Yazarlar

Şahısları kutsama ya da indirgeme | Ahmet Kurucan

Sadece Müslümanlar değil, başka dinlere mensup insanlar da dahil genelde doğu toplumlarının kadimden bu yana devam edegelen temel özelliklerinden biridir şahısları kutsama ya da indirgeme. İfrat ve tefrit; vasat yok. Siyah ve beyaz; gri tonlar yok. “Ya bizdensin ya da onlardan!” klişesi ile ifade edilen hakikatin hâkim olduğu bir dünya görüşü.

Kimdir bu kutsanan şahıslar? Bir: Din adamları, cemaat liderleri, tarikat şeyhleri. Belki size garip gelebilir ama Hz. Peygamber (sas) bile bu zihniyetin bir kurbanı. Kendisi hiç istememesine, istememesi bir yana aksi istikamette onlarca hadis ve pratik hayatındaki bunu reddeden uygulamalarına rağmen hem de.

İki; siyasi liderler. Kabile ve aşiret şeyhlerinden tutun bir mahallenin muhtarına, oradan bir ülkenin bakanına, başbakanına ve cumhurbaşkanına kadar.

Üç; yelpazenin sağından soluna her safhasında yerini alan çeşitli ideoloji ve doktrinlerin fikir mimarları, âteşîn savunucuları.

Daha onlarcasını sıralayabilirim. Hepsinin ortak paydası toplumsal karşılıklarının olması ve sevenleri tarafında insan-üstü özelliklere sahipmişcesine kutsanması.

Neler diyorlar ve ne yapıyorlar?

Şahısları kutsama ya da indirgeme | Ahmet Kurucan 2

“İnsanın dini, siyasi, ideolojik anlamda kendisine rehberlik yapan kişileri sevmesi kadar tabii bir şey olamaz. Dolayısıyla onların sözleri ve eylemleri övmesi kategorisinde değerlendirilebilir.”

Evet, böyle denilebilir ama keşke öyle olsaydı. Kutsama ile sevme ve övme arasında derin bir uçurum olduğunun bilinci içindeyim. İnanın bana öyle olsaydı sevme ve övme derdim. Zira insana saç-baş yoldurtacak, “yok mu bu işin orta yolu” dedirtecek cinsten söz ve eylemlerden bahsediyorum. Kimliğini ve kişiliğini dini, siyasi ve ideolojik liderine teslim etmiş veya grup aidiyetinde bulmuş, sürü psikolojisi içinde hareket eden kişilerden söz ediyorum. Gözlerinin önünde cereyan eden hadiselere bakmayan, baksa da görmeyen, görse de anlamayan ve anlamamakta ısrar eden tipler. Tasavvufi kavramlara ifade edecek olursam, kesrette vahdeti, vahdette ferdiyeti yakalayamamış insanlar bunlar. Ne kimliklerini ne kişiliklerini bulmuş ve ne de kendilerini gerçekleştirebilmiş insanlar! Heyhat!

“Belki size garip gelebilir” kaydıyla söylediğim Hz. Peygamberin de kutsamaya kurban olma meselesini kısaca açmak isterim. Ne dediğimiz ve ne demek istediğimiz net olarak anlaşılmazsa muhtemel zihin karışıklığına yol açabilecek bir mevzu çünkü. Şöyle ki, Peygamber Efendimizin (sas) yaşadığı toplumdaki peygamber tasavvuru, daha önceki peygamberlerin müntesipleri tarafından insanüstü özelliklerin kendilerine atfedilerek aşırı yüceltilmesi söz konusu olduğu için hem Kur’an hem de Hz. Peygamber ciddi uyarılarda bulunmuştur. Tevhid akidesini zedeleyecek, insanı ve İslami değerlerden insanları uzaklaştıracak, en basitinden faniye baki mertebesi verecek böylesi uyarıların yapılması tabiidir.

Şahısları kutsama ya da indirgeme | Ahmet Kurucan 3

Bakın Kur’an bu bağlamda ne diyor: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler geldi. O ölse veya öldürülse, gerisin geri mi döneceksiniz?” (3/144)

Bu ayetin, Uhud savaşında Peygamber Efendimiz’in öldürüldüğü şayiaları üzerine bazı sahabelerin kısa bir müddet için dahi olsa paniklemesi üzerine indiğini düşünecek olursanız, lafzın taşımış olduğu anlam şöyle olsa gerektir:

“Muhammed savaşta öldü şayiaları üzerine birdenbire şok oldunuz. Moraliniz bozuldu. Halbuki Muhammed ölümsüz bir varlık değildir; aksine o ölümlü bir varlıktır. Nitekim ondan önce de nice peygamberler geldi ve geçti. Şimdi siz o ölür veya öldürülürse tevhid davanızdan vazgeçip eski inancınıza mı döneceksiniz?”

Zaman, mekân ve olgu birlikteliği içinde ayete baktığınızda ne kadar anlamlı değil mi? Hz. Peygamberin beşer olduğu vurgusu ne kadar da güzel yapılıyor ve taşlar tam da zamanında yerli yerine oturtuluyor.

Hz. Peygamber’in beşerî özelliğini bir başka ayet şöyle vurgulanıyor: “(Ey Peygamber!) De ki o müşriklere: “Ben de yalnızca sizin gibi bir insanım. Ancak şu var ki bana Allah tarafından “Sizin ilahınız bir tek ilahtır” diye vahy olunuyor. Artık kim rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa, O’nu razı edecek işler yapsın ve rabbine kullukta hiçbir şeyi O’na şirk koşmasın.” (18/110)

Burada konumuz itibariyle ön plana çıkartmak istediğimiz unsur Hz. Peygamberin insan olduğu gerçeğinin vurgulanması. Ama en azından bunun kadar önemli ikinci bir unsur ise Hz. Peygamber’e neyin vahy edildiğidir. Zira Müslüman halkın muhayyilesinde bu ayet; “Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana vahyolunuyor” diye yer etmiştir. Ayetin hemen devamında yer alan “Ne vahy olunuyor?” sorusuna cevap aranmamış, bırakın bu soruya sorup cevap aramayı onun her bir sözü, fiili ve tasdikinin vahy kapsamında olduğu görüşü ayetin “Ancak bana vahyolunuyor” cümlesi ile temellendirilmiştir. 

Pekâlâ neden? Neden Kur’an, gözlerinin önünde 40 yıllık hayatına şahit oldukları, annesini-babasını bildikleri, kendileri gibi yiyen-içen, üzülen-sevinen bir kişi için bu vurguyu yaparak o topluma mesaj veriyor? Çünkü yukarıda bir cümleyle işaret ettiğim gibi, o toplumun peygamber tasavvuru farklı.

Onlar tıpkı eski kavimler gibi peygamber melek olacak beklentisi içindeler. (23/24; 41/14) Onun için “Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?” diyorlar. (17/94). Hz. Peygamberin elinden harikulade mucizeler görmek istiyorlar. Allah da buna karşılık: “Kendilerine tebliğ edilen şu Kur’an’ı sana göndermiş olmamız mucize olarak onlara yetmiyor mu?” diye cevap veriyor. (21/51)

Bu ayetler aslında bir taraftan müşriklerin bu tasavvurlarını diğer taraftan da müminlerin vaki ve muhtemel aşırı yüceltici tavırlarının yanlışlığını ortaya koyarak her şeyi yerli yerine koyan tembihatlardı. Nitekim Hz. Peygamber de Kur’an’ın mecburi istikamet olarak gösterdiği bu çerçevede ashabına aynı tembihatları yapar. İki hadis aktarayım.

Birincisi; “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı yücelttikleri gibi siz de beni yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde bana: “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.” (Buhari, Enbiya, 48)

İkincisi; “Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey Efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Allah Resulü bu sözleri duyar duymaz hemen konuşan şahsa müdahale ediyor ve diyor ki: “Ey İnsanlar! Sözlerinize dikkat edin ki şeytan size hükmü altına almasın, sizi aldatmasın. Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim. Vallahi beni, Allah’ın bana verdiği konumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız beni memnun etmez.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/153)

Sonra ne olmuştur? Bu yazıda kutsamayı ele aldığım için oradan devam edeyim. Hz. Peygamber hem ruh hem ceset olarak diridir denilmiştir. Hem de Kur’an’ın “Her insan ölümün acısını tadacaktır” (3/185) ve “Sen de öleceksin onlar da ölecek” (39/30) demesine rağmen.

“Rükû ve secdenizi tam yapın. Ben arkamdan sizleri görüyorum” (Müslim, Salat, 112, hadisinden hareketle Hz. Peygamberin kafasının arkasında veya iki kürek kemiği arasında iki tane gözü var demişlerdir. Hocaefendinin tabiriyle Allah Resulünü tam bir hilkat garibesi gibi gösteren avamca yaklaşımdır bu. (Fasıldan Fasıla,2/275)

Hadis ulemasının sıhhat kriterlerine göre uydurma dediği istikbalde cereyan edecek hadiselerle alakalı birçok rivayetler kendisine isnat edilmiştir. Gölgesinin yere düşmeyişi, kanının, idrarının ve gaitasının temiz olduğu yorumları ve daha neler neler.

Elleri ile yaptıkları putlara tanrı diye kulluk eden İslam öncesi Arap toplumunun sahip olduğu zihniyet ve peygamber tasavvurundan dolayı onları mazur gördük diyelim, ya sonraki nesillere ne demeli? 

Nitekim bu yaklaşımların büyük çoğunluğu sonraki dönemlere ait. Kaldı ki ben de bunu kaleme almaya çalışıyordum. Cemaat, tarikat, siyaset ve ideoloji liderlerini demiş ama Hz. Peygamber de bu kutsamanın kurbanı sözüne açıklık getireyim derken sözü uzatmış oldum. Haftaya devam edeyim inşallah.

Kaynak:Ahmet Kurucan | TR724

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu