Yazarlar

Pozitif Dönüşüm | MEHMET YAVUZ ŞEKER

Tasavvufun üzerine kurulduğu temel prensiplerden birisi, insanın değişime açık oluşudur. Üzerini sürekli koyulaştırdığımız, altını çizdiğimiz yol, yolculuk kelimelerinin altında yatan mana da aslı itibarıyla budur. Yolculuk yapan insan, yaptığı işin tabiatı gereği hareket eder, ilerler, mesafe alır. Manevi yolculuğa azmetmiş bir mümin de bu yolculuğunda ilerler, mesafe alır, gelişir, değişir, dönüşür.

Değişime, dönüşüme açık olmak, manevi hayatın ana omurgasını oluşturur. Bu aynı zamanda, yüksek ahlaki değerlerle bezenmeye açık ve istekli olmakla da aynı manadadır. Bu bağlamda sufiler “tahalli” ve “taḣalli” olmak üzere iki kavram geliştirmişlerdir. Bu kavramların ilki “süslenme”, ikincisi Arapçadaki ha harfinin noktalısı olup “boşalma, temizlenme” manalarına gelmektedir.

Hak yolcusu hedefine doğru ilerlerken güzel ahlakla bezenmenin çabası içine girer. Yemesini, içmesini, konuşmasını, uyumasını, insanlarla münasebetini gözden geçirip düzenler. Bu hususlarda aşırılıkları varsa onları dengelemeye çalışır. Cenab-ı Hakk’ı zikir, O’nu hatırda tutma, unutmama adına namaz ve Kur’an tilaveti başka olmak üzere bütün vesileleri en iyi şekilde kullanır. Bütün bunlar, onun manen süslenmesi anlamına gelir. Zira mümin insanın süsü, zineti, yüksek ahlakıdır, ibadetleridir. Onun bütün bu cehd ve gayretleri aynı zamanda, eğer varsa, çok yeme, çok konuşma, çok uyuma, gaflet ve lüzumsuz vakit kaybı gibi negatif huy ve alışkanlıklardan arınmayla eş zamanlıdır. Yani tahallinin olduğu aynı vakitte taḣalli de gerçekleşir.

Bu değişim ve dönüşümü ifade eden bir diğer kelime ise “hâl”dir. Bu kelimenin ilk çağrışımında ehl-i hal denilen insanların vakur, ciddi, ağırbaşlı duruşları akla gelir ve sanki kelimenin anlamıyla uyuşmuyormuş gibi gözükür. Halbuki bu kişiler de aslında kendi seviyelerinde mesafe alan, ilerleyen, böylelikle değişim ve dönüşümlerini gerçekleştirmedeki süreci sürekli olarak yaşayan insanlardır. Zira kemâlâtın nihayeti yoktur. Bundan ötürü de bu süreç son nefese kadar devam edecektir.

Fani bir varlık olan insanın, Baki olan Yüce Allah’ı idrak etmede uçsuz bucaksız olması çok dikkat çekicidir. Aciz ve sınırlı insanoğlu, Sonsuz Zat’ı idrak etme söz konusu olunca adeta sahilsiz bir ummana dönüşmekte ve bitip tükenme bilmeyen bir potansiyelle idrak yolculuğunu devam ettirmektedir.

Gerçekten de vuslat peşinde olan Hak yolcuları, yolculukları esnasında farklı tonlarıyla tattıkları hâllere çok önem verdiler ve bu ahvali mutluluk vesilesi telakki ettiler. Onlar, kendi yollarındaki her şeyi Saadet Asrından onaylattıkları gibi bu hususu da Hz. Hanzale örneğiyle teyit ettiler. Malum, Hz. Hanzale, Efendimiz (sas)’in huzurunda iken cenneti, cehennemi görüyormuşçasına bir “hâl” yaşar, huzurdan ayrılınca da bu hâlinden eser kalmazdı. Bu durumu Hz. Peygamber’e arz edince o, bu tür ahvalin ara sıra meydana gelebileceğini, devamlı olmayacağını, bunun da normal olduğunu ifade buyurdu. (Müslim, Tevbe, 12)

Buradan hareketle onlar neşe-hüzün, kabz-bast gibi kendi iradeleri dışında gelişen ve uzun süreli olmayan hislere “hâl” ismini verdiler. Neşenin, yerini hüzne bıraktığını, bir vakit sonra ise bunun tam tersinin gerçekleştiğini müşahede ettiler. Ruh daralması manasına gelen kabzı yaşadıktan kısa bir müddet sonra bir genişlemeyi, yani bastı, idrak ettiler. Ama her seziş ve duyuşlarının bunlar gibi gelip geçici olmadığını, bazılarının çok daha uzun süreli olduklarını fark edince bu defa da bunlara “makam” adını koydular. Tevbe, sabır, şükür, takva gibi hususların, iradenin hakkı verildiğinde oldukça kalıcı olduklarını gördüler. Bu yüzden bu hususlara yüklenip onları fıtratlarının birer buudu haline getirmeye, onlarla bütünleşmeye çalıştılar. Zaten onların bu yola revan olmalarındaki bir gaye de yaratılışlarındaki iyi huy ve temiz duyguları kalıcı hale getirmek idi ve bu konudaki başarı nispetinde yüksek ahlaka mazhariyet söz konusuydu.

İşte bu ve benzeri durumlardan ötürü Hak yolcuları, geçmiş ve gelecekten ziyade “şu an” ile yani “hâl” ile ilgilendiler. Bütün himmetlerini, hâli en iyi şekilde idrak ve değerlendirmeye harcadılar. Çünkü başka türlü maksadın tahsili mümkün değildi. Hayat an be an idrak edilmeli, yaşamın hiçbir karesi boş ve karanlık geçirilmemeli, muhakkak bir amel veya bir niyet ile doldurulmalıydı. Öyle de yaptılar. Vaktin en azını dahi zayi etmeden yaşadılar. Onların bu hâlini görenler, onlara “vaktin oğlu”, “vaktin çocuğu” manasına “ibnü’l-vakit” dediler. Her vakitte o vakitte yapılması en doğru olan şeyi yaptılar. Yapmanın cehd ve performansını ortaya koydular.

Aslında onların sergiledikleri bütün bu gayretler, mülkü de melekûtu da elinde tutan Zat’a birer dua hükmündeydi. Onların bu hâli ve kavli dualarına Sonsuz Kudret icabet buyurdu ve onları insanlık semasının güneşleri, yıldızları haline getirdi.

Biz de yazımızı onların dualarına eşlik ederek bitirelim: “Ey hâli, ahvali değiştiren, evirip çeviren Allahım! Sen bizim hâlimizi de en güzel ahvale çevir.”

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu