Dualar Hak Teâlâ nezdinde kabul görür. Öyleyse diyebildiğimiz kadar diyelim. Diyebildiğimiz kadar.

FİKRET KAPLAN – SAMANYOLUHABER.COM
Cebrâil’in (as): ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun! Burnu yere sürtülsün!’ dediği duaya Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘amin!’ diyor. (Buharî, el-edebu’l-müfred- 1419/1998; Taberanî-evsat- h. no: 8994)
Keşke, Efendimiz’in (sav) bu ‘amin!’le ne demek istediğini idrak edebilseydim. “Size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Tevbe Sûresi, 9/128) denilen o Yüce Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu duaya ‘amin!’ demekle bana ne anlatmak istediğini…
Mahşerin dehşetinden herkesin, hatta peygamberlerin bile “Nefsim, nefsim!” dedikleri sırada, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam), “Ümmetim, ümmetim!” diyerek merhametini ve şefkatini göstereceği halde acaba neden ‘yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!’ dediğini bir kavrayabilseydim.
Ah bir anlayabilseydim, kendisini taşlayarak kovalayanlara bile merhamet gösterip “bilseler böyle yapmazlardı” diyen Rahmet Peygamberi’nin (aleyhissalâtü vesselam) ilâhî hikmet ve gayeye göre benim gufrâna mazhar olmamı, affedilmemi istediği için ‘amin!’ dediğini…
Efendim’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bana olan hadsiz şefkatini, körelmiş gönlüme bir anlatabilseydim! Allah’ın değer verdiği bu manevi fırsat dönemlerini kaçırmamı istemediği için beni ikaz ettiğini…
Eğer kaçırırsam, burnumun hem burada hem de ötede zaten sürtüneceğini kafama tam oturtabilseydim keşke!
Akıp giden zamanı iyi değerlendiremediğimden dolayı Rabbim’in merhamet ederek böyle manevi bir mevsimi daha lütfettiğini… Receb, Şaban ve Ramazan aylarını Kur’an, namaz, oruç, sadaka, zekat ve dualarla bereketlendirmem için bana bir fırsat daha verdiğini… Ve bunun belki de son bir fırsat olduğunu ah kararmış kalbim hissedebilseydi!
Keşke…önümde değerli bir Ramazan-ı Şerif Ayı’nın ve içerisine final olarak konulmuş bir Kadir gecesinin durduğunu basiret dürbünüyle görebilseydim. Bu rahmet atmosferinden istifade etmek ve fırsatı kaçırmamak için Ramazan’ın öncesine konulmuş olan Receb ve Şaban’ı iyi yaşamam gerektiğini… Ancak bu iki aya sindirebildiğim kadar acz, fakr, şevk ve şükür ile Rahmet Ayı Ramazan’ın yakalanabileceğini bir de kendime anlatabilseydim.
Keşke, Ramazan ayının bereketini, Kadir Gecesi’nin manevi havasını, ruhen, bedenen, hayalen ve aklen tam manasıyla yakalayabilmem için öncesindeki günleri ve geceleri dolu dolu geçirmem gerektiğini sadece okumakla kalmasaydım.
Receb ve Şaban aylarının, namazdan önceki abdest; farzdan önceki sünnet gibi olduğunu… Ruhumu, kalbimi ve aklımı, Receb ve Şaban ile…Regaib, Mirac ve Berat ile kanatlandırıp Ramazan’ın ufkuna, bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’nin zirvesine taşımak için iyi bir hazırlık yapmam gerektiğini… Hayvâniyetten çıkıp, cismâniyeti bırakıp, kalb ve ruhun derece-i hayatına girmem için’ bu üç ayların bulunmaz bir nimet olduğunu tam anlayabilseydim keşke.
Üç ayların başında dilime pelesenk olan ‘Allâhümme bârik lenâ fi Recebe ve Şa’bân, ve belliğnâ Ramazân’ (Allah’ım, Recep ve Şaban ayını bize mubârek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.) mübarek beyanlarını söylerken gırtlağımdan da aşağıya indirebilseydim.
Bediüzzaman Hazretleri, kutlu aylar olan Receb, Şaban ve Ramazan’dan bahsederken “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerif’te yüzden geçer, Şaban-ı Muazzama’da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarek’te bine çıkar ve cuma gecesinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.” diyor.
Bu sözleri de yüzlerce kez okuyorum, anlatıyorum. Ama keşke, bu sözlerin karşılığı olacak amellerle meşgul olabilsem.. şimdiden hazırlığımı yapsam, ruhumu ve bedenimi ince bir temizlikten geçirsem…
Yoksa yine hızla gelip geçecek mi bu aylar?! Ve ben arkasından her zaman ki gibi elim boş mu bakacağım!
Bak! İşte Recep Ayı önünde duruyor:
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Regaib Kandili’nde yapılan duaların Allah katından geri çevrilmeyeceğini müjdeliyor. Regaib Kandili, Allah’ın rağbet ettiği gece. Allah, bu gecede, müminlere, ihsanlar, ikramlar (rağibetler) yapar. Allah’ın rağbet ettiği, değer verdiği bu geceye sen ne kadar değer veriyorsun? O gün gece boyunca içten yakarmalarla hem kendin hem de İslam alemi için yalvarıp yakarabilecek misin? Allah’ım kardeşlerimizi kurtar! deyip inleyebilecek misin?
Keşke! Şimdiden tutuşsam. Lafzen ve hayalen bolca tövbe istiğfar çeksem. Kaza namazları ile birlikte teheccüd, evvabin, kuşluk ve hacet gibi nafile namazları kılsam. Bunu fıtratımın bir parçası haline getirsem…
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) okuduğu sabah-akşam duaları ile hacet duasını dilimden düşürmesem. Cevşen’i okusam. Pazartesi ve perşembe oruçlarıyla Regaib Kandili’ne hazırlık yapsam.
Bu gayretlerle Receb ayının sonundaki Miraç Kandili’ni de ah bir yakalasam!Bediüzzaman Hazretleri, “Miraç Gecesi, ikinci bir Kadir Gecesi hükmündedir. Bu gecede mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar.” sözleriyle bu gecenin kıymetini ifade ediyor. Coşkun duygularla bu geceyi de idrak etsem ve benliğimin her zerresine içirebilsem keşke…
İşte Şaban Ayı kazanca çevirebilirsen:
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Şaban ayında Ramazan için pek çok hayır dağıtıldığı için bu aya bu ismin verildiğini ifade ediyor. Hz. Aişe Validemiz (ra) “Resulullah’ın Şaban ayındaki kadar oruçlu olduğu bir ay görmedim.” diyor.
Şaban ayı içerisinde yapılan duaların geri çevrilmeyeceği müjdesinin verildiği mübarek Berat Kandili bulunuyor.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Berat Gecesinin feyiz ve bereketini şu şekilde anlatıyor:
“Şaban’ın on beşinci gecesi geldiğinde geceyi uyanık hâlde ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
‘İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim. Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.’ Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.” (İbn-i Mâce, İkâme: 191).
Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli ettiği bu gecelerde keşke ben de gafil gafil uyumasam! Bu geceleri hayatımın son fırsatı bilip affıma ferman arasam!
Keşke Berat fermanımı bu gecede elime alıp Ramazanın hayır ve bereketine kavuşsam!
Ve final ayı Ramazan: Bereketiyle, mağfiretiyle seni kucaklamak istiyor!
On bir ayın sultanı ve ayların en faziletlisi Ramazan. Bu ayda Kur’an nazil olmaya başlamış ve ay boyunca oruç tutmak farz kılınmış. Kur’an-ı Kerim’deki ifadesiyle bin aydan daha hayırlı olan “Kadir Gecesi” de Ramazan ayında.
Allah tarafından kabul edilmiş, tertemiz 84 yıllık bir ömrü yakalamak sana kalmış.
Keşke bu ayın her gecesini Kadir bilip güzel geçirsem. Manevi hayatımın yenilenmesi adına dinî içerikli okumalarla beslensem. Bol bol Kur’an-ı Kerim okusam, hatim yapsam, meali üzerinde tefekküre dalsam.
Ama özellikle de başta ülkemizdeki mağdur insanlar olmak üzere bütün ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselam) her türlü musibetten kurtulup selâmete çıkması, maddî manevî sıkıntılardan sıyrılıp inşiraha kavuşması niyetiyle, ayrıca insanlığın sulh atmosferine meyletmesi ve en yüce hakikatlere uyanması ümidiyle bir dua insanı kesilsem.
Ah keşke!.. bu mübarek ayların gecesinde gündüzünde:
“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua edip yakarsam…
Ah keşke!…
Allah (cc) ayet-i kerimede namazı dosdoğru kılan, işlerinde şûrâ ile hareket eden ve infak edenleri methetmektedir. “Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.”” (Şûrâ, 42/38) Kur’an’da Şura’ya verilen yüksek değerin bir göstergesi olarak namaz ve infak ile aynı çizgide ele alınmış olması gösterilebilir.
Fethullah Gülen Hocaefendi “Şura” başlıklı yazısında bu ayet-i kerimeden şu anlamları da çıkarmaktadır: “Bu itibarladır ki; şûrâyı önemsemeyen bir toplum tam mü’min sayılamayacağı gibi, onu uygulamayan bir cemaat de, kâmil mânâda Müslüman kabul edilmemiştir. İslâm dininde şûrâ, hem idare edenlerin hem de idare edilenlerin mutlaka uymaları lâzım gelen hayatî bir esastır. İdareci; siyaset, idare, teşrî ve toplumla alâkalı daha pek çok meselede istişarede bulunmakla; idare edilenler de, kendi görüş ve düşüncelerini idarecilere bildirmekle sorumlu tutulmuşlardır.”
Onu görmemezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplum iflah olmamıştır…
Hocaefendi, devlet reisi veya başyüce, Allah tarafından müeyyed olup vahiy ve ilhamla da beslense, yine istişâre etme zorunluluğu bulunduğunu, bugüne kadar onu görmemezlikten gelen veya gözardı eden hiçbir toplumun iflah olmadığını ve ümmetin kurtuluş ve geleceğe yürümesinin meşverete bağlı olduğunu ifade etmektedirler.
Üstad Hazretleri, Hutbe-i Şamiye’de altıncı kelimede “Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer’iyedir.” demektedir. Ona göre en büyük kıta olan Asya’nın en geri kalmasının önemli bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Şura’nın ne kadar önemli olduğunu ise şu cümlelerle ifade etmektedirler: “haklı şûrâ ihlâs ve tesanüdü netice verdiğinden, üç elif, yüz on bir olduğu gibi, ihlâs ve tesanüd-ü hakiki ile, üç adam, yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlâs ve tesanüd ve meşveretin sırrıyla, bin adam kadar iş gördüklerini, çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz, ve kuvveti ve sermayesi pek cüz’î; hususan dinsizlikle canavarlaşmış, tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla, elbette ve elbette, o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve o nokta-i istimdad ile beraber hayat-ı şahsiye-i insaniyesi dayandığı gibi, hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikinden gelen şûrâ-yı şer’î ile yaşayabilir, o düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.”
Hakiki ihlas sahibi, tesanüt içerisinde hareket edebilen ve meşvereti doğru olarak yapabilen on adamın, bin adamın yapabileceği işleri yapabileceği ifade edilmektedir. Günümüzde hak yolunda mücahede edenler ile onlara düşman olanların güçlerinin mukayesesi yapıldığında çok büyük bir dengesizlik olduğu görülmektedir. Sebepler açısından ele alındığı zaman başarılı olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla eğer bir takım muvaffakiyetler elde ediliyorsa, bunlar bahsi geçen hakiki ihlas, tesanüd ve meşverete sahip olan insanlara, Allah (cc) tarafından verilen inayetler ve lütüflardan kaynaklanmaktadır.

Suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız…
Hocaefendi “Ortak Akla Müracaat” başlıklı “Kırık Testi’de” bu hususu şöyle ele almaktdır: “Ortaya konulan işlerin ekmeliyet ve etemmiyet içinde yapılmasını sağlayan ve insanı hata ve yanlışlardan koruyan önemli bir disiplin de ortak akla müracaat edilmesidir. Günümüzde hem fert, hem toplum olarak pek çok problem sarmalıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Eğer bugün siz en muğlak problemleri bile çözebilecek istişare mekanizmasını işletmez, ortak akla başvurmazsanız ortaya çıkan zincirleme yanlışlar karşısında ezilir kalır, daha sonra da suçluluk psikolojisine girer, etrafınızda suçlular arar ve neticede çevrenizde yıkmadık gönül, küstürmedik insan bırakmazsınız. Suç da, kabahat de sizde olduğu hâlde, sürekli etrafınızdakileri suçlayarak kendinize olan güveni sarsar, onları kendinizden uzaklaştırır ve kaçırırsınız.”
Hem Hocaefendi, hem de Üstad Hazretleri, Kur’an’dan ve Sünneti Seniye’den aldıkları derse binaen günümüzde o hadsiz düşmanlara karşı koyabilmek, o nihayetsiz hâcetleri karşılayabilmek ve en muğlak problemleri çözebilmek için yegane yolun istişare mekanizmasını işletmek olduğunu söylemektedirler.
Kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar…
Hocaefendi, “Şura” başlıklı yazısında efendimiz’in (sav) her kesimden insanların fikirlerinden istifade ettiklerini ele almaktadır: “Efendimiz, hakkında nass vârid olmayan her meseleyi, kadın-erkek, genç-ihtiyar herkesle istişare ederdi ki, değişik sahalarda onca ilerlemeye rağmen, meşveret mevzuunda o gün ulaşılan noktaya henüz ulaşabildiğimiz söylenemez.”
Hocaefendi, Allah Resûlü’nün (sav) takip ettikleri istişare yoluyla, toplumun bütün fertlerinin iştiraklerini sağladığını ve işlerini sağlam temeller üzerine bina ettiklerini aynı yazısında şöyle ifade etmektedirler: “Evet, Allah Resûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.”
Fikirler ancak hakiki meşveretle mâşeri vicdana mâledilebilir. Bu sayede alınan kararlara herkesin canhıraşane sahip çıkması sağlanabilir. İstişarenin hakkı verilmeyerek ortaya konan işler temeli sağlam olmayan binalar gibi yıkılmaya mahkumdurlar.
“İdeal İstişare” yazısında Hocaefendi bu hususta önemli tahşidatlar yapmaktadır: “Umumu ilgilendiren karar ve faaliyetlerde meselenin umuma mâl edilmesi adına meşveret çok önemlidir. İnsanlar bir mevzuun içine kendi fikirlerini kattıklarında –bu, minnacık bir fikir de olsa- kendilerini o işin içinde görür ve o yük ağır da olsa ellerini o yükün altına sokarlar. Fakat bir mevzu ile ilgili alınan kararların içinde kendi fikir ve teklifleri yok ise, kendi akıl ve düşünceleriyle o meseleye bir katkıda bulunmadıysalar, işin içine girmez ve ellerini de taşın altına sokmazlar. O halde yapılması gereken, yapılacak işlerin ağır bir defineyi taşımak gibi algılanmasını sağlamak ve pek çok omuzun işin altına girerek yükü hafifletmesi için fikir planında insanların meseleye iştiraklerini temin etmektir.”
İstişarenin hakkını vermeyen insanlar hakkında Hocaefendi önemli bir tesbitte bulunmaktadır: “İş ve planlarında kendi fikirleriyle yetinen, hatta onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler.”
Kendi fikirleriyle yetinen, bunları zorla başkalarına dikte etmeye çalışanlar, meşveretin sağlayacağı çok önemli faydaları kaçırırken, diğer taraftanda bu davranışları sebebiyle çevrelerinden nefretlere, hakaretlere ve düşmanlıklara maruz kalmaları kaçınılmaz olacaktır.
İstişare ve İsyan Ahlakı…
Hocaefendi, Şûrânın kendine göre vaad ettiği bir kısım neticeleri ise şöyle ifade etmektedirler: “toplumun fikir ve müdahale seviyesini yükseltmek.. her yeni hâdisede onun görüşlerini alıp ona kendi önemini hatırlatmak, hatırlatıp alternatif düşünce üretmeye sevk etmek.. İslâm’ın geleceği adına, şûrâ prensibini dinamik olarak sürekli gündemde tutmak.. bir ölçüde hemen her hâdise münasebetiyle, “Sevâd-ı Âzam”ın (ekseriyetin) idareye katılmasını sağlamak.. halkın idareyi kontrol edip, gerektiğinde onun idarecileri sorgulaması şuurunu canlı tutmak.. yöneticilerin sorumsuzca davranışlarını engelleyip tasarruflarını sınırlandırmak… ”
Hakiki istişareler sağladıkları bir çok faydanın yanı sıra toplumun önemli bir kesiminin karar alma süreçlerine iştirak etmelerinin sağlanması ve yöneticilerin keyfi davranışlarının engellenerek kontrol edilebilmeleri ve böylece güç zehirlenmelerine giden yolların kapatılmasına da imkan sağlamaktadır. Böylece halkı oluşturan fertler idarecilerini kontrol edebilecek ve onlar yanlış yaptıklarında onları sorgulayabilecek bir şuur ve potansiyele sahip olabileceklerdir.
İşte o zaman, Hz. Ömer’in (ra) “Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız” hitabına “Eğer yanlış yaparsan, seni bu eğri kılıçlarımızla doğrultmasını biliriz” diyebilecek fertler yetişecek ve böyle bir mukabeleye karşı “Allah’ım sana hamdolsun ki, yanlış yaptığımda beni düzeltecek bir cemaat lütfettin” diyerek memnuniyetini ifade edebilecek Hz. Ömer gibi idareciler olacaktır.
Sahabe efendilerimiz’in (r.anhum) her gördükleri yanlış ya da anlayamadıkları hususları sorguladıklarını görürüz. Hz. Ömer (ra) yeni bir elbise giyip hutbeye çıkıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz! Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim, kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” diye itiraz etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), kendi payı ve babasına düşen payları birleştirip bu elbisenin diktirildiğini anlatınca, aynı sahabi “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.
Benzer şekilde Hz. Ömer (ra) evlilikte verilen mehirlerin çok fazla olmaması gerektiği ile ilgili hutbe irâd ederken yaşlı bir kadın sahabiye (r.anha) ayağa kalkar ve Kur’an’dan bir ayet-i kerime okuyarak mehirlerin fazla verilmesine izin verildiğini ifade ederler. Buna mukabil Hz. Ömer (ra) kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek hemen geri adım atmasını bilmişlerdir. Onlar için hakkın hatırı her şeyden önemliydi. Böyle bir toplumda idare edenler yanlış yaptıklarında onları düzeltecek isyan ahlakına sahip insanlar vardır.
İnşaAllah sonraki yazıyla devam edelim…
Not: İki aydır Twitter kullanıyorum… Twitter adresim: @osman_sah
http://www.tr724.com/neden-dolayi-istisareler-hakkiyla-yapilmamaktadir-1/
Erzurum’da Şubat ayının başında dünyaya gözlerini açan Yusuf Burak kalbi delik olduğu halde savcılık ve mahkemelere yapılan bütün itirazlara rağmen annesi Şeyma Tekin’le birlikte cezaevine konulmuştu. Dün yapılan duruşmada ise Tekin, bebeği ile birlikte tahliye edildi. Yusuf bebeğin kalbinde iki delik bir de damarda çatlak var.
Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Yusuf Burak bebek cezaevi şartlarıyla annesinin karnında henüz 5.5 aylıkken tanışmıştı. Anne Şeyma Tekin (24), ByLock kullandığı iddiasıyla önce gözaltına alındı, ardından da tutuklandı. Geçtiğimiz ay doğum yapan Şeyma Tekin hamile olarak hapishanedeyken işleri bozulacağı gerekçesiyle eşi tarafından da boşanmıştı. Tekin’in yakınlarının genç kadının bebeği ile birlikte tekrar hastaneden cezaevine gönderilmemesi için yaptığı bütün çağrılar cevapsız kalmıştı.
Tutuklu lohusa Seyma Tekin!
— Ömer Faruk Gergerlioğlu (@gergerliogluof) February 28, 2019
Eşi tarafından tutuklu diye terk edildi, cezaevinde hamile haliyle zulmen tutuldu, dogumunda bile tahliye edilmedi, hastanede saatlerce refakatci verilmedi, bebegiyle c.evine gönderildi
Iyi haber, simdi.!
Bugün, az evvel tahliye oldu 🙂
Cok sukur
Evlilikte çiftlerin içinden çıkamadığı ve ilişkilerini kilitleyen en önemli meselelerden biri eşinin değişmesini istemek ve eşini değiştirmeye çalışmaktır. Çünkü değiştirmeye çalışan taraf yorulur, öfkelenir, hayal kırıklığı yaşar, karşı taraf ise direnir, öfkelenir, kabullenilmediğini ve koşullu sevildiğini hisseder.
Öncelikle insanın kendi istemedikçe ve izin vermedikçe değiştirilmeye direnen bir fıtrata sahip olduğunu bilelim. Kişi tek başına kendi iç dünyasının tuğlalarını teker teker değiştirebilirken eşi bu işe girişirse bunu büyük bir direnç ve reaksiyonla karşılar.
Değişimin ve evlilikte mutluluğun anahtarının, ‘eşini olduğu gibi kabullenmekten geçtiği’ ve ‘koşulsuz sevginin dönüştürücü etkisi’ olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
Bunlara dikkat…
* Değiştirmek yerine orta yol bulmaya, uzlaşmaya çalışın. A ile B arasında anlaşamadıysanız C planı yapın. Ya da kendi aranızda denge gözetmeye çalışın.
* ‘Eşim değişirse sorunlar çözülecek’ inancı yerine ‘Ben ne katabilirim?’ düşüncesine odaklanın.
* Soruna ‘Benim payım ne?’ diye bakın.
* Eleştirel, emrivaki ve yıkıcı tutum yerine yapıcı tutum sergileyin. Zira korkuyla gerçekleşen değişim, insanı özünden ve eşinden uzaklaştırırken sevgiyle gerçekleşen değişim kalıcı olur.
* İdeal eş ve mükemmel bir ilişkinin olamayacağını unutmayın.
* Beklentiyi mümkün olduğunca azaltın. Çünkü beklenti arttıkça hayal kırıklığı da artar.
* Değiştirmeye çalışmak yerine beklentiyi dile getirmek ve çekilmek güç çatışması döngüsüne girmeyi engeller.
İnsan ne zaman değişir?
İnsanın iç dünyasını değiştirmesi kolay değil. İstek, çaba ve zaman gerektirir. Bu durumun bir başkası tarafından gerçekleştirilmesi ise değişimi daha da zorlaştırır. Örneğin eşlerinden itaat beklemeyen erkeklerin, eşleri daha çok uyum gösterirken, kendisine itaat ettirmek için uğraşan erkeklerin eşlerinin daha uyumsuz olduğu sık karşılaştığımız bir durum.
Unutmamalı ki başkası istediği için değişen kişi kendi olamaz. Kendi olamadığı için değişim kalıcı olmaz ya da kişi özünden uzaklaşır, mutsuz olur.
“Kudret-i Sonsuz Rabbimiz’e istinât ederek -şartlar ne olursa olsun-, bugüne kadar hiçbir zaman ye’se düşmedik. İnşaallah bundan sonra da düşmeyeceğiz.. Olup biten her hâdiseden Hakîm ve Hâkim olan Rabbimiz haberdardır. O’nun her icraatında mutlaka hikmetler vardır. Önemli olan mü’minin, sebeplerde kusur yapmama gayreti içinde bulunması gerekir.”
Birçok arkadaşlarım gibi ben de, ömrümün son dönemlerini yaşamaktayım. Nefis kabul etse de etmese de; yaşlılar arasına girmiş durumdayız ama, aslâ ihtiyar değiliz.
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da, dünya adına maddî ve mânevî bir beklentimiz yoktur. Her an Azrâil’in (as) kapımızı çalmasını beklemekteyiz. Şahsım adına her gün ikindi sonrası vaktimi yaşarken, akşam ezanı olunca bekleme salonu olan dünyadan ayrılıp, kabir tünelinden geçip Rabbim’e, Efendim’e, varlık sebebi anne ve babama, sevdiklerime kavuşma mevsiminin geldiği düşüncesiyle geceye giriyorum. Sabah gözümü açtığımda, -hayaliyle yaşadığım o sevdiklerimle karşılaşacağımı beklerken- yine dünyâya, sıkıntılar arasına giriyor; kâfirlerin, zâlimlerin, münâfıkların insafsızca çocuklara, kadınlara, dünyâdan daha çok âhirete kendilerini adayan îman, Kur’an ve insanlık hizmetine vakfetmiş kardeşlerimize yaptıkları zulümlerle karşılaşıyorum.
Böylesine insanlığa yakışmayan -hayvanlara bile yapılması uygun olmayan-; zâlimlerin zulmü, çocuk ve kadınları, mazlum, mağdur ve mahkum suçsuz insanları ezmesi, elbette ki canımızı yakıyor, bizleri üzüyor. Fakat, içimizde bulunup da onlara bilerek veya bilmeyerek yardım edenler, daha çok ruhumuzu örseliyor ve vicdânımızı tâzib ediyor.
Buna rağmen gücümüz yettiği ölçüde, gelecek hayru’l hâlef nesillerimize destek olmaya, onlara daha güzel bir dünya bırakmaya gayret ediyor; kardeşlerimizi bu mevzûda vahdete, sevgiye, birlik ve beraberliğe, kardeşlik rûhu ile hareket etmeye, böylece dünyâ barışına katkıda bulunmaya teşvik ediyoruz. Hissî hareketlerden uzak, kişisel hatâları umûmîleştirmeden, kendi doğrularımızla değil Allah ve Resûlullah’ın emri üzere, ‘Şûrâ’yı esas alıp hareketlerimizi ona göre tanzim etmeyi tercih ediyoruz. Kimseye karşı gayz, kin, nefret ve düşmanlığımız yok ama, inancımız ve hizmetimizin temel prensiplerine sımsıkı bağlı kalmayı da ihmal etmediğimizi ifâde etmeliyim. Ümmet-i vasat olmanın hakkını verme gayreti içinde, üzerimize düşen vazîfeleri ihmal etmemeye çalışıyoruz.
Büyüklerimize saygıda kusur etmemeyi bir vazîfe bilmenin yanında, geleceğimizin büyükleri olacak küçüklerimize karşı da; sevgi, şefkat ve merhametle muâmelede bulunmayı, onları geleceğe hazırlamayı da, bir sorumluluk ve mes’uliyet olarak kabul ediyoruz.
Kudret-i Sonsuz Rabbimiz’e istinât ederek -şartlar ne olursa olsun-, bugüne kadar hiçbir zaman ye’se düşmedik. İnşaallah bundan sonra da düşmeyeceğiz.. Olup biten her hâdiseden Hakîm ve Hâkim olan Rabbimiz haberdardır. O’nun her icraatında mutlaka hikmetler vardır. Önemli olan mü’minin, sebeplerde kusur yapmama gayreti içinde bulunması gerekir.
Akıl, irâde ve şuurumuzu vahy-i semâvîye bağlayıp marziyyat-ı İlâhiyye’ye kalbimizi kilitleyerek, vazîfelerimizi yapmakla mükellefiz. Serâzat bağımsız, nefs-i emmâreye tâbî olarak yaşamak, şeytan ve nefse esir olmak demektir.
Şems sûresi 8, 9 ve 10. âyetlerde; “Ona hem kötülüğü, hem de ondan sakınma yolunu ilham edene yemin olsun ki: nefsini maddî ve manevî kirlerden arındıran felâha erer. Onu günahlarla örten ise ziyâna uğrar.” buyrulmaktadır.
Hizmet; îman erkânı, inanç esasları üzerine binâ edilmiştir. Gönüllülük ve fedâkarlık prensipleri doğrultusunda devâm etmektedir. Temelinde vahdet-i rûhiye, emniyet, barış, adâlet, demokrasi, sevgi ve kardeşlik vardır.
Ondört küsur asır evvel, hükmü kıyâmete kadar devam edecek şekilde Hâtemü’n Nebî olan Hz.Muhammed (Sallahü Aleyhi Vesellem), Allah’ın emriyle İslâm’ın temelini atmış, müslüman olmanın prensiplerini va’z etmiştir. Nice düşmanları bile, netîce itibâriyle O’nu (sav) tasdik edip îmanla şereflenmişlerdir.
Bugün bizlere düşen en önemli sorumluluklardan birisi, hizmetimiz ve îmânımızdan dolayı bizlere düşmanlık besleyenlere bile, güven telkin ederek rüştümüzü isbat etmektir. Aynı zamanda meşrû, hukûkî haklarımızı adâlet yoluyla talep etmenin dışında, mukâbele-i bilmisilde bulunmadan, sokağa dökülmeden; kimsenin malında, canında, nâmusunda, makâmında, gözümüz olmadığını fiilen göstermeye çalışmak olmalıdır.
AKP hükümetinin 4-5 yıldır yürüttüğü ‘cadı avı’ kapsamında cezaevine gönderilen kadınların sayısı 17 bini buldu. Bunlardan yaklaşık 700’ü bebekleriyle beraber hapis hayatı yaşıyor.
Büyük çoğunluğunun geride bıraktığı bakıma ve sevgiye muhtaç çocukları var.
Binlerce çocuk ümitle, hasretle annelerine kavuşacağı günü bekliyor. Bir kısmı psikolojik sorunlar yaşıyor.
Nadir de olsa iktidar zulmünün çarkından kurtulabilen anneler oluyor. Bunlardan birinin eve dönüşü ve çocuklarıyla kavuşma anı sosyal medyaya yansıdı. Anne ve çocuklarının buluşma anını tarif etmek imkansız…
Görüntülere göre, uzun zamandır cezaevinde olan kadının yakınları anne hasreti çeken çocuklara bir sürpriz planlamış. Doğum günü pastası sipariş ettiklerini söyleyerek birlikte beklemeye başlamışlar. Çocuklar pasta beklerken karşılarında annelerini görünce mutluluktan ne yapacaklarını şaşırıyor.
İşte sosyal medyada paylaşılan o görüntüler:
Anneleri uzun zamandır cezaevinde olan bu çocuklara “size doğum günü pastası sipariş ettik” demişler.
— Furkan Dizdar-EYT (@Furkan__Dizdar) February 26, 2019
Masum yavrucaklar heyecanla kapıda bekliyor.
Mağduriyetler DevamEdiyor
Banka, sendika, gazete.. gerekçe gösterilip masum insanlar cezaevine konuyor.
Hala görmemekte ısrarcısınız pic.twitter.com/Ium7uV68UI
Yunanistan’daki mültecilere yardım ve duruma dikkat çekmek için yürüyüş başlatan İngiltere’de yaşayan bir grup genç, topladıkları yaklaşık 40 bin Euro’yu ihtiyaç sahiplerine ulaştırdı.
40 bin Euro, ailelere eşit biçimde paylaştırıldı.
Yürüyüşün organizatörlerinden Emre, “Geçen hafta 12 aktivist olarak Yunanistan’a gittik. Yapılan bağışlar, Time to Help’e (Yardım Zamanı) başvuran ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı.” dedi. 2 Şubat sabahında Belçika’dan başlayan “Walk across Europe–Help refugees in Greece” adlı yürüyüş Lüksemburg, Almanya, Fransa sınırlarını içine alacak şekilde bir günde tamamlandı. 17 genç yaklaşık 50 km yürüdü.

Emre, İngiltere’den başlayıp Fransa’da biten yolcuklarını şöyle anlattı:
“Gece 3.30’da kalktık. Birkaç saat ancak uyuyabildik zaten. Önceki gün İngiltere’den çıkmıştık yola. Belçika’ya biraz erken gelelim istedik dinlenmek için. Ama ne mümkün! Yastığa başınızı koyduğunuzda o heyecan, korku, tereddüt bir sürü karmakarışık duygular, düşünceler…. Saat 4.30 gibi çıktık evden.Yürüyüşe başlayacağımız yere doğru gitmemiz arabayla 2 saat sürdü. Yaklaştıkça hava şartları değişiyor, yağış baş gösteriyordu. Heyecan ve tedirginlik aynı anda tırmanışa geçiyordu. Başlangıç noktamıza geldiğimizde duygular zirvede, hava -1 dereceydi. Zifiri karanlık her yer, sokaktaki birkaç lamba da olmasa göz gözü görmez. İlk saat çok rahat geçti. Belçika’dan Lüksemburg’a girmiştik. Her yer kar, buz, hava soğuk, araçların vızır vızır geçtiği kapkaranlık bir yolun kenarında kafamızda lambalarla yürümeye çalışıyorduk. Kar yağışı iyice artmıştı, ayaklarımız ağrımaya, ellerimiz buz kesmeye başlamıştı. Yürümeye devam ediyorduk. Ortalama 15 km yol yürüdükten sonra ilk durağımızda Yunanistan’dan gelen muhacir kardeşlerimizin misafirperverliğiyle biraz dinlenme fırsatı yakaladık. Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyordu. Tam 35 km yol bizi bekliyordu.
Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşır, düşüncesiyle bu kardeşlerimizin yolculukları boyunca çektiği sıkıntıları kendimize hatırlatarak bir nebze de olsun onları anlamak, empati kurmak için başladık yine yürümeye. Bu aşamadan sonra her adım atılmaz oluyordu artık. Düştüğümüzde ya bir arkadaşımız kolumuza giriyordu ya bir hatırlatma fısıldanıyordu kulaklarımıza ‘Kucaklarında çocuklarıyla nehir ve ormanları aşan insanları hatırla!’ tekrar ayaklanıyor ve devam ediyorduk. Ağrılar şiddetlenip çekilmez olduğunda ilaçlar yetişiyordu imdadımıza. Böylece sona kadar yaklaştık, artık birkaç saat kalmıştı, verdiğimiz sözü tamamlamaya. Lakin bizde değil birkaç saat yürümek, birkaç dakika ayakta duracak güç kalmamıştı. Aile ve arkadaşlarımızdan telefonlar geliyordu; bırakmamız veya bir sonraki gün devam etmemiz için. Tam bu esnada arkamızdaki birçok insan, onların duaları, maddi manevi destekleri geliyordu aklımıza. Her ne kadar organize olarak, her şeyi önceden planlayarak yola çıksak da zor bir yolculuktu. Fakat hedefe varınca herkesin yüzündeki sevinç dolu ifadeleri görmek, ‘Muhacir kardeşlerim için 50 kilometre daha yürürüm.’ dedirtti hepimize.”
Ey masum melek. Saflığın, güzelliğin, temiz yürekliliğin sembolü. Hep bir fırsat arıyordum seninle dertleşmek için. An bu anmış demek ki. Acımasız, adaletsiz bir döneme denk geldin be güzel bebek. Senin gibi binden fazla arkadaşın çok zor zamanlar geçiriyor. Daha binlercesi var ki mağduriyetleri katmerli. Anneleri ve babaları soruşturma geçiren, tutuklanan, serbest bırakılan, sonra tekrar tutuklanan ve terör yaftasıyla yaşayan birçok insan. Örneğin, anne ve baba farklı şehirde tutuklu, abisi yurtdışında olup babaannesiyle kalan kız çocuğu bile var. Yani, dört kişi dört farklı yerde. Bir aile darmadağın be güzel bebek.
Sen annenin yanındasın ama senin sıcak nefesini baban ne kadar özlüyor bilemezsin. Sen uyurken o küçük yastığının bir kenarına yatar, nefes alıp vermeni dinlerdi. Çok özlüyor o günleri memleketin diğer ucundaki cezaevinde. En acı olanı da, geçen günlerin telafisinin olmaması. Çünkü ne sen tekrar bebek olacaksın, ne de baban seni bu yaşlarda tekrar görecek. Çok daraldığında, yorganına sarılıp gözyaşı döküyor biliyor musun? Rabbine sığınıyor Hz. Yunus gibi. Biliyor ki ondan daha güzel bir sahil ve sığınak yok! Hastayken başında bekler, uyurken seni izlemekten çok mutlu olurdu. Onun hasretini anlatmaya kelimeler kafi değil.
O soğuk betonların üzerinde toprak görmeden büyümen bana çok dokunuyor be güzelim. Yeşil rengi de çok uzak sana. Parklar, bahçeler ne yabancı gelecek sana bir bilsen. Koğuşlarda halı olsa belki daha rahat hareket edebileceksin ama izin vermiyorlar. Yere battaniye sermeye bile karşı çıkıyorlar. Ayaklanıp yürümen, alan darlığı, oyuncak verilmemesi, sana uygun gıda temini hep ayrı dert. Ne yazık ki, cezaevi personeli de size zulm edip hayatınızı daraltmak için varlar sanki.

Senin koğuşundaki teyzeler, içindeki çocuk özlemini seninle gideriyorlar biliyor musun? Seni öpüp kokladıklarında kendi çocuklarını, bazıları torunlarını düşünüyor. Tarifi mümkün olmayan duygular yaşıyorlar. Sen onlar içinde çok özelsin. Onların küçük, tabiri caizse “Canlı oyuncağısın”. Bazen saatlerce annen seni kucağına alamıyor. Çünkü seninle oynayan ve sevenlerden sıra ona gelmiyor.
Zindan en parlak döneminde
Cezaevleri belki de en tuhaf dönemini yaşıyor. Bu sayıda eğitimli, kültürlü insan bir araya gelmedi ülke tarihinde. Öğretmen, hakim, doktor, akademisyen, gazeteci gibi meslekler cezaevinin sakinlerinden. Yüksek lisans ve doktoralı birçok insan… Gazeteci demişken, karşı koğuşta Nazlı Ilıcak kalıyor. 75 yaşında bir insanı 2,5 yıldır hapiste tutuyorlar. Tek başına vesayet sistemleriyle çatışacak kadar cesur bir kadındır Ilıcak. Onun dışarı çıkması, özgürce konuşması bazılarının kâbusu güzelim. Eğer bir tartı olsa ve tüm havuz medyasını bir kefeye, Nazlı hanımı bir kefeye koysan Nazlı hanım ağır gelir. Neden mi? Çünkü, tüm sermayesi yalan olanlar, karanlıkta bir ışık yanmasıyla oluşacak aydınlıktan korkar biliyor musun?. Artık karanlık kalmaz. Dağılır. İşte, Nazlı Hanım öyle bir insan. Tek başına bunu yapabilecek güçte.

Yandaki binada ise Büşra Erdal ablan kalıyor. O da bir gazeteci ve avukat. Derin devletin canını sıkan bir gazeteci olarak, gencecik yaşında dört duvarın soğuk yüzüyle tanışmak zorunda kaldı. Sorduğu sorular, kimsenin cesaret edemediği konuları incelemesi onu hedef yaptı. Maalesef o da çile dolduruyor rejimin zindanlarında.

Ayşegül Parıldak ablan da köşedeki koğuşta kalıyor. Daha iki yıllık bir muhabirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar tutuklandı. Dayanamadılar onun dışarıda olmasına. Daha 28 yaşında hayatının baharında bir gazeteci. Hukuk okuyordu o da. Hukukun hiç olamadığı bir ülkede hukukun haysiyetini kurtarmaya çalışacaktı belki de.

15 Temmuz karanlığını sadece bu üç gazeteci bile dağıtabilir biliyor musun? İmkan verseler o kumdan kaleleri bu üç isim rahatlıkla devirir. Gazetecilerden çok korktular güzel bebek. Hem de çok. Onun için ilk tutuklama listesinde onların ismi vardı. Soru soran, irdeleyen insan istemiyorlardı dışarda. Daha yüzlerce masum kadın kalıyor sizinle beraber. Kermes yapmış, talebe okutmuş, hayır işlerinde bulunmuş diye tutuklanan kadınlar, öğrenciler. Hepsinden teker teker burada bahsetmek imkansız ama karınca incitmemiş, hayırsever, ahlaklı insanlarla beraber kaldığını bil güzelim.
Hukuk insanları için ifritten bir dönem
Her şeyin bir değeri olduğu ve alınıp satılabildiği çok kirli bir dönemdeyiz biliyor musun? Şeref, namus, vicdan gibi kavramlar karaborsaya düştü. O tutsak şefkat kahramanları, duruşmalarda hâkimlere “Karar verirken insanlık namına, vicdanlı hareket edin” dedi ama çoğu hakim kulaklarını tıkadı. Ellerine gelen listelerin dışına çıkmadılar.
Para, koltuk, mal-mülk sevdası ile zehirlenmiş bir grup insan sana bu zulümleri yapıyor biliyor musun? Bu kavramlar sana belki çok uzak ama annenin tutukluluğunu isteyen savcı, koltuğunu korumak için renkten renge girdi. Annen lohusaydı, sen 10 günlüktün. Sana ve annene yaptığı zulmü hiç düşünmek bile istemiyor. Karar sosyal medyaya düşünce utancını görmeliydin. Sanki bir ömür o koltukda oturacakmış gibi düşünüyorlar. Ne zavallı bir hissiyat. Yaptıkları zulümler ise kayıtlara büyük harflerle işlenmiş olarak duruyor.
Hele ki seni tutuklayan hakim hanım var ya! O da bana da şucu bucu derler mi diyerek o tutuklama kararını verdi, biliyor musun? Dört yıl önce aldığı evin taksitlerini ödüyor. Beni işten atarlarsa ne yaparım diyerek girmediği kılık kalmadı onun. Ah güzel bebek! Nasıl güvensiz, yoz bir hayat yaşıyorlar bilemezsin! Öyle kirli bir zihinleri var ki, bir bilsen sen bile utanırsın. Bir tarafta helal sütle karnı doyan sen varken, diğer tarafta haram tek sermayesi olan onlar.
Senin ve annenin tutuklu olmasını kabul etmek mümkün değil güzelim. Sizin durumunuzda olan binlerce dosyada tutuksuz yargılama yapılması gerekiyor. Sizi serbest bırakmadıkları için dilimiz döndüğünce bunun bir rezillik olduğunu bıkmadan usanmadan söylemeye devam edeceğiz. Bu vahim hal, Türk hukuk tarihine işlenmiş en büyük cinayet biliyor musun? Kafa tutacağız bunu yapanlara. Yanlış yaptıklarını söyleyeceğiz. Dünyanın değişik yerlerinde, çok meşhur meydanlarında bunun için protesto gösterileri yaptık. Sosyal medyada bu haksızlığın duyurulması için çaba sağlıyoruz. Birkaç milletvekili ve tanınmış sima sınırlı imkanlarıyla bu hukuksuzlukları duyurmaya çalışıyor. Baştakiler dilsiz olup susmamızı, kör olup bu zulümleri görmeyelim istiyorlar. Ama biz direnmeye devam ediyoruz. Siz çıkana kadar da devam edecek bu. Gücümüz yetmiyor bazen ama haklı olduğumuzu bilmek bize dayanma iradesi veriyor.
Ey tutsak bebek! Ey masumiyet sembolü. Ey masum ve mağdur sabi. Önünde koca bir hayat var. İnişleri çıkışları olacak koca bir ömür. Maalesef inişle başladın bu hayata hiç istemeden. Unutma ki, zindanlar hep yeniden doğuşun başlangıç noktasıdır. “Karanlığında nur, yeniden doğuş” dediği gibi şairin, bir diriliş uzak değil. Sen ki bu dirilişin sembolü ve bayraktarı olacaksın.
Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şu konuları anlattı: * İnsan, hiçbir zaman Sahibine (celle celaluhu) karşı küsme tavrına girmemeli; gönlünde hep “Cehennem’e de koysan, eğer gam izhâr edersem kalleşim; yeter ki beni ağyar ateşine yakma!..” mülahazasını beslemeli!.. * Bela ve musibet, sadece bir yanlışın cezası veya bir kötülüğün neticesi değildir, aynı zamanda müminler için bir yükseliş vesilesi ve bir mükâfatın mukaddemesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu’na çektiren Ebu Leheb’lere de, bugün O’nun ümmetine zulmeden, çağın elleri kuruyası zalimlerine de yuf olsun!.. “O iftiracılara gelince, onlardan her birinin, iktisap ettiği günah nispetinde cezası vardır; bu yaygaranın elebaşılığını yapan şahsa ise cezanın en büyüğü vardır.”
Hangi Hak dostunun hayatını inceleseniz, hal diliyle şöyle dediğini işiteceksiniz: “Üzerime öyle musibetler döküldü ki, gündüzlerin tepesine dökülseydi, hepsi birden gece olurdu!..”
Çağın Sözcüsü de çok çekmiş ama “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım! Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur!” demiş.
“Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar gibi olsun. Kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül”
M.Fethullah Gülen
© Telif Hakkı 2023, Tüm Hakları Saklıdır | @hizmetten.com
Sitemizde, tercihlerinizi ve tekrar ziyaretlerinizi hatırlayarak size en uygun deneyimi sunmak ve sitemizin trafiği analiz etmek için çerezleri ve benzeri teknolojileri kullanıyoruz. Tamam'a veya sitemizde bulunan herhangi bir içeriğe tıklayarak bu ve benzer çerezlerin/teknolojilerin kullanımını kabul etmiş olursunuz. Tamam Gizlilik Bildirimi