Yazarlar

Şeytanın dört taraftan gelmesi ve atf-ı cürümler

Daha önce Şeytanın çok profesyonel olmasından bahsetmiştik.  Bu böyle olduğu gibi, bu düşmanın içimizdeki işbirlikçisi olan nefislerimiz de çok  yaralı, türlü türlü hastalıklarla müptela ve perişan bir haldedir. Üstad Hazretleri `Ahireti bildikleri halde dünyayı ahirete tercih ederler” ayet-i kerimesinin hem ebced hesaplarıyla, hem de manasıyla bu asra baktığını ifade etmektedirler. Bu asrın manevi açıdan çok problemli olduğuna ayet-i kerime de vurgu yapılmaktadır. Manevi bir meclisde Üstad’a “Ey felâket ve helâket asrının adamı” hitabında belirtildiği gibi, felaketlerin ve helaketlerin birbirini takip ettiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.

Üstad Hazretleri bu zamanı çok güzel tasvir ettikleri bir yerde şöyle ifade etmektedirler: “Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı, bir küçük haneyi tamir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor; ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen  müfsit âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umûmî ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun, bâhusus avam-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esaslar ve cereyanlar ve şeâirler kırılmasıyla, bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi Kur’ân’ın i’caziyle o geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve îmanın ilaçları ile tedavî etmeye çalışıyor.”

Şeytan’ın her cihetten saldırması…

Fethullah Gülen Hocaefendi, “Ayette Şeytan insanlara dört cihetten saldıracağını söylüyor, bunu nasıl anlamalıyız?” sorusuna cevap verdiği yazısında şu iki rivayeti paylaşmaktadırlar: “Ayette dört cihetin zikri, şeytanın vesvese verme gayretindeki ciddiyete işaret içindir. Yani o, mümkün olan her cihetten geleceğini söylemektedir. Peygamber Efendimizden (sav) nakledilen şu hadis-i şerif de bunun tefsiri gibidir:

“Şeytan, Ademoğlu için İslam yolunda oturur ve: “Babalarının dinini terk mi edeceksin?” der! O da şeytana isyan edip Müslüman olur. Sonra hicret yolu üzerine oturur ve “Yerini yurdunu terkedersen garip kalırsın.” der. Mü’min yine onu dinlemez ve hicret eder sonra cihad yolu üzerinde durur, o muhacir mü’mine “Savaşa gidersen öldürülürsün, malını taksim, karını nikah ederler.” der. O da bu son engeli de aşar ve yoluna devam eder.

İşte bu haber, şeytanın vesvese verme konusunda mümkün olan her yolu denediğini göstermektedir. Dört cihetin zikredilip, üst ve altın zikredilmemesindeki hikmet ise, insanın ruhî saadetlerinin gitmesini tevlid edecek kuvvelerin, bedenin zikrolunan yerlerine yerleştirilmesi sebebiyledir.

Ayrıca şöyle bir rivayet de vardır: Şeytan bu sözü söyleyip dört ciheti sayınca, melekler, insanlara acıyıp Cenab-ı Hakk’a şu niyazda bulunurlar: “Ey Rabbimiz! Eğer şeytan onları bu dört cihetten istilaya kalkarsa insanlar nasıl kurtulacaklar!.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk da onlara şu hitapta bulunur: “İnsan için iki yön kaldı: Üst ve alt. Saygı ile ellerini yukarıya doğru kaldırır; dua ve huşu ile alnını yere koyarak secde ederse, onun yetmiş senelik günahını affederim.””

Bu kadar şartların aleyhimizde içtima ettiği bir ortamda ayakta kalabilmemizin yolu bu iki hususla mümkündür. Kul, kendi acz ve fakrını idrak içerisinde başı yerde ve her şeye gücü kuvveti yeten Kudret-i Sonsuz’a ve bütün sebepler elinde olan Müsebbibül Esbab’a teveccüh etmek suretiyle menzil-i maksuduna varacaktır.

Şeytanın kullandığı taktiklerden önemli bir kısmı Üstad Hazretleri tarafından Hücümat-ı Sitte risalesinde ele alınmıştır.

Havf/Korku damarı ve ümitsizliğe düşürme…

Bunlardan bir tanesi de insanlarda olan havf/korku damarının kullanılmasıdır.  Korku damarı, günümüzdeki şer şebekelerinin de kullandıkları bir yoldur. Bu damarı hem söylemleriyle hem de icraatlarıyla sürekli beslemek suretiyle insanları gittikleri hak yoldan vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Sürekli olarak hizmet insanlarına yapılan cadı avı, açlık, susuzluk, hapis ve işkenceler ile tehdit etmeleri hep bu amaca yöneliktir.  Benzer şekilde yurt dışında bulunan insanların bile bir şekilde kaçırılarak Türkiye’ye getirilmeye çalışılması ve her türlü haklardan mahrum edilen insanların yurt dışına çıkmalarına izin verilmemesi de bu kategoride ele alınmalıdır.

İşin ilginç olan tarafı ise, dünyada ülkenin itibarını sarsmasına rağmen, yapılan hak ve hukuk ihlallerinin dünya kamuoyunda ülkeyi çok zor durumda bırakmasına rağmen,  yapılan bu zülümlerin alenen işlenilmesi ve devleti en üst seviyede temsil eden makamların resmi beyanlarına kadar girmesidir. Üstelik bu durum bir iki defaya mahsus da değildir ve sürekli olarak tekrar edilmektedir.

Bilinçli ve bir program dahilinde gerçekleştirdikleri bu muameleler ile hizmet insanlarını ümitsizliğe düşürmek, kuvveyi maneviyelerini sarsmak ve korku damarının da yardımıyla davalarından vazgeçirmeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden de yaptıkları zülümleri değişik meclislerde, toplantılarda, bazen de medyada hikaye etmektedirler.

Bu zülümlere maruz kalan hizmet gönüllülerinin yaşadıkları mağduriyetleri dile getirmek suretiyle bütün dünyaya duyurmaları, bir kamuoyu oluşturmaya çalışmaları ve bu şekilde bir çözüme ulaşılabilmesi adına gayretleri tabi ki çok önemlidir ve gereklidir. Fakat yukarıda ifade edilen şer şebekelerinin uygulamakta oldukları taktiğin de farkında olarak bunu yapmaları gerekmektedir. Bu hususta kullanılacak dil ve hadiseleri takdim şekli oldukça önemlidir.  Bu hadislerin paylaşılması adına kullanılan dil insanların ümitlerini kıracak şekilde olmamalıdır. Menfiliklerin paylaşıldığı yerlerde ümitleri de kamçılayacak bir takım beyanlar kullanılmalı, yer yer hadiselerin perde arkasına da dikkat çekilmelidir. İnsanların kuvvey-i maneviyelerini sarsmayacak kelimeler seçilmesine dikkat edilmeli, maksada hizmet etmeyen ama muhatablarında zarara neden olabilecek detaylardan kaçınılmalıdır. 

Atf-ı cürümler hortlağı!..

Diğer taraftan hadiselerin meydana getirdiği hislerin etkisiyle atf-ı cürümlere girmekten ve bu şekilde musibetleri ikileştirmekten uzak durulmalıdır. Tevfik-i ilahin en mühim bir sebebi olan vifak ve ittifakımızı sarsacak şekilde beyanlarda bulunulmamalıdır.

Hocaefendi bamtellerinde bu hususların üzerinde çok önemli tahşidat yapmaktadırlar: “Bazen, belâ ve mesâib karşısında, balyozların başa inip-kalktığı hengâmda, atf-ı cürümler mülahazası baş gösterir: “Falanlar böyle yapmasalardı, filanlar şöyle yapmasalardı, biz de bunlara maruz kalmazdık!” gibi tamamen şeytanın dürtüleri ile atf-ı cürümler başlar; dilden-dudaktan dökülen şeyler ama şeytanın dürtüleri ile, başkalarını, en yakınındakileri karalamalar başlar. Elin-âlemin ayrıştırmasına onlar da iştirak ederler. Âlem ayrıştırıyor, bölüyor, milleti birbiriyle boğuşturuyor, yaka-paça haline getiriyor; şeytan durur mu? Çok tekerrür eden, Hazreti Pîr’e ait söz: “Umûr-i hayriyenin muzır mânileri olur; Şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar!”

Hocaefendi bu durumlarda kenetlenmek gerektiğinden ve bunun tevfik-i İlahînin en büyük bir vesilesi olduğunu ifade ettikten sonra aynı konuyu şöyle devam ettirirler: “Böyle durumların hortlağı, atf-ı cürümdür. Birden bire aranızda -bakarsınız- bir kısım hortlaklar oluşmuş. Belki başkalarının deyip-ettiklerine destek olma mahiyetinde bir kısım uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. Kuvve-i maneviyenizi kıracak şeyler söyleyebilirler. Bence bunlara aldırmayarak, kulak tıkayarak, bu mevzuda o zift neşriyata kulak tıkayarak -ki bunlar, nöron kirleten şeylerdir- esasen kendi vazifenize, kendi meselelerinize bakmalı, konsantre olmalısınız; eskiler “im’ân-ı nazar” derlerdi, im’ân-ı nazar etmeli, fikren dağınıklığa girmemelisiniz.

Hocaefendi, Şeytanın bu durumları nasıl kendi lehine kullandığını da çok enfes bir şekilde ele almaktadırlar: “Şimdi Şeytan, “Yahu iyi bir fırsat, tam; şimdi ben bu insanlarda atf-ı cürüm duygusunu tetiklemeliyim! Elimde hazır körük var, vesvese körüğü var; bu körük ile bunların üzerine gitmeliyim, o ateşe benzin sıkmalıyım. Bunlara, birbirlerini tecrim ettirmeli; ‘Senin yüzünden oldu! Bu iki tane, üç tane Süfyân ikna edilemez miydi? Yaptığımız şeylerden bazıları onların adına yapılamaz mıydı? Bazı yerlerde bir-iki tane filo onlara verilemez miydi? Bir-iki yerde onların adı bayraklaştırılamaz mıydı?’ demek suretiyle makul gibi şeyler söyletmeliyim.” der. Dürtükler şeytan… “Yahu ben bu hazır tabloyu çok iyi değerlendiririm. Nasıl değerlendiririm? Bu defa da mağduriyete, mazlumiyete, mehcûriyete, mahkûmiyete, muzdarriyete, mutazarrıriyete -diyeyim-, mahrumiyete, mütezelliliyete (tezellül yaşamaya, münkesiratü’l-kulûb olmaya) maruz kalmışlar. Hazır bu türlü şeylere maruz kalmışlarken diğer arkadaşlarına, hususiyle başlarındaki büyüklerine, serkârlarına karşı bunları ayaklandırmalıyım! Sürekli bunların aleyhinde onları dürtmeliyim, konuşturmalıyım!” falan… Böyle bir pozisyonu değerlendirebilir, hafizanallah..”

Kaynak : Tr724 | Osman Şahin

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı