Yazarlar

Sen bizi affet be Bahadır!| RECEP ATICI

Kim bilir neler yaşadın be Bahadır! Senin yaşadığın acıları paylaşamadığımız için affet bizi. Lafa gelince “acılar paylaşıldıkça azalır” dedik amma paylaşamadık senin acını. On altı yaşında intihar etmek dışında çok, ama çok daha fazla alternatifin olmalıydı. Ama biz ağır aheste hareket ettik, o senin ihtiyacın olan alternatifi önüne koyamadık. Ah Bahadır, kimseye anlatamadın mı içini acıtan o ızdırabı? Eskiden olsaydı, sana sımsıkı sarılacak dostların olurdu. Ya da omzunda ağlayabileceğin bir baban. Başını okşayacak bir öğretmenin, sıcaklığında kendini rahatlatacak ve senin yüzüne tebessüm edecek ağabeylerin olurdu.

Sen ömrünün baharında nasıl oldu da hayallerinden vazgeçtin? Nasıl oldu da küstürdüler seni gençliğin o en parlak günlerinden? Seni nasıl usandırdılar güne yeniden doğmaktan? Çok mu yalnız kaldın, çok mu itildin? Karlar mı yağdı güvendiğin dağlara?

Bir sen değilsin be Bahadır. Hangi birine ağlayalım? Hangi birine kızalım? Lanet olsun bunu sana reva görenlere ve seni bu hale koyanlara! Ve senin yaşadıklarına karşı sen yokmuşsun gibi yapanlara! Biliyorum meşrebimizde nefret ve intikam duyguları olmamalı. Ama dahasına dayanamıyoruz artık. İnandığımız değerlerin gereği, herkesi sevmek ve affetmek mizacımız. Ama yapamıyoruz. Çünkü bıçak kemiğe dayandı ve sen ve senin gibi yüzlercesinin başına gelen buna benzer hadiseler sabrımızı çok zorluyor be Bahadır!

Sen benim gibi öğretmen olan bir babanın oğluydun. Ama sana, sabah akşam zift kanallarından ve sokaklardan hep bir teröristin ve vatan haininin oğlu olduğun hatırlatıldı. Kin ve nefret dolu gözlerle bir sırtlan gibi hep seni parçalamak istediler. Arkandan konuştular, alaylı bir şekilde gülüştüler. İçlerinden daha arsız ve hayasız olanları yüzüne tükürmek istedi belki. Öğretmenlerin şefkatle seni kucaklamak yerine senin itilip kakılmana seyirci kaldılar. Açıktan destek olmaya haydi diyelim ki korktu, ilgilenemedi; sana bakıp az tebessüm eden bir öğretmenin bile mi olmadı? Seni bu halinle hayal edince, karlı dağlarda açlıktan ve soğuktan yarı donmuş, saklanacak yeri olmayan ceylanlar gibi titreyişin geliyor gözümün önüne. Kanadı kırık Leyleklere sahip çıkan bu neceip! millete ne olmuştu ki? Tarihine küsmüş, mensup olduğu milletine ve öz değerlerine yabancılaşmış, idealsiz ve yarınsız nesiller için ilk defa Cengiz Aytmatov’un kullandığı “mankurtlar” sürüsüne mi dönüşmüşlerdi? Öyle olmasaydı tüm bu olanları keyifle izler miydi bir toplum! Bunca mezalim karşısında hısım, akraba, konu komşusu, eş-dost sesini yükseltmeli değil miydi? Daha düne kadar en dürüst, en temiz ve her yönüyle takdir gören insanlar olarak bildiğimiz bu insanlar nasıl oldu da bir gecede terörist oluverdi diye hiç sormadıklarına göre demek ki hepsi mankurtlaşmışlar.

Sen işte böyle bir ortamda yaşamıştın son dört-beş yılını. Bu mankurt toplum, içindeki bastırılmış sadist duygularla sana yaşattıkları bu acıdan haz duymuş olmalı ki ‘ne oluyoruz’ deme cüretini gösteremediler. Sen, babanın ve annenin acısını arttıran bir ceza idin onlar için. Zira senin gamın ve kederin arttıkça, babanın ve annenin acısı artacaktı. Diğer çocuklara olduğu gibi, sana da “Zaten büyüyünce o da bilmem ne olacak!” dediler. Senin yanında babana-annene bıkmadan usanmadan bin bir hakaretler ettiler. Varsa birkaç akraban bayramlarda olsun “Üzme tatlı canını, biz yanınızdayız” deme yerine bilmiş bir ifadeyle “E, biz babanı ananı uyarmıştık zamanında!” diyerek seni kahretmekten haz aldılar. Hapishane kapılarında, babanı ziyarete gittiğinde itilip kakılırken, devletin o asık suratı seni canından bezdirmiş olmalı. Necip Fazıl’ın “Çatık kaş.. Hükûmet dedikleri zat…” dediği kişileri orada tüm çıplaklığıyla, sana göstermiş olmalı ceza evi personeli.

Babanla aynı takımı tutuyor ve onunla maç izlemekten haz alıyordun. Ama şimdi tuttuğun takımın maçlarını bile izlemek sana keyif vermiyordu. Çünkü yanında maçları beraber izlediğin baban yoktu. Sana şefkatle kucaklayan bir babayı çok gördüler. Ve şimdi o olmadan gelecek babalar gününden kaçar olmuştun. Geçmişteki mutlu ve huzurlu günleri özlemiş bir şekilde yatağa girdiğinde burnunun direği sızlayarak gözyaşlarını akıttığın günler az değildi. Bazen rüyanda olsun geçmişe gidebilmeyi umdun. Fakat senin rüyalarını da çalmışlardı karabasanlar. Sana “tatlı rüyalar” diyen bir baban olmadığı için artık rüya yerine her gece kâbus görüyordun.

Artık o kadar bitmiş ve tükenmiştin, o kadar umudunu yitirmiştin ki böyle bitip tükenmeden üzerine gelen zulmü kaldıramadın ve tek bir hamlede bitirmeyi hedefleyerek ölüm celladını kendi ellerinle davet ettin. Zira öyle olmasaydı geride tek satır bir mesaj bile bırakmadan, aniden gider miydin? Hayır, hayır sen böyle bir vedayı bile hak etmediğimizi düşünmüş olmalısın. Haklısın, biz bunu hak etmiyoruz belkide. Fakat seni yıllarca bağrına basan ailene olsun bir elveda deseydin. Belli ki köşeye sıkışmış, yanıp tükenmiştin. Yalnızlık, güvendiğin dağlara yağan kar, sürekli matem sürekli yas, takat getirecek gücünün kalmaması, dost ihaneti, kadere isyan… Bilemiyorum bunların hangisi seni bu meçhul yola sürükledi.

Ah be Bahadır, keşke içine düştüğün bu karanlıklardan tutup seni çekip çıkarabilseydik. Keşke senin kederini ve gamını gidermeye mecalimiz olsaydı. Amma biz de ağır yaralı olarak hayata tutunmaya çalışıyoruz be Bahadır. Gerçi bu bahanemiz olmamalıydı. Zira biz yaşatmak için yaşamalı ve senin imdadına koşmalıydık. Bu da bizim ayıbımız. Onun için yazının başlığını “Sen bizi affet be Bahadır!” dedim. Ruzu mahşerde inşaallah sen bizim mazeretimizi kabul edersin. Rabbim de bizi affeder. Her şeyi sonsuz rahmetiyle sarıp sarmalayan Rabbim seni de bağışlasın.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu