Yazarlar

Şahinlerimiz uçtu | HARUN TOKAK

İlk kez bir yaz günü bakıyorum ‘mavi rüyalar’ şehri Antalya’ya Kepez Tepesinden .

Göklere başını uzatmış Toroslar, uç­suz bucaksız Akdeniz, derinlere doğru uzayıp giden uçsuz bucaksız yemyeşil portakal bahçeleri.

Daha ilk anda tatlı bir rüzgâr, içine çektiği portakal çiçekleri­nin kokularını, ılık dudaklarıyla yüzüme üflemeye başlıyor.

Alevli esen rüzgâr, tanıdık kokular taşıyor yüreğime.

Portakal bahçeleri, olanca kokularını üzerine boca ederek de­niz kenarında gezintiye çıkmış taze ve soylu bir güzele çevirmiş şehri.

Islak ve ışıltılı narenciye bahçelerinden gelen meltemler ok­şuyor saçlarımı.

Akdeniz minik dalgacıklarla kımıl kımıl…

Dağlar, denizler, Yüce Yaratıcı’nın ihtişamını haykırırken, ışıltılı portakal bahçelerindeki ağaçların dallarından diplerine rahmet damlıyor.

Antalya kızıl ışık banyosunda.

Otobüsümüz Kepez’den aşağı sarkınca sanki harareti gittikçe artan bir fırına giriyorum.

Terden sırılsıklam oluyorum.

Otobüs Şarampol caddesindeki Antalya Garajı’nda duruyor.

Otogar cazgırlarının tacizkar çığırtkanlıkları, dondurmacı, limonatacı, bayıltan arabesk nağmeleri arasında kulağımda belli belirsiz bir ezan sesi geliyor.

O ezan sesi, yabancısı olduğum bu sahil şehrinde aşina bir şeyler aradığım o ilk anlarda bana iyi geliyor.

Üstümde, ucuzluğa düşşsün de alayım diye günlerce vitrindeki fiyatını takıb ettiğim kurşuni renkte keten bir takım elbise var.

Bir elimde küçük bir çanta diğer elimde çantamdan daha değerli olan adres yazılı küçük bir kâğıt parçasını sıkı sıkı tutuyorum.

O kâğıt parçasını kaybedersem, ben de kaybolurum.

Yorgunum…

Külüstür bir otobüste sigara dumanından, ayak ve yumurta kokusundan, en gıcığıma giden horlama türlerinden beynim pelte gibi.

Peki, beni Kutup Yıldızı’ndan, ana-baba ocağından, işten güçten, daha pek çok gençlik hülyasından vaz geçiren, bu şehre getiren şey nedir?

Neden hiç bilmediğim bu şehirdeyim?

Kendi memleketime tayin isteyemez miydim?

Beynimde bir sürü soru, bir elimde küçük bir çanta, bir elimde adres Ticaret Odası sokağına doğru yürüyorum.

Bir dükkânın tabelasına mıhlanıyor gözlerim

“Libas Konfeksiyon”

Yorgun argın kendimi içeri atıyorum. Sıra sıra dizilmiş takım elbiseler, gömlekler, kravatlar, yazlık tşörtler…

Tezgâhın arkasında duran otuzundaki bir genç, tatlı bir tebessümle; ‘Hoş geldiniz’ diyor.

Portakal çiçekleri kadar hoş bir tebessümle karşılanmak beni rahatlatıyor. Dost bir yerde olmanın huzuru doluyor içime.

“Ben Harun, Harun Tokak” diyorum.

Geleceğinizi biliyordum anlamında yine tatlı bir tebessümle başını hafif öne eğiyor.

“Ben Hasan, Hasan Yılmaz, kısaca “Libas” derler.

Bu güzel şehirde güzel bir insanla karşılattığımı fark diyorum

“Antalya’da güzel günler yaşayacaksın” diyor kalbim.

Kırk yıl önce Antalya’da bana ilk tebessüm eden Hasan Libas’ın birkaç gün önce telefonuma acı bir mesajı düşüyor;

“Hasan Ağabeyi kaybettik”

Hasan Ağabey dediği Hasan Şahin…

Antalya’yı bana sevdiren iki Hasan’dan biri…

Telefonumdaki fotoğrafını buluyorum. Beyaz bulutların arasından gülen bir güneş gibi sevimli bir fotoğraf…

Eşimin yanına gidiyorum, fotoğrafı gösteriyorum, bakıyor bakıyor, “n’oldu” diyor.

“Yok artık’’ diyorum.

Yine sessizce odama geçiyorum ağlamanın tadına varıyorum.

Hasan Şahin, çok güzel bir insandı. Dost canlısıydı. Zarifti, zarafet sahibi idi. Gerçek bir beyefendi idi.

Çok varlıklı bir insandı.

Antalya 100. Yıl Caddesi’nde yüzlerce daireleri vardı. Arsaları, arazileri ile gayr-i menkul zengini bir insandı. Hayattayken bunların hepsini bağışladı. Allah’ın huzuruna tapusuz gitti.

Bu tarihte eşi benzeri az bulunan bir hadisedir.

Babası Ramis Hoca’nın vefatından sonraki günlerin birinde Hocaefendi kardeşlerini, teyzelerini, halalarını, akrabalarını topluyor;  “Ben bir yola girdim ve bu yoldan dönmeyeceğim” diyor. “Yol yakınken siz dönebilirsiniz, bizim böyle bir evladımız, kardeşimiz yok diyebilirsiniz bu yol dikenli dayanmayabilirsiniz ben yoluma siz yolunuza gidebilirsiniz”

Kahraman kardeşler, “Sen bizim kanımızsın canımızsın! Yürü biz de seninle birlikteyiz” diyor.

Kardeşlerden Mesih Gülen “Sadece Hocafendi ile birlikte olmamız yetmez “diyor. “Ahirete tapusuz gideceğimize söz vermemiz lazım. Babam vefatından birkaç gün önce hasta yatağında beni çağırdı.

‘Hocaefendi, cihan çapında bir hizmetin altına girdi, siz de ona yardımcı olunuz, bu gün nasılsanız bir ömür boyu öyle yaşayınız, eğer size birisi bir şeyler verirse sakın elinizi sürmeyiniz, doğrudan verilmesi gereken yere yönlendiriniz” dedi. Sonra da bana, ‘söz ver ahirete tapusuz gideceğine’ dedi. Bende, ‘baba sana söz veriyorum’ dedim. ‘Hayır oğlum! Bana değil Allaha söz ver’ dedi

Ben de, ‘Allah’a söz veriyorum, Ahirete tapusuz gideceğim baba’ dedim.

Kardeşlerin hepsi söz veriyorlar. Hocaefendinin ve hizmetin kredisini kullanarak hepsi varlık sahibi olabilirlerdi. Ama o muazzez kardeşler fakirane yaşamayı tercih ettiler.

Gidenler Ahirete tapusuz gittiler, geride kalanlar da tapusuz yaşıyorlar. Bizlere numune-i imtisal oldular, oluyorlar. Bu yolun töresi budur. Bu töreyi bozanlar bizim rehberimiz olamazlar.

Geçen ay vefat eden Mehmet Ali Hocamız da, “evlatlarım ben size dünya malı adına bir şey bırakamıyorum” dedi ve aramızdan ayrıldı.

Zorla elinden malı-mülkü alınarak şimdilerde tapusuz yaşayan ve Allah’ın huzuruna öyle giden ve gitmek için sırasını bekleyen insanların da elbette Hakk katında yüce değerleri olduğunu düşünüyorum.

Fakat bir insanın kendi hayatında iken ve kendi gönlü ile onca malı mülkü bağışlaması tarihin ender gördüğü hadislerden biridir.

Günümüzde bunun birincisini biliyorduk.

Mevlana diyarının infak kahramanlarından Büyükkoyuncu amca…

Menkul, gayr-i menkul ne kadar malı mülkü varsa hepsini bağışladıktan sonra Hocaefendi’ye, ”Hocam ben bütün malımı mülkümü hizmete bağışladım daha başka ne yapayım” diye soruyor.

Hocaefendi “Böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım” diyor.

İkincisi de Mavi Gökler ülkesinin infak kahramanlarından Hasan Şahin…

Antalya’nın iki güzel Hasan’ından biri olan Hasan Şahin de çok varlıklı bir insandı. Antalya’nın en değerli yerlerinde apartmanları, arsaları, arazileri vardı. Bütün varını yoğunu adına kurulan bir vakfa hepsini bağışladı. Allah’ın huzuruna tapusuz gitti.

Hizmet’te hiçbir kimsenin kalbini incitmeden giden bu zarif insan bir de onca hastalıklarına rağmen ömrünün sonlarına doğru davası için ülkesini terk etmek zorunda kaldı.

Ve bir gurbet diyarında önce hanımı Hacı Fatma Teyze sonra da kendisi bir zamanlar nice şehitler verdiğimiz Kosova topraklarına bir tohum gibi düştüler.

Şahinlerimiz birer yıl ara ile arka arkaya uçup gittiler.

Mekânları Firdevs olsun.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu