Yazarlar

Şükür | Esra Kaya

 

Bir İstanbul sabahı… Kahvaltı yapmadan sokağa fırladığım için olsa gerek,
kan şekerim ziyadesiyle düşük. Metrobüs, yük vagonuna dönmeden yetişmeliyim.
Eski filmlerde bir cepheden bir cepheye asker sevkiyatı yapılır ya… Metrobüsün
hali de böyle işte…

Önümde yaşlı bir teyze, ürkek ses tonuyla önünden geçen gence soruyor:
– Mecidiyeköy’e hangi taraftan bineceğim evladım?
Gösteriyor genç. Gencin cevabıyla yetinmeyip birkaç kişiye daha soruyor
teyze. Garipsiyorum. Teyze çok mu kuruntulu, yoksa yaşadığımız dünya mı
tekinsiz? İkisi de olabilir aslında. Yoluma devam ediyorum.

Köşede çekirdekli simidini sevdiğim, güzel bir fırın var. Ucuz da… Girişte
nefis bir ekmek kokusu karşılıyor beni ama simit kalmamış . Üzülüyorum, sonra 
camdan Suriyeli bir çocuğun parkasını ve esmerce ellerini görüyorum.

Esefleniyorum kendime. En temel ihtiyaçlarını karşılayamazken insanlar, şu
üzüldüğüme bak. Vicdan bu, sızladı bir kere. Zihnim kadar dağınık çantamı
karıştırıyorum. Hah, buldum bir beşlik! İki poğaça ve iki meyve suyu alıyorum.
Sessizce yanına gidiyorum çocuğun. Çömelmiş köşesine duvarın, başını kollarının
arasına sıkıştırmış, öylece duruyor. Görmüyor beni. Bacağının altına doğru iteleyip
poşeti, vicdanım tarafından rahat bırakılmanın hazzıyla, olay mahallini terk
ediyorum.

Yolculuğum sürüyor. Hızlı adımlarla yolun karşısına geçeyim derken acı bir
ses geliyor arkadan, irkiliyorum. Bir bakıyorum ki eski model, kırmızı, modifiye bir
araçla drift atıyor bir genç. Verdiği rahatsızlık, attığı havadan kaç galon büyük, bir
bilse, acep yapar mı?
Nihayet geldim. İşim, ikinci yuvam, ekmeğim, her şeyim… İşini sevmeyen
insanlara acıdım birden. İnsan, neredeyse ömrünü verdiği meşgalesini, ekmek
kapısını sevmezse ayakta duramaz ki!

İkişer ikişer çıktım merdivenleri. Kapıya bakarken görüyorum onu. Elinde
litrelik suyu, ara ara içiyor, bir yandan da kapıyı seyrediyor. Dudaklarında belli
belirsiz bir kıpırtı…
-Buyrun, kime bakmıştınız?
Derin bir uykudan uyanır gibi kendine geldi.
-Bbbenn?Şeyy…

Bir an hatırlayamadı sanki. Kısa bir sessizlikten sonra:
-Ha evet, Leyla Hanım’la görüşecektim.
-Buyrun benim.
-Dün telefon etmiştim. Akasya’daki ev için…
-Erkencisiniz, dokuz buçuğa sözleşmiştik yanlış hatırlamıyorsam.
-Şey ben biraz sağlamcıyımdır. Trafikte filan sıkıntı yaşayıp geç kalırım, diye
erken çıkmıştım yola.

-Gidelim o zaman.
Dün telefonun ucundaki titrek ses, şu an gördüğüm nahif silüetle birleşince
zihnimde anlam kazandı sanki. İki sokak ötedeki eve giderken konuştuk biraz.
Üniversite ikinci sınıftaymış. Gazetede görmüş ilanımızı. Görünce çok sevinmiş.

Aylardır ev arıyorlarmış. Artık ümitlerini kaybetmek üzerelermiş.
-Bu muhitte öğrenciye kimse ev vermek istemiyor. Kendileri, çocuklarını
okutmak için paralanıyorlar. Ama iş, başka çocuklara el uzatmaya gelince imtina
ediyorlar, dedi acı acı gülümseyerek.

-Şey, ev sahibi Osman Amca biraz pimpiriklidir, o da öğrenciye vermeyebilir.
Donuklaştı. Sesindeki suküt-u hayali fark etmemek mümkün değildi.
-Bakın, merak etmeyin. Evi temiz kullanırız. Parayı vaktinde öderiz.
Üzüldüm. İki sene önce ben de öğrenciydim, öğrenci adam- derecesi kişiden
kişiye değişmekle birlikte -garibandır. Yardım etmek lazım, lazım da Osman
Amca’yı iyi tanırım. Çok düşkündür evine.

Şansa bak, bakacağımız dairenin hemen altında oturuyor Osman Amca. Bu
da demek oluyor ki kiraya verse bile, şu kağıt gibi duvarlardan geçen her ses,
9Ünzile Teyze’nin –Osman Amca’nın eşi- sinirlerini zıplatacak, Osman Amca da iki
ayda bu garipleri kapı dışarı edecek. Ümidim kırılmaya başlıyor ufak ufak.
Zile basıp bekledik bir müddet. Neden sonra Ünzile Teyze’nin başı göründü
camda.

-Leyla kızım sen mi geldin? Yanındaki kim?
-Ünzile Teyze, arkadaş daireye bakmak için geldi. Osman Amca evde mi?
-Pek bi küçük görünüyor, öğrenciyse filan istemem ona göre.
Gayri ihtiyari dönüp yüzüne baktım kızcağızın. Derince iç geçirdi,
ümitsizliğimizi zirveleştirmişti bu tavır. Teselli etme ihtiyacı hissettim.
-Hemen üzülmeyin, bi Osman Amca gelsin, belli olmaz.

Sebebini bilmiyordum ama deli gibi istiyordum yardım etmeyi. Komisyon
meselesini bile unutmuştum tamamen. Osman Amca’nın sesiyle kendime geldim.

-Leyla, hoş geldin kızım. Evladım, sen de hoş geldin. Gelin bakalım içeri.
Ünzile, bir çay koy kızlara.
-Yok Osman Amca, benim başka randevularım da var. Eve hızlıca bakıp
çıkalım olmaz mı?
-Neyse, borcun olsun, buyrun bakalım.

İkinci kattaki eve çıktık beraber.
Otuz yıllık bina, köhneliği merdivenlerden belli, ama temiz en azından. Aile
apartmanı nezihliği var binada. Ev gayet aydınlık ve ferah… Kirası da uygun sayılır.
-Ne iş yapıyorsun kızım, kiminle kalacaksın?

-Öğrenciyim amca, dört arkadaşımla kalacağız inşallah.
Osman Amca, “Bunu niye getirdin ki?” der gibi bir bakış fırlattı bana. Cevap
verme ihtiyacı hissettim.
-Bu kızcağızlar, çok temiz insanlar Osman Amca. Hem öğrenciler garibandır.
Sahip çıkmak lazım.

Osman Amca, aldırmaz bir tavırla kıza döndü.
-Evladım, bak ben seni tanımam, bilmem. Diyeceğim o ki: Biz burada
neneyle birlikte sakin sakin yaşayıp gidiyoruz. Bu yaşa gelinceye dek başımız
fazlasıyla ağrıdı. Bırakın bundan sonra ağrımasın.
-Ama amcacığım…
Konuşturmadı Osman Amca. Biz de başımız önümüzde çıkmak zorunda
kaldık.

Çok mahcuptum çok. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Toparlamak istedim.
-Başka bir yer bakalım. Abim gelmiştir ofise. Sorarız şimdi.
-Zahmet etmeyin. Nafile uğraşıyoruz.
Tuhaf bir durum… Her zaman müşteriler gelir, belki beş görüşmeden bir ikisi
olumlu sonuçlanır, diğerleri eli boş döner. Bu kız, yüreğimde bir tele dokundu,
onu titretti sanki. Eli boş dönmesini istemiyordum.
Kapının önünde vedalaştık. Israrıma rağmen çıkmadı yukarı.

Ofise çıkar çıkmaz olanları abime anlattım.
-Yok Leyla, Osman Amca ölür de vermez öğrenciye o evi.
-Abi, ikna etmenin bir yolu olmalı. Kızcağız çok istiyordu.
-Leyla, Osman Amca’nın kızını biliyor musun sen?
-Yoo, onların çocukları yoktu ki!

-Vardı, bundan 15 yıl kadar önce bir tane kızları vardı. Üniversiteye
gidiyordu. Başka bir ildeydi. Arkadaşlarıyla kalıyormuş. Soba zehirlenmesi
neticesinde bir arkadaşı ve Osman Amca’nın kızı vefat etmiş. Cesetleri bir hafta
sonra bulunmuş. Bu sorumluluğun altına girmez Osman Amca, hele onları
gördükçe biricik kızını hatırlamayı hiç kaldıramaz.
Etkilenmiştim. Ne kadar kendi halimde yaşıyorum, diye düşünmeden
edemedim. Burnumun dibinde yaşayan, neredeyse her gün gördüğüm bu
insanların, kapalı perdelerin ardında nasıl acı çektiklerini anlayamamışım.

-Abi, ben son kez şansımı deneyeceğim.
Abim: “Boşuna, gitme!” dediyse de konuşmalıydım. Vicdanım yeniden
yakama yapıştı sanki. Ah iç ses! Beni zorla cennetlik edersin umarım.
Zili hızlı hızlı çaldım.

-Osman Amcaaa!!!
Telaşla cama çıktı Osman Amca. Niyetim telaşlandırmak değildi tabi.
-Osman Amca, çay var mı?
-Tabi kızım, ben de bir şey oldu zannettiydim. Gel buyur!
-Geleyim Osman Amca. Kolay gelsin Ünzile Teyze.
Selamlayıp içeri girdim.

– Osman Amca, rica ederim dinle beni. Ben bugünkü öğrenciler için
konuşmak istiyorum. Ben çok üzüldüm. Gencecik çocuklar… Sen yardım etmezsen
ben yardım etmezsem kim yardım edecek. Dinimiz, muhtaçlara el uzatmayı
emretmiyor mu? Aylardır ev arıyorlarmış. Kapılar hep yüzlerine kapanmış. Bak,
gelmişler güzel güzel ilim öğreniyorlar. Vatanlarına, milletlerine hayırlı bir evlat
olacaklar. Senin de çorbada tuzun olsun. Hadi verelim şu evi.
Osman Amca önce duraksadı. Sonra titrek bir ses tonuyla konuşmaya
başladı.

-Leyla, seni evladımız gibi severiz bilirsin. Ama biz bu kızcağızların vebaline
girmek istemiyoruz. Benim kızıma sahip çıkmadılar diye zamanında çok isyan
ettim. Ya biz de bu çocuklara sahip çıkamazsak? Onların da başına bir şey gelirse…
Hem onları gördükçe kızçem gelir aklıma hep.

-Ama Osman Amca, inanıyorum ki siz daha bir farklı bakıp gözetirsiniz
onları. Aileleriymiş gibi sahip çıkarsınız. Hem sen, onların ailelerini daha iyi
anlarsın. Belki de giden bir kızının yerine, beş kızın olacak.
Birbirlerine baktılar Ünzile Teyze’yle. Gözleri doldu ikisinin de.
-Tamam, çağır gelsin dedi. Endişesi yüzünden okunuyordu.
-Allah razı olsun Osman Amcacığım. Siz onlara sahip çıkıyorsunuz, Rabbim
de ahirette size sahip çıksın.

Dualarla uğurladılar beni. Acıları tazelenmişti belli. Ama çok büyük hayırlara
vesile olacaktı bu iş, hissediyordum. Mutluluğum tarifsizdi. Hemen aradım.
Ümitsiz bir ses tonuyla telefonu açtı. Müjdeli haberi verdiğimde, sevinçten
telefonu düşürdü elinden. Arkadan sevinç çığlıkları yükseldi sonra. Bu kadar
sevineceklerini ben bile tahmin etmemiştim.

Aradan üç ay geçti. Öğrenciler taşındılar. Ünzile Teyze, anneleri gibi habire
yemek taşıyıp duruyor. Osman Amca tadilat, tamirat ne varsa hallediyor. Kızlar da
hem güvende olmanın hem de aile sıcaklığı görmenin mutluluğu içindeler…
Ne garip değil mi? Adına bazen nasip bazen dua dediğimiz o gizli saikle,
Rabbim ne güzel işlere sevk ediyor insanı! Bir tarafa muhtaç olduğu himayeyi
ikram ederken diğer tarafın yaralarını sarıyor. Onlara lütufta bulunurken benim
gibi birine de vesileliğin hazzını yaşatıyor. Şükür bunları gösterene diyor benim “İç
ses”. Şükür,şükür…

Hizmetten | Esra Kaya

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu