Hikayeler

Sarı boncuğun gurbeti | Gökhan Bozkuş

Soğuk bir kış günüydü. Henüz kararmamıştı hava. Ninemin elinde teşi, yün eğiriyor. Annem, ablamın önlüğünü dikiyor ; babam ise elinde kehribar tespih , dışarıda yağan karı izliyordu. Biz ise sobanın etrafında daire çizmişcesine kızarmaya başlayan dilim patatesleri izliyorduk. Hepimiz heyecanlı , hepimiz beklenti içinde ilk kızaran patatese uzanmayı bekliyorduk ama büyük ablam bir zabıta misali elinde süpürge , ayakta bekliyordu. Tabağa koyacak ve eşit paylaşacaktı. Cips nedir bilmezdik . O patatesin kokusu ve tadı bambaşka olurdu o zamanlar.

Çok farklı bir musiki hakimdi odaya. Makina sesi yok, sadece biz. Ninemin dizinde dönen teşi, babamın elindeki tespih ve sobanın üzerinde kaynamaya başlayan su güğümü, kızaran patatesler ve dışarıda hafif bir rüzgâr uğultusu… Bir an bozuldu insicam. Dağıldı o seslerin büyüsü. Cam kenarında divanda oturan babam, dizleri üzerine doğruldu ve dağılan tespihin taneleri , kafesten gökyüzüne kanatlanan kuşlar misali yayıldılar odaya. Her birimizde ayrı telaş , ayrı bir heyecan. Babam öfkeli ve gergin, biz sevinç içinde ve coşkulu… En fazla ben toplayacağım telaşı.

O zamanlar büyüklerimizin cebinde mutlaka bezden bir mendil olurdu. Çok amaçlı bir mendil. Sobanın borusunde ütülenen ve sonra minderin üzerinde katlanarak yeleğin sağ cebine konan o mendil şimdi bir sergiye dönmüştü. Topladığımız güneş renkli turuncu kehribar tespih tanelerini oraya koyuyorduk. Babam ise ablamın getirdiği yeni ipe diziyordu onları. Bir anlık firkatı tadan tespih taneleri şimdi yine anaç görevi gören imamenin eteklerine bağdaş kurmuş ve omuz omuza dizilmişlerdi. Zannedersiniz ki imame halay başı, onlar ise heyecanlı birer düğün ahalisi.

Çocukça bir muhayyileye düşen metaforlar işte. Biz babama bütün tespih tanelerini getirdiğimizi zannediyorduk ama öyle değilmiş. Bir tane eksik, dedi babam. O gün tüm odayı alt üst ettik ama yine de bulamadık o kopan taneyi. Kaz kanadından yapılmış minik bir fırçamız vardı. Annem onunla yokladı sobanın kenarlarını. Ama yoktu. Ninem teşinin sivri ucuyla yokladı divanın köşelerini. Ama yoktu. Eksik kalmamalıydı o tespih. Ninem içinde boncuklar olan kapaklı bir kutu getirdi ve döktü divanın üstüne. Hiçbiri benzemiyordu babamın tespihine. Ama tespih eksik de olamazdı. Mecburen limon sarısı bir boncuk ile tamamladı babam tespihini ve son düğüm atıldı. Aradan birkaç saat geçmişti. Hava kararmış yemekler yenmişti. Aynı kare yine yine tekrar etmişti. Babamın bir elinde sigara diğer elinde tespih cam kenarında oturuyordu. Tespihin her dönüşünde artık çıkan sesler değil de o limon sarısı boncuk dikkatimi çekiyordu. Gözlerim onu izliyordu. Gözlerim onda kayboluyordu. Evinde değildi o boncuk. Yerinde değildi. Yuvasında değildi.

Evet kapalı bir kutuda olmaktan iyiydi belki de ama yine de gurbetti onun adı. Yine garipti onun adı. Kimbilir bir zamanlar onun da aynı rengi taşıyan kardeşleri vardı ve onları kucaklayan imame. Ninem uyurken bizlere hikayeler anlatırdı. Hangi hikayeyi anlatayım diye sordu bir gece. Sarı boncuğu anlat nine dedim. Onu babama vermiştin ya. O boncuğun kardeşleri de olmalıydı. Onun hikayesini anlattı bize. O gece bize anlattığı hikayeden midir bilmiyorum suyun üzerinde yüzen sarı boncuklar o günden sonra çokça girdi düşüme. Yıllar sonra öğrenmiştim ninemin sarı boncuk remiziyle suda boğulan küçük oğlunu. Babamın küçük kardeşi selin ardından aynı o tespih tanesi gibi karışmış suya. Ve bir daha bulamamışlar. Ninem günlerce ağlamış. Kimbilir o sarı boncuk hikayesi ile onu hatırladı, kimbilir…

Aradan bir yıl geçti . Kaderime yazılan göç hikayemin ilk adımı olan köyden Ankara’ya taşınacağımız gündü. Evin önünde bekleyen Kırmızı kamyona eşyalarımızı taşıyacak ve hatıraları ve yaşanmışlıkları geride bırakarak ayrılacaktık. Sekiz yaşındaydım henüz. Ben bile üzülürken genç bir kız olarak o eve gelen ninem; eşini ve küçük oğlunu o evde yitiren ninem kimbilir neler neler hissediyordu. Gözlerinde bulgur bulgur yaşlar. Mavi masmavi gözlerinde derin mi derin bakışlar. Elleriyle yokluyordu bomboş kalan oturma odamızda ve bir an tabandaki çatlağı farketti ve kaldırdı tahtalardan birini. Köşede turuncu kehribar boncuk. Hani o gün arayıp da bulamadığımız turuncu boncuk. Toz içinde olan o boncuğu ninem adeta evladına sarılır gibi aldı avucuna ve mendiliyle siliverdi.

Masmavi gözlerindeki yaşlar daha da artmaya başlayan ninem kimbilir o yapayalnız kalmış boncukta ne hikayeler ne dehlizler gördü. Kelimeler hiçbir zamam sözlükteki gibi değildir yaşadıkça anlıyorum. Her nesneye yüklenen anlam o kişinin kalp aynasında o nesnenin taşıdığı silüet ile doğru orantılıdır. Ayrılığı , hicranı, yerinden yurdundan olmayı, yapayalnız bir kenarda kalmayı bilenler anlayacaktır ninemin boncuklarda okuduğu hikayeyi. Ve aradan geçen onca zaman ve yaşanmışlıklar ardından şimdi ben … Şimdi ben otursaydım ninemin dizlerine. Neler neler anlatırdım sarı boncuk ve turuncu boncuk üzerine…

Hizmetten | Gökhan Bozkuş

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu