Hikayeler

Ruhum Kanatlı Benim | Esra Kaya

Yürüyordu. Kokuları rüzgarla etrafa yayılan mor zambakların arasından,
yükselen güneşe doğru… Güneş ışığı yüzüne yansıyor, yer yer gözünü alsa da
incitmiyordu. Her adımında belirginleşiyordu tebessümü. Zira yolun sonunda
babasını görüyordu.

-Ablaaa, ablaaa!

Gözünü açtığında kardeşinin yatağın etrafında en yaygaracı haliyle
koştuğunu gördü.

-Bırak bir sabah da kendim uyanayım be Ali! Offf, offf…

Bahar rüyalarından zemheri gerçeklere uyanmanın kederi sardı içini. Yine
bitti. En güzel rüyalarından biriydi ama her güzel şey gibi sona erdi. Haftalardır
görüyordu aynı rüyayı ve her defasında ilk defa görüyormuş gibi hissediyordu. Bu
sebepledir ki uyanmak istemiyordu.
Annesinin geceden başucuna bıraktığı suya uzandı. Hayret etti kendine.
Suyun yarısından çoğu bitmişti ama içtiğini hatırlamıyordu. Bardağın kenarına
tutunmuş, yavaşça aşağı kayan damlalara daldı bir müddet. Bir tanesi suya
kavuşmak üzereydi ki annesinin dingin sesini duydu:

-Melisa! Uyandıysan alayım kızım seni!

Ruhum Kanatlı Benim | Esra Kaya 2

Annesinin sesi, samuray kılıcı gibi tek hamlede üzerindeki karanlığı böldü.
Semalarındaki keder bulutları kaçıştılar dört bir yana. İstemsiz gülümsedi ve cevap
verdi:

-Uyandım anne! Seni bekliyorum.

Ses tonu değişmişti, nazlı bir sevinçle doğruldu. Gözü, kardeşinin açık
bırakıp gittiği kapıda, beklemeye başladı. Annesi şimdi gelirdi. Uyanmış mı benim
canım kızım, derdi. Gece mavisi perdelerini açar, “Hadi biraz oksijen alalım!”
diyerek odasını havalandırırdı. Lakin bir tuhaflık vardı. Annesi gelmiyor, gürültücü
kardeşinin de sesi duyulmuyordu. Bir endişe kapladı içini. “Yoksa yine mi?”

-Annneee! Niye gelmedin hala! Bak ağaç oldum burada, meyve veriyorum.

Derin bir sessizlik. Kalbi sıkışıyormuş gibi hissetti. Kollarıyla kendini sardı.
Gür ve uzun saçlarını, bir şeylerden gizlenmek ister gibi önüne döktü. Dilinde
annesinin öğrettiği dualar, sakinleşmeye çalıştı.
Saniyeler geçtikçe tedirginliği artıyordu. Gözünü sıkıca kapattı. Ancak
rahatlamak yerine bir türlü unutamadığı o günde buldu kendini. Hani o gün…
Sekiz yıl önce, sonbaharın, sarı yaprakları eteğine doldurup gittiği günlerden biri…
Yedi yaşlarındaydı. Mora çalan lacivert montu üzerinde, annesinin elinden sıkıca
tutmuş, otogarda dedesinin köyüne gitmek üzere bekliyordu. Kardeşi bebekti
daha. Babası aylardır görevdeydi, onunla buluşup köye beraberce gideceklerdi. İçi
içine sığmıyordu. Babası ona aldığı yeni oyuncaktan bahsetmişti. Babasını göreceği
için zaten sevinçliydi ama oyuncağı öğrenince heyecanı iki katına çıkmıştı. Zaman
geçmek bilmiyor, sabırsızlığı artıyordu, bacakları ağrımaya başlamıştı, tam
mızmızlanmaya başlarken babasını gördü. Elinde kocaman, süslü bir paketle karşı
perondan onlara bakıyordu.

-Babaaaa!

Melisa, bir anda annesinin elinden kurtuldu ve babasına koştu. Annesi ne
olduğunu anlamadan çoktan yola atlamıştı bile. Aradaki mesafe ne kadar da azdı
halbuki. Lakin çoğaldı, çoğaldı… Babasına ulaşamadı. Ayaklarının yerden
kesildiğini hissetti. Yerde buldu kendini. Şaşkın bakışlarla bir süre etrafı izledi.
Annesinin feryadı, ambulans sirenleri, babasının seslenmesi…

-Melisa! Kızım, iyi misin?

Elini sıkıca tuttu babası. Kötü bir şey olmuştu ve hayatının bir daha eskisi
gibi olmayacağını anlamıştı. Ama babası yanındaydı ya, korkmasına gerek yoktu.
Sonrasında maddi, manevi çok zor günler geçirdiler. Annesi onunla
ilgilenmek için öğretmenlikten ayrıldı. Babası da aynı sebeple aktif görevini
bırakarak daha pasif bir göreve geçti. Artık aylarca süren operasyonlara gitmiyor,
mesaisinden arta kalan zamanı da sadece onunla ve kardeşiyle geçiriyordu.
Annesi ve babasının hep yanında olmalarından mutluydu aslında. Ne var ki
hayatları artık eskisi gibi değildi. İkisi de mesleklerine ne kadar tutkuyla bağlıydı.
Ama vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Bu nedenle kendini suçlu hissediyordu.
Bazen isyan ederdi. Babası şefkatli sesiyle:
-Engelleri aşmadan kahraman olunmaz, derdi.
-Ama baba, bu engelin üzerinden atlamak mümkün değil!

-Doğrudur! Bu, diğerleri gibi üzerinden atlanarak değil, onunla yaşamayı
öğrenerek aşılan bir engel, deyip onu sakinleştirirdi.
Aradan yıllar geçti. Alıştılar engellerle yaşamaya. Alışılmıyordu aslında ama
ellerinde olanla mutlu olmayı biliyorlardı. Ta ki başka bir karanlık günle
rastlaşıncaya kadar… Yine böyle bir gün, bir sabah vakti kapıları çalındı. Babası
kapıyı açmaya gitti. Ama bir daha dönmedi. Yuvaları bu sefer de hiç anlamadığı
veya hayatı boyunca da anlamayacağı bir iftira ile sınanıyordu. Öte yandan bu
sınavda en ağır yük anneye düşmüştü. Bir yandan çocuklarına anne ve baba
olmak, bir yandan da bu haksızlığa karşı mücadele etmek zorundaydı.”

-Melisa! Melisa, kızım!

Annesinin omzuna dokumasıyla kendine geldi. Zor duyulur bir sesle:
-Anne, nerede kaldın, diye mırıldandı.
Annesi bu kadar kısa süre içinde kızına ne olduğuna anlam verememişti.
Şaşkınlıkla birkaç saniye kızının yüzüne baktı. Ardında toparlandı ve bir çiçeği
sever gibi nazikçe önce gözyaşlarını, sonra alnında biriken terleri sildi.
-Sana gelirken kapı çaldı. Kargo gelmiş. Bil bakalım kimden?
Annesi, kızının kucağına küçümen bir paket bıraktı. Dışındaki gazete yer yer
yıpranmış görünse de içinde kim bilir hangi sürprizleri barındırıyordu. Babasından
geldiğini anladı. Az önce yaşadığı korku, yerini merak ve heyecana bırakmıştı.
Paketi aldı, özenle açmaya başladı. Babası yine binbir özenle hazırladığı harika
hediyelerinden göndermiş olmalıydı. Yanılmamıştı. Kardeşine, süt kutusu gibi atık
maddelerden bir helikopter maketi, annesine ve Melisa’ya zeytin çekirdeğinden
birer bileklik yapmıştı. İlaveten her birine özel üç ayrı mektup yerleştirmişti.
Annesi ve kardeşi mektuplarını alıp farklı köşelere çekildi. Melisa da kendi
mektubunu merakla açtı. Zarfın içinden kurumuş, mor bir zambak çıktı. Hafif ve
tatlı kokusu üzerindeydi hala. Kokusunu içine çekti ve mektubu okumaya başladı.
Okudukça sanki kalbi ağırlıklarından, ruhu engellerinden kurtuluyordu.
“Ruhu kanatlı kızım, her zaman ziyaretime gelemesen de bil ki hayal
aleminde daimi ziyaretçimsin sen benim. Tekerlekli sandalye senin bedenini,
demir parmaklıklar da benim bedenimi hapsetmiş olabilir. Unutma! Özgür ruhlar
ve temiz vicdanlar asla hapsolmazlar.”
Melisa, annesinin yardımıyla tekerlekli sandalyesine oturdu. Penceresinden
dışarı, tıpkı rüyasındaki gibi yükselen güneşe baktı. Sonbaharın cömertçe sunduğu

renk festivalini izledi. Göçmeye hazırlanan kuşların birbirine seslenmelerini takip
etti. Sonra kendinin de onlarla birlikte göğe yükseldiğini, bulutların üzerinden
şehre, evlerine ve havalandırma boşluğunda tellere rağmen gökyüzünü seyreden
babasına baktığını hissetti. Ardından kurumuş zambağı bir kere daha koklayıp
içine dolan yaşama sevinciyle babasını tasdikledi: Evet baba! Ruhum kanatlı benim
ve her zaman gelemesem de senin daimi ziyaretçinim.”

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu