Yazarlar

Şakadan Evlilik Olur mu? | Prof.Dr.Suat Yıldırım

Bu soruya “Olur!” diyen tek kişi çıkmaz. Ama evlendikten sonraki uygulamaları ile: “Niçin olmasın ki? Pek âla olabilir” diyen çok kişi çıkar. Bu tablo sadece şimdiki durumda değil, nesillerden beri halkımızın tarihî uygulamalarında da görüldü. Belki de evlilik kurumunu ciddiye almayan yaygın tutum, kadınlara yapılan haksızlıkları önlemek için ilahî takdire fetva verdi. Türkiye’de Cumhuriyetten sonra nikâh akdi, aile içinde bir odada yapılan, bir nevi saklı ve yaptırımı olmayan bir akit olmaktan çıkarıldı ve resmî Belediye nikâhı mecburiyeti yürürlüğe konuldu.
Fakat halkımız bu nikâhı dînen gerçek nikâh saymadı. Dînî yönden meşruiyet sağlamak için, sonraları “dînî nikâh” adı verilen nikâhı, mutlaka yapılması gereken bir akit saydı. Bu, resmiyet dışında bir uygulama idi. Ama vazgeçilmez, olmazsa olmaz bir şart görüldü. Çünkü Müslüman toplumda: “Dinî nikâh yaptırmadım, buna lüzum görmüyorum” diyen, böyle bilinmek isteyen tek aile bile bulamayız.
Ama halkımız bir çelişki içine girdiğini pek fark etmedi. Halkımızın mutlaka şart gördüğü bu dinî nikâhın hükmünü uygulayıp  uygulamadığı konusu üzerine ciddiyetle eğilmek gerekir. Bu kanaatimin gerekçesini az sonra açıklayacağım.
Dinî nikâhın üç rüknü vardır:
1- Tarafeynin, Evlenecek karı ile kocanın kabulü
2-Şahideynin, iki şahidin tanıklığı
3-Mehr’in belirlenmesi. Mehir, nikâh akdi sırasında, kocanın  maddî imkânlarına göre karısına vermeyi üzerine borç aldığı hatırı sayılır bir maddî değerdir.
Uygulama genellikle şöyle olur: Nikâhı kıyacak İmam efendi, gelin ile damadın babaları, iki şahit ile gelin ve damat adayı evlerindeki bir odada oturur. Bir çok durumda, gelinin akrabasından bir erkek onun vekili olarak onun yerine bulunur. Mehr-i müeccel (evlendikten sonra kocanın eşine vereceği mehir) belirlenir. İmam efendi duadan sonra gelin hanıma: “Allah Teala’ın emri , Peygamber Efendimiz (a.s.m)’ın sünneti üzerine ve aranızda belirlediğiniz (mesela 90 cumhuriyet altını) mehr-i mücceli alman şartı ile falanı koca olarak kabul ettin mi?” deyip ikrarını alır. Sonra damat beye: “Allah Teala’ın emri, Peygamber Efendimiz (a.s.m)ın sünneti üzere ve şu miktar (mesela 90 cumhuriyet altını) mehr-i müecceli karına vermen şartı ile falanı karı olarak kabul ettin mi?” diye ikrarını alır.  Sonra şahitlerin tanıklığını da aldıktan sonra, onları karı-koca ilan ederek hayır duası ile akit tamamlanır.  Birkaç dakika içinde cereyan eden bu sözlü akit, büyük ekseriyetle yazı ile kaydedilmez. Bir müddet sonra –iş ciddiye alınmadığından- mehir miktarı da unutulup gider.
Bir çok durumda nikâhtan önce ebeveynler şöyle bir temennide bulunurlar: “Resmî nikâh ileride olacak. Fakat nişanlılık döneminde adayların görüşmeleri haram olmasın diye nikâh istiyoruz”. Benim onlara teklifim hep şu olmuştur:  “Dinî nikâhı resmî nikah tarihi belirlendikten sonra yapmanız iyi olur. Nişanlıların yalnız çıkmaları gerekmez. Nişanlı kızımızın kendi evindeki bir odada, yine yalnız oturup konuşabilirler”. Çünkü resmiyeti olmadığından ciddiye alınmayan bu dinî nikâh, ileride mahzur çıkaracak bir uygulama olduğundan doğru değildir. İleride nişan bozulup evlilik gerçekleşmeyince yapılan evlilik akdi oyuncağa dönmekte, çok olumsuzluklar yaşanmaktadır.
Takriben kırk yıl içinde, ısrar üzerine kıydığım otuz-kırk kadar nikâh akdi olmuştur. Şöyle yapmaya çalıştım: İmkan nisbetinde iki aileden de yakın akrabalar bulunsunlar. Böylece yeterli asgarî bir aleniyet bulunsun. Evlenecek gelin hanımın vekili değil, akit sırasında bizzat kendisi bulunsun. Ona hitaben. “Mehr-i mu’acceli aranızda zaten uyguladınız, ama mehr-i müeccel’in miktarını istemek senin hakkındır. Damat adayımızın maddî imkânına göre teklifini  çekinmeden bildir” demişimdir. Böylece adaylar ve ebeveynler arasında bir pazarlık esprisi içinde mehir miktarı hazır bulunan kitle tarafından da hafızalarda kalacak şekilde belirlenmiş olurdu. Sonra bir kâğıda “Dinî Nikâh Akdi” başlığı atarak, gelin ile damadın kimliklerini, şahitlerin kimliklerini, ebeveynlerin kimliklerini, mehir miktarını yazarak, imzalarını, yer ve tarihi de belirterek hazırladığım belgeyi gelin hanıma verip “Bu senin evlilik senedindir”. Bunun fotokopisini de bilahere unutmaması için de damat beye verirsin” derdim.
Demek ki mehir konusunda, aslında matlub olan şudur: Mehir, kocanın maddî imkânına göre üzerine almış olduğu bir borçtur.  Tamamını birden ödeyemiyorsa evlendikten sonra ödeme planı yaparak, eşinin bu hakkını gönül rahatlığı ile verip hem sevgisini artırmalı, hem de bu borçtan kurtulmanın rahatlığını yaşamalıdır. Ama öyleleri var ki borcu olduğunu hatırlamıyor bile. Daha az bir kısmı hatırlıyor, ama helal ettirmek için karısını zorluyor. Eğer rızası olmaksızın dil ucundan bu helalliği alırsa, ahirette o “esköteğin” hakkından kurtulamaz (Bu tabir “mazlum kadın” anlamındaki “eksik etek”in Güneydoğu ağzındaki kısaltılmışı olup, tam yerini bulduğu için kullandım).
Borcu ilk fırsatta ödemek gerekirken, maalesef uygulamada mehrin evlilik sonrasında ödendiği çok nadir. Benim tecrübelerim, ödeyenlerin yüzde beşi zor bulduğunu gösteriyor. Halbuki bu bir borç akdidir. Evlenme öncesinde, yazılmasa dahi, bir iki dakika içinde konuşulup 10-30 sene öncesinde uçup gitmiş bir laf değildir. Borcunu kabul ederek ödemiyorsa günah kazanır. Borçlu olduğunu inkâr ediyor, bu hakkı umursamıyor, bir nevi bu ilahî hükmü geçersiz sayıyorsa, imanı bile tehlikeye girer. Ayette Cenab-ı Allah, mehrin tamamını vermemek şöyle dursun, az bir şey eksiltmeyi bile haram kılmaktadır: “Boşadığınız eşinize, yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın. Boşamaya sebep uydurup göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu?” (Nisa suresi, 20 Mealde “Yüklerle” diye açıklanan miktar ayette “kantar” olarak zikr edilir. Bazı tefsirlerde “kıntar” hakkında seksen bin dinar altın veya bir öküz derisi dolusu altın gibi miktarlar verilirse de  Fahreddin Razi gibi çok müfessirin tercihi  ile “sınırsız miktar, yüklerle” demek tercih edilebilir).
Hüküm bu olunca, mehir borcunu uygulamayan, birkaç istisna bile çıkmaması gerekir. Fakat Müslümanların yaşadığı gerçek durum şudur:  Kocanın yıllarca ödemeyi geciktirerek haksızlık yaptığı şöyle dursun, boşarken derhal vermesi gerekirken, hiçbir şey  vermemeyi kural haline getiren yüzlerce vak’a görüyoruz. Allah az bir şey eksiltmeyi bile haram kılarken, koca kılı kıpırdamadan tüm borcun üstüne yatıyor. Üstelik bunu dindar olanlar bile yapıyor. Adetâ ödeyenler istisna. Dinî nikahla evlenip mehir borçlarını ödemeyenlerin yapmaları gereken, dünyada ödeme fırsatı varken  eşlerine borçlarını vermeleri, tamamını ödeyemiyorlarsa taksit yapmalarıdır. Mehri iptalden başka evlilik konusunda irtikâb tehlikesi yoklanan, kaçamak aranılan bir başka haram da “muvakkat nikâh” yani “müt’a” nikâhıdır ki nasib olursa bir başka yazımda ele almaya çalışacağım.
Kaynak: Prof. Dr. Suat Yıldırım | Samanyoluhaber

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu