, Rabbi O&#8217;na bildirmiş, O da bilmişti. Aradan geçen bunca seneler ise, o söz cevherine daha değişik derinlikler kazandırmıştı. Şimdi ilim adamları diyorlar ki, bu sözü söyleyen, başka değil, ancak nebi olabilir.</p>
<p><strong>11. İçkide Deva Yoktur</strong></p>
<p>Târık b. Süveyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: İçki yasak edilmeden evvel, bazı hastalıklarımızın tedavisinde içki kullanırdık. İçki yasak edilince Allah Resûlü&#8217;ne geldim ve durumu arz ettim. Ve tedavi için içkiye ruhsat olup olmayacağını sordum. <em>&#8220;Hayır, içki kendisi hastalıktır; asla deva olamaz.&#8221;</em> mânâsına: إِنَّهُ لَيْسَ بِدَوَاءٍ وَلَكِنَّهُ دَاءٌ<sup>25</sup> buyurdular.</p>
<p>Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Türkiye&#8217;de de içki sempozyumları tertip edildi. İlim adamları konuştular, hepsinin ittifakla üzerinde birleştikleri nokta şu oldu: İçkinin bir tek damlası dahi, insanın fizikî ve ruhî yapısında bir kısım deformasyonlar meydana getirmektedir. İşte Allah Resûlü bu meseleye asırlarca önce parmak basmış ve içkinin bizzat kendisinin hastalık olduğunu söylemiştir.</p>
<p><strong>12. Sünnet Olmak</strong></p>
<p>Allah Resûlü, beş şeyi fıtrattan sayar. Bunlardan birisi de sünnet olmaktır.<sup>[26]</sup></p>
<p>Günümüzün ilim adamları ne diyor? Onlar da aynı şeyi tespit edip demiyorlar mı: Sünnet derisi, pislik ve mikrop toplaması, yırtılması ve kansere yakalanma ihtimali gibi riske açık bir uzuvcuktur ve yukarıdaki risklerden kurtulmanın tek çaresi de sünnettir.</p>
<p>Görülen odur ki, bu mevzuda da Batı, bizdeki bir kısım körkütük sarhoşların çok önünde yürüyor. Bugün Amerika ve İngiltere&#8217;de sünnet olanların sayısı milyonları geçmiş durumda.</p>
<p>Sözün burasında, tedâi ile hatırladığım, çağın devâsâ tanığına ait şu tespiti nakletmeme müsaade edilsin: <em>&#8220;Batı bir gün, bir İslâm evlâdı doğurmaya hamiledir. Nitekim Osmanlı da bir Batılı doğuracaktır.&#8221;</em><sup>[27]</sup></p>
<p>Bundan yetmiş-seksen sene evvel söylenen bu sözün bir bölümü çıktı.. ve biz şimdi, ümit dolu gözlerle ikinci doğumu bekliyoruz. Sancılar ağırlaşmıştır. Ve yeni doğacak evlâdın müjde dolu çığlıkları, çok yakın bir gelecekte –inşâallah– duyulacaktır..!</p>
<p>Buraya kadar, Allah Resûlü ve diğer peygamberlerin sadakat ve doğruluğu üzerinde durduk. Her peygamber doğruluk ve sadakatte doruk insandır. Onların hayatlarında yalan, zerre kadar kendine yer bulamamıştır. Zaten kendilerinde zerre kadar eğrilik olsaydı, hiç kimseyi doğru yola erdiremezlerdi. Hâlbuki onlar, insanlığı doğru yola iletmek ve onlara Cennet&#8217;e giden şehrahı tarif etmek için gelmişlerdir. Evet, eğer doğruluk mânâsı tecessüm ve tecessüt etseydi, ondan pırıl pırıl peygamberlerin şemâilleri zuhur edecekti&#8230;</p>
<p>Bu arada yine gördük ki, Efendimiz&#8217;in doğruluğu ezel-ebed arası binlerce delille teyit edilmektedir. Biz, Allah Resûlü&#8217;nün doğruluğunu üç ana grupta toplamaya çalıştık. Tabiî ki meselenin bu şekilde tasnif ve takdimi, bize ait bir keyfiyettir. Yoksa O&#8217;nun doğruluğu, binlerce tasnif ve yüz binlerce delille, başka başka şekillerde de anlatılabilirdi. Zaten bu mevzu ile alâkalı son sözü kim söyleyip noktalayabilir ki..? İnancımız o ki, kıyamete kadar O&#8217;nun söyledikleri hep doğru çıkacak ve her devrin insanı da, O&#8217;nun doğruluğunun ayrı bir buudunu yeniden keşfedecek ve O&#8217;nunla ayrı bir derinlikte buluşacaktır.</p>
<p>Zaten ahiret denen âlemde Allah Resûlü&#8217;nün doğruluğu, bütün vuzuhuyla ve herkes tarafından görülecek.. evet O&#8217;nun Zât, sıfât ve esmâ hakkında dediklerini herkes ruh aynasına göre mutlaka görecek ve O&#8217;nun sözlerinin hakkaniyetini idrak edecektir. Evet, Cennet-Cehennem, Huri-Gılman hep Allah Resûlü&#8217;nün bizlere tarif ettiği şekilleriyle karşımıza çıkacak ve onlar da, ebed diliyle O&#8217;na <em>&#8220;Sadakte!&#8221;</em> diyeceklerdir&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, tıbb 1; İbn Mâce, tıbb 1.<br />
[2] Müslim, selâm 69; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/335.<br />
[3] Ebû Dâvûd, tıbb 1; Tirmizî, tıbb 2; İbn Mâce, tıbb 1.<br />
[4] Mülk sûresi, 67/2.<br />
[5] İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-nihâye, 7/93.<br />
[6] İbn Kesîr, Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim, 4/330; Taberî, Tarihu&#8217;l-ümem ve&#8217;l-mülûk, 2/580.<br />
[7] Buhârî, fezâilü ashabi&#8217;n-Nebi 21; Müslim, fezailü&#8217;s-sahabe 54-55.<br />
[8] Buhârî, tıbb 30; Müslim, selâm 98.<br />
[9] Buhârî, tıbb 19; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/443.<br />
[10] Müslim, taharet 89-93; Tirmizî, taharet 68.<br />
[11] Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-halk 17; Müslim, taharet 93.<br />
[12] Tirmizî, sayd 16; Ebû Dâvûd, edâhî 21; taharet 37.<br />
[13] Rahmân sûresi, 55/7,8.<br />
[14] Ebû Dâvûd, et&#8217;ıme 11; Tirmizî, et&#8217;ime 39.<br />
[15] Buhârî, vudû 26; Müslim, taharet 87-88.<br />
[16] Buhârî, cuma 8; Müslim, taharet 42; Ebû Dâvûd, taharet 25; Tirmizî, taharet 18; Nesâî, taharet 7.<br />
[17] Buhârî, vudû 73; Müslim, taharet 42-48.<br />
[18] Tirmizî, zühd 47; İbn Mâce, et&#8217;ime 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/132.<br />
[19] Suyûtî, el-Câmi&#8217;u&#8217;s-sağîr, 1/24 (Dârekutnî&#8217;nin Efrâd&#8217;ından naklen).<br />
[20] Tirmizî, libâs 23; İbn Mâce, tıbb 25.<br />
[21] Tirmizî, libâs 20; tıbb 13; Ebû Dâvûd, tereccül 18.<br />
[22] Buhârî, tıbb 7; Müslim, selâm 88-89.<br />
[23] Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-halk 17; tıbb 58; Ebû Dâvûd, et&#8217;ime 48.<br />
[24] Buhârî, vudû 63; Müslim, hayz 62.<br />
[25] Müslim, eşribe 12; Tirmizî, tıbb 8; Tahâvî, Şerhu meâni&#8217;l-âsâr, 1/108.<br />
[26] Buhârî, libâs 63; isti&#8217;zan 51; Müslim, taharet 49.<br />
[27] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı, (Tarihçe-i Hayat) s. 2130.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cesitli-ilim-dallarina-dair-gaybi-haberler/">Çeşitli İlim Dallarına Dair Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beklenen ve Müjdelenen Peygamber</title>
		<link>https://hizmetten.com/beklenen-ve-mujdelenen-peygamber/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2020 07:00:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Müjde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15513</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. İbrahim&#8217;in (aleyhisselâm) Duası, İsa&#8217;nın (aleyhisselâm) Müjdesi Bir gün ashabdan biri Allah Resûlü&#8217;ne: &#8220;Yâ Resûlallah, biraz kendinizden bahseder misiniz?&#8221; der. Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur: &#8220;Ben, İbrahim&#8217;in duası ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/beklenen-ve-mujdelenen-peygamber/">Beklenen ve Müjdelenen Peygamber</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight-bold">1. İbrahim&#8217;in (aleyhisselâm) Duası, İsa&#8217;nın (aleyhisselâm) Müjdesi</span></p>
<p>Bir gün ashabdan biri Allah Resûlü&#8217;ne: &#8220;Yâ Resûlallah, biraz kendinizden bahseder misiniz?&#8221; der. Cevabının bir kısmında, Allah Resûlü şöyle buyurur: <i>&#8220;Ben, İbrahim&#8217;in duası ve Hz. İsa&#8217;nın muştusuyum.&#8221;</i><sup>[1]</sup></p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim iki ayrı âyetiyle bu hususa temas eder:</p>
<p><b>1)</b> Hz. İbrahim (aleyhisselâm) şöyle dua etmiştir:</p>
<p dir="rtl"><b><span class="arabic">رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكِّيهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ</span></b></p>
<p><i>&#8220;Rabbimiz! Onlara kendi içlerinden, Senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara Kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir elçi gönder. Yegâne Azîz ve Hakîm Sensin.&#8221;</i><sup>[2]</sup></p>
<p><b>2)</b> Hz. İsa&#8217;nın (aleyhisselâm) müjdesi:</p>
<p dir="rtl"><b><span class="arabic">وَإِذْ قَالَ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ إِنِّي رَسُولُ اللّٰهِ إِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا هَذَا سِحْرٌ مُبِينٌ</span></b></p>
<p><i>&#8220;Hatırla ki, Meryem oğlu İsa, &#8216;Ey İsrailoğulları! Ben size Allah&#8217;ın benden evvelki Tevrat&#8217;ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak gönderdiği peygamberiyim.&#8217; demişti. Fakat o, kendilerine apaçık deliller getirince &#8216;Bu, aşikâr bir büyüdür.&#8217; dediler.&#8221;</i><sup>[3]</sup></p>
<p>Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürpriz olarak ortaya çıkmış biri değildir. O daha gelmeden asırlarca önce haber verilen ve gelmesi bütün cihan tarafından beklenen bir nebidir.</p>
<p>O&#8217;nun nübüvvetine en büyük delil, mucizeliği ebedî olan Kur&#8217;ân‑ı Kerim&#8217;dir. Evet, Kur&#8217;ân-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyan&#8217;da yüzlerce âyet, İki Cihan Serveri&#8217;nin hak nebi olduğunu dile getirmektedir. O&#8217;nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin, Efendimiz&#8217;in risaletini inkâr etmesi asla mümkün değildir. Ancak biz başlı başına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyeceğiz. Zaten yeri geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat ettiğimiz âyetleri arz ederken, bu mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.</p>
<p><span class="highlight-bold">2. Tevrat&#8217;ın Müjdeleri</span></p>
<p>Biz bu bölümde, yüzlerce defa tahrife uğramasına rağmen, içinde hâlâ Allah Resûlü&#8217;ne işaret ve bişaretler taşıyan, Tevrat, İncil ve Zebur&#8217;dan bazı kısımları nakletmek istiyoruz. Meselenin tafsilatını, mevzu ile doğrudan alâkalı müstakil eserlere ve bilhassa, Hüseyin el-Cisr&#8217;in &#8220;Risale-i Hamîdiye&#8221;sine havale ederek, burada sadece mühim gördüklerimizden bazılarını arz edeceğiz.</p>
<p><span class="highlight-bold">A. Fârân Dağları</span></p>
<p>1944 senesinde Londra&#8217;da basılan Tevrat&#8217;ın Arapça tercümesinden bir âyet: <i>&#8220;Allah insanlığa Sînâ&#8217;da teveccüh etti. Sâîr&#8217;de tecellî buyurdu. Fârân dağlarında zuhur edip kemaliyle ortaya çıktı.&#8221;</i>[4]</p>
<p>Yani Allah&#8217;ın (celle celâluhu) rahmeti ve insanlığa olan merhameti, ihsanı, Hz. Musa&#8217;nın (aleyhisselâm) Cenâb-ı Hak&#8217;la mükâlemede bulunduğu Sînâ&#8217;da zâhir olmuştur. Bu rahmet, o devrede Hz. Musa&#8217;ya verilen nübüvvettir. Sâîr, Filistin&#8217;dir. Orada Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahmeti vahiy yoluyla gelip Hz. İsa&#8217;yı ve çevresindekileri bürümüştür. Aynı zamanda Hz. Mesih, Rabb&#8217;in tecellîlerine mazhar büyük bir peygamberdir. Çokları tecellî ile zuhuru birbirine iltibas ettiklerinden bu meselede de karışıklığa düşmüşlerdir. Evet, onda tecellî eden nefha-i ilâhîdir. Fârân dağlarında ise, Cenâb-ı Hak, sırr-ı ehadiyet ve makam-ı ferdiyetle zuhur etmiştir. Fârân Mekke&#8217;dir. Çünkü Tevrat&#8217;ın başka bir yerinde, Hz. İbrahim&#8217;in, oğlu İsmail&#8217;i Fârân&#8217;da bıraktığı anlatılmaktadır. Öyleyse, Tevrat&#8217;ta geçen Fârân&#8217;dan maksat Mekke&#8217;dir. Sırasıyla bu âyette üç nebiden bahsediliyor. Bunlardan birincisi Hz. Musa, ikincisi Hz. İsa (aleyhisselâm), üçüncüsü ise Son Peygamber, İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p>Tevrat&#8217;taki âyetin devamında şu ifadeler var:</p>
<p dir="rtl"><b><span class="arabic">وَمَعَهُ أُلُوفُ اْلأَطْهَارِ، فِي يَمِينِهِ سِنَّةِ النَّارِ</span></b></p>
<p><i>&#8220;O&#8217;nun yanında binlerce tertemiz, pırlantamisal ashabı olacaktır. Ve sağ elinde ateşten iki ağızlı balta bulunacaktır.&#8221;</i> Bu ibareden, O&#8217;nun cihada memur olacağı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Malumdur ki Allah Resûlü, vahyin bidayetinde Hira dağında bir mağaraya çekilir ve orada kendini tefekkür ve ibadete verirdi. İlk vahiy bu dağda gelmişti.<sup>[5]</sup> Fârân eğer Mekke değilse başka neresi olabilir ki, oradan İslâm dini gibi bir din zuhur edip şarka-garba yayılmış olsun. Dünyada böyle bir yer mevcut olmadığına göre, Tevrat&#8217;ta geçen Fârân, Mekke&#8217;ye işarettir. Ayrıca yukarıda da belirttiğimiz gibi, Tekvin&#8217;in 21. âyetinde geçen ve Hz. İsmail&#8217;in yerleştiği yeri anlatan <i>&#8220;Fârân&#8217;da yerleşti.&#8221;</i> ifadesi, dediğimizi ispatlayan en büyük ve en açık bir delildir. Aksini iddiaya da kimsenin gücü yetmeyecektir. Bu mevzuda yapılan itirazlar ilmîlikten uzak, indî mülâhazalardır. Hele âyetin sonundaki ashab ve cihada memur olmaya işaret eden kısımlar hiçbir tereddüt ve şüpheye meydan vermeyecek şekilde, o zâtın Hz. Muhammed Aleyhisselâm olduğunu göstermektedir.</p>
<p><span class="highlight-bold">B. Hz. İsmail Soyundan</span></p>
<p>Tevrat&#8217;tan ikinci âyet: Cenâb-ı Hak, Tevrat&#8217;ın bu âyetinde Hz. Musa&#8217;ya hitaben şöyle demektedir: <i>&#8220;Onlar için (İsrailoğullarının) kardeşleri arasında senin gibi bir peygamber çıkaracağım, sözlerimi O&#8217;nun ağzına koyacağım ve O&#8217;na emrettiğim her şeyi onlara söyleyecek.&#8221;</i><sup>[6]</sup></p>
<p>19. âyet de bunu tamamlar mahiyettedir:</p>
<p dir="rtl"><b><span class="arabic">وَمَنْ لَمْ يُطِعْ كَلاَمَهُ الَّذِي يَتَكَلَّمُ بِهِ بِاسْمِي فَأَنَا أَكُونُ الْمُنْتَقِمَ مِنْ ذَلِكَ</span></b></p>
<p><i>&#8220;Benim ismimle söyleyeceği sözlerine itaat etmeyenlerden bizzat Ben intikam alacağım.&#8221;</i></p>
<p>Bu âyetteki İsrailoğulları&#8217;nın kardeşi tabiriyle Hz. İsmail&#8217;in soyundan gelecek bir peygambere işaret edilmektedir ki, Hz. İsmail&#8217;in neslinden geldiği bilinen tek peygamber, Efendimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;dır. Ayrıca O da Hz. Musa (aleyhisselâm) gibi bir şeriatla gelecektir. Diğer taraftan, bu âyette gelecek peygamberin &#8220;ümmî&#8221; olacağı belirtilmektedir.</p>
<p>İtaat etmeyenlerden alınacak intikam ise, dine ait müeyyidât ve ukûbat olmak gerektir ki, bu da ancak İslâm dininde vardır.</p>
<p>Tevrat&#8217;ta zikri geçen bu peygamberin Hz. İsa ve Hz. Yûşa (aleyhimesselâm) olma ihtimalleri ise kat&#8217;iyen mümkün değildir. Zira bu peygamberler İsrailoğullarındandır. Ayrıca birçok meselede Hz. İsa (aleyhisselâm) yeni herhangi bir hüküm getirmemiş, sadece Hz. Musa&#8217;ya (aleyhisselâm) ittiba etmiştir. Hz. Yûşa&#8217;nın ise Hz. Musa&#8217;ya benzemediği gün gibi âşikârdır. Çünkü o yeni bir şeriatla gelmemiştir. Hâlbuki <i>&#8220;Doğrusu Biz size hakkınızda şahitlik edecek bir Peygamber gönderdik. Nasıl ki, Firavun&#8217;a da bir peygamber göndermiştik.&#8221;</i><sup>[7]</sup> âyeti de Hz. Musa ile Efendimiz arasındaki benzerliği beyan etmektedir. Aslında daha ötesinde bir delile de ihtiyaç yoktur.</p>
<p><span class="highlight-bold">C. Diğer Özellikleri</span></p>
<p>Tevrat&#8217;tan üçüncü âyet: Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Selâm ve Kâ&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr (radıyallâhu anhüm) ki, bunların üçü de geçmiş kitapları en iyi bilen insanlar olarak şöhret yapmış zatlardır. Kendi devirlerinde, o günkü kadar tahrife uğramamış Tevrat&#8217;ta şöyle bir âyet bulunduğunu naklediyorlar:</p>
<p dir="rtl"><b><span class="arabic">يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً وَحِرْزاً لِلْأُمِيِّيّنَ أَنْتَ عَبْدِي وَرَسُولِي سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ وَلاَ سَخَّابٍ فِي اْلأَسْوَاقِ وَلاَ يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰه ُحَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِأَنْ يَقُولُوا لاَ إِلَهَ إلاَّ اللّٰهُ</span></b></p>
<p><i>&#8220;Ey Nebi! Biz seni şahit, müjdeleyici, uyarıcı ve ümmîlere sığınak olarak gönderdik. Sen Benim kulum ve elçimsin. Sana &#8220;Mütevekkil&#8221; adını verdim. O haşin ve kaba değildir. Çarşılarda yüksek sesle bağırıp çağırmaz. Kötülüğe kötülükle mukabele etmez. Affeder, bağışlar. Allah O&#8217;nunla eğri bir milleti &#8216;Lâ ilâhe illâllah&#8217; demek suretiyle doğrultuncaya kadar O&#8217;nun ruhunu kabzetmez.&#8221;</i><sup>[8]</sup></p>
<p>Şimdi düşünelim: Tevrat&#8217;taki bu hitap kimedir? Derin­le­mesine bir tahlile ihtiyaç dahi duymadan, âyetin zâhirî mânâsı bu hitabın gelecek bir peygambere ve peygamberler içinde bizzat Hz. Muhammed&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapıldığını göstermektedir. O, bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberdir. Ve bu mevzuda sanki âyet O&#8217;na şöyle demektedir:</p>
<p>Seni bütün insanlığa, doğru yolu müjdeleyici ve onları eğri yolun encâmından da sakındırıcı bir beşîr ve nezîr olarak gönderdim. Sen fenalıklara göğsünü gerecek ve insanların, gidip Cehennem çukurlarına düşmelerini engelleyeceksin. Aynı zamanda bu eğri büğrü, dolambaçlı yollarda karanlık içinde kalmışlara, bir ışık olacak ve ellerinden tutup, onları Cennet&#8217;e ve Cemalullah&#8217;a kavuşturacaksın.</p>
<p>Seni cahiliye devrinin ümmî cemaatine bir hırz, bir sığınak olarak gönderdim. Sana uyandıkları zaman korunacak ve kollanacaklar.. ve yine Sana dayandıkları müddetçe varlıklarını sürdürebilecekler…</p>
<p>Sen Benim kulum ve resûlümsün. –Evet, bizler de Tahiy­yat&#8217;ımızda hep O&#8217;nun kulluğunu ve risaletini dile getiriyoruz– Ben sana &#8220;Mütevekkil&#8221; adını koydum. Cihan senin karşına dikilse ve sen de onlarla yaka paça olmak zorunda kalsan, yine zerre kadar sarsıntı geçirmezsin. Evet, her peygamberin kendine göre bir tevekkül ufku vardır. Ama sen bu hususta bir başkasın. Onun içindir ki, Ben sana &#8220;Mütevekkil&#8221; dedim.</p>
<p>Sonra da hitap gayba dönüyor ki buna &#8220;<i>iltifat</i>&#8221; diyoruz:</p>
<p>&#8220;O öfkeli, etrafını kıran bir nefret insanı değildir. Aksine O bir edep, vakar, ciddiyet ve temkin insanıdır. O, sokaklarda bağırıp çağırmaz. Çünkü bu tür dikkat çekme gayreti, bir zaaf ve bir gurur alâmetidir ki, O böyle mezmum sıfatlardan münezzeh ve müberradır.&#8221;</p>
<p>Kötülüğe asla kötülükle mukabele etmez. Bir bedevi gelir, cübbesinden tutup sarsar ve küstahça &#8220;Hakkımı ver!&#8221; derdi de sahabeyi çıldırtan bu türlü hareketler, o şefkat âbidesini tebessüm ettirir ve <i>&#8220;Bu adama istediğini verin!&#8221;</i> buyururdu.<sup>[9]</sup> Evet O, en affedilmez suçları dahi affederdi. Yeter ki o mevzuda, şeriatın emirlerine muhalefet söz konusu olmasın. Düşünün bir kere, kendisine bunca kötülük yapan Mekkelilere, hem de her şeyi yapabileceği o gün ne demişti: <i>&#8220;Gidiniz, hepiniz hürsünüz!&#8221;</i><sup>[10]</sup></p>
<p>Eğri bir yolda ve cahiliye hayatı yaşayan insanlar, O&#8217;nun getirdiği nurla istikametlerini elde edecekleri âna kadar Allah (celle celâluhu) Habibini yanına almayacaktı ve almadı da. O&#8217;nun Refîk-i A&#8217;lâ&#8217;ya yükselişi, din tamamlanıp O&#8217;nun vazifesi sona erince olacaktı. Yetiştirdiği insanlar, hakkıyla O&#8217;nu temsil edecek seviyeye gelince, O, insanlar arasından ayrılıp Hakikî Dost&#8217;un huzuruna gidecekti. Çünkü dünyaya ait vazifesi ancak o zaman bitmiş olacaktı.</p>
<p>Evet, Tevrat O&#8217;nu böyle anlatıyordu, O da vakti gelince hayat-ı seniyyeleriyle bunu temsil ediyordu. Doğrusu orada anlatılanlar, bizzat Allah Resûlü&#8217;nün yaşadığı hayat tarzıydı. Öyleyse Tevrat&#8217;ın bahsettiği bu şanı yüce nebi kimdi? Tarihte bu anlatılanlara denk hayatı olan bir başkası var mıydı? Elbette ki hayır! Öyle ise bahsedilen insan ancak Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;dı..!</p>
<p><span class="highlight-bold">3. İncil&#8217;in Müjdeleri</span></p>
<p><span class="highlight-bold">A. Faraklit</span></p>
<p>Yuhanna İncili&#8217;nden bir âyet: <i>&#8220;Mesih: &#8216;Ben, benim ve sizin Rabbinize gidiyorum. Ta ki size Tevil&#8217;i getirecek olan Faraklit&#8217;i göndersin.&#8217; dedi.&#8221;</i><sup>[11]</sup></p>
<p>Faraklit, hakkın ruhu, hak ile bâtılı birbirinden tamamen ayıran mânâlarına gelir. Evet, Allah Resûlü, hakkın ruhudur. Çünkü ölü kalbler ancak O&#8217;nun getirdiği hak ile hayat bulmuştur. O, insanların hidayete ermesi için kendini feda edercesine bir mücadele vermiştir ki; hak ile bâtılın birbirinden ayrılması, ancak böyle bir mücadele ve mücahede sonucu vuku bulmuştur. İşte Hz. Mesih&#8217;in haber verdiği bir Faraklit gelmiştir. O da Allah&#8217;ın (celle celâluhu) son elçisi İki Cihan Güneşi Hz. Muhammed&#8217;dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p>Yuhanna İncili, 14. bab, 15 ve 16. âyetlerde şöyle deniyor:</p>
<p><i>&#8220;Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben Rabb&#8217;e yalvaracağım ve O size başka bir tesellici, hakikat ruhunu (Faraklit) verecektir; ta ki daima sizinle beraber olsun.&#8221;</i></p>
<p>Şimdi de sırasıyla şu âyetlere bakalım:</p>
<p><i>&#8220;Faraklit, öyle bir Ruhu&#8217;l-Kudüs&#8217;tür ki, Rab O&#8217;nu benim ismimle (yani peygamber olarak) gönderecektir. O size her şeyi öğretecek ve benim size söylediklerimi de tekrar hatırlatacaktır.&#8221;</i><sup>[12]</sup></p>
<p><i>&#8220;Faraklit geldiğinde benim için şahitlik edecektir ve siz de bana şahitlik edersiniz.&#8221;</i><sup>[13]</sup></p>
<p><i>&#8220;Ben size hakkı söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü ben gitmezsem Faraklit size gelmez. Ama ben gidersem O&#8217;nu gönderirim.&#8221;</i><sup>[14]</sup></p>
<p><i>&#8220;Faraklit geldiğinde bütün âlemi, hataları sebebiyle kınar ve onları terbiye eder.&#8221;</i><sup>[15]</sup></p>
<p>İncil&#8217;in ilk gelişi İbranice&#8217;dir. Daha sonra Yunanca&#8217;ya tercüme edilmiştir. Bizim elimizdeki Arapça tercümeler ise, Yunanca&#8217;dan yapılan tercümelerdir. &#8220;Faraklit&#8221; ismi, Yunanca&#8217;ya yapılan ilk tercümelerde geçtiği için, İbranice asıllarında bu kelimenin karşılığı nedir onu bilemiyoruz. Faraklit, Yunanca bu kelimenin Arapça karşılığıdır. Yani ta&#8217;rib yoluyla Arapça&#8217;ya girmiştir. Ancak biz sadece bu kelime üzerinde durup meselemizi ona bina etmeyeceğiz. Belki, İncil&#8217;de müjdelenen gelecek nebinin bütün hususiyetlerinin Efendimiz&#8217;de tahakkukunu görmeye çalışacağız:</p>
<p>Peygamber âşığı bir zatın sözlerini serlevha edelim.. evet, Mevlâna Hazretleri ne güzel söyler:</p>
<blockquote><p>Mustafa&#8217;nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıfatları İncil&#8217;de vardı<br />
O ki peygamberlerin reisi ve bir bahr-i safâydı<br />
Hilyesi, şemâili, gazveleri, orucu ve yemesi<br />
Hep teker teker İncil&#8217;de bulunmaktaydı.</p></blockquote>
<p><span class="highlight-bold">B. Âlemin Reisi</span></p>
<p>Yuhanna İncili, Bâb: 14, âyet 30&#8217;da şöyle denmektedir:</p>
<p><i>&#8220;Mesih şöyle dedi: Artık ben sizinle çok söyleşmem. Çünkü bu âlemin reisi geliyor. Bende asla O&#8217;nun nesnesi yoktur&#8230;&#8221;</i></p>
<p>Zebur, 72. bâb, 8. âyet ve devamında şöyle deniyor:</p>
<p><i>&#8220;O denizden denize ve nehirden zeminin müntehasına kadar saltanat sürecektir. Çöl ahalisi O&#8217;nun huzurunda diz çöküp düşmanları toprak yalayacaklardır. Tarşiş&#8217;in ve Adaların melikleri peşkeş (bâc) getirip, Şeba ve Şeba melikleri hediye takdim edecekler. Cümle melikler dahi O&#8217;na secde ve hep taifeler O&#8217;na kulluk edeceklerdir. Zira feryat eden fakire ve bîçâre ile yardımcısı olmayana O necat verecektir. Muhtaç ve fakire merhamet edip fukaranın canlarını halâs edecektir. Canları zulüm ve zorbalıktan kurtaracak, onların kanı kendi nazarında kıymetli olacaktır. Yaşayacaktır ve O&#8217;na Şeba, altınından verecektir. Ve O&#8217;nun için daima dua edip, O&#8217;nu her gün senâ edeceklerdir. İsmi ebedî olup, ismi güneş durdukça bâki kalacak ve adamlar O&#8217;nunla mübarek olacaklar. Milletlerin cümlesi O&#8217;na &#8216;Mübarek&#8217; diyecekler.&#8221;</i></p>
<p>Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, biz bu mevzua sadece istitradî olarak ve bir fikir vermek gayesiyle girdik. Meselenin daha fazla tafsilatına da girecek değiliz. Ancak şu kadarını ilâve etmeden de geçemeyeceğiz:</p>
<p>Haset ve kin, iliklerine kadar işlemiş bazı Yahudi ve Hıristiyanların dünden bugüne bütün tahrif gayret ve çabalarına rağmen yine de eldeki mevcut Tevrat ve İncil&#8217;de Allah Resûlü&#8217;nün peygamberliğiyle alâkalı bir hayli işaret ve bişaret bulmak mümkündür. İnşâallah, ileride tali&#8217;li tarihçilerimizin gayretiyle, Tevrat, İncil ve Zebur&#8217;un en az tahrife uğramış nüshaları bulunabilirse, zannediyorum hiçbir tevil ve tefsire ihtiyaç kalmadan Allah Resûlü&#8217;ne çok sarih işaretler bulunduğu, en âmi insanlar tarafından dahi görülecektir. Belki, Hıristiyanlığın tasaffi edeceğini haber veren hadislerde,<sup>[16]</sup> bu mânâya da işaretler vardır.</p>
<p>Diğer taraftan, Tevrat ve İncil&#8217;de bizzat Allah Resûlü ve O&#8217;nun ashabından bahsedildiği de Kitap ve Sünnet&#8217;le sabittir.<sup>[17]</sup> Dolayısıyla, bunu inkâra kalkışmak sapıklık ve küfürdür.</p>
<div class="important-blue">[1] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/262; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-kebîr, 8/175; Hâkim, el-Müstedrek, 2/656.<br />
[2] Bakara sûresi, 2/129.<br />
[3] Saf sûresi, 61/6.<br />
[4] Tesniye, Bâb: 33, Âyet: 2.<br />
[5] Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-vahy 3.<br />
[6] Tesniye Bâb: 18, Âyet: 18.<br />
[7] Müzzemmil sûresi, 73/15.<br />
[8] Buhârî, büyû 50; tefsir (48) 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/174.<br />
[9] Buhârî, farzu&#8217;l-humus 19; edeb 68; Müslim, zekât 44.<br />
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 5/74; Taberî, Tarihu&#8217;l-ümem ve&#8217;l-mülûk, 2/161; Beyhakî, es-Sünenü&#8217;l-kübrâ, 9/118.<br />
[11] Bâb: 14.<br />
[12] Yuhanna, Bâb: 14, Âyet: 26.<br />
[13] Yuhanna, Bâb: 15, Âyet: 26-27.<br />
[14] Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 7.<br />
[15] Yuhanna, Bâb: 16, Âyet: 8.<br />
[16] Örnek olarak bkz.: Buhârî, enbiyâ 49; Müslim, iman 244, 245, 246, 247.<br />
[17] &#8220;Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil&#8217;de yazılı buldukları o Elçi&#8217;ye, o Ümmî Peygamber&#8217;e uyarlar&#8230;&#8221; (A&#8217;râf sûresi, 7/157)</p>
<p>&#8220;Muhammed Allah&#8217;ın resûlüdür. O&#8217;nun beraberindeki mü&#8217;minler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rükû ederken, secde ederken, Allah&#8217;tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat&#8217;taki sıfatları olup İncil&#8217;deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.&#8221; (Fetih sûresi, 48/29)</p>
<p>Ayrıca bkz.: Buhârî, büyû 50; tefsir (48) 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/174. Tafsilat için bakınız: Süyûtî, el–Hasâisu&#8217;l-kübrâ, 1/26-44.</p></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/beklenen-ve-mujdelenen-peygamber/">Beklenen ve Müjdelenen Peygamber</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Liderde Olması Gereken Hususiyetler</title>
		<link>https://hizmetten.com/bir-liderde-olmasi-gereken-hususiyetler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Dec 2020 07:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Lider]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15511</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir erkân-ı harp, askerî derinliklerinin yanında, aynı zamanda bir liderdir. Onun için bir liderde olması gereken bütün hususiyetler, bir erkân-ı harpte de olmalıdır. Biz bu hususiyetleri birkaç madde içinde özetlemeye&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-liderde-olmasi-gereken-hususiyetler/">Bir Liderde Olması Gereken Hususiyetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir erkân-ı harp, askerî derinliklerinin yanında, aynı zamanda bir liderdir. Onun için bir liderde olması gereken bütün hususiyetler, bir erkân-ı harpte de olmalıdır. Biz bu hususiyetleri birkaç madde içinde özetlemeye çalışacağız:</p>
<p><strong><em>1)</em></strong><em>Her lider, seri ve sıhhatli karar verme özelliğine sahip olmalıdır.</em> Karar verme, yapılacak işlerin esası mesabesindedir. Ancak, her karar isabetli olmadığı gibi, vakitsiz de olabilir. İster gecikme isterse erken verilen kararlar, asla isabetli kararlar değildir. Onun için, bir liderin aldığı kararı, sıradan bir karar olmaktan kurtaran hususiyet, zamanında ve isabetli alınmış olmasında aranmalıdır.</p>
<p>Çok âni karar verilmesi gereken hayatî anlar vardır. Lider, bu anlarda, sıradan insanlardan ayrılır ve kendi buudunu yaşar. O keskin zekâsıyla âniden karar verir, verdiği karar da tam isabetlidir. Hâlbuki ekseriyetle acele verilmiş kararlar isabetten uzak olurlar. Çünkü, isabet ve acele birbirinin zıttıdır. İki zıt ise bir arada zor bulunur. İşte bu zor ânın adamı liderlerdir. Onlar bu zıtları çok kolay bir araya getirebilirler.</p>
<p><strong><em>2)</em></strong><em>Her lider, fıtrî ve yaratılıştan bir şecaat ve cesarete sahip bulunmalıdır.</em> Cesur olmayan lider olamaz. Lider, gözü kara, yüreği de pek olmalıdır. Zaman gelir o, tek başına kalabilir. Fıtrî cesareti, onu işte o anda zilletten kurtarır. Davasını ve idealini yalnız göğüsleme zorunda bulunduğu böyle bir anda lider, arkasında binlerce insan var gibi davranabilmelidir ki, varılması gereken hedefe ulaşabilsin.</p>
<p>Evet, lider asla ölümden korkmamalıdır. Her şeyden korkan, ürken, saklanmada lider olabilse de, sevk ve idarede asla lider olamaz&#8230;</p>
<p><strong><em>3)</em></strong><em>Lider asla gevşemeyen bir irade insanıdır.</em> O&#8217;nun, kararından dönmesi veya inancından taviz vermesi kat&#8217;iyen düşünülemez. Ümit onun ayrılmaz dostu, yeis ise, rüyalarına dahi misafir etmeyeceği baş düşmanıdır. Karşısındaki engel, ancak sonsuzlukla ifade edilebilecek Cehennem dahi olsa, lider onu rahatlıkla atlayıp geçebilecek bir metafizik gerilime sahip olmalıdır. Zaten başka türlü kitleleri nasıl cezbedip arkasından sürükleyebilecektir ki? Evet, lider, tersyüz edilemeyecek bir irade insanıdır.</p>
<p><strong><em>4)</em></strong><em>Lider, mesuliyetinin şuurunda olan insandır.. ve sorumluluk duygusu onun ayrılmaz bir parçasıdır.</em> Etrafındakiler teker teker dağılsa, o yine bu sorumluluk duygusuyla tek başına ideali olan o ağır yükü omuzlayıp götürmeye çalışır. Evet o, kendisinin bu denli mesul olduğuna inanır. Hiçbir engel ondaki bu inancı zaafa uğratamaz. Öyle ki mesuliyet duygusu âdeta onda, bir fikr-i sabittir.</p>
<p><strong><em>5)</em></strong><em>Lider, ileri görüşlü ve zaman üstü olmak zorundadır.</em> O, seneler sonra vuku bulacak istikbale ait bütün hâdiseleri, mazide olmuş hâdiseler berraklığıyla gören sezen ve vereceği hükümleri bu anlayış içinde veren insan demektir. Yoksa bugün söylediklerini yarın ve yarınlar nakzediyorsa, o, aklı başında insanlar için hiçbir zaman inandırıcı olamaz.</p>
<p>Lider, ileriyi görmelidir ki, vereceği kararlar da nihaî olsun. Yoksa, hâdiselerin yelpazesine göre karar vermek mecburiyetinde kalır ki, o da müntesipleri arasında daima fikir ayrılıklarına ve düşünce farklılıklarına sebep olur. Bu ise, sürekli yıkım getirir. Daha önce bir araya gelmiş ve bir cemaat meydana getirmiş insanlar, her an değişen kararlar karşısında cemaat olma keyfiyetini kaybederse, ayrı ayrı fikir ve düşüncenin bağlısı fertler durumuna düşerler. Öyle ise lider, firaset ve basiretin süt kardeşi olmalıdır&#8230;</p>
<p><strong><em>6)</em></strong><em>Lider, ruhunda istikrarlı olan insandır.</em> O hiçbir hâdise karşısında vaziyet değiştirmeyecek kadar sağlam karakterlidir. En büyük muvaffakiyetlerinde mağlup bir insanın ruh hâletini sergiler, yenilgilerini de nefis muhasebesi adına değerlendirir.</p>
<p>Lider, nefsaniyet çeperini aşmış ve işin başındaki sadeliğini, hayatının sonuna kadar sürdürebilmiş bir bahtiyardır. O, hayatını âdeta bir musikî âhengi içinde yaşar ve başladığı her işi başladığı perdede bitirir. Hatta -Mustafa İsmail&#8217;in, Kur&#8217;ân tilavetinde yaptığı gibi- iyi bir lider, hayatını daha bir üst perdede noktalar. Merhum Mustafa İsmail, Kur&#8217;ân-ı Kerim okumada eşine az rastlanan böyle bir performans gösterirdi. Çok defa başladığı perdenin üstünde okumasını bitirirdi; ki zannediyorum az insana nasip bir mazhariyettir.</p>
<p>Şüphesiz bir liderin bu özelliğe sahip olabilmesi için onda, çok engin bir tevazu anlayışının bulunması gerekir. Böyle olmalıdır ki, ilk günlerini ve ilk arkadaşlarını unutmasın!</p>
<p><strong><em>7)</em></strong><em>Lider, insan sarrafıdır.</em> O idaresi altındaki insanları herkesten çok daha iyi tanır. Kimi nerede, ne kadar ve ne maksatla kullanacağını; kime hangi işi gördüreceğini bilmeyen ve bunda isabet kaydetmeyen insan, kat&#8217;iyen iyi bir lider olmak şöyle dursun, sıradan bir idareci bile değildir.</p>
<p>Lider bir işe en lâyık kim ise.. onu en iyi tespit eden ve vazifelendirdiği insanları sonuna kadar aynı işte tutabilen.. yaptığı bu icraatında geriye adım atmaya zorlayacak herhangi bir pürüzle karşılaşmayan insandır ki, o, âdeta istidat ve kabiliyetleri tartan bir mihenk taşıdır ve yanılma payı da beşer olduğunu hatırlatacak kadar azdır.</p>
<p><strong><em>8)</em></strong><em>Lider, raiyyetinin her ferdi, kendini ona en sevgili bilecek kadar insanları seven ve onlar tarafından da aynı ölçüde sevilen seçkin ruhtur.</em> Hem onun raiyyetine, hem de raiyyetinin ona güveni tamdır.</p>
<p><strong><em>9)</em></strong><em>Lider, hayatının hiçbir devresinde töhmet örsüne yatmamıştır.</em> Onun için, onun istikbalinde tenkit çekicinden sızlanacağı tek hâdise yoktur. Onun mazisi yaşadığı gün kadar aydınlıktır.. evet, kim hangi garaz veya iyi niyetle araştırırsa araştırsın, onun mazisinde, yüzünü kızartacak bir tablo bulamaz. Bütün dünya hasım kesilse -iftira veya yalana başvurmadıkça- onun iffet ve ismetine toz konduramazlar; onun hayatı hep istikamet içindedir.</p>
<p><strong><em>10)</em></strong><em>Lider, çok yönlü bir insandır.</em> Ve her yönüyle de cemiyet içinde temayüz etmiştir. Onun karakter dünyasında zaaftan eser yoktur. Bütün irdelemeler sadece onun bu yönünü göstermeye hizmet eder&#8230;</p>
<p>Cihan tarihinin kaydettiği efsanevî liderler vardır. Fakat bunların hiçbirinde, yukarıda sıraladığımız hususiyetlerin bütününü görmek mümkün değildir. Hatta birkaçını dahi, kendinde toplamış lider sayısı oldukça azdır.</p>
<p>Büyük İskender, Anibal, Napolyon, Hitler ve bizim cephemizden Fatih, Yavuz, Yıldırım, Celâleddin Harzemşah, Selahaddin Eyyubî, Tarık b. Ziyad ve kırk yıl Rus&#8217;a karşı kavga veren Şeyh Şâmil gibi büyük dâhi ve liderler, elbette kendi çaplarında büyüktürler; ancak, yukarıda sıraladığımız maddeler zaviyesinden bir değerlendirmeye tâbi tutulacak olurlarsa, bunlardan hiçbirinin Liderler Lideri Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;ın sözü edildiği yerde, isimlerinden bile bahsedilemez.</p>
<p>Evet, yeryüzünde bütün hususiyetleri ve onda bulunması gereken bütün özellikleri en üst seviyede ve eksiksiz nefsinde toplayan tek bir lider ve bir tek önder vardır; o da hiç şüphesiz Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). Öyledir, çünkü O Resûlullah&#8217;tır. Yaptığı bütün icraatı, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın teyidi altında gerçekleştirmektedir.</p>
<p><strong>1. Hayatına Kısaca Bir Bakış</strong></p>
<p>O&#8217;nun verdiği bütün kararlar, gayet süratli ve isabetliydi. Hayatında, hiçbir kararı fiyasko ile neticelenmemişti. Nitekim yukarıda bunun müşahhas misallerini uzun uzadıya anlatıp naklettik. Bilhassa Uhud ve Huneyn&#8217;de, nasıl süratli ve isabetli kararlar aldığını ve ordusunu mutlak bir hezimetten kurtarıp şanlı bir zafer kazandığını altını çizerek ifade etmeye çalıştık.</p>
<p>O, fıtraten cesur ve şecaat sahibiydi. Tek başına bütün insanlığa meydan okurcasına, uzun, çetin ve çetrefilli bir yola çıkmıştı. Ne fertlerden ne de cemaatlerden korkmadan, çekinmeden yoluna devam etmişti. Hatta, bazen orduda bir bozgun olunca O atını mahmuzlar, düşmanın üzerine yürür ve bunu yaparken de zerre kadar korku alâmeti göstermezdi.<sup>[1]</sup> Hatta, Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi bir şecaat kahramanı, &#8220;Biz harp meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü&#8217;nün arkasına sığınır ve itminana kavuşurduk.&#8221; diyor.<sup>[2]</sup></p>
<p>O, bir gün, bir ağacın altında istirahat ediyordu. Cesur bir düşman, O&#8217;nun yanına kadar sokuldu ve kılıcını kaldırdı, tam vuracaktı ki Allah Resûlü gözlerini açtı. Bu cüretkâr adam Allah Resûlü&#8217;ne: &#8220;Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?&#8221; dedi. Efendimiz ise, kılını dahi kıpırdatmadan gayet sakin: <em>&#8220;Allah!!&#8221;</em> dedi. Adam, Allah Resûlü&#8217;nün bu büyüleyici cesaretinden ürperdi ve farkına varmadan elindeki kılıcı yere düşürdü. Bu defa kılıcı Allah Resûlü aldı ve aynı soruyu ona sordu. Adamın, aman dilemekten başka çaresi yoktu.<sup>[3]</sup></p>
<p>İşte Allah Resûlü&#8217;ndeki cesaret buudu ve işte baş döndüren o büyük teslimiyet!</p>
<p>Medine&#8217;de bir gürültü işitilmişti. Herkes heyecan ve korku içinde, yollara dökülmüş gürültünün mahiyetini anlamaya çalışıyordu. Biraz sonra gözler beliren bir toz bulutuna ilişti. Toz bulutu yırtılınca arasından süzülüp çıkan İki Cihan Serveri&#8217;ydi. <em>&#8220;Korkulacak bir şey yok!&#8221;</em> diyerek herkesi teskin ediyordu.<sup>[4]</sup></p>
<p>İlk defa sesi, O işitmiş ve herkesten evvel Ebû Talha&#8217;nın (radıyallâhu anh) atına binip süratle sesin geldiği yöne gitmiş.. tespit etmiş ve dönmüştü. Hatta Ebû Talha&#8217;nın o yürümeyen atı, üzerine Allah Resûlü binince o gece sevincinden âdeta rüzgâr kesilmişti.<sup>[5]</sup> Tek başına, herkesi titreten bir gürültünün üzerine yürüyen Allah Resûlü, normal insan normlarını aşan bir harikulâdelik sergilemektedir.</p>
<p>Mağarada Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), O&#8217;nun adına endişelenince <em>&#8220;İki kişi hakkında zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah&#8217;tır (celle celâluhu)!&#8221;</em> demiş.. kendi hakkında endişelenen bir sinenin çıldırtan endişelerini teskin etmişti.<sup>[6]</sup> Zaten evinden ayrılıp, gözü dönmüş düşmanların arasından çıkıp gidişi de apayrı bir cesaret destanı değil miydi?</p>
<p>O&#8217;nda, her zaman sarsılmaz ve sağlam bir irade vardı. Bu iradenin ters yüz edilmesi mümkün değildi. Çünkü O&#8217;ndaki iradeyi Cenâb-ı Hak, gizli meşîetiyle biledikçe bilemişti.</p>
<p><strong>2. Ulaşılamayan Ululuk</strong></p>
<p>O, daha doğmadan babası vefat etmiş ve yetimliği ta anne karnından başlamıştı. Dolayısıyla da babadan gelecek destek ve bu desteğin insan üzerinde hâsıl edeceği gevşeklik, O&#8217;nun için hiçbir zaman söz konusu değildi. Zaten O&#8217;nun davası bir yönüyle iradeye fer kazandırma davasıydı.</p>
<p>Altı yaşında da annesi vefat etmişti. Hâlbuki bir insana, annesi kadar destek olan veya bir insanda uzun süre kendi desteğini, anne kadar hissettiren ikinci bir varlık yoktur. Şimdi, bu mübarek destek de O&#8217;nun elinden alınmıştı. Hâdiseler O&#8217;nu törpülüyor ve İki Cihan Serveri&#8217;nin iradesi, her geçen gün biraz daha kuvvet kazanıp ışıldıyordu.</p>
<p>Sekiz yaşında da dedesini kaybetti. Öyle bir dede ki, o bütün Mekke&#8217;nin ve Mekkelinin de desteğiydi. Şimdi o da bir seher yıldızı gibi kaybolup gitmişti.</p>
<p>Bütün bu hâdiselerle Allah (celle celâluhu), O&#8217;na güven kaynağı olarak sadece Zât&#8217;ını nazara veriyor.. ve buna gölge düşürecek her şeyi çekip elinden alıyordu. Evet O&#8217;nu, O destekleyecek ve semavî teyidatıyla O terbiye edecekti. Belki her destek ve kaide çekildikçe, Allah Resûlü, beşeriyetinin gereği bir sarsıntı geçiriyordu; ancak ileride yükleneceği o büyük vazifeyi yüklenebilmesi için, irade yönüyle de O&#8217;nun bilenmesi gerekiyordu. Ta ki bir gün bütün dünya, O&#8217;nun altından çekilse ve O boşlukta kalsa zerre kadar irkilme ve tereddüt geçirmesin!.. Eğer O, bu olmamış şeye maruz kalsaydı, hiçbir şey olmamış gibi O yine yerli yerinde olacaktı.. şayet böyle olmasaydı, Uhud&#8217;daki o sarsıntılı dönemden sonra, O&#8217;nun düşmanı takip emrini vermesi nasıl mümkün olacaktı ki? O öyle bir iradeye sahipti ki hem kendisi, hem de ashabı, o derece yaralı ve yorgun olmasına rağmen düşmanı takip ediyor ve kendisi en önde gidiyordu&#8230;</p>
<p>O&#8217;nun hayatının tek lahzasında dahi panik yoktur. Her biri başlı başına birer aslan, en cesur sahabenin dahi sağa sola kaçıştığı devrede O, yerinden bir adım dahi kımıldamamıştır. Evet, O&#8217;nda öyle çelikten bir irade vardı.</p>
<p>Mekke&#8217;de çekmediği sıkıntı kalmamıştır ama, O, sarsılmamış.. hanımı, amcası peşi peşine vefat etmiş -ki her ikisi de O&#8217;nun en büyük destekçisiydi- O&#8217;nda yine zerre kadar bir ümitsizlik ve kararsızlık olmamıştır.</p>
<p>Taif&#8217;de taşlanmış, başı-gözü yarılmış ve bu esnada, melekten bir teklif almış: Eğer Allah Resûlü müsaade ederse, Cibril, dağı Taiflilerin başına geçirecektir. İşte o esnada bile, mübarek vücudunu kan içinde bırakan bu insanlara karşı iradesinde bir gevşeme olmamış; aksine &#8220;Hayır!&#8221; demiş ve meleğin teklifini reddetmiştir.<sup>[7]</sup> Aman Allahım! Bu nasıl iradedir ki, bu kadar zor durumda dahi, kararlılığından kıl payı inhiraf etmemektedir.</p>
<p>İşte bu liderle ölüme gidilir ve işte bu lider için her şey feda edilir. Çünkü insan böyle bir liderle yolda kalmayacağını çok iyi bilir. Darda kaldığı zaman arkadaşlarını terk edebilen, dün, uğruna binlerce insanın öldüğü karar ve prensipler, şimdi aynı fedakârlığı ondan beklediğinde bu prensip ve kararlardan tavizler verebilen iradesi küflenmiş insanlar nasıl lider olabilir ve bunların arkasından nasıl gidilir ki! Zaten günümüz insanını da sukut‑u hayale uğratan, bu türlü -sözüm ona- liderler değil mi?</p>
<p>O, sapsağlam mesuliyet insanıydı, dipdiri bir irade kahramanıydı; O&#8217;na inen Kur&#8217;ân, dağlara inseydi, onları paramparça ederdi. O, müthiş bir sahib-i iradeydi.</p>
<p>Tebliğ vazifesiyle vazifelendirilmişti. Teker teker insanlara Allah&#8217;ı (celle celâluhu) anlatacaktı. Bu, âdeta yumurta kabuğu ile okyanusları boşaltmak kadar zor bir işti. Fakat Allah Resûlü, tereddüt etmeden bu işin altına girmiş.. fertleri insanî melekeleri ile yakalamış ve onların gönüllerine yıkılmaz tahtlar kurmuştur.</p>
<p>İslâm&#8217;ı tebliğ, O&#8217;nun varlık gayesi olmuştu. O, âdeta, ne dünya ne de ukbâ endişesi taşımıyordu. Cennetleri seyretme, kâb-ı kavseyne ulaşma dahi O&#8217;na vazife mesuliyetini unutturmamıştı. Yıldızların kaldırım taşı gibi ayağının altına serildiği o yerlerden, çile ve mihnet dolu bu dünyaya dönmüş ve bizimle olmuştu. Çünkü, O, mesuliyetini vücudunun bütün zerreleriyle duyan, hisseden bir insandı. O&#8217;nda öyle bir mesuliyet anlayışı vardı ki, insan olmanın yüklediği mesuliyetin ağırlığıyla her zaman inim inimdi.</p>
<p>Sözü uzatmaya ne hacet! O daha henüz bezleri arasında bir çocukken &#8220;Ümmetî, ümmetî!&#8221; diyecek kadar kendi vazifesine göre programlanmış bir insandır. O&#8217;nun mahşerdeki iki büklüm hâli de bu sorumluluğun bir uzantısı. Zaten böyle bir mesuliyeti yüklenmeye O&#8217;ndan başka kim tâkat getirebilirdi ki! O, ilk insandan son insana kadar âdeta bütün insanlığın mesuliyetini yüklenmiş gibi idi.</p>
<p>Allah Resûlü, zaman ve mekânın dar buudlarını aşan bir görüş ve firasete sahipti. Bu da bir şey mi? O&#8217;nun bakışları her zaman ebedî âlemin yamaçlarını seyrediyordu. Daha dünyada iken Cennet&#8217;i, Cehennem&#8217;i, Sırat&#8217;ı ve Mahşer&#8217;i bütün teferruatıyla anlatan O değil miydi? Görüyor ve gördüklerini söylüyordu. Ayrıca, O&#8217;nun sıdkını konu edindiğimiz yerde de ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, istikbale ait söylediklerinin hiçbiri, O&#8217;nu, sözlerinde yalancı çıkarmamıştı. O ne dediyse vakti ve saati geldikçe hepsi zuhur etmiş bir kısmı da zuhur etmeyi bekliyordu.</p>
<p>O&#8217;nun ileri görüşlü oluşunu anlatma bakımından Hudeybiye çok mühimdir. Ve biz bu hususa yukarıda tafsilâtıyla yer verdik zannediyorum.</p>
<p><strong>3. Değişmeyen İnsan</strong></p>
<p>İki Cihan Serveri, işe nasıl başladı ise hayatının seyrini hep aynı ölçü ve aynı disiplin içinde geçirmiştir. Mekke&#8217;de etrafında sadece bir köle, bir kadın, bir çocuk ve bir hür insanın bulunduğu devrede, O&#8217;nun tavır ve hareketleri ne ise, Veda Haccı&#8217;nda yüz bini aşkın insanın gözünün içine baktığı devredeki tavır ve hareketleri aynıdır. Hatta tevazuu, fetih ve muzafferiyetlerin, sağanak sağanak O&#8217;nu ıslattığı dönemlerde daha da enginleşmiş ve tevazu kanatlarını yerlere kadar indirmiştir.</p>
<p>Hayatı boyunca değişmeyen tek lider O&#8217;dur. Bakın ki, başından bu kadar sıkıntılar geçmiş ve bu sıkıntıların çoğuna da, doğrudan doğruya etrafındakiler sebebiyet verdikleri hâlde, O, kat&#8217;iyen yeni bir tavır belirleme zaafına düşmemiş, onlara karşı hep ilk davrandığı ölçüde davranmıştır.</p>
<p>Dost halkasına yenilerin ilhâkı ve bunların arasında hakikaten emsalsiz insanların da bulunması, O&#8217;na eski dostlarını ve dostluklarını kat&#8217;iyen unutturmamıştı. O başta nasıldı ise, hep öyle kaldı.</p>
<p><strong>4. Eşsiz Mahviyeti</strong></p>
<p>Bir gün ashabıyla oturmuş, yemek yiyordu. Oradan geçmekte olan bir kadın, O&#8217;na laf attı: &#8220;Oturmuş da köle gibi yemek yiyor!&#8221; dedi. Ve Allah Resûlü tavrını değiştirmeden cevap verdi: <em>&#8220;Evet, benden güzel köle mi olur! Ben, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) kölesiyim.&#8221;</em> Sonra bu kadın aynı yüzsüzlüğüne devam ederek: &#8220;Kendisi yiyor da bana yedirmiyor!&#8221; dedi. Allah Resûlü onu da sofraya buyur etti. Kadın: &#8220;Hayır!&#8221; dedi, &#8220;Ben senin ağzındaki lokmayı istiyorum!&#8221; Allah Resûlü ağzındaki lokmayı çıkardı ona verdi.. orada bulunanlar yemin ederek söylüyor ki, o kadın ağzına bu lokmayı koyduğu andan itibaren Medine&#8217;nin en iffetli kadınlarından biri hâline geldi&#8230;<sup>[8]</sup></p>
<p>Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: <em>&#8220;Kardeşim titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum&#8230;&#8221;</em><sup>[9]</sup></p>
<p>Melek geldi ve sordu: &#8220;Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?&#8221; Cibril kulağına fısıldadı: &#8220;Rabbine karşı mütevazi ol!&#8221; Ve, Allah Resûlü cevap verdi: <em>&#8220;Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim&#8230;&#8221;</em><sup>[10]</sup></p>
<p>Bütün bunlar olurken, dünyanın dört bir yanından gelen ganimet ve hediyeler O&#8217;nun ayaklarının altına seriliyordu. Fakat O, şahsı adına bunların bir zerresinden bile istifadeyi düşünmüyor, gelenlerin hepsini ashabına dağıtıyordu. O&#8217;nun bu tavrı; bütün bir hayat boyu hiç mi hiç değişmemişti. Daha ne diyeyim, Mekke fethinde başını o kadar eğmişti ki, Arş&#8217;a değen baş, orada semerin kaşına değecek kadar eğilmişti&#8230;<sup>[11]</sup></p>
<p>Sa&#8217;d b. Muaz (radıyallâhu anh) gelirken, yanındakilere: <em>&#8220;Efendiniz için ayağa kalkın!&#8221;</em><sup>[12]</sup> diyordu. Hâlbuki sahabe ne zaman O&#8217;nu görse ve ayağa kalksa: <em>&#8220;Acemler gibi ayağa kalkmayın!&#8221;</em><sup>[13]</sup> hitabıyla karşılık veriyordu.</p>
<p>Miraç esnasında bütün peygamberlere imam olmuş ve onlara namaz kıldırmıştı.<sup>[14]</sup> Ancak bu mazhariyet, O&#8217;nu yine değiştirmemiş.. ve: <em>&#8220;Beni, Musa b. İmrân&#8217;a (aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!&#8221;</em><sup>[15]</sup> demişti. Ve bir başka seferinde de: <em>&#8220;Beni, Yunus b. Mettâ&#8217;ya (aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!&#8221;</em><sup>[16]</sup> diyecekti&#8230;</p>
<p>Gayb âlemine ait perdeler, nice kere O&#8217;nun gözünün önünden kalkmış ve O verâların verâsını müşâhede etmişti. Ancak Hz. Âişe&#8217;nin (radıyallâhu anhâ) odasında ilâhî söyleyen cariyeler: &#8220;Bizim aramızda öyle bir Nebi var ki, yarın ne olacağını bilir.&#8221; dediklerini duyunca, onları derhal susturmuş: <em>&#8220;İlle de bir şey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin!&#8221;</em><sup>[17]</sup> buyurmuştu.</p>
<p>Evet, bir ömür boyu âhenk ve tavırlarını değiştirmeyen tek bir insan, tek bir lider vardır; o da hiç şüphesiz, Hz. Muhammed Mustafa&#8217;dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p><strong>5. Kabiliyetleri Keşfetmesi</strong></p>
<p>İdaresi altındakileri tanımasında da O&#8217;nun eşi-menendi yoktu. Habeşistan&#8217;a hicret edileceği zaman, hicret edecekleri ve başlarında onları idare edecek şahsı seçmesinde müthiş bir isabet vardı. Cafer b. Ebî Talib (radıyallâhu anh), Necaşî&#8217;nin huzurundaki hizmetleriyle bu isabetin âdeta mührü gibidir.<sup>[18]</sup></p>
<p>Medine&#8217;ye ilk gönderdiği mürşid, Mus&#8217;ab b. Umeyr&#8217;di (radıyallâhu anh). Mus&#8217;ab icraatıyla Allah Resûlü&#8217;nün değişik iş ve vazife için insan seçimindeki isabetini tasdik eden bir sadık şahittir. O gün Medine&#8217;de Mus&#8217;ab gibi ince bir insan gerekliydi ve Allah Resûlü onu göndermişti.<sup>[19]</sup></p>
<p>Hicret esnasında, O&#8217;nun yatağına birisi yatmalı ve müşrikleri oyalamalıydı. Belki o esnada Allah Resûlü&#8217;ne gelecek darbeler ona gelecekti. Böyle bir durumda oraya Hz. Ali gibi bir kahraman gerekliydi ve o seçildi.<sup>[20]</sup></p>
<p>Mağarada O&#8217;na kim arkadaş olacaktı? Medineliler ilk defa O&#8217;nu kiminle görmeliydiler. O hep ikinci adam olma durumunu muhafaza eden Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) olmalıydı ve öyle oldu.<sup>[21]</sup> Allah Resûlü işin başında Ebû Bekir&#8217;i (radıyallâhu anh) hangi makam ve mevkie yerleştirdiyse, hayatının sonuna kadar Ebû Bekir (radıyallâhu anh) orada oturdu. Çünkü ilk seçim, çok isabetli ve yerinde yapılmıştı.</p>
<p>Zaten, teker teker bütün Raşid Halifelerde, O&#8217;nun yaptığı seçimin ve yerleştirmenin izi vardır. Birinci halife Ebû Bekir, İkinci Ömer, üçüncüsü Osman ve dördüncüsü de Ali (radıyallâhu anhüm) olmalıydı. Çünkü kaderin çizdiği ömür sınırı, böyle olmasını gerektiriyordu. Belli ki, bu sıralama ilâhî bir tasnifle yapılmıştı.</p>
<p>Ebû Dücâne&#8217;ye (radıyallâhu anh) verdiği kılıçtan tutun da<sup>[22]</sup> Nuaym b. Mesud&#8217;a (radıyallâhu anh) verdiği Kureyş ile Yahudilerin arasını bozma misyonuna kadar<sup>[23]</sup> bütün icraatında O, hep işi ehline verme prensibiyle hareket etmiş ve bunda da muvaffak olmuştu.</p>
<p>Huzeyfe&#8217;ye sır verilirdi ve O, sırlarını ona verdi.<sup>[24]</sup> Mekke&#8217;de istihbarat adına amcası Hz. Abbas&#8217;ı (radıyallâhu anh) kullandı ve Hz. Abbas bu işi lâyıkıyla başardı.<sup>[25]</sup></p>
<p>Kumandan tayin ettiği şahıslardan, ellerine mektup verip krallara gönderdiği murahhaslara, ilim adamı olsunlar diye Suffe&#8217;ye kabul ettiği talebelerden zekât âmillerinin intihabına kadar hâdiseler hep O&#8217;nu doğruluyordu.</p>
<p>Evet, bir lider için vazife ve sorumluluk yüklenecek insanları tanıma çok mühimdir. Tarih, bu mevzuda liderlerin yaptığı nice hatalardan bahseder. Yanına yaklaştırıp en yakını yaptığı insanlardan ihanet gören liderlerin sayısı hiç de az değildir.</p>
<p>Erkam b. Ebi&#8217;l-Erkam&#8217;ı (radıyallâhu anh), Allah Resûlü daha ziyade malî işlerde kullanıyordu. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ve Hz. Ömer (radıyallâhu anh) devrinde de o aynı işlerde istihdam edildi. Hz. Osman (radıyallâhu anh), kendi malından yaptığı infakla biraz yakın akrabasını gözetiyordu. Ne var ki onun bu cömertliği, başkaları tarafından yanlış tevil ediliyor ve Ümeyyeoğulları beytülmâldan destekleniyor zannediliyordu.</p>
<p>Böyle bir töhmet altında kalmamak için Erkam b. Ebî Erkam (radıyallâhu anh), Hz. Osman&#8217;a (radıyallâhu anh) müracaat ederek hazinelerin anahtarını teslim etti. &#8220;Halk senin kendi malından verdiğini yanlış anlıyor, ben böyle bir itham altında maliye işlerine nezaret edemem.&#8221; dedi ve ayrıldı.. kendi isteğiyle ayrılıncaya kadar da tam çeyrek asır aynı görevde kaldı.<sup>[26]</sup></p>
<p><strong>6. Gönüllerdeki Sevgili</strong></p>
<p>O, seven ve sevilen bir liderdi. Öyle ki, her fert kendini O&#8217;na en sevgili sanırdı. Yine her fert kendini O&#8217;nu en çok seven insan olarak kabul ederdi.</p>
<p>Seviyordu.. vefatına yakın kaç defa mescitte ashabına dönmüş ve onları teker teker süzerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Çok iyi biliyordu ki, bir müddet sonra yine onlarla beraber olacak, ama; şu şehadet âlemine ait beraberlik yakında sona erecekti. O&#8217;nun Refîk-i A&#8217;lâ&#8217;ya yükselme vakti gelmişti ve sema ehli, sabırsızlık içinde O&#8217;nu bekliyordu. O ise bir vefa âbidesi olarak, ashabından ayrılacağı için gözyaşı döküyordu.<sup>[27]</sup></p>
<p>Ashabını seviyor ve mahremlerini koruduğu gibi koruyordu. <em>&#8220;Sakının ashabımdan ve onlara uygunsuz söz söylemeyin!&#8221;</em><sup>[28]</sup><em>;</em><em>&#8220;Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayeti bulursunuz.&#8221;</em><sup>[29]</sup> Ve daha nice sözleri, bu sevginin, bu korumanın deliliydi.</p>
<p>Aynı zamanda seviliyordu. Hem de delicesine seviliyordu. Zaten O&#8217;nu sevmek, imanın kemaline delil değil mi? En kâmil imana sahip olan sahabe de, O&#8217;nu en mütekâmil seviyede seviyordu.<sup>[30]</sup></p>
<p>İdam sehpasında Hubeyb&#8217;e sorarlar: &#8220;Şu anda senin yerinde O&#8217;nun idam edilmesini ister miydin?&#8221; &#8220;Evet!&#8221; dese kurtulacaktı. Ama o, bir sahabidir ve kendisine yakışan cevabı verir: &#8220;Hayır, vallahi. Değil benim yerime O&#8217;nun idamı, benim kurtuluşuma mukabil, O&#8217;nun ayağına bir dikenin batmasına dahi razı değilim!&#8221;<sup>[31]</sup></p>
<p>Sa&#8217;d b. Rebî (radıyallâhu anh), aldığı yaralarla şehit olmak üzeredir. Son anını yaşarken, sözleri şunlardan ibaret: &#8220;Allah Resûlü&#8217;ne selâmımı söyleyin. Yemin ederim şu anda Uhud&#8217;un ardından Cennet kokusunu duyuyorum. Kavmime de söyleyin, onlardan bir fert hayatta kaldığı müddetçe, Resûlullah&#8217;a bir şey olursa, Allah (celle celâluhu) karşısında bunun hesabını veremezler, bunu çok iyi bilsinler!&#8221;<sup>[32]</sup></p>
<p>Sümeyra (radıyallâhu anhâ) harp meydanında delicesine O&#8217;nu arıyor ve أَيْنَ رَسُولُ اللّٰهِ &#8220;Resûlullah nerede?&#8221; diyordu. O&#8217;nu görünce de, atının terkisinde kocasının ve iki çocuğunun nâ&#8217;şı olduğu hâlde dönüyor ve: &#8220;Bundan sonra bütün musibetler bana çok hafif gelir, değil mi ki sen hayattasın yâ Resûlallah!&#8221; diyordu.<sup>[33]</sup></p>
<p>Nesîbe (radıyallâhu anhâ), elinde kılıç Allah Resûlü&#8217;nü müdafaa ederken gözü kimseyi görmüyordu. Efendimiz ona oğlunu gösterip: &#8220;Oğlunun yardımına koş!&#8221; deyince, bir oğlu olduğunu hatırlıyor, hemen koşup oğlunun yarasını sarıyor, ardından da oğlunun sırtına vurup &#8220;Haydi yavrum, Resûlullah&#8217;ı müdafaa et!&#8221; diyordu.<sup>[34]</sup></p>
<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü&#8217;nü müdafaa ederken dayak yiyor, komaya giriyor. Başucunda annesi, oğlunun gözlerini açacağı ânı bekliyor.. bekliyor ama, o gözlerini açar açmaz sevdiğini arıyor ve soruyor: &#8220;Resûlullah&#8217;a ne oldu?&#8221; Anası bir kaşıkla çorba içirmek isteyince de o büyük dost, elinin tersiyle çorba dolu kaşığı itiyor ve: &#8220;Bana Resûlullah&#8217;tan bir haber getirmedikçe ağzıma bir lokma almayacağım!&#8221;<sup>[35]</sup> diye yemin ediyor.</p>
<p>Daha yüzlercesiyle bütün bu misaller göstermektedir ki, Allah Resûlü, ashabı ve bütün ümmeti tarafından ölesiye sevilmektedir.</p>
<p>İşte O, bu sevgi hâlesi içinde etrafındakilere fevkalâde güveniyordu. O&#8217;nun kapısında nöbetçi, O&#8217;nun kapısında inzibat yoktu.<sup>[36]</sup> Çünkü herkes O&#8217;ndan, O da herkesten emin bulunuyordu.</p>
<p><strong>7. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Daha Baştan Masumdu</strong></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün mazisi tertemizdi. Resûlullah&#8217;tan kendisini töhmet altında bırakacak tek davranış sâdır olmamıştı. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Efendimiz&#8217;in çocukluk arkadaşıydı. Eğer O&#8217;nda, ayıp ve kusur kabul edilebilecek bir fiil ve hareket görseydi, daha o, nübüvvetini ilan eder etmez, hiç ilk inanan insan olur muydu? Ve O&#8217;nun bu tertemiz ahlâkına vurulmuş olan Hz. Hatice Validemiz (radıyallâhu anhâ) de, kendisini isteyen o kadar talipli varken, Allah Resûlü&#8217;ne talip olmuştu. وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ <em>&#8220;Temizler temizlere</em>.&#8221;<sup>[37]</sup> âyetinin de anlattığı gibi, tâhire olan anamız Hz. Hatice (radıyallâhu anhâ), tâhir ve tertemiz olan Allah Resûlü&#8217;ne denk bir zevce olmak için çırpınıp durmuş ve hayatının sonuna kadar da sadakat içinde yaşamıştır.</p>
<p>O&#8217;nun ahlâk ve fazileti, daha kendi devrinde dillere destandı. Mekkeli bi&#8217;setten evvel de O&#8217;nu &#8220;Emin&#8221; insan olarak tanıyordu.<sup>[38]</sup> Doğruluğu ve ahde vefası herkesçe müsellemdi. Bunu Ebû Cehil de, Ebû Leheb de biliyor ve itiraf ediyordu. Onların aşamadıkları noktalar başkaydı. Yoksa, bütün düşmanları biliyorlardı ki, O doğru söylüyordu.</p>
<p>Günahsızlık O&#8217;nun ayrılmaz bir parçasıydı ve O hep masumdu. Hiç günah işlememeşti. O&#8217;nun bu sıfatına ismet bölümünde temas edildi.</p>
<p>Sir William Muir diyor ki: &#8220;Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) üstün bir şahsiyet ve mümtaz bir fazilet âbidesiydi. Hayatında bir kere olsun, seviyeli insanların bayağı göreceği bir davranışta bulunmadı. Hâlbuki O, devlet kurdu, devletler yıktı. Bunca hengâme içinde dahi hep edep âbidesi olarak yaşadı ve nezih bir hayat sürdü&#8230;&#8221;</p>
<p>O, insanî zaaflardan münezzeh ve müberra idi. Çok yönlü ve mükemmel bir istidat ve kabiliyete sahipti. Bu kadar mükemmel bir istidat ve kabiliyet ise, ancak peygamberde olurdu. Çünkü, diğer pâyelerin hiçbiri için O&#8217;ndaki istidat ve kabiliyetler -bu çapta olmak şartıyla- gerekli değildi. Meselâ O, sadece bir ticaret adamı olsaydı. O&#8217;nun ticarete olan yatkınlığı, en üst seviyede bir tüccar olmasına yeterdi. Bu durumda ise, O&#8217;nun siyasî ve askerî dehası, zemin bulamadığından dolayı kullanılmamış olacaktı. Hâlbuki O, iyi bir tüccar olmanın yanında, aynı zamanda mükemmel bir idareci ve seçkin bir erkân-ı harpti. Meseleyi sadece bu gibi meslek dallarıyla sınırlandırmak da doğru değildir. O, bütün insanlığı bağrına basacak çapta yaratılmıştır. Böyle bir istidat ise ancak peygamberlerde olur. Yoksa O&#8217;ndaki istidat ve kabiliyetlerin abes ve boş yaratıldığını kabul etmek icap eder ki, Allah (celle celâluhu), abesten münezzehtir.</p>
<p>O, her meselede zirvede olmuştur. Zaten öyle de olmalıdır ki, kendisine intisap eden insanların istidat ve kabiliyet yönünden en yüksekleri dahi, hep rehberlerinin altında kalsın. O&#8217;ndan sonra en müstaid insan Hz. Ebû Bekir&#8217;di (radıyallâhu anh). Ama o, yine Allah Resûlü&#8217;nü herkesten daha çok kabulleniyor ve O&#8217;na bağlılığı en büyük pâye biliyordu.</p>
<p><strong>8. Netice</strong></p>
<p>Bir liderde olması gereken vasıflar açısından Efendimiz&#8217;in kısaca bir değerlendirmesini yapmak istedik.. yapabildikse anladık ki, bütün bu özellikleri kendisinde toplayan sadece ve sadece O&#8217;dur. Evet, bu yönleriyle, Efendimiz&#8217;e yaklaşmış bir tek insan yoktur ki, onu bir vâhid-i kıyasî kabul edelim.</p>
<p>Buradan şu neticeye varıyoruz: Allah Resûlü&#8217;nün bütün hasletleri bizzat mükemmel ve bizzat en üst seviyededir. O&#8217;nun bu mükemmelliği ve üstünlüğü, başkalarına kıyasla değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak, O&#8217;nu bir beşer için mukadder en zirve noktada yaratmıştır.</p>
<p>O, mükemmel ve kusursuz bir erkân-ı harpti. O&#8217;nun, fetanetinin bu yönünü, sadece &#8220;deha&#8221; kelimesiyle anlatmak yanlış olur. Ancak lafız darlığı (üzülerek itiraf edelim ki) bizi de bazen hata yapmaya zorluyor ve farkına varmadan biz de, O&#8217;na askerî dehalık isnat ediyoruz. Hâlbuki Allah Resûlü&#8217;nün askerî yönünü bu kelimeyle izah etmek mümkün değildir. Çünkü O&#8217;nun askerliği de vahiyle müeyyettir ve Allah Resûlü&#8217;nün fetanetiyle irtibatlıdır. Zaten ısrarla üzerinde durduğumuz husus da, O&#8217;nun bu yönlerinin, nübüvvetine delil olması keyfiyetidir. Biz Efendimiz&#8217;le alâkalı bütün meselelere bu düşünce ile yaklaşıyoruz. Bazen söz ile ifade etmesek bile, temelde yatan ana düşüncemiz budur.</p>
<p>İşte bu temel düşünceden hareketle, şimdi de öz ve hulâsa hâlinde O&#8217;nun erkân-ı harpliğinin, nübüvvetine delil olan yönlerine, hızla dokunup geçeceğiz. Çünkü, sayacağımız bütün özellikler, ancak çok müstesna ve hayatını hep harp sahalarında geçirmiş çekirdekten asker insanlarda bulunabilecek özelliklerdir.</p>
<p>Şu kadar var ki, Allah Resûlü&#8217;nün askerî deha üstü durumu, yeryüzündeki bütün askerî dehalara askerî malumat dilendirecek bir durumdadır. Öyleyse O&#8217;nun askerlik yönü de kendisinden değildir. Çünkü O ümmî bir zâttı. O güne kadar mahalle kavgası durumundaki Ficâr harbinden başka da harp görmemişti. O harpte de sadece amcalarına ok taşımış ve bir ok dahi atmamıştı.<sup>[39]</sup> Hâlbuki, şimdi bu insan, değme kumandanlara parmak ısırtacak derecede, taktik ve stratejilerle yüklü muharebelere kumandanlık yapıyor ve bunların hepsinde de galip geliyordu. O, hayatında tek bir satır dahi okumamıştı ki, bu sahaya ait kitaplardan edindiği malumatla kendisini yetiştirmiş olsun. Öyle ise, O&#8217;nun erkân-ı harpliği bir peygamber sıfatı olan fetanetini, fetaneti de O&#8217;nun nübüvvetini ispat ediyordu.</p>
<p>O, eşsiz bir kumandandı. Yeryüzüne O&#8217;nun kadar büyük bir erkân-ı harp gelmedi. Eşsizdi, büyüktü, çünkü:</p>
<p><strong>Evvelâ:</strong> O, Allah&#8217;ın emriyle bir dava ve bir gaye belirlemişti. O&#8217;nun mefkûresi, kesin ve netti: Hak neşredilecek; buna mâni bütün engeller de ortadan kaldırılacaktı. Bütün hayatı boyunca bu gayeyi takip etti. Her geçen gün, hem kendisinde hem de etrafındakilerde, bu gayeye götürücü yol ve yöntemleri idrak ve anlayışta süratli gelişmeler oldu; ama, asla değişme olmadı. Bu yüce ve yüksek gayeden uzaklaşıp çapulculuk yapması, O&#8217;ndan ve O&#8217;nun necip ashabından fersah fersah uzaktı. 23 senelik nübüvvet hayatını tetkik edenler, O&#8217;nun, işin başında ne dediyse sonunda da aynı şeyleri söylediğini müşâhede edecekler.</p>
<p>Savaşmak hemen hiçbir devrede O&#8217;nun için gaye olmamıştır. Savaş O&#8217;nun en son başvurduğu çaredir. Zira karşı cepheye daima alternatifli gidilmiş ve harp en son olarak zikredilmiştir. İlk ikisi ise, İslâm&#8217;a girme veya cizye verme şeklindedir.<sup>[40]</sup> Bu ilk iki maddeden birini kabul edene İslâm&#8217;da savaş açmak doğru değildir. İslâm, böyle bir davranışı asla tasvip etmez.</p>
<p>Hatta Efendimiz bir prensip hâlinde, kesinlikle çocuk, kadın ve eli silah tutmayacak durumda olanlara dokunulmamasını kayıt altına almış ve dört bir yana ordular sevkederken bu durumu daima askerlere ve kumandanlara hatırlatmıştır.<sup>[41]</sup> Halid b. Velid (radıyallahu anh), Efendimiz&#8217;in kendisini gönderdiği kavmin, Müslümanlıklarını doğru ifade edememeleri sebebiyle;<sup>[42]</sup> Hz. Üsame b. Zeyd (radıyallahu anh) ise, korkudan iman etti gerekçesiyle<sup>[43]</sup> öldürdükleri şahıslardan dolayı Allah Resûlü&#8217;nden itap görmüş ve haşlanmışlardır.</p>
<p>Evet, O öyle bir hedef belirlemiş, öyle bir hedef tayin etmişti ki, değil kendisi ve ashabı, O&#8217;ndan asırlarca sonra gelenler dahi, asla bu hedefi şaşırmamış.. ve bütün gayretlerini o istikamette değerlendirmişlerdir. İşte, bu kadar tahribe uğramasına rağmen hâlâ ayakta kalabilen o devrin günümüzdeki uzantısı devletler, bunun en çarpıcı misalidir. Şu anda istenen keyfiyette olmasalar bile, yine de Allah Resûlü&#8217;yle olan bağlantıları inkâr edilemez..</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Allah Resûlü, &#8220;En güzel müdafaa taarruzdur.&#8221; prensibiyle hareket ediyordu. Gerçi O&#8217;nun yer yer müdafaa harbi ettiği de olmuştur. Fakat bunların hepsi de taarruza zemin hazırlamak içindir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> O&#8217;nun harekâtı hep basiret üzere olmuştur. Hiçbir hareketini şansa bırakmamıştır. Efendimiz&#8217;in attığı her adım, en küçük teferruatına kadar hesaplanıp öyle atılmıştır ki, hayatında bir kere dahi olsa, geri adım atmaması, bunun apaçık delilidir.</p>
<p>Meselâ, bir defasında düşmana ait istihbaratta bir aksama olmuştu. Düşman ordusu adet olarak ne kadardı? Bu bir türlü tespit edilemiyordu. Keşif kolu oralarda bulduğu bir adamı, yakalayıp getirmiş ve zorla konuşturmak istemişti. Ancak adam doğru söyledikçe dövülüyor, yalan söyleyince bırakılıyordu. Bu duruma muttali olan Allah Resûlü, derhal adamı serbest bırakmalarını söyledi. Sonra da adama, gelmekte olan ordunun günde yaklaşık kaç deve kestiğini sordu; adam da bildiği adedi söyledi. Efendimiz, bir deveyi kaç kişinin yiyebileceğinden çıkış yaparak, karşı cephenin asker adedini tespit etti ve stratejisini ona göre ayarladı.<sup>[44]</sup></p>
<p>Görüldüğü gibi, Efendimiz, attığı adımını gelişigüzel atmıyordu. Düşmanın durumunu tetkik ve takip ediyor, askerini ona göre hazırlıyordu. Bu da bir erkân-ı harp için kaçınılmaz bir haslettir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> O&#8217;nda bir harekât disiplini vardı.. ve O, bu disiplini hiç elden bırakmadı. Nereye ne zaman gidilecek, düşmana hangi vakitte taarruz edilecek, O, bunları çok iyi plânlıyordu. Hayber&#8217;e gidişi de bu prensibin açık bir örneğidir. Gatafan&#8217;a gider gibi yapar, Hayber&#8217;in üzerine yürür. Gatafan, kendisine gelinmekte olduğunu zannederek, surları arkasına çekilir. Hayber ise, harbi kendisiyle ilgisiz gördüğü için hazırlıksız ve rehavet içindedir. Hele sabah vakti gözleri mahmur mahmur ve bütün uyuşuklukları üzerlerinde iken, sabah namazını eda etmiş, dua ile metafizik gerilime geçmiş Müslümanlar, onları kıskıvrak yakalamaları.. yakalayıp derdest etmeleri, hep O&#8217;nun o müthiş plân ve disipliniyle, kahve içme kolaylığında halloluyordu.<sup>[45]</sup></p>
<p>Mekke&#8217;ye de aynı harekât disipliniyle gidilmişti. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) dahi nereye ve niçin gidileceğinden habersizdi, hem öyle gidilmişti ki, Mekkeli durumdan haberdar olduğunda, kaçmaya dahi fırsat kalmamıştı.<sup>[46]</sup> Yukarıda O&#8217;nun harplerinden misaller verirken anlattığımız ve bizim anlatmayıp da siyerin kaydettiği bütün muharebeler, aynı ölçüde bu disiplinle gerçekleştirilmiştir.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Efendimiz, düşmanlarıyla öyle bir anda yaka-paça olurdu ki, böyle durumlarda hep zaman ve zemin düşmanın aleyhinde, Müslümanların da lehinde tecellî ederdi. Bu durum da yine Allah Resûlü&#8217;nün o baş döndürücü fetanetinin eseridir. Bedir&#8217;de Müslümanların yerleştiği zemin, suların bulunduğu yerdir. Müşrikler ise, susuz bir yerde kalmışlardır.<sup>[47]</sup></p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Zamanı kendi hesabına çok iyi değerlendirirdi. Meselâ, Hendekte, zamanı uzattıkça uzatmış, kış bastırmış ve Mekkeliler gerisin geriye dönmek zorunda kalmışlardır.<sup>[48]</sup> Zaten zemin tamamen Müslümanların lehindeydi.</p>
<p>Huneyn&#8217;in zamanlaması da aynı şekilde mucizelik arzeder. Eğer kısa bir gecikme olsaydı, Müslümanlar taarruz etme fırsatını bulamayacaklar ve tamamen müsait olmayan şartlar altında müdafaa savaşı vermek zorunda kalacaklardı. Ama Allah Resûlü, ânında hareket emri verdi ve Huneyn&#8217;de zamanı Müslümanların lehinde değerlendirdi. Yine bu muharebede, düşman okçularını, yerleştikleri siperlerden çıkarıp ortaya çekmesi de, aynı taktiğin, harp içinde uygulanışıdır. Öncü kuvvet, hareketine ric&#8217;at süsü vererek geri çekilmiş, okçular da onları takibe koyulmuşlardı. Hâlbuki onların en güçlü silahları oklarıydı; mevzilerinden çıkıp ortaya dökülünce okçuların okları işe yaramaz oldu. Çünkü artık yakın dövüş içine girmişlerdi. Burada kılıçlar konuşacaktı ve tam vaktinde verilen hücum emri, zamanlama bakımından en isabetli bir vakitte olmuştu.</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Bir ordu için savaşta en mühim ihtiyaçlardan biri de şüphesiz, erzak ve mühimmattır. Allah Resûlü&#8217;nün yaptığı muharebelerden hiçbirinde erzak ve mühimmat bittiğinden dolayı savaşı terk etme gibi bir durum ârız olmamıştır.</p>
<p>Zaten Kur&#8217;ân-ı Kerim, yüzlerce âyetiyle inananları infak etmeye ve cömertlikte bulunmaya hazırlamış, Allah Resûlü de onlardaki bu dinamiği en güzel şekilde kullanmasını bilmiştir. Zaten İslâm&#8217;da cihad anlayışı da, hem malla hem de canla gerçekleşmektedir.</p>
<p><strong>9. Hz. Peygamberin Yetiştirdiği Çıraklar</strong></p>
<p>Buraya kadar saydıklarımız doğrudan Allah Resûlü&#8217;nün harp tekniği ile alâkalı ve O&#8217;nun icraatından bazı bölümlerdi. Hâlbuki O, aynı zamanda eşsiz bir ordu kurmuş ve bu ordu çok kısa bir zaman içinde dünyanın dört bir yanını fethe muvaffak olmuştu. Allah Resûlü yetiştirdiği askerleri ve kurduğu ışık ordusu itibarıyla da eşi-menendi olmayan tek ve yekta bir erkân-ı harpti. Zira İslâm ordusunun tekevvünü O&#8217;nun elinde başlamış ve O&#8217;nun elinde gelişmişti. Yani O, diğer askerî erkân gibi hazır bulduğu bir orduya komuta etmiş değildi.</p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün yetiştirdiği orduda şu üç önemli özellik bilhassa dikkat çekmektedir.</p>
<p><em>1-</em> Mükemmel bir eğitim.<br />
<em>2-</em> Mazbut bir ahlâk ve örnek bir terbiye.<br />
<em>3-</em> Akıl üstü bir iman, itaat ve teslimiyet şuuru.</p>
<p>Efendimiz, <em>&#8220;Kuvvet, atmaktır.&#8221;</em><sup>[49]</sup> buyurmakla kıyamete kadar gelecek harp sanayiine işarette bulunmuştur. Bu ifade, O&#8217;na ait mucizevî sözlerden biridir. Ancak kendisi de bizzat o devirde bu sözün pratiğini göstermiş ve atıcılığa çok önem vermiştir. Atıcılığı teşvik eden birçok hadis-i şerif vardır. Hele, birisi var ki, çok enteresandır. O da bizzat harp esnasında Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas Hazretleri&#8217;ne: <em>&#8220;Anam babam sana feda olsun yâ Sa&#8217;d, ok at!&#8221;</em><sup>[50]</sup> buyurmasıdır. Efendimiz birçok insana, sadece <em>&#8220;Anam sana feda&#8230;&#8221;</em> veya <em>&#8220;Babam sana feda olsun&#8230;&#8221;</em> demiştir; ancak bu ikisini birden söylediği tek şahıs Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas&#8217;tır (radıyallâhu anh). Çünkü Sa&#8217;d, çok mahir bir atıcıdır&#8230;</p>
<p>Allah Resûlü, askerlerini bizzat pratik olarak yetiştiriyordu. Harp olmadığı devrelerde de sahabe, hep sportif faaliyetlere teşvik edilmiş ve aralarında bazı müsabakalar düzenlenmiştir. Hatta Efendimiz de, bu müsabakalardan bazısına bizzat iştirak etmiştir. Ayrıca yaşı tutmadığı hâlde askere alınmak isteyen gençler arasında düzenlenen güreş müsabakaları, o devrede sportif faaliyetlere verilen ehemmiyete ışık tutan müşahhas delillerdendir.<sup>[51]</sup></p>
<p>O devirde İslâm ordusu, hem fertlerin fizikî gücü hem de ordunun teknik gücü itibarıyla mükemmeldi. Tabiî ki, bunların yanında askerlerin moral gücünü de unutmamak gerektir.</p>
<p>İslâm Ordusunda, melekleri gıptaya sevk edecek kadar mazbut bir ahlâk vardı. Allah Resûlü, öyle askerler yetiştirmiştir ki, bunlar gittikleri her yere emniyet ve güven götürüyorlardı. Sahabenin eliyle fethedilen hiçbir yerde, ırz ve namusa tasallutla alâkalı, en küçük bir hâdiseden bahsetmek bile mümkün değildir.</p>
<p>Evet, ordunun iffet anlayışı bu derecede gelişmişti. Elbetteki bu iffet, onların iman ve akidelerinden kaynaklanıyordu. Onlar arasında akideye muhalif hareket eden tek bir insan dahi göstermek mümkün değildi. Bu da, onların imanının bir gereği ve tezahürüydü. Kur&#8217;ân onların bu durumunu anlatırken şöyle demektedir:</p>
<p dir="rtl" align="center">لاَ تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُولَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ اْلإِِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُولَئِكَ حِزْبُ اللّٰهِ أَلاَ إِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ</p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanan kavimde, Allah ve Resûlü&#8217;ne karşı gelen; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa onlara sevgi beslediklerini göremezsin. İşte Allah, imanı bunların kalblerine yazmış ve katından bir nur ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları Cennetlere koyar. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah&#8217;tan hoşnutturlar. İşte bunlar, Allah ordusudur. İyi bilin ki felâh ve kurtuluşa erecek olanlar da ancak Allah ordularıdır.&#8221; (Mücadele sûresi, 58/22)</em></p>
<p>Onlar, öyle bir imana sahiptirler ki, karşılarına çıkan engel ne olursa olsun onları hedeflerinden alıkoyamazdı. Harp sahalarında mücadele verirken, bazen karşılarına kardeşleri, bazen de öz baba ve amcaları çıktı ama, insanı felç edecek bu kabîl tablolar karşısında sahabe tereddüt etmeden kendisine verilen emri yerine getirdi ve gösterilen hedefe yürüdü.</p>
<p>Evet, Allah Resûlü, öyle bir ordu teşkil etmişti ki, dünya o güne kadar hayallerinden dahi geçirmedikleri bir manzara ile karşı karşıya kalmıştı. Bazen bunların kaldırdıkları kılıcın altında can verecek kimseler, kendi babaları, kendi kardeşleri ve kendi yakınları olabilirdi. Bu öyle önemli bir mesele idi ki küçücük bir tereddüt ordunun bozulmasına ve iş yapamaz hâle gelmesine sebep olabilirdi. Allah Resûlü&#8217;nün ordusunda, tek bir fert, tek bir saniye tereddüt geçirmemiştir.</p>
<p>Ebû Ubeyde b. Cerrah (radıyallâhu anh), Bedir&#8217;de babası Cerrah ile karşılaştı. O, babasından kaçtıkça babası da hışımla onu takip ediyordu. Nihayet babasıyla çarpışmak zorunda kalınca da: &#8220;Al Allah aşkına!&#8221; deyip onu yere indirmesini bildi.<sup>[52]</sup></p>
<p>Evet, orada karşısına babasının çıkması, onu, dava adına verdiği karardan döndüremiyordu. Dava davadır; onun karşısına kim çıkarsa çıksın, mülayemet isteyen bazı durumlar müstesna, o, mutlaka bertaraf edilmelidir. Öyle ise, Ebû Ubeyde de başkaları da hep aynı davranacaklardı.. ve Cerrahlar bir daha karşılarına çıkmayacaktı.</p>
<p>Abdurrahman, babası Ebû Bekir&#8217;e (radıyallâhu anh): &#8220;Seninle Uhud&#8217;da kaç defa karşılaştım. Fakat her defasında senden kaçtım, seninle dövüşmek istemedim!&#8221; der. Hz. Ebû Bekir&#8217;in (radıyallâhu anh) cevabı kesin ve nettir: &#8220;Eğer ben seni görmüş olsaydım, muhakkak seninle vuruşurdum ve asla görmezlikten gelmezdim!&#8221;<sup>[53]</sup></p>
<p>Abdullah (radıyallâhu anh), babası Übey b. Selûl&#8217;ün yaptıklarından çok rahatsızdır. O bilmektedir ki, babası, ölümü çoktan hak etmiştir. Ancak babasına karşı da aşırı bir saygısı vardır. Ve gelir Allah Resûlü&#8217;ne şu teklifte bulunur: &#8220;Yâ Resûlallah! Eğer babamı öldürtmek istiyorsan, ne olur o vazifeyi bana ver! Çünkü bütün Medine bilir ki babasına benim kadar düşkün ikinci bir insan yoktur. Eğer onu benden başkası öldürürse, babamı öldüren o insana kalbimde bir burkuntu duyabilirim. Fakat ben, bir mü&#8217;mine kalben rahatsızlık duymak istemem. Onun için müsaade ederseniz bu işi ben göreyim.&#8221;<sup>[54]</sup></p>
<p>Abdullah (radıyallâhu anh) şanlı bir sahabiydi. O şanlı sahabiydi ama, babası da münafıkların reisiydi. İslâm&#8217;a bunca zararı olan bu insanı Allah Resûlü&#8217;nün öldürme arzusu yoktu. Abdullah&#8217;a (radıyallâhu anh) babasına karşı saygılı davranmasını emir buyurdu ve savdı. Zaten onun babasına <em>&#8220;Ben zelîlim, Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise azîzdir.&#8221;</em> demekdikçe seni Medine&#8217;ye sokmam dediğini daha evvel arz etmiştik. Abdullah b. Übey b. Selûl: &#8220;Medine&#8217;ye vardığımızda, azîzler, zelîlleri oradan çıkaracak!&#8221; demiş ve kendisini azîz; Efendimiz ve ashabını da zelil olarak vasıflandırmıştı.<sup>[55]</sup> İşte oğlu, babasına durumun tam aksi olduğunu böyle ispatlıyordu.</p>
<p><em>&#8220;Hiçbir nefis Allah&#8217;ın (celle celâluhu) izni olmadan ölmez.&#8221; (</em>Âl-i İmrân sûresi, 3/145<em>) </em>Allah Resûlü&#8217;nün ashabı bu hükme öyle inanmışlardı ki harp meydanlarında yasemenlikte gezer gibi reftâre dolaşırlardı. Ebû Dücâne&#8217;nin (radıyallâhu anh) o pervasızlığını başka türlü izaha imkân var mıdır?</p>
<p>Hz. Ali (radıyallâhu anh), çok hastalanan bir insandı. Bazen başında bulunanların, onun hayatından ümitlerini kestikleri olurdu. Fakat o, gayet emin bir hâlde, henüz ölmeyeceğini söylerdi. Çünkü senelerce evvel Allah Resûlü ona, boynunun kanıyla sakalının boyanacağını söylemişti.<sup>[56]</sup> O da buna tereddütsüz inanmış ve iman etmişti. Artık aksini hayalinden bile geçirmiyordu.</p>
<p>Ammar b. Yâsir, kulağı kopmuş, durmadan kan kaybediyordu. Etrafında endişe ile dolaşanlara henüz ölümünün gelmediğini söylüyordu; çünkü ona da Allah Resûlü: <em>&#8220;Seni baği bir kavim öldürücek ve senin dünyadan son nasibin bir bardak süt olacak!&#8221;</em> demişti.<sup>[57]</sup> O buna kat&#8217;iyen inanmış ve bu söze teslim olmuştu.</p>
<p>Zaten onlardaki bu teslimiyet ve imandı ki, düşmanın bütün fendini, oyununu bozuyor, onları tersyüz ediyordu. Önüne çıkan okyanus karşısında bile, atını mahmuzlayıp ilerleyecek kadar gözü karalığın mânâsı, işte onlardaki bu iman, bu teslimiyet ve bu mâneviyat yüksekliğindendi.</p>
<p>Onların Allah (celle celâluhu) ve Resûlü&#8217;ne itaat ettiklerini bilmem ki burada zikretmeme gerek var mı? Sahabe demek, tepeden tırnağa itaat demektir. Ancak başlı başına müstakil bir mevzuu burada işlemek, mevzuu uzatmak olacağından, şimdilik o kapıyı açmıyorum.</p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün askerî eğitime verdiği ehemmiyete yukarıda dikkatinizi çekmiş ve bu mevzuda meselenin pratik buuduna da kuşbakışı temas etmiştim. Mevzuu bitirirken &#8220;hitâmuhu misk&#8221; olması düşüncesiyle bir iki hadis ve bir âyet-i kerimenin sadece meallerini takdimde fayda ve bereket mülâhaza ediyorum.</p>
<p>Efendimiz buyuruyor: <em>&#8220;Çocuklarınıza atıcılık ve yüzücülüğü öğretin.&#8221;</em><sup>[58]</sup></p>
<p>Ve yine buyuruyor: <em>&#8220;Kim ki atıcılığı öğrenir -ki bu ona Allah&#8217;ın bir nimetidir- ardından da unutursa, o insan Allah&#8217;a karşı nankörlük yapmış olur.&#8221;</em><sup>[59]</sup></p>
<p>Ve Rabbimiz emrediyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللّٰهِ وَعَدُوَّكُمْ وَاٰخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّٰهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لاَ تُظْلَمُونَ</p>
<p><em>&#8220;Ey iman edenler! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah&#8217;ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunun dışında Allah&#8217;ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarfettiğiniz her şey, size hiçbir haksızlık yapılmadan tamamen ödenecektir</em>.&#8221; (Enfâl sûresi, 8/60)</p>
<p>Efendimiz&#8217;le alâkalı bu mevzuu bitirmeye gönlüm hiç razı olmuyor.</p>
<p>Sanki O&#8217;ndan bahsederken, O&#8217;nunla beraber olmanın havasını yaşıyor gibiydim. Böyle mukaddes bir beraberliği bırakmaya da şimdi razı değilim. Fakat elden ne gelir? Gelip sözün sonuna dayandık.. ve artık sükut düğümünü bağlamak zorundayım. Sözümü, sonu güzel olsun, güzel koksun diye, bir Söz Sultanı&#8217;nın şu nur ve mânâ yüklü ifadeleriyle bitirmek istiyorum:</p>
<p>&#8220;Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak: Yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrap, Medine bir minber.. O, Rabbini apaçık gösteren ve Rabbine delil olan Peygamberimiz Alayhissalâtü Vesselâm, bütün ehl-i imana imam; bütün insanlara hatip; bütün nebilere reis; bütün velilere seyyit.. ve nebilerden, velilerden meydana gelmiş zikir halkasının serzâkiri&#8230;</p>
<p>O, öyle nuranî bir ağaçtır ki, nebiler o ağacın hayat fışkıran kökleri, veliler ise, terütaze meyveleridir. Her bir davasını, mucizelerine istinat eden bütün nebiler ve kerametlerine itimat eden bütün veliler tasdik edip imza basıyorlar. Zira O, &#8220;Lâ ilâhe illallah&#8221; der, dava eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan, o nuranî zâkirler, aynı cümleyi tekrar ederek, icmâ ile mânen &#8220;Doğru söyledin ve hakkı konuştun!&#8221; derler. Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyit edilen bir davaya parmak karıştırsın.</p>
<p>O nuranî tevhid delili, nasıl ki, iki tarafın icmâ ve tevatürüyle teyit ediliyor. Öyle de, Tevrat ve İncil gibi, semavî kitaplarda yer alan yüzlerce işaret, peygamberliğinden evvel vâki olan bir o kadar bişaret, gaybtan haber veren hâtif ve kâhinlerden gelen nice şehadet ve binlerle ancak ifade edilebilecek sayıdaki mucizelerle de teyit ve tasdik edilmektedir. Bunun yanında getirdiği dinin hakkâniyeti de O&#8217;nu teyit eden başka bir delildir. Ayrıca, Zâtında gayet kemaldeki övünülecek ahlâkı; vazifesiyle alâkalı o güzellerden güzel seciye ve karakteri, bu cümleden olarak, kuvvetli imanını, sağlam itminanını ve son derece güvenilirliğini gösteren fevkalâde takvası, fevkalâde ubûdiyeti, fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metaneti; davasında son derece sadık olduğunu güneş gibi ve apaçık göstermektedir.</p>
<p>İstersen gel, Asr-ı Saadet&#8217;e, Arap Yarımadası&#8217;na gidelim. Hayalen olsun O&#8217;nu vazife başında görüp, ziyaret edelim&#8230; İşte bak: Fizyonomisiyle, yaşantısıyla, güzelliğin doruk noktasında seçkin bir Zât&#8217;ı görüyoruz ki, elinde mucizeler gösteren bir kitap, lisanında hakikatleri açıklayan bir hitap, bütün insanoğluna, belki cin, melek ve daha başkalarına belki bütün varlığa karşı ezelî bir hutbeyi tebliğ ediyor. Âlemin yaratılış sırrı olan acip muammayı, hall ve şerhedip, kâinatın sırrı olan kapalı tılsımı açıp, keşfederek, herkese sorulan, bütün akılları hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müthiş büyük sual olan: &#8220;Necisin?&#8221;, &#8220;Nereden geliyorsun?&#8221;, &#8220;Nereye gidiyorsun?&#8221; suallerine ikna edici, makbul cevap veriyor&#8230;</p>
<p>İşte bak: Şu geniş adada vahşi, âdetlerine mutaassıp ve inatçı çeşitli kavimleri, ne çabuk o kötü âdet ve vahşi ahlâklarını onlardan söküp atarak, ne kadar güzel ahlâk varsa onları böyle güzel ahlâkla donatıp, medenî milletlere ve bütün âleme muallim ve üstad eyledi. Bak, değil zâhirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Kalblerin sevgilisi, akılların muallimi, nefislerin terbiyecisi ve ruhların sultanı oldu!.&#8221;<sup>[60]</sup></p>
<p>Ey Ruhlarımızın Sultanı! Sen ruhlarımıza sultan oldun, ruhlarımız da Sana kurban olsun! Lütfeyle, kabul buyur&#8230;!</p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, cihad 52; Müslim, cihad 28.<br />
[2] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/86; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6/426, 7/354.<br />
[3] Buhârî, cihad 84; megâzî 31.<br />
[4] Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.<br />
[5] Buhârî, edeb 39; Müslim, fedâil 48.<br />
[6] Buhârî, fedâilü&#8217;l-ashab 2; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 1.<br />
[7] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/137.<br />
[8] Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-kebîr, 8/200.<br />
[9] İbn Mâce, et&#8217;ime 30; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 2/64.<br />
[10] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/231; Ebû Ya&#8217;lâ, Müsned, 10/491.<br />
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 5/63.<br />
[12] Buhârî, isti&#8217;zan 26; Müslim, cihad 64; İbn Hacer, el-İsâbe, 3/85.<br />
[13] Ebû Dâvûd, edeb 152; İbn Mâce, dua 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/253.<br />
[14] Taberî, Câmiu&#8217;l-beyan, 15/3; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/110.<br />
[15] Buhârî, enbiyâ 31; Müslim, fedâil 159-160.<br />
[16] Buhârî, enbiyâ 24; Müslim, fedâil 166-167.<br />
[17] Buhârî, megâzî 12; Tirmizî, nikâh 6.<br />
[18] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/201-202.<br />
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 2/281.<br />
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/8-9.<br />
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/13.<br />
[22] Müslim, fedâilu&#8217;s-sahabe 128; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/123.<br />
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/188.<br />
[24] Buhârî, fedâilü&#8217;l-ashab 20.<br />
[25] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/631.<br />
[26] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/43.<br />
[27] Bezzâr, Müsned, 5/395.<br />
[28] Buhârî, fedâilu&#8217;l-ashab 5; Müslim, fedâilu&#8217;s-sahabe 221-222.<br />
[29] Deylemî, Müsned, 4/160.<br />
[30] Buhârî, iman 8; Müslim, iman 69-70.<br />
[31] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/66.<br />
[32] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/39.<br />
[33] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/50.<br />
[34] İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtü&#8217;l-kübrâ, 8/414-415.<br />
[35] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/30.<br />
[36] Buhârî, cenâiz 32; Müslim, cenâiz 15.<br />
[37] Nur sûresi, 24/26.<br />
[38] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 2/19.<br />
[39] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 1/326.<br />
[40] Müslim, cihad 3; Tirmizî, siyer 48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/352.<br />
[41] Buhârî, cihad 147-148; Müslim, cihad 3, 24-25; Tirmizî, siyer 48; Ebû Dâvûd, cihad 82.<br />
[42] Buhârî, ahkâm 35; Nesâî, âdâbu&#8217;l-kudât 17.<br />
[43] Buhârî, megâzî 45; Müslim, iman 158.<br />
[44] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/164.<br />
[45] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/299-300; İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtü&#8217;l-kübrâ, 2/106; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/181-182.<br />
[46] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 5/55.<br />
[47] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/167-168.<br />
[48] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/189-192.<br />
[49] Müslim, imâre 167; Ebû Dâvûd, cihad 23.<br />
[50] Buhârî, cihad 80; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 42.<br />
[51] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/178.<br />
[52] İbn Hacer, el-İsâbe, 3/587.<br />
[53] el-Hâkim, el-Müstedrek, 3/539.<br />
[54] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/255; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/158.<br />
[55] Buhârî, menâkıb 8; Müslim, birr 63; münafikûn 1.<br />
[56] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/102; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 7/324-325.<br />
[57] İbn Esîr, Üsdü&#8217;l-gâbe, 4/134.<br />
[58] Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 6/401.<br />
[59] Müslim, imâre 169; Ebû Dâvûd, cihad 23.<br />
[60] Bediüzzaman, Sözler, 19. Söz, 1, 2, 3 ve 7. Reşhalar (mealen).</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-liderde-olmasi-gereken-hususiyetler/">Bir Liderde Olması Gereken Hususiyetler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
