Aktüel

Şeb-i yelda ve bir yolculuk hikayesi..

ŞEMSİNUR ÖZDEMİR

Yılın en uzun gecesi şeb-i yelda. 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece.. Hakikatte benim de ömrümün en uzun gecelerinden biriydi 2 yıl önce. Herhalde hiç uyumamışımdır, çünkü sabah gün doğmadan akıbeti belirsiz bir yola çıkacaktım 3 çocuğumla birlikte.. Hem eşyaların son kontrolleri, hem yolculuğun üzüntüsü ve heyecanı uyutmamıştı..

Yola niyet etmiştim ama, sonunda nereye varacağımdan emin değildim. Günün sonunda ya bambaşka bir ülkede özgür bir muhacir, ya da karanlık bir zindanda mazlum olmak vardı. Yıllardır yaşadığımız sıkıntılar üzerine “Öz vatanında garip, öz yurdunda parya” muamelesi gördüğümüz kendi ülkemizden ayrılmak için ailece bir karar vermiş, kaderin bize açtığı her türlü ihtimale razı olarak yola çıkıyorduk.

Hz. Resulullah’ın hicret yolculuğuna çıkarken Mekke’ye son bir kez bakıp “Beni buna mecbur etmeselerdi senden ayrılmazdım” dediği gibi son kez bakıyordum vatanımın yollarına, dağlarına, semalarına..

O günün 22 Aralık gibi manidar bir tarih olduğunu çok sonraları fark ettim. Doğrusu o günlerde bunun duygusallığını yaşayacak ruh halinde değildim.

Öğlen vakti, İstanbul’da havaalanındayız. Günün ilk ışıklarıyla İzmir’den gelmiş, aktarma yapacağımız uçağı bekliyoruz. Ailemden bizi uğurlamaya gelen 3 kişinin haricinde kimsenin haberi yok bu yolculuktan. Eğer olumsuz bir şey olur da gidemezsek sessiz sedasız eve dönelim, çocuklar da yıpranmasın, diyorum. Hatta çocuklar bile tam olarak nereye, neden ve niye şimdi gittiğimizi bilmiyor. Bu yaşta her şeyi bilmeleri gerekmiyor, diyorum. Gidince anlatırım. Şimdi boş yere o küçük masum kalpleri korkuyla, endişeyle dolmasın..

Bir taraftan 3 yıl önce aynı yerde aynı günlerde yaşadığım hayal kırıklığını hatırlıyorum. Çocuklarımın babası aylardır Silivri’de tutukluydu. Beni de alırlarsa hem babasız hem annesiz kalacaklardı. Bu korku ve endişelerle en kısa zamanda vizesiz bir ülkeye gitmeyi planlamış, biletlerimizi alıp yola çıkmak için buraya gelmiştik. Eşi tutuklu olan kadınların da pasaportlarının iptal edildiğini duymuştum ama kesin bir şey yoktu. Bundan emin olmanın tek imkanı bir şekilde yola çıkmaktı. İki sene devam eden Olağanüstü Hal öyle hukuksuz, karanlık bir dönemdi ki, gidip pasaportumun durumunu sormam bile tutuklanma sebebi olabilirdi. Eğer bu yolla çıkmayı denemezsem ve başıma bir şey gelirse hayatım boyunca ‘keşke deneseydim, belki gidebilirdim’ diyecektim.

2016 Aralık ayının ilk haftasıydı. Eşimle açık görüş yapmış, belki son kez olduğunu düşünerek sarılmış, çocuklar farkında olmasa da vedalaşmıştık aslında. Ve o gün çocuklara eve uçakla döneceğimizi söylemiştim. Eğer uçakta bir sorun olursa, ki bu her zaman mümkündü, o durumda yine otobüsle dönecektik bir gün sonra. İkizlerimiz henüz 6 yaşındaydı ve eğer gidemezsek üzülmelerini, dahası başkalarına anlatmalarını istemiyordum. 12 yaşındaki büyük oğlumuz ise olan bitenlerin farkında, yaşından önce olgunlaşmış, yolda izde annesine yardımcı, kardeşlerine göz kulak olan bir delikanlıydı artık.

O gün işte yine bu havaalanında pasaport kontrolünden geçmeyi beklerken, pasaportumun ‘iptal’ edildiği söylenerek özgürlüğe gidişimiz engellendi. Çocuklar bavullarla bir kenarda beklerken gözaltına alındım. Karakola götürüldüm, bana saatlerce sürmüş gibi gelen bir vakit bekletildim. O nezarette ettiğim duaları, hissettiğim o çaresizliği, Yunus peygamberin balığın karnında yaşadığı o iç içe geçmiş karanlıkları duyuşumu asla unutamam. Ardından sorgu faslı başladı. Sorular.. sorular.. Nihayetinde Rabbimin inayetiyle pasaportuma el konularak serbest bırakılışım, hüzün ve sevinç arasında karmaşık duygularla eve dönüşüm ve sonrasındaki her an kapıya geleceklerinin endişesiyle geçen yıllar.. (o dönem ayrıca anlatılmalı belki..)

İşte aynı yerde yine benzer bir yolculuk için bekliyoruz. Ne tuhaf, orada en sevdiklerimle belki son kez birlikte oturmuşken bazen havadan sudan ordan burdan konuşuyoruz, az sonra ayrılacağımızı bilmiyormuş gibi. Birbirimize hatırlatmak istemiyoruz olabilecek zorlukları. Gözlerimiz dolu dolu ama akmasınlar diye tutuyoruz kendimizi. Çocukları doyuruyoruz bir taraftan.. pahalı da olsa ne isterlerse alıyoruz, belki bu son görüşmedir, Allah bilir..

Nihayet veda vakti.. son kez el öpmeler, sarılmalar, Allah’a emanet etme’ler.. Pasaport kontrolü için sıradayız. Dilimde Yasin-i Şerif’in 9. Ayeti “ve cealna min beyni eydihim sedden..” Ya Rabbi Resulünü Mekke’deki o katil sürüsünün tuzağından kurtardığın gibi bizi de selamete çıkar.. Pasaportları kabindeki memura veriyorum. Açıp bakarken kalbim yerinden fırlayacak. Bir memurun tek kelimesi ile her şey değişebilir. Ya Müfettihel ebvab..! Hayırlısıyla aç kapılarımızı Allah’ım..!

“Hanımefendi geç kalmışsınız” diyor memur. Ne için, diyorum, sesimi normal tutmaya çalışarak. Hayatta cevabını duymaktan en çok korktuğum soru bu belki de.. “Uçağa binmek için” diyor, “Kalkmasına az kalmış da..” Hay Allah, öyle mi, hemen gidiyoruz, hadi çocuklar acele edin.. Mühürleyip uzattığı pasaportları alıp iç kısma geçiyoruz.

Allah’ım şükürler olsun.. Gidiyoruz..  Çocukları öpüyorum tek tek.. Allahım şükürler olsun.. “Anne neden bu kadar seviniyorsun?” ikizlerden biri soruyor.. Ah oğlum, bir bilsen bu ânın kıymetini.. gidince her şeyi anlatacağım size..

Ve kapıların gerisinde dualarla, göz yaşlarıyla el sallayan sevdiklerime bakıyorum, hem hasretle hem sevinçle.. Tekrar vedalaşıyoruz uzaktan uzağa..

Şeb-i yelda’nın ardından, gecenin kısalmaya günlerin uzamaya başladığı o gün, biz de arkamızda yıllarca süren bir geceyi bırakıp aydınlık olmasını umut ettiğimiz bir geleceğe ilk adımı atıyorduk. Kendi ülkemizdeki karanlık, boğucu, her dem korku dolu iklimden sonra, özgürce yaşayacağımız bir geleceğin umut kırıntısına ulaşmak bile çok değerliydi.

22 Aralık yeni bir hayata attığımız ilk adımın tarihiydi. O yüzden, ne kadar kaygılı, korkulu olsa da sonrasında gelen ferahlık ile ailemiz için önemli bir dönüm noktası..

22 Aralık muhacirliğimin ilk günü.. Yeni bir hayata doğum günüm.. Ömrüm oldukça, ayrılığın acısıyla özgürlüğün sevincini birlikte yaşayan kalbimin heyecandan duracak gibi çarptığı o anları, o günü, o mekanı unutmayacağım..

Elbette sonrasında da imtihanlar yaşadık, çünkü dünya böyle bir yer. Şeb-i yelda’dan sonra günler uzamaya başlasa da yine bir müddet gecelerden daha kısadır, değil mi? Fakat Rabbimden haya ederim, kendi ülkemdeki baskı ve korku ikliminden kurtulduktan sonra yaşadıklarımıza sıkıntı demeye. Çünkü bu dünyada her şeyden önce asıl olan “hürriyet”tir. Üstad Bediüzzaman’ın “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam” sözünün hakikatini iliklerimize kadar duyduktan sonra, ayağımıza değen çakıl taşlarının ne hükmü olur?

Geride bıraktığım yeri ve orada hâlâ devam eden karanlığı, bir çıkış yolu bulmak için bekleyen mazlum, masum insanlarımızı, anneleri, çocukları, zindanlardaki Yusuf yüzlüleri asla unutmadım, bu mümkün değil. Rabbimden her an dileğim, duam o ki, özgürlüğümün, muhacirliğimin ve ‘dışarıda’ olmanın hakkını vermeyi nasip etsin. Ve elbette, sıkıntıda, darda, zor şartlar altında bir ferahlık bekleyen herkese bir an önce hayırlı kapılar açsın. Rabbim topyekûn insanlığın karanlık günlerini nihayete erdirip aydınlık günlerini başlatsın.

(Not: Bunları yaşadıklarımızı unutmamak ve paylaşarak kayda geçirmenin gereğine inandığım için yazdım. Şahıs olarak önemli biri olmasam da, bu devirde yapılan zulümlerin, yaşatılan travmaların anlatılması, yazılması, tarihe not düşülmesi de bir vazifedir. Lütfen sizler de yaşadığınız her türlü hak ihlalini, yolculuklarınızı, duygularınızı vb yazın, anlatın, paylaşın. Eğer biz kendi tarihimizi bütün hakikatleriyle yazmazsak, başkaları onu kendi istedikleri gibi yazacaktır.)

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu